İNDEKS
1)AKRABA İLE EVLENMENİN DİNEN HERHANGİ BİR SAKINCASI VAR MIDIR?
2) ALIŞVERİŞTE VADE FARKINI EKLEMEK CAİZ MİDİR?
3)ALKOLLÜ DEODORANTLAR, KOLONYA VE İSPİRTO
Içinde alkol bulunan deodorantları abdestli iken kullanarak ibadet
yapabilir miyiz?
4) ALT MUDARABE
5) ALTIN VE GÜMÜŞ KABLAR KULLANMAK CAİZ MİDİR?
6) AMCA-DAYI HANIMLARI VE KAYINVALİDENİN MAHREMLİĞİ
7) ATIŞTA PARALI VEYA PARASIZ MÜSABAKA YAPMAK CAİZ MİDİR?
8) AV, AVCILIK
9) AVRET KONUSUNDA MUHTELIF KONULAR
BELEDİYE MEMURU TARAFINDAN KIYILAN NİKAH DİNEN MU'TEBER MİDİR?
10) BORÇ
11) BELEDİYE MEMURU TARAFINDAN KIYILAN NİKAH DİNEN MU'TEBER MİDİR?
BELEDİYE NIKÂHI, YA DA RESMÎ NİKÂH:
BORCU DÖVİZE ÇEVİRME:
BOŞAMA (TALAK)
BÜLBÜL VE KANARYA GİBİ KUŞLARA KARŞI HEVESİM VARDIR. ONLAR İÇİN
KAFES ALIP BESLİYORUM. BU HUSUSTA DİNİ BİR SAKINCA VAR MIDIR?
BURÇ VE FAL
BÜYÜCÜLÜK
ÇALGI ÇALMA
ÇALGI ÇALMA'NIN HÜKMÜ
ÇALINTI MALI SATIN ALMA
ÇARŞAF
ÇOCUKLARIMIZA OYUNCAK BEBEK ALMAMIZIN HÜKMÜ NEDİR?
ÇORAP ÜZERİNE MESH ETMEK CAİZMİ DİR?
ÇORAPLA NAMAZ
DAR-I HARP'TE FAİZ:
DÂRÜ'L-ISLÂM
DÂRÜ'L-HARB
DARÜ'L-HARB,DARÜ'L-İSLAM'A VE DARÜ'L-İSLAM, DARÜ'L-HARB'E NASIL
DÖNÜŞÜR?
DARÜ'L-HARB VEYA DARÜ'L-KÜFÜR OLAN BİR ÜLKEDE BİR MÜSLÜMAN GAYR-I
MÜSLİMDEN VEYA BANKALARINDAN FAİZ ALMASI CAİZ MİDİR?
DAYI, TEYZE, AMCAOĞLU GİBİ AKRABAMIZLA AİLECEK OTURABİLİR MİYİZ?
DEF ÇALMAK
BİR KİMSE EVİNİ MESELA BİR MİLYON LİRAYA SATAR VE PARASINI ALMADAN
ÖNCE YÜZDE YİRMİ NİSBETİNDE PARADA DEVELÜASYON OLURSA BU ALIŞVERİŞİN DURUMU
NASIL OLUR?
DİLENCİYE PARA VERME:
BAZI KİMSELER FAZLA ÇOCUK YAPMAMAK İÇİN TEDBİR ALIP BiRTAKIM
ÇARELERE BAŞ VURUYORLAR. FAZLA ÇOCUK YAPMAMAK İÇİN TEDBİR ALIP DOĞUM KONTROLÜ
YAPMAK CAİZ MİDİR?
DOĞUM KONTROLÜ CAİZ MİDİR?
DOĞUMUNUN TEHLİKELİ OLMASI GİBİ BİR DURUMDA ANNE KÜRTAJ
YAPTIRABİLİR Mİ?
DOLAR FARKI VE FAİZ
DÖRT MEZHEB'DEN BAŞKA BİR MEZHEBİ TAKLİD ETMEK CAİZ DEĞİLDİR.
DÖVİZE ENDEKSLİ TAHVİL
DÖVME
DÜKKANIMI BANKAYA YA DA İÇKİ SATACAK OLAN MARKETÇİYE KİRAYA
VEREBİLİR MİYİM?
EĞLENCE VE CEVAZI
EHL-İI KİTABIN KESTİĞİ HAYVANLARIN ETİ MÜBAH MIDIR?
EHLİ KİTAPLA EVLENMEK.
EL ÖPME VE "HÜRMET-İ MUSAHARA":
EL ÖPMEK
ELEKTİRİKLE YAPILAN KESİM DİNEN CAİZ SAYILIR MI?
EMEKLİ, EMEKLİLİK
EMEKLİLİK MAAŞI ÜZERİNE FAİZ EKLENDİĞİ İÇİN HELAL MI DEĞİL Mİ?
ENFLASYON KARŞISINDA PARANIN DEĞER KAYBINI, FAİZ HADLERİNİ
UYGULAYARAK KARŞILAMAK CAİZ MİDİR?
ENTLASYON VE DEFLASYON
ERKEK, DOKTOR YANINDA DOĞUM YAPMAK SAKINCALI MIDIR?
ESTETİK AMELİYAT :
ESTETİK AMELİYAT YAPTIRMANIN HÜKMÜ NEDİR?
EVLAT EDİNME
EVLAT EDİNMEK CAİZ MİDİR?
EVLERDE KUŞ BESLENMESİ YA DA TİCARETİNİN YAPILMASI CAİZ MİDİR?
FABRİKADA ÇALIŞAN BİR İŞÇİ AYAKKABISI TEMİZSE AYAKKABISINI
ÇIKARMADAN NAMAZINI KILABİLİR Mİ?
FAİZ PARASININ VERİLECEĞİ YER:
FÂİZSİZ EKONOMİ
FAİSIZ FİNANS KURUMLARI
FAL :
FAL-FALCILIK
FASIK BİR KİMSENİN ARKASINDA NAMAZ KILMAK CAİZ MİDİR?
FUTBOLA MÜSLÜMANLARIN BAKIŞI NASIL OLMALIDIR
GAZ VE ABDEST
GECE TIRNAK KESMEK
GELİNİN KAYINPEDERLE HALVETİ
GELİNLİK GİYMEK GÜNAH MIDIR? İSRAF OLMASI, ÖDÜNÇ ALINMASININ
MAHZURU SÖZKONUSU OLABİLİR Mİ? :
GÜNEŞ ENERJİSİYLE ISITILAN SUYLA, AÇIKCA KALAN VEYA BİR KAPTA
GÜNEŞLE ISINAN SU ARASINDA FARK VAR MIDIR? GÜNEŞ ENERJİSİYLE ISITILAN SU İLE
ABDEST ALMANIN VE GUSLETMENİN HÜKMÜ NEDİR? VARSA MAHZUR VE ZARARI NEDİR?
GURBETTE VEFAT EDEN KİMSENİN CENAZESİNİ MEMLEKETİNE GETİRMEK CAİZ
MİDİR?
GÜZEL VEYA ÇİRKİN GÖRÜLEN İŞLER
HACAMAT (HICAMAT)
HACİZ, HACZ
HALVET VE MAHREMLİK
HARAM MALDAN İKRAM
HARAM PARA İLE TAHSİL
HARAM VE TEMİZ OLMAYAN BİR İLACI TEDAVİDE KULLANMAK CAİZ MİDİR?
HAREMLİK - SELÂMLIK:
HAVA PARASI
HAVA PARASINI, İCAD VE TE'LİF GİBİ ŞEYLERİN ÜCRETİNİ ALMAK CAİZ
MİDİR?
HAYAT SİGORTASI:
HAYVANLARDA SUNİ TOHUMLAMA
HEYKEL
HEYKELİN YASAKLANMA NEDENİ
HIDRELLEZ
HİLAFET İLE SALTANAT ARASINDAKI FARK:
BİR KİMSENİN HERHANGİ BİR FABRİKADA BİR VEYA BİRKAÇ HİSSE SENEDİ
BULUNSA ZEKATINI VERECEKMİ, VERMEYECEK Mİ, VERECEKSE NASIL HESAB EDECEK?
HİSSE SENEDİ ALIM-SATIMI:
HİSSE SENETLERİ
HIYAR (MUHAYYER) OLMAK:
HOPARLÖRLE EZAN OKUMAK, CAİZ Mİ DEĞİL Mİ? BU HUSUSTA İSLAM'IN
GÖRÜŞÜ NEDİR?
HORMON NAKLİ
HORMONLU GIDA
HOROZLARI, YA DA DİĞER HAYVANLARI DÖVÜŞTÜRME CAİZ MİDİR?
HÜKÜMETE VERİLEN VERGİ ZEKAT SAYILIR MI?
HUTBE TÜRKÇE OLARAK OKUNMAKTADIR. ARAPÇADAN BAŞKA BİR DİL İLE
HUTBE OKUMAK CAİZ MİDİR?
BİR ERKEK KADIN İÇ ÇAMAŞIRI SATABİLİR Mİ?
İÇİNDE İÇKİ SATILAN BİR OTELDE ÇALIŞMAK VEYA ONA MALZEME SATMAK
CAİZ MİDİR?
BİR GAYR-İ MÜSLİME KAMYON, KAMYONET GİBİ VASITA İLE İÇKİ TAŞIMAK
CAİZ MİDİR?
İÇKİLİ İNSANIN TERİ
İĞNE VE ABDEST
İĞNENİN ORUCU BOZUP BOZMAYACAĞI HAKKINDA ÇEŞİTLİ SÖZLER
SÖYLEMEKTEDİR. BUNUN MAHİYETİ NEDİR?
İKİ MEZHEBİN BİRBİRİNE ZIT OLAN HÜKÜMLERİYLE BİR MES'ELEDE AMEL
EDİP TEFLİK YAPMAK CAİZ MİDİR?
İNTİHAR
İNTİHAR EDEN VEYA İÇKİ İÇEN KİMSENİN CENAZE NAMAZINI KILMAK CAİZ
MİDİR?
İPOTEK
İŞ YERİNDE VE İMALAT YERİNDE KADIN İŞÇİ,MÜSTAHDEM VE SEKRETER
ÇALIŞTIRMAK CAİZ MİDİR?
İŞÇİ ÜCRETLERİNİN MİKTARI:
İSLAM DİNİ KAR İÇİN BİR SINIR GETİRMİŞ MİDİR?
İSLAM HUKUKUNA GÖRE PARANIN DEĞİŞMESİ VE BUNUNLA İLGİLİ HÜKÜMLER
İSLAM HUKUKUNDA RÜŞVET'İN DURUMU (İBN NÜCEYM)
İSLAM'A HİZMET ETMEK GAYESİYLE OKUDUĞUNU SÖYLEYEN BİR BAYAN
BAŞÖRTÜSÜNÜ ÇIKARTARAK OKUYA BİLİR Mİ?
İSLAM'A GÖRE KARABORSANIN HÜKMÜ NEDİR?
İSLAM'DA SENET VE ÇEK ALIP VERMEK CAİZ MİDİR?
İSLAMİYETİN UYGULANMADIĞI YERDE CUMA NAMAZININ FARZ OLUP OLMADIĞI
HAKKINDA ÇELİŞKİLİ SÖZLER SÖYLENMEKTEDİR. BUNUN MAHİYETİ NEDİR? CUMA NAMAZI NE
ZAMAN FARZ OLMUŞTUR ?
İVAZ( KARŞILIK OLARAK VERİLEN ŞEY)
KABİR MERMER VE YONTULMUŞ TAŞLARLA İNŞA EDİLİP SÜSLENİYOR.
İSLAM'DA BUNUN YERİ VAR MIDIR?
KABZIMAL(KOMİSYONCULAR)
KAÇAKÇILIK YAPMAK VE KAÇAK MALI SATIN ALMAK CAİZ MİDİR?
KAÇARAK EVLENMEK
KADININ CAMİYE GİDİP CEMAATLE NAMAZ KILMASI CAİZ Mİ?
KADININ CAMİYE GİTMESİ :
KADINLA TOKALAŞMANIN CAİZ OLDUĞUNU VE HARAM OLDUĞUNA DAİR BİR ŞEY
VARİD OLMADIĞINI SÖYLÜYOR. BU HUSUSU AÇIKLAR MISINIZ?
KADININ KOCANIN SOYADINI ALMASI
KADININ KOCANIN KOLUNA GİRMESİ
KADININ ÖĞRETMENLİK YAPMASI
KADININ PANTOLON GİYMESİ
KADININ SESİ AVRETTİR, ONU DİNLEMEK HARAMDIR DİYEN OLDUĞU GİBİ
MÜBAHTIR DİYEN DE VARDIR. BU HUSUSTA NE DİYORSUNUZ. BİZ NASIL DAVRANALIM?
KAHİN
KAN ALDIRMA
KAPARO
KAPARO ALMAK DİNİMİZCE CAİZ MİDİR?
KÂR
KÂR ORANI ŞARTLARA GÖRE DEĞİŞİR.
KARDEŞ KARISI VE MAHREMLİK
KARDEŞE FİTRE VE ZEKÂT
KARMA OTURMA
KARZ
KAŞ VE TÜY YOLMA
KASAPLARDAN TAVUK, KOYUN, İNEK VB. ETİ ALABİLİR MİYİZ?
KASETTEN KUR'AN-I KERİM DİNLEMEK
KAŞLARI ALDIRMA:
KAYIP MAL
KDV (KATMA DEĞER VERGİSİ)
KEFÂLET
KENZ (DEĞERLİ EŞYALARI STOK ETME)
KIBLE VE TUVALETLERİN YÖNÜ MESELESİ
KİMLERE SELÂM VERİLMEZ?
KINA YAKMAK
KİRALAMA AKDİNİ TEK YÖNLÜ BOZMAK
KIRAVAT TAKMAK MAHZURLU MUDUR?
KIRKBIR YÂ-SİN
KISA ÇORAPLÂ NAMAZ
KOCANIN AMCASININ MAHREMLİK DÜZEYİ
KOLONYA
KOLONYA MES'ELESİ
KOLONYA NECİS MİDİR?
KOMİSYON, KOMİSYONCU
KONUT KREDİSİ
KOT PANTOLON GİYMEK CAİZ MİDİR?
KOT PANTOLANLA KILINAN NAMAZ SAHİH MİDİR?
KÜRTAJ (ÇOCUK ALDIRMA)
KÜRTAJIN DÎNÎ HÜKMÜ:
KUTUPLARDA NAMAZ VAKİLERİ:
LÂKAB(İSİM TAKMA)
MASADA YEMEK YEME
MERHABA" VE "SELAM"
MEZAR YERİ SATIN ALMAK
MEZAR TAŞI ÜZERİNE YAZI YAZMAK CAİZ MİDİR?
MEZHEP DEĞİŞTİRMEK
MİKROFONLA EZAN OKUMAK
MÜNECCİM
MURABAHA
MUT'A NİKAHI NE DEMEKTİR. İSLAM DİNİNDE YERİ NEDİR?
MÜZÂBENE(KABALA SATMAK)
MUZARAA(ZİRAAT ORTAKLIĞI)
MÜZÂYEDE(BAŞKASINA KARŞI BİR ŞEYİN FİATINI ARTIRMA)
Arttırma, başkasına karşı bir şeyin fiatını arttırma
"Fâele" babından "zâyede" fiilinin masdarıdır.
Müzâyede bir satış akdi olup iki çeşittir. Biri Hz. Peygamber
(s.a.s.) tarafından benimsenmiş ve bizzat uygulanmış diğeri ise yasaklanmıştır.
Enes b. Malik'ten rivayet edildiğine göre, Ensârdan biri Hz.
Muhammed(s.a.s.)'e gelip dilenmiş, O'ndan bir şeyler istemiş, Hz. Peygamber
(s.a.s.); "Evinde hiç birşey yok mu?" diye sorunca, adam, bir çul ile
bir kap olduğunu söylemiş. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in emri üzerine adam onları
getirmiş. Rasûlüllah (s.a.s.), çul ile kabı eline alarak; "Kim bunları
satın alacak?" dedikten sonra, ashaptan biri: "Ben onları bir dirheme
alacağım" demiş. Peygamber (s.a.s.) iki üç defâ; "Kim arttıracak?
Artıran yok mu?"dedikten sonra bir başka sahabi iki dirhem vereceğini
söylemiş. Hz. Peygamber (s.a.s.) malı ona satıp, parayı Ensâriye vermiş ve bu
paranın bir kısmı ile evine yiyecek almasını, diğer kısmı ile bir balta alıp
getirmesini emretmiştir. Adam baltayı alıp getirdikten sonra Hz. Peygamber
(s.a.s.) kendi eliyle baltaya bir sap takmış ve adama onunla odun kesip pazarda
satmasını söylemiş; bu şekilde rızkını kazanmasının dilenmekten daha hayırlı
olduğunu buyurmuştur (Ebu Davud, Zekât, 26).
Bu hadiste görüldüğü şekilde Hz. Muhammed (s.a.s.) müzâyede (açık
artırma) yolu ile alış veriş akdini benimsemiş ve kendisi bunu tatbik etmiştir.
İslâm âlimlerinin çoğunun görüşüne göre, müzâyedeli satışlarda
fiyat süren yani arttırma yapan kişi verdiği sözüne bağlıdır; teklif ettiği
fiyattan dönemez. Mal sahibi ise muhayyerdir. İsterse satar, istemezse satmaz.
Ancak satıcı veya onun yerine malı pazarlayan kişi "sattım" dediği
zaman açık artırması yapılan mal son teklif edilen fiyat üzerinden son
arttırmayı yapan kişiye satılır. Bu mal daha az ücret teklif edene satılabilir
diyen alimler olmuşsa da, tercih edilen görüşe göre ihâleyi, daha az verene devretmek
mümkün değildir. En fazla ücreti kim vermişse veya ihâlede satıcı en son hangi
ücret teklifi için malı "sattım" demişse, ihâle ona yapılır. Makbul
olan bu görüşe göre ikinci teklif birinci teklifi iskât eder. Bağlayıcı olan
teklif, en son yapılan tekliftir (Ebu Abdillâh el-Hattâb, Mevâhibu'l-Celîl
Şerhu Seyyidi Halîl, Mısır 1308, IV, 237).
Bu çeşit müzâyedede açık arttırmaya katılan müşterilerden birinin,
diğerini herhangi bir şekilde ikna edip müzayededen çekilmelerini veya belli
bir fiyattan arttırmamalarını sağlayarak malı istediği fiyata alması câiz
değildir. Mal sahibi bunun farkına vardığı zaman dilerse bu alış veriş akdini
kabul eder; dilerse akdi bozar, malını geri alır. Eğer mal elden çıkarılmışsa,
mal sahibi onun gerçek değeri üzerinden ücretini alır (Abdullah el-Hırşî, Şerhu
Muhtasari Seyyidi Halil, Mısır 1316, V, 83).
Hz. Peygamber(s.a.s.)'in benimsemediği ve İslâm dininin
yasakladığı müzâyede ise iki kişinin arasında yapılan akdi bozmak için yeni bir
fiyat teklif etmek, başkasının satın alıp henüz teslim almadığı malı daha cazip
bir fiyatla almaya kalkışmaktır. Bu, iki kişinin pazarlığı sırasında
müşterinin, satıcının istediği fiyata razı olmasından sonra başka bir
müşterinin gelip birincinin yaptığı pazarlığa müdahale etmesi, aynı fiyata veya
fazlasına malı satın alması şeklinde olmaktadır. Bu türlü muameleler, İslam'da
hoş karşılanmamış, mekruh kabul edilmiştir. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s.) bu
hususta şöyle buyurmuştur:
"Bir kimse din kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık ve
evlenme teklifi üzerine teklif yapmasın" (el-Buhârî, Büyû' 58, Nikâh, 45;
Ebu Davûd, Nikâh, 17).
Bu hususla ilgili diğer bir hadis de şöyledir:
"Bir müslüman, diğer müslüman kardeşinin alış verişine
müdahale etmesin" (Müslim, Büyû', 9).
Bu Hadislerde yasaklanan müzâyede, fiyatı arttırarak veya başka
herhangi bir yolla satılmakta olan malı ele geçirmeyi ifâde ettiği gibi;
pazarlığa müdahale ederek, müşteriye başka mal gösterip ona satmayı da
kapsamaktadır. Bu türlü muameleler de, aynı şekilde dinimizce yasaklanmıştır.
Bir de İbn Ömer'den rivâyet edildiğine göre, Hz. Muhammed
(s.a.s.), "neceş* "i de nehyetmiştir (el-Buhârî, Büyû, 60; İbn Mace,
Ticâret, 14; el-Muvatta', Büyû, 97).
İslâm hukukunda mal sahibinin birisi ile anlasarak malın fiyatını
yükseltmek maksadiyle onun fiyatı arttırmasını sağlamasına "neceş"
veya "münaceşe" denir. Bu durumda, mal sahibi ile anlasarak açık
arttırmaya giren kişi satın alma niyetini taşımamakta; pazarlığı kızıştırmak,
fiyatı artırmak ve müşterileri kandırmak için müzayede'ye (açık arttırmaya)
katılmaktadır. Bu türlü hareketler de, İslâm'ın yasakladığı hususlardır. Bu
gibi akitlerin câiz olup olmadığı hususunda âlimlerin farklı ictihadları
vardır. Cumhurun (fakihlerin çoğunluğunun) görüşüne göre bu akit câizdir. Ancak
işe hile karıştırıldığı için satıcı ve alma niyeti olmadığı halde artıran kişi
günahkâr olur (İbnü'l-Humam, Fethu'l-Kadir, V,.239; Halid İbn Rüşd,
Bidâyetü'l-Müctehid Nihâyetü'l-Muktesid, II, 136; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanayi',
V, 232; Mansûr Ali Nâsıf, et-Tac el-Camiu'l- Usul, II, 207).
İslâm dininin benimsemeyip reddettiği müzâyede türü hile ve
aldatma ile yapılanıdır. Rasulullah (s.a.s), "Hile yapan cehennemliktir.
Bizim sünnetimize muhâlefet edip yanlış hareket edenin ameli batıldır"
(Buhârî, Büyü', 60) buyurarak, müzâyede ve benzeri durumlarda hile yapıp haktan
ayrılanları tenkit etmiştir.
Diğer bir hadiste de "Bizi aldatan, bizden değildir"
(Müslim, İmân, 146; et-Tirmizî, Büyû', 72; Ebu Davud, Büyû', 50; İbn Mace,
Ticâret, 36) buyurmuş ve her türlü aldatmayı reddetmiştir.
Diğer çeşitli muamelelerde olduğu gibi, burada söz konusu olan
bazı müzâyedelerin yasaklanması, kişilerin hak ve hukukunu korumaya yöneliktir.
İslâm dini, hiç bir tarafın zarara girmesine rıza göstermez. Onun için,
Rasulullah alıcı veya satıcının mağduriyetine sebep olabilecek her türlü
muameleyi hoş karşılamamış ve yasaklamıştır.
NAKL-I KUBÛR(KABİRLERİ BAŞKA YERE NAKLETME MESELESİ)
Kabırleri başka yere nakletmek, önemli bir sebep bulunmadıkça caiz
görülmemiştir. Bir kabristan ne kadar eski olursa olsun, artık kendisine
ihtiyaç kalmamış olsa bile yine bunun kabristan olarak korunması asıldır.
Burasının satılarak veya üzerine binalar yapılarak, ölü kemiklerinin başka bir
kabristana nakli, ölülerin hakkını çiğnemek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü
İslâm'da, ölülerin hakları dirilerin hakları kadar koruma altına alınmıştır.
Ancak su basması, yol geçmesi veya düşman tarafında kalması gibi
nedenlerle kabristanı başka yere nakletmek caizdir.
Cenaze, kabre konulup üzerine toprak atıldıktan sonra, artık
cemaatın elinden çıkmış, yüce Allah'a teslim edilmiş sayılır. Artık zaruret
bulunmadıkça kabrin açılmaması gerekir. Cenazenin gasbedilmiş yere veya
gasbedilmiş bir elbise ile gömülmesi veya bu yere başkasının sonra şûf'a
yoluyla mâlik olması, zaruret hallerine örnek verilebilir. Bu takdirde, arazi
veya elbise sahibinin isteği üzerine kabır açılır. Elbise alınınca kabır
kapatılır, ya da cenaze bu mülkten başka yere nakledilir. Bu yapılmadığı takdirde
mülk sahibi toprağı düzelterek ekim yapabilir. Elbise sahibi de isterse
elbisenin kıymetini alabilir.
Bir ölünün cesedi tamamen toprak kesilip kemikleri de kalmamış
olmadıkça kabri açılarak yerine başkası defnedilemez. Ancak cenazeyi defin için
başka bir yer kalmamışsa bu taktirde kemikleri toplanır, kendisiyle, yeni
gömülecek olan ölü arasına toprak vb. şeyler engel olarak doldurulur ve kabır
kapatılır.
Zaruret bulunmadıkça iki ve daha fazla cenaze bir kabre gömülmez.
Zaruret olursa, aralarına toprak gibi bir engel konularak toplu mezar kullanımı
caiz olur. Nitekim Uhud şehitleri için uygulama böyle olmuştur. Cabir b.
Abdullah'tan şöyle dediği nakledilmiştir: "Uhud savaşında şehit düşen
babam, başka bir şehit olan Amr İbnü'l-Cümûh ile birlikte bir kabre gömülmüştü.
Babamı bu şekilde başkası ile bir kabırde bırakmaya gönlüm razı olmadı. Altı ay
sonra kabri açtım. Babamı, kulağından başka, hemen hemen kabre koyduğum gündeki
gibi taze bir halde buldum; çıkardım ve başka bir kabre yalnız başına gömdüm
".
İslâm ülkesinde bulunan zimmîlerin (hristiyan ve yahudiler)
kabırleri de, müslüman kabırleri gibi koruma altındadır. Onlara hayatlarında
eziyet edilmesi haram olduğu gibi, ölümlerinden sonra da kemiklerinin
kırılması, kabırlerinin dümdüz edilmesi yasaklanmıştır. Ancak, müslümanların
yeni ele geçirdikleri bir yerde, ihtiyaç görülürse, düşmana ait kabırleri
açmak, kemiklerini kaldırıp, burasını müslüman kabristanlığı veya mescid yapmak
gibi başka bir amaçla kullanmak mümkün ve caizdir (İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr,
İstanbul 1984, II 233-246; el-Fetevâ'l-Hindiyye, Beyrut 1400/1980 I, 165-167;
Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 259-267).
NAMAZLARDAN SONRA "YÂ-SÎN" OKUMA VE MUSAFAHA
Camimizde sabah namazından sonra "yâ-sîn"-i şerif
okunuyor. Bu hal namazın parçası durumuna geldi. Cemaat beklemek zorunda
kalıyor. Bu davranışımız sünnete uygun mudur? Ayrıca okunan o Yâ-sîn-i Şeriften
sonra musafaha yapılıyordu. Şimdi sadece cuma günleri yapılıyor. Bunun durumu
nedir?
Kur'ân-ı Kerim'den bir sûre, hatta Kurân'in kalbi olarak
"Yâ-sîn"-i şerifi okumak, hele manasını düşünerek okumak güzel bir
şeydir. Bu, başka zaman okunabileceği gibi sabah namazının arkasından da
okunabilir. Cemaat sabredip dinliyorsa, onlar da dinleme sevabı almış olur.
Ancak bunu namazın bir devamı ve tamamlayıcısı gibi okumak da öyle dinlemek de
bid'attır. Keşke cemaat bilinçli olsa, dinleyecekse, zorunluluk olmadığını
bilerek dinlese ve sevap alsa, işi olduğu zaman da rahatlıkla çıksa, çıktığında
da diğerleri tarafından kınanmasa. Ama çoğunlukla böyle olmuyor ve kaş yapayım
derken göz çıkarılıyor. Bunu yapan imamlar da bir şey yaptıklarını sanıyorlar.
Bunu yapacaklarına keşke tek bir ayetin manasını açıklasalardı. O zaman
Kur'ân'ın sözleri kulaklarımıza çarpıp, mum alevine çarpan pervaneler gibi yere
düşmezdi, biz de onunla dirilmiş olurduk. Musafaha için de aynı şeyi
söyleyeceğiz. Aslında sünnet olan bir iş olmakla beraber, namazların arkasından
namazın bir gereği gibi görülerek yapılması ve terkedildiğinde kınanmayı
gerektiren bir adet halini alması bidattır ve terkedilmesi gerekir. Yoksa
musafaha namazın arkasından da yapılır önünden de yapılır (Musafaha hakkında
geniş bilgi için bk. Ebu'1-Vefa el-Efgânî, Muhtaşarru't-Tahâvi üzerine tahkiki
438-39; Nevevî, Fetavâ, 61). Bu tür uygulamaların çoğu insanı camiden ve
cemaatten uzaklaştırdığı maalesef, bir gerçektir ve bunu yapan zavallılar
kendilerini kandırmaktadırlar.
NORMAL MEMLEKETLERDE FARZ NAMAZLARIN VAKİTLERİ FIKIH KİTAPLARINDA
AÇIKÇA BEYAN EDİLMİŞTİR. FAKAT NORMAL OLMAYAN YANİ KIRKBEŞ ENLEM DERECESİNDEN
DOKSAN DERECESİNE KADAR OLAN MEMLEKETLERDE NAMAZ VAKİTLERİNİN DURUMU AÇIK
DEĞİLDİR. NAMAZLARI NASIL TESBİT ETMELİYİZ?
Yer küresini üç bölüme ayırmak mümkündür.
1- Ekvator çizgisinin ayırdığı kuzey ve güney yarım küresinin
kırkbeş enlem derecesinde yer alan memleketler sualde belirtildiği gibi hadis
ve fıkıh kitapları, burada farz namazların vakitlerini şüphe bırakmayacak
şekilde açıklamışlardır. Ayrıca açıklama yapmamıza hiç gerek yoktur.
2- Altmışaltı enlem ile doksan enlem arası olan yerler. Burada her
mevsimde gece ve gündüz yirmi dört saatten ibaret değildir. Gece veya gündüzü
–Kutup mihverine yakınlık ve uzaklık nisbetine göre- on yedi gün ile altı ay
arasında bir zaman kadar uzar. Peygamber (sav) buranın da namaz vakitlerini
beyan buyurmuştur, ihtilaf etmek manasızdır. Nevas bin Sem'an (ra) diyor ki:
Peygamber (sav) Deccal'dan söz etti. Bunun üzerine: "Ey Allah'ın Resulü,
O, yeryüzünde ne kadar kalacak?” diye sorduğumuzda buyurdu ki: "Kırk gün
kalacak. Bir günü bir sene gibidir, diğer bir günü bir ay gibidir, Başka bir
günü de bir hafta gibidir. Kalan diğer günleri ise günlerimiz gibidir.”
"Yani ey Allah'ın Resulü, bir sene gibi olan günde bir günlük namaz bize
kafi gelir mi?” diye sorduk. Peygamber (sav): "Hayır” takdir ediniz
buyurdu”.
Hadisten anlaşılıyor ki, vaktin normal teşekkül etmediği yerlerde
namaz ve oruç gibi ibadetler, vaktin normal teşekkül ettiği en yakın
memleketlere göre kıyas edilecektir.
Gece ve gündüzü yirmi dört saatten uzun olan bu yerlerde güneşin
durumu misal olarak gösterilmiştir.
66 Kuzey enleminde 13 Hazıran'dan 1 Temmuz'a kadar,
70 Kuzey enleminde 17 Mayıs'tan 7 Temmuz'a kadar,
90 Kuzey enleminde altı aya kadar güneş hiç batmaz, ufukun üstünde
kalır. Güney enlerimde ise durum tam tersidir.
3- Kırk beş enlem ile altmışaltı enlem arası olan yerlerde gece ve
gündüz yirmi dört saatten ibaret ise de, mu'ayyen zamanlarda şafak ile fecr
birbirine kavuşurlar, yani şafak batmadan önce fecr doğar.
İşte böyle yerlerde ve zamanda yatsı namazının farz olup olmadığı
hakkında ulema ihtilaf etmiştir. Şafii, Malıki, Hanbeli ve Hanefi ulemasının
çoğu, yatsı namazının farz olduğu kayd etmişlerdir. Şafii ulemasından İbn Hacer
"Tuhfetü'l-Muhtac”'da, Hatib Şirbini de "Mugni'l-Muhtac” da bu
mes'eleyi "Namaz Vakitleri” bahsinde uzun uzadıya beyan edip yatsı
namazının kesin olarak farz olduğunu yazmışlardır. Nesefi, Durer, al-Fayz,
Mecma'ul-Enhur, al-Kemal, al-Tanvir, al-Dur, al-Muhtar ve Nazuretü'l-Hakk gibi
kitaplarda yatsı namazının farz olduğunu beyan ediyorlar. Delilleri ise:
Allah'ın, kullarına beş vakit namazın farz olduğunu beyan buyurup, eda edilmesi
için emretmiş olmasıdır. Halvani ve Zeyla'i gibi zevat da vakit, namazın şartı
ve vücubun sebebidir. Sebep olmayınca müsebbeb de olmaz diyerek böyle yerlerde
yatsı namazının farz olmayacağını savunmuşlardır. Bazı kimseler adeta namaz ve
ibadet düşmanlığı yaparak söz konusu olan bu yerlerde yatsı ve vitir namazının
kılınmaması için büyük gayret gösteriyorlar. Halbuki ihtilaflı mes'elelerde
ihtiyate göre hareket etmek daha efdaldır. Hatta bazıları daha ileriye giderek,
o yerlerde orucun da farz olmadığını söylüyorlar. 1981 yılında Ramazan-ı
şerifte Hollanda'da bulunduğum sırada yatsı namazı ve orucun farziyetleri ile
ilgili dedikoducular yapıldığında. Lahey din müşaviri bu mes'eleyi bana sordu,
kendisine yazılı olarak verdiğim cevabı nakletmek istiyorum.
1- 1981 yılında Ramazan-ı şerif münasebetiyle Hollanda'da
bulundum. İçinde ikamet ettiğim şehir ve gezdiğim yerlerde belirli zamanlarda
yatsı namazının ve Ramazan orucunun farz olmadığını ve Teravih namazının
kılınmaması gerektiğini söyleyen bazı kimselere rastladım.
Bunların iddiaları şuydu: "Bu yerlerde güneş battıktan sonra
yeteri kadar ufkun altına inmemekte ve ufuktaki kızıllık (akşam namazı vakti)
bitmeden sabah olmaktadır. Bu durumda Hanefi mezhebine göre yatsı ve imsak
vakitleri kat'iyetle yoktur. Hanefi mezhebine göre vakit, namazın şartı olduğu
gibi vücubunun da sebebidir. Binaenaleyh bir yerde namaz vakitlerinden biri
veya birkaçı tahakkuk etmezse o vakitlere ait namazlar o yer ahalisine farz
olmamış olur. Söz konusu bu iddia çok zayıf bir fetvaya istinad ettiğinden,
böyle bir vaziyet karşısında Hanefi mezhebine göre amel etmek isteyen müslüman
kardeşlerimize en uygun tavsiyemiz yatsı ve teravih namazlarını kılmamak ve
oruç tutmamaktan ibarettir.”
Bu iddia birkaç yönden doğru değildir.
1- Hanefi mezhebinde mu'tedil memleketlerde vakit, namazın şartı
ve vücubun sebebidir. Fakat mu'tedil olmayan memleketlerde ise al-Dur al-Muhtar
ve Mecma'ü'l-Enhur gibi kitapların ifade ettiklerine göre vakit, ne namazın
şartı ne de vücubün sebebidir. "Mecma'ü'l-Enhur” c. 1, s. 71'de şöyle
denilmektedir: Bir şeyin alametinin olmaması, onun yokluğunu ifade etmez.
Ayrıca böyle yerlerde (Şafağın batmadığı yerlerde) yatsı namazının farz
olduğuna dair delil, vardır. O da: Allah'ın, kullarına beş vakit namazın farz
olduğunu beyan buyurup edasını emretmesidir. Ve yatsı namazı kesinlikle
kılınacak ki, Allah emrine imtisal edilsin. "al-Duru'l-Muhtar” da bu
hususta şöyle diyor: "Bulgar” gibi yerlerde yatsı ve vitir namazının
vaktini bulamayan (Çünkü burada şafak batmadan önce fecr doğar) yatsı ve vitir
namazını kılmakla mükelleftir. Ve onlar için vakit takdir edilecektir.
2- Bir hüküm hakkında ihtilaf vaki olursa, yani, ulemanın bir
kısmı yapılamsı lazımdır, bir kısmı yapılması lazımdır, bir kısmı da lazım
değildir derse, ihtiyaten yapılması daha uygundur. Çünkü gerçekten gerekli
olduğu halde terk edilirse vebal terettüp eder, gerekli olmadığı halde eda
edilirse zarar vermez.
3- Dünyanın kuzey kesiminin hem doğuşunda hem de batısında
asırlardan beri müslümanlar bulunmaktadır. Onlar şafağın batmadığı zamanlarda
da yatsı namazını kılıp oruç tutarlardı. Kazan ve Volga nehrinin çevresinde
bulunan Türkler, Hanefi oldukları halde ne yatsıyı, ne orucu terk ettiler.
Hanefi ulemasından ''Multeka al Ebhur'' sahibi ise Zayle-i gibi
zevatlar şafağın batmadığı yerlerde yatsı namazının farz olmadığını söylemişler
ise de al –Fayz Mecmaul-Enhur ,al- Kemal ,el Tenvir, Durrul –Muhtar ve Reddül
Muhtar gibi kitaplar vacipolduğunu söylemişlerdir.
Üzerinde durulması gereken bir husus varsa o da yatsı namazının
vakti meselesidir.Şöyle ki kırkbeş enlem ile altmışaltı enlem dereceleri
arasında bulunan bölgelerde muayyen zmanlarda şafak batmadan önce fecr doğar.
Böyle olunca yatsı namazının farz olup olmadığı hakkında ihtilaf vardır diye
kaydedilmişti.Farz olduğu taktirde ki müftabih olan da budur yatsı namazı
takdir edilerek kılınacaktır.Fakat şafak battığı zaman da çok geç batar.Bazan
şafak ile Fecr arasında mesafe çok kısadır.Namaz kılmak için şafağın batmasını
beklemek çok zor olur.Hatta mutlaka beklemenin luzumu söylense, yatsı namazının
terk edilmesine vesile olacaktır.Bahusus oradaki müslümanların yüzde doksan
dokuzu işçidir. Yatsı namazını kılmaları için saatlerce şafağın beklemeleri ve
sabahları iş başı yapmaları imkansızdır.Acaba normal memleketlerde olduğu gibi
güneşin batmasından bir buçuk saat sonra yatsı namazını kılmak caiz midir? İşte
bu işi görüşmek için 1980 yılında Belçıkada islam ülkelerinden alimlerin
katıldığı bir toplantı yapıldı.Muzakere neticesinde konferansa katılanlar
özetle aşağıdaki karara varmışlardır:Toplantıya katılanlar; gece boyunca hiç
şafağın batmadığı veya çok uzadığı kırkbeş enlem dairesinden sonra bölgelerde
yaşayan müslümanların durumu ve içinde bulundukları ağır şartları tetkik ederek
incelediler.Yatsı namazını eda etmek için her sene aylarca geceleyin uzun zaman
beklemek sağlıklarına büyük zarar vereceği gibi güçlerinede zarar
verecektir.Halbu ki islam dini kolaylık dinidir.İbadet ve Taatte meşakkat
olduğu zaman kolaylaştırıcı hükümler getirir.Bunun için hasta ve benzeri
kimselerin durumunu nazar'ı itibara alarakonlar için cem'u takdim ve te'hir ile
(Şafii,Hanbeli ve Malıki mezhebinde olduğu gibi)namaz kılmalarına müsade
etti.Bu ülkelerde yaşayanların şafak meselesi hususunda ki durumları, hasta ve
misafir gibi kimselerin durumundan az ağır değildir.Konferansa katılan zevatta
buna kıyas ederek bu bölgelerde yaşayan müslümanların cem'u takdim ile namaz
kılmalarının caiz olduğuna kanaat getirdiler.
NAZARLIK VE MUSKA :
Peygamberimiz (s.a.s.): "Allah hiçbir dert göndermemiş ki,
dermanını da göndermesin" (Müslim, selâm 69; Buhârî, tib 1; Ebû Dâvûd, tib
1,11; Ibn Mâce, tib 1, Tirmizî, tib 2; Müsned NI/156.)buyurmuş ve hastaların
tedavi edilmesini istemiştir. Yani hastanın doktor ve ilâç aracılığıyla şifâ
araması, ama doktoru ve ilâci, etkisinin kaynağı değil, sebebi olarak görmesi.
esas şifânın Allah'tan olduğunu bilmesi, Peygamberimizin emridir. Yine
Peygamberimiz ilâcın, neşterle ameliyatta, bal şerbetinde ve dağlamada bulunduğunu
bildirmiş(Buhârî, tib 3, 4,15; Ibn Mâce tib 23; Müslim, selâm 71; Müsned I/245,
NI/19, 343.), hiçbir hastaya nazarlık yada muska tavsiye etmemiştir. Çünkü bu
tür işlerin özellikle cahiller tarafından yapılması, çoğu zaman Allah'a şirk,
yani ortak koşma anlamı taşır: Nitekim Rasûlüllah Efendimiz:
"Nazarlık(Temime) takan şirk koşmustur" buyurur. ("Allah
kendisine ortak tanınmasını bağışlamaz, bunun dışındakileri diledigi kimseler
için bağışlar" Nisâ (4) 48.) Gerçi bu tesirin ondan görülmesi halindedir.
Çünkü nazarlık, hamail, ya da muska takanlar, kötülüklere karşı onların etkili
olabileceğini sanırlar,işte bu şirktir. Halbuki, Allah'ın hiç affetmeyeceği tek
günah kendisine şirk koşulmasıdır. (Hakim IV/216. )Peygamberimiz bu tür bir
korunmayı tavsiye etmediği gibi, yapanlara da şiddetle karşı çıkmıştır. Bunlar
gibi, çeşitli tılsımlı sözlerle okuyup efsun yapmalar da batıldır ve şirktir.
Peygamberimiz onları da yasaklamıştır. Kendisine bîat eden, yani her konuda
önderliğini kabul eden on kişinin bîatını kabul etmiş, birininkini etmemiştir.
Sebebi sorulduğunda: "Onun pazusunda muska var!" buyurmuş, bunun
üzerine adam muskayı kesip atınca Efendimiz, onun bîatını da kabul etmiş ve:
"Bunu takan şirk yapmıştır" demiştir. (Müsned IV/156. )Bir başka
hadîslerinde "Kim birşey takarsa ona havale edilir" (Müsned IV/311.)
buyurulmuştur. Ancak yazılıp üzerine asılan şey öyle tılsımlı ve şifreli şeyler
olmayıp. Kur'ân'dan bazı âyetler, ya da meşrû bazı duâlar olursa bunun câiz
olacağını söyleyenler vardır. (bk. Müslim, selâm 65; Ebû Dâvûd, tib 18;
Davudoğlu IX/605 ) Bahçelere tarlalara ve binaların üzerine asılan kemik ve
kafatasları da haramdır. Çünkü onların gözdeğmesine engel olacağına
inanılır(Ibn Âbidin VI/363.). Allah'tan başkasına etki gücü veren bu tür bir
inanış şirktir. Ancak onu görenin, gözdeğmesini hatırlayarak,
"subhânallah", "mâşâallah, lâ havle.." demesi için
asılmışsa, sakıncası yoktur, diyenler de vardır. Çünkü göz değmesi haktır.
(agk. "Eğer kaderi bozabilecek bir şey olsaydı göz değmesi olurdu."
Ahmed.) Gerçi gözdeğmesi ve sihirin tesiri gerçektir. Ancak bunlardan korunma
çâreleri nazarlıklar ve muskalar değildir. Tıbbın ilâç bulamadığı konularda
Efendimizin sünnetine uyarak, Kur'ân ayetleri okunur ve anlamını bildiği
duâlarla Allah'tan şifâ istenir. Peygamberimiz (s.a.s.) gözdeğmesi için rukye
(okuyarak tedavi) yapılabileceğini haber vermiştir. (Buhârî, tib 1 ; Müslim,
iman 374; Ebû Dâvûd, tib 17-18; Tirmizî, tib 15.)Gözdeğmemesi için de, hoşa
giden birşey görüldüğünde: "Mâşâallah, Lâ-havle velâ kuvvete illâ
billâh" (her şey Allah'ın dilemesiyledir. Her türlü güç ve kuvvet
Allah'tandır) denmesini emretmiştir. (el-Hindî, Kenz VI/746 (17670). Aynı yerde
konuyla ilgili benzer hadisler de vardır; Ayrıca bk. Mûnavî, Feyz V/429;
VI/130.)Çeşitli hastalıklar için Peygamberimiz'den nakledilen birçok duâ
vardır. Kişi biliyorsa onlarla, bilmiyorsa kendi sözleriyle Allah'tan şifâ
istemelidir.
"Rukye (ayet ve dua okuyarak tedavi); özellikle gözdeğmesi,
zehirli hayvan sokması ve kandan ötürü yapılır. (Feyzu'l-Kadîr VI/426,
Müslîm'den). "Gözdeğmesine rukye için Allah'ın kitabında sekizayet vardır:
Fatiha (nın yedi ayefi) ve Ayetü'l-kürsî (feyzu'l-Kadîr IV/457. Hadis
zayıttır). "Hazreti Peygamber gözdeğmesine rukye yapmamızı
emrederdi." (Müslîm "Hz. Aişe: Rasûlullah bana rukye yapmamı
emrederdi" (Feyzu'l-Kadîr. V/197). Rasûlüllah (s.a.), "Cin ve insan
gözünden Allah'a sığınırım" diye dua ederdi. Muavizeteyn (Felak ve Nâs
sûreleri) indirilince onlarla istiâze eder oldu, diğerlerini bıraktı.
(Feyzu'l-Kadîr V/202, Tirmizî'den).
Sihirden korunmanın yolu ise güçlü bir imana sahip olmak ve Allah
dilemedikçe hiçbir zararın gelmeyeceğine kesinkes inanmaktır. Buna rağmen
gelirse, bunun için de yine Allah'a sarılmalıdır.
Bu konularda özellikle kadınlar çok duygusal ve çoğunluğu çok
cahil oldukları için, her söylenene inanmakta, böylece hem paralarını
düzenbazlara kaptırmakta. hem de imanlarından olmaktadırlar. Çeşitli mezarlara
türbelere ve yatırlara adaklarda bulunmak, mum yakmak ve purçuk vs. asmak gibi
şeyler ise, bu kötülüğün daha ileri derecesidir. Bu zavallı cahiller, böyle
yapmakla dertlerine dert katmaktan başka birşey yapmış olmazlar. Işin daha
ilginç yanı; bu tür batıl inançlara sahip olup, evine arabasına, saçının
tokasına bebeğin omuzuna vs. nazarlık takan insanlar, inançları ve dinleri çok
zayıf olan insanlar ve özellikle sosyete kesimidir. Bu da bize sağlam inançla
ruhu beslememenin. insanı nasıl gülünçlüklere götüreceğini gösterir.
"Ibn Âbidin" diye bilinen kitapta: "Efsunlamak,
nazarlıklar ve muska takmak şirktir" (Ebû Dâvûd, tib 29: Ibn Mâce, tib
39.) hadîs-i şerîfini verdikten sonra : Burada ki muska (tivele), karı koca
arasında sevgi ve muhabbet olsun diye yapılan uygulamalardır, denilir. (Ibn
Âbidîn VI/364.)
NEBİZ(ŞIRA'NIN HÜKMÜ)
Kuru üzüm, hurma, bal, arpa, buğday vb. şeylerin suda bekletilerek
onu tadlandırması yolu ile elde edilen bir içki çeşidi. Sarhoş etsin veya
etmesin aynı adla anılır. Nitekim, nebize şarap (hamr) dendiği gibi, üzüm
suyundan elde edilen şaraba da nebiz denmektedir (İbnül-Esir, en-Nihâye fî
Garîbil-Hadis, 5, 8).
Nebiz, helâl ve haram olmak üzere iki kısma ayrılır:
a) Haram olan: "Çoğu sarhoş eden herşeyin azı da
haramdır" genel prensibi çerçevesinde değerlendirildiğinde hububat, meyva
vb. şeylerden elde edilen sarhoş edici içkiler, ister pişirilerek, isterse
pişirilmeden imal edilsin haramdır. Bu, üzüm, buğday, arpa, arı sütü, vb.
şeylerden elde edilen bütün içkiler için aynıdır. Sahabi, Tabiîn ve sonraki
âlimlerden oluşan cumhurun görüşü budur.
Âlimler bu konuda karar verirken, Resulullah (s.a.s)'in koymuş
olduğu "sarhoş eden her içki haramdır" hükmünden hareket etmişlerdir.
Hz. Âişe (r.anha)'dan rivayet edilen bir hadiste Resulullah (s.a.s)'in şöyle
söylediği rivayet edilmektedir: "Resulullah (s.a.s)'den Yemenlilerin
baldan elde ettikleri "bit'ı" adlı iş sorduklarında o; "sarhoş
eden her içki haramdır" cevabım vermişti" (Buhârî, Eşribe, 4; Müslim,
Eşribe, 68, 69).
Ve yine Ebû Mûsa el-Eş'arî (r.a)'dan nakledilen diğer bir hadiste
de şöyle buyurulur: "Resulullah'a, ey Allah'ın Resulü, bize Yemen'de imal
edip, içmekte olduğumuz iki çeşit şarap hakkında fetva ver! Bu içkilerin biri
balın suda köpürene kadar bekletilmesiyle elde edilen bit'ı, diğeri de buğday
ve arpa suyunun köpürtülmesiyle elde edilen "mizr" (bira) adındaki
içkidir, dedim. Resulullah; Namazdan meneden her sarhoşluk veren içki
haramdır" buyurdu (Buhârî, Meğâzî, 60; Edep, 80; Müslim, Eşribe, 70, 71).
Ömer (r.a)'dan nakledilen diğer hadiste de; "Sarhoş edici her şey şaraptır
(hamr) ve her sarhoş edici şey de haramdır". Diğer bir rivayette;
"Sarhoş edici her şey şaraptır (hamr) ve her çeşit şarap da haramdır"
şeklindedir (Müslim, Esribe, III; Nesâî, Eşribe, 25; İbn Mace, Eşribe, 10). Bir
hadiste de; "Bir ferak miktarı içildiğinde sarhoş eden içkiden, bir avuç
içmekte haramdır" denilmektedir (Ahmed b. Hanbel, VI, 71, 72,13,I) (bir
Ferak yaklaşık olarak 7,5 gramdır).
Nehâî, Şa'bî, Ebû Hanife ve diğer birtakım Kûfe ulemâsı, üzüm ve
hurmadan elde edilen sarhoş edici nebizin dışında; buğday, arpa, mısır ve bal
gibi şeylerden elde edilen nebizin sarhoş edecek kadar içildiğinde haram
olduğu, daha az içildiğinde ise haram olmadığı görüşünü benimsemişlerdir.
Ancak, üzüm suyu, bekletildiği zaman kabarıp çoğalarak köpük atarsa, şarap
haline gelmiş olur. Bunun çoğunun ve azının haramlığı hususunda ümmetin icma'ı
hasıl olmuştur. Adları zikredilen âlimler üzümün dışında, diğer şeylerden elde
edilen nebizi, hamr (şarap) adıyla isimlendirmemektedirler. Onlara göre, hurma
ve kuru üzümden elde edilen zebib pişirilmemiş halde iken sarhoş edici
özellikte ise, azı da çoğu da haramdır. Ancak şarap olarak isimlendirilmez ve
az da olsa pişirildiğinde sarhoş etmeyecek kadar yenirse helaldır. Fakat, üzüm
suyu sarhoş edici bir hal almışsa, üçte biri kalana kadar pişirilirse,
yenebilir. Ancak, şaraplaşan üzüm suyunun pişirilse bile haramlığının
kalkmayacağı tartışmasızdır.
Tercihe şayan olan görüş, cumhurun görüşüdür. Çünkü, Kur'an'da
zikredilen "hamr" kelimesi Arap dilinde, üzümden elde edilen içkiye
has bir terim olmayıp, hurma ve diğer şeylerden üretilen sarhoş edici içkilerin
tamamı için kullanılmaktadır. Çünkü içkiyi (hamr) yasaklayan ayet indiği zaman
Medine'de içkinin çoğu hurmadan elde edilmekte idi. İbn Ömer (r.a) şöyle
rivayet etmektedir. Resulullah (s.a.s) hutbeye çıktı ve şöyle dedi: İçkiyi
(hamr) yasaklayan ayet indi. O içki ki; üzüm, hurma, buğday, arpa ve bal olmak
üzere beş şeyden imal edilmektedir. Hamr, aklı gideren şeydir" (Buhârî,
Eşribe, 5). İbn Hacer el-Askalânî, müsned sahiblerinin bu hadisi merfu'
Hadislerden kabul ettiklerini bildirmektedir. Bu hadis içkiyi yasaklayan âyetin
nüzûl sebebine şahid olan sahabe sözü olduğundan ref'ine hükmedilmiştir. Ancak,
Ömer (r.a) Ashab'ın ileri gelenlerinin de bulunduğu bir cemaate hitap ederken
bu hadisi dile getirdiği zaman, hiç kimse bunu inkâr etmemişti (el-Askalâni,
Fethûl-Bârî, X, 49). Resulullah (s.a.s)'in şu sözü bunu te'yid etmektedir:
"Üzümden hamr ( arap) vardır, hurmadan hamr vardır, buğdaydan hamr vardır,
arpadan hamr vardır" (Ebû Dâvud, Eşribe, 4). Bu anlamda diğer bir çok
sahih hadis bulunmaktadır ve bunların hepsinin ifade ettiği manâ, hamrın sadece
üzümden elde edilen içkiye has bir ad olmadığıdır. Ayrıca tahrim ayeti nâzil
olduğu vakitte, üzümden imal edilen şarap diğerlerinin yanında gerçekten çok
azdı. Sonra, içkinin haramiyetinin illeti, bütün diğer sarhoş edici içkilerde
olduğu gibi tektir. Bu, afyon, haşhaş vb. katı uyuşturucularda da böyledir.
Nitekim Hz. Aişe (r.anha)'nın şöyle söylediği nakledilmektedir: "Su ve
ekmek olsa dahi sarhoş edici özelliği olan hiç bir şey helâl değildir"
(en-Nesâî, Eşribe, 48). Ashab, nebizi sarhoş edici hal almadan önce içiyordu.
Nitekim Resulullah (s.a.s) onu içmiş ve içilmesine izin vermişti. Onlar, hurma,
kuru üzüm vb. şeyleri tatlanıncaya kadar suda bekletiyorlardı. Resulullah
(s.a.s) köpürene kadar bunlardan içiyordu. Fakat nebiz üç gün bekledikten sonra
ondan içmezdi. İbn Abbâs (r.a), şöyle demiştir: "Resulullah (s.a.s) nebiz
yapar ve bundan üçüncü günün akşamına kadar içerdi. Bu zamandan sonra kapta bir
şey kaldığında onu içmez, dökerdi" (Müslim, Eşribe, 79-82; Nesâî, Eşribe,
56). Diğer bazı Hadislerde de bir günden sonra içilmesine izin vermediği
rivâyet edilmektedir. Firûz (r.a)'dan şöyle nakledilmektedir: "Resulullah
(s.a.s)'e gittim ve şöyle dedim: "Ya Resulullah, Allah Teâlâ, içkiyi haram
kılan ayetini indirdi. Bizim bağlarımız var, üzümleri ne yapalım, dedim"
Resulullah; "kurutursun"dedi. "Kurusunu ne yapacağım"
deyince; "sabah ıslatır, akşam içersiniz akşam ıslatır, sabah
içersiniz" dedi. "Köpürünceye kadar bekletebilir miyiz?" diye
sorduğumda da o; "Testilere koymayın, tulumlara koyun, tulumlarda
bekleyince sirke olur" cevabını verdi" (Nesâî, Eşribe, 56; Ebû Dâvud
Eşribe, 10).
İbn Hazm şöyle demektedir: Bu iki haber de sahihdir. Haram oluş
süresi için kesin bir sınır olmayıp bölgelere ve nebizin içinde bulunduğu kaba
göre değişiklik arzetmektedir. Bazı bölgeler soğuktur ve üzüm suyu bir hafta
özelliğini korur. Üzüm suyunun içinde bulunduğu kabın koruyucu özelliği varsa
yine aynı şey sözkonusudur. Bunun gibi, bazı bölgeler sıcaktır. Veya kabın
koruyucu özelliği yoktur. O zaman da bir gün sonra nebiz sarhoş edici hal alır.
Bu konudaki hüküm Resulullah (s.a.s)'ın zikredilen sözüdür: Nebizi
tatlılaştıktan sonra iç" ve "her sarhoş eden şey haramdır" (İbn
Hazm, el-Muhella, VIII/284; Nesâî, Eşribe, 38).
Fakat bazı âlimler, İbn Abbas (r.a)'ın hadisini esas alarak,
nebizin üç günden sonra içilmeşinin haram olduğuna karar verdiler. Üç gün
dolmadan köpürdüğü takdirde de haram olacağını söylediler. Diğer bazıları da
Firûz (r.a)'ın hadisini delil gösterdiler. Onlar da, bir gün dolmadan köpürmesi
halinde haram olacağı görüşündedirler. Sa'id İbn Cubeyr; "taze hurma suda
akşama kadar bekletildiğinde yarılırsa, ona yaklaşma; akşamdan yarıp suya
koyulunca sabah ona yaklaşma demektedir" (el-Muhella, VIII, 283).
Tercihe şayan olan, İbn Hazm'ın görüşüdür. Zira bundan dolayıdır
ki Resulullah (s.a.s), iki ayrı tür nebizin karıştırılarak içilmesini
nehyetmiştir. Hurma ile üzüm veya olgun hurma ile renkli hurma vb. değişik
türde nebizlerin karıştırılması gibi. Halbuki bunların herbiri, sarhoş edici
bir hal almadıktan sonra helaldırler.
Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: Renkli hurma ile olgun
taze hurmayı, kuru üzüm ile kuru hurmayı bir arada birbiriyle karıştırarak
nebiz yapmayın. Her birinden ayrı ayrı nebiz yapmanızda bir mahzur yoktur"
(Müslim, Eşribe, 22-24).
Buna göre içilmesi haram olarak zikredilen her şeyin alınıp,
satılması, elde bekletilmesi ve ondan herhangi bir şekilde yararlanılması da
helâl değildir. Her kim, bunlardan sirke yapar ve onu helâl kabul ederse Allah
Teâlâ'ya isyan etmiş olur.
Çoğu sarhoş eden nebizden içen kimse, sarhoş olmayacak kadar içse
bile, yine de had uygulanır. İmam Şafiî; "Bir içkinin sarhoş edici olduğu
bir kimsenin ondan içtiğinde sarhoş olması ile anlaşılabilir. Bundan sonradır
ki o içkiden içene had uygulanabilir" demektedir. İmam Şafiî, Ömer (r.a)
zamanında şöyle bir olayın geçtiğini nakletmektedir: Ömer (r.a), cenaze namazı
kılmak için çıktığında Saib'in sesini duydu. O şöyle diyordu: "Ben
Ubeydullah ve arkadaşlarından şarab kokusu aldım. Hz. Ömer; "ne
içtiklerini soruşturacağım. Eğer sarhoş edici ise onlara had uygularım"
dedi. Süfyan, Saib b. Yezid'in onlara had uygulanırken hazır bulunduğunu
söylediğini nakleder (İmam Şâfiî, el-Ümm, VI, 176-177).
ANADOLU'NUN BİR ÇOK YERLERİNDE CUMA GECELERİ YATSI NAMAZINI
MÜTEAKİB CAMİDE NİKAH TAZELEME ADETİ VARDIR. BUNUN İSLAM'DA YERİ VAR MIDIR?
Anadolu'nun bir çok yerinde yapılan nikah tazeleme merasiminde
getirilen tevbe ve istiğfar iyi bir şey sayılır. Fakat nikah tazeleme meselesi
iki yönden şer'an uygun düşmez:
1- Nikah tazeleme bir nikah kıyılması olduğuna göre kocanın bizzat
veya vekil ile kıyılmasında bulunması gerektiği gibi hanımın da bulunması
gerekir. Koca hanımın vekaletini alırsa yine kafi gelir. Halbuki nikah
tazelenmesinde bulunan cemaatın kahir ekseriyeti, hanımın vekaletini almadan
nikah tazelemesini yapıyor.
2- Nikahın kıyılmasında akd siğasını işitecek iki şahidin
bulunması gerektiği halde camide yapılan nikah tazelemesinde herkes imamı
ta'kip edip sözünü söylemekle meşgul olduğundan hiç kimse başkasının sözünü
işitmez ve böylece şer'i nikah yapılmamış olur.
NIKÂH TAZELEMEK
Bazı camilerde hocaefendiler nikâh tazeleme duası okuyorlar. Bunun
bid'at olduğunu okumuştum. O zaman nikâh tazeleme işi nasıl yapılabilecektir?
Ya da nikâh tazelemek gerekli midir?
Şer'î nikâh; şartları şeriat tarafından belirlenmiş, şekli
çizilmiş ve karı ile kocayı birbirine bağlayan itibari bir bağdır. Pamuk ipliği
gibi bir şey değildir. Üzerinden zaman geçmekle yıpranacak şekilde bir yerlere
sürtünüyor da değildir. Bu yüzden "talâkı" yani boşanmayı ifade eden
bir sözle, bir "irade beyanı" ile koparılmadıkça eskimez ve
"yenilenme"sine gerek olmaz. Camilerdeki "nikâh tazeleme"
ifadelerine bakılırsa zaten sakat ve yapmacık olduğu görülür. 1. Önce
"yenileme=tecdîd" ifadesi kullanılıyor. Halbuki, nikâh eskiyen, tamir
görebilen birşey değildir. Ya vardır veya yoktur. Varsa yenilenmez. Yoksa da
şartları mevcutsa kıyılır, kesilir, kısaca nikah eskimez. Bu durumda da bir
kadın bir erkeğe aralıksız en fazla üç defa nikâhlanabilir. Oysa sözünü
ettiğiniz işlem, bazı camilerde her hafta tekrarlanır. 2. Nikâhın en önemli
şartı, tarafların karşılıklı rızalarıdır. Halbuki, camilerdeki, nikâh yenileme
işlemlerinde kadına hiçbir şey sorulmamaktadır. 3. Kalıp haline gelmiş o
sözlerde "ürîdü" yani "istiyorum" ifadesi kullanılmaktadır.
Bu ifade, kabul ettim,yaptım anlamına gelmez. Arzu ediyorum, demek olur. Bu da
akid gerçekleştirmez. 4. "Ürîdü en üceddile'l, îmane ve nikâha bi-kavl'i
lâilâhe illellah..." denmektedir. Yani nikâhımı "lâilahe
illallah"sözü ile yenilemeyi arzu ediyorum, demektir. Oysa nikâh
"lâilâhe illellah" sözü ile yenilenmez.
Sonuç olarak bu tür bir uygulamanın, Islâmî olmadığı ve bir
"şer'î fiil"i (Nikâhın "şer'î bir fiil" olduğu konusunda
bk. Şeyh Ahmed Molla Ciyûn, Nûru'I-envâr I/100) ilgilendirdiği için bid'at
olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak bu meseleye başka açılardan da
bakılabilir.
BAZI İMAMLARIN CUMA AKŞAMLARI YAPTIKLARI "NİKAH VE İMAN
TAZELEMEK" İŞİ ISLAMİ MİDİR?
Bu konuda daha önce bir açıklamada bulunmuş ve bu nikâh tazeleme
işinin bazı câmilerimizde cuma akşamları yapıldığı şekliyle bir uydurma, bir
bid'at ve anlamsız bir muamele olduğunu anlatmıştım.Çünkü nikâhta tarafların
rizâsı ve şâhitlerin bulunması şarttır. Bu tür nikâh yenilemelerde bunlara
riâyet edilmemektedir. Ancak orada söylediklerimize burada şu ilâveleri de
yapmamız güzel olur: Imân meselesi, Islâmda en önemli mesele olup, şakası dahî
ciddî muamelesi görür. Meselâ: "Bir şey yapmakta olan birisine, Allah'tan
korkuyor musun? dese, o da kızgın halde, "hayır"!" diye cevap
verse kâfir olur ve karısı bâin olarak boş düşer."( Alî el-Kârî,
Serhu'1-fıkhı'1-ekber 181) Bunun gibi bütün küfür sözler aynı işi yapar. Bu,
belki bu konuda çok sert (müteseddid) olanların bir yorumu olâbilir, ama bir
ictihaddır ve ihtiyaten de olsa hesaba katılmalıdır. Keza bu sözün kadından
sâdir olması da aynı sonucu doğurur. Ibn Âbid'in der ki: "Çoğu zaman
avamın küfre götüren sözler söyle diklerini, duyarız.Oysa onlar bunun farkındâ
değillerdir. Binaenaleyh cahil, ihtiyaten her gün imanını, ay da bir iki defa
da nikâhını iki şahit huzurunda yenilemelidir. Çünkü hatâ erkekten sâdir olmasa
bile kadınlardan çokça sadır olur..." (Ibn Âbidîn I/42 (Terc. I/41))
Bu açıklamalar ışığında zaman zaman imân ve nikâh tazelemenin bir
ihtiyat tedbiri olduğu anlaşılır. Ancak imanı tazelemek, "kelime-i
te'vhîd"i inanarak söylemekle olursa da nikâh ancak şartlarına uygun
biçimde, karşılıklı rızâ ile ve şâhidler huzurunda yenilenebilir. Ayrıca,
işâret edildiği gibi bu da avam için sözkonusudur. Avam olmayan küfür ifadeleri
bilir ve onlardan kaçınır.
ONBEŞ KİŞİLİK BİR ŞİRKETTE ORTAKLARDAN BİR KISMI ÇALIŞIYOR
DİĞERLERİ ÇALIŞMIYOR. ÇALIŞANLAR EMEKLERİNİN KARŞILIĞINI NE ŞEKİLDE ALACAKLAR?
Şirket kuranlardan herhangi bir kimsenin kamyon, taksi ve ev gibi
kendisine ait eşyayı şirkete kiraya vermesi caiz olmadığı gibi, kendisinin de
ücret karşılığında şirkette çalışması caiz değildir. Hanefi mezhebine göre de
durum budur. İlletine gelince; söz konusu olan ortak şirketin sahiplerinden
biri olduğundan kendisine ait bir şeyi kiraya verecek olursa, kendi malını
kendine kiraya vermiş olur. Yine şirkette çalıştığı için ücret alacak
olursa,kendi kendini, kendi malında ücret mukabilinde çalıştırmış olur.
Bu problem şu şekilde halledilebilir. Hanefi mezhebine göre
çalışan ortakların hisseleri, şirketin elde ettiği gelirlerden çalışmayanlara
nisbetle, daha yüksek tutulabilir. Mesela: Dört kişi bir şirket kurup herbiri
birer milyon para koysa, içlerinden birinin de şirkette müdür olarak
çalıştırılması istense, o kişinin vereceği emeğin karşılığını alabilmesi için
kendisine kazancın, yüzde kırk verilmesi şart koşulur ve diğer ortaklarının
herbirinin hisseleri kazancın yüzde yürmü oranında tahsis edilir. Böylece
problem halledilmiş olur. Eski fakihlerin çoğu bu kanaattedirler. Abdülazız
el-Hayyat gibi bazı yeni fakihlere göre ise yönetici ve uzman gibi şirkette
çalışan bir ortakın maaş almasına engel olacak bir nas yoktur. Bunun için
yönetici veya uzman olarak maaş alması caizdir.
ORGAN NAKLİ CAİZ MİDİR?
Organ nakli mes'elesi bir çok yönüyle yeni bir mes'ele olmakla
beraber, bazı yönleriyle de eskiden beri bilinmekte ve Islâm Fıkıhçıları
tarafından bu yönüyle ele alınmış bulunmaktadır. Konu açısından en önemli nokta
elbette insanın değeri ve konumu mes'elesidir. Herhangi bir makine gibi insanın
bir parçasını söküp diğerine takma, ya da beğenmeyip değiştirme, herhalde onun
"keramet"ine nakîsa getirmediği ölçüde yapılabilmeli, ya da
yapılamamalıdır. Yahut bir başka deyişle, bir organ nakli ameliyatı yapılırken
bilimsellik putunu tatmin amacıyla, yapılanın doğru olup olmadığına bakmadan,
insanın neler yapabileceğini değil, insana neler yapılabileceğini hesap etmek
gerekir. Bu girişten sonra: Islâm'da Allah'ın yarattığı en değerli varlığın
insan olduğunu, onun "zübde-i âlem" bulunduğunu, diğer her şeyin onun
için yaratıldığını, ayet-i kerimeler de, hadis-i şerifler de, bunlara bağlı
olarak Islâm uleması da enine boyuna açıklamıştır. Insanın genel anlamda
üstünlüğü ve kerameti yanında; şekil güzelliği, yer yüzünde Allah'ın halifesi
olması, ilimle şeref kazanması, meleklerin ona secde etmesinin istenmesi,
yiyecegi ve içecegi şeyler bakımından üstünlüğü.. gibi yönleriyle onun varlık
aleminin odak noktası olduğu bildirilmiş, canının korunması, dinin ana
hedeflerinden (maslahat) sayılmış, hayatî uzuvlarına tecavüz dahi canına
tecavüz kabul edilmiş, haksız yere bir insanın öldürülmesi bütün insanların
öldürülmesi, ölümden kurtarılması da bütün insanların diriltilmesi gibi
görülmüştür. Hatta Rasulüllah (sav), "Bir kardeşine silâh çekene melekler
lanet eder"(Müsned, N/256, 505) buyurarak onu korkutmanın dahi ne büyük
günah olduğuna işaret etmiştir. Insanlara kendilerini tehlikeye atmamaları
emredilmiş, hastalıklara çare ve tedavi aranması istenmiştir. Bu yüzden Islâm
alimleri insanın tek tek uzuvlarının dahi mal kabul edilemeyecekleri için
satılamayacağını, eşya gibi kullanılamayacağını, bağışlama yetkisinin bile
insanın elinde olmadığını hükme bağlamışlardır. Hatta ikrah (ölümle tehdit)
durumuyla karşılaşan birisi, öldürülme endişesiyle başkasının, değil canına,
bir uzvuna dahi tecavüzde bulunamaz. Tek tek her insan mükerremdir. Bu
hükümlerden bir insan olarak kâfirler dahi ayrı tutulmaz. Birinin hatırına
diğerinin kerametine halel getirilemez. Hatta açlıktan ölme durumunda olan
birisi, başka insanın etini yiyemeyeceği gibi, Şafiîlerden çok azı dışında
bütün Islâm hukukçularına göre, kendinin bir uzvunu da kesip yiyemez. Çünkü
insân kendisinin maliki değildir. Ayrıca bu onun tamamen ya da kısmen
satılamamasının da bir sebebidir. Çünkü satılan şeyin mülk olması gerekir.
Insanın bu değer ve şerefi ölmekle de kaybolmaz. Onun için Rasulüllah Efendimiz
(sav), "ölünün kemiğini kırmak, onu diri iken kırmak gibidir"
(Muvatta, Cenâiz 45; Ebu Davud, Cenaiz 60; Ibn Mâce, Cenâiz 63; Müsned,
VI658,100) buyurur. Buna göre doktorların sahipsiz cenazeler üzerinde
yaptıkları deneyler, kadavra vs. ye cevaz bulmak mümkün değildir.
Bütün bu ve benzeri sebeplerden ötürü bir insandan bir başkasına
herhangi bir uzuv aktarılamayacağını, diğeri zaruret içerisinde de olsa bunun
caiz olamayacağını fıkıhçılar çeşitli ifadelerle ve hemen hemen ittifakla
söylemişlerdir.(Nevevî, el-Mecü'1, IX/45; Mugni'l-Muhtâc, VNI/163;
Mecmâ'ul-Emtiur, N/528) Insanın kendi vücudundan kopan bir parçasının yerine
takılmasına ise caiz demişlerdir. Delil olarak Rasûlüllah Efendimiz (sav)'in
Bedir harbinde gözü çıkan Katâde'nin gözünü kendi elleriyle yerine iade etmesini
göstermişlerdir.(Zaman 19.2.87 (Dr. Muhammed Zeynelabidin Tarih'in doktora
tezinden)) Yapay organlar ve domuz dışındaki kemik vs. lerini bu gaye ile
kullanmakta da sakınca olmadığını söylemişlerdir.(Abdüsselam, Naki ve Ziraati
A'zâil-Insan;125) Yenilerde de bu görüşleri savunan fıkıhçılar tedavinin bu
yöne kaydırılması gerektiğini, insandaki rahatsızlıklar için başka insanları
kullanmanın, İslam'ın "zarara zararla mukabele edilmez" esasına ters
düştüğünü ve tıbbın şu anda ulaştığı noktanın sanki son aşama gibi görülüp,
başka hal çareleri arama kapısını kapayacağını, dolayısıyla buna cevaz vermenin
aslında meşru yoldan ilmin ilerlemesine de engel teşkil edeceğini
söylemişlerdir. En ihtiyatli görülen bu izaha göre: Insanın tek hedefi, nasıl
olursa olsun yaşamak değil, ne kadar yaşarsa yaşasın bir gün nasılsa ayrılacağı
bu dünyadan, asıl dünyasını kazanarak ayrılmaktır. Halbuki, insanları bir
makine gibi parçalarına ayırıp, diğerine monte etmek isteyen mantalite bunu,
insana olan saygısından değil, her türlü gücün üstünde olan bilme merakını
tatmin ve dünyayı ölümsüzleştirmek için yapmaktadır. Bu yüzden yetişilemeyip
ölenlerin artık işi bitmiştir. Hiç olmazsa işe yarar parçaları bir başkasına
takılmalıdır. Böylece belki onu ölümsüzleştirmek mümkün olabilir. Çünkü ölüm
(ona göre) safi kayıp ve herşeyin bitmesi demektir. Iki-üç ay önce Mısır'da
basılan ve Dr. Abdüsselam'a ait olan konuyla ilgili bir kitapta bu ihtiyatli
görüşü benimsemiş görülmektedir.
Ama geçtiğimiz yıl yine Mısır'da tartışılıp kabul edilen doktora
tezinde Dr. Muhammed Zeynelabidin ise bazı şartlarla, organ naklini caiz
görmekte ve bunları: Zaruretin bulunması, iki zarardan hafif olanının alınması
diye özetlemektedir. Bizce ancak adil tabiplerin de katılacağı bir heyet
icmaının halledebileceği bu mes'elede son söz henüz söylenmemiştir. Ancak caiz
olmadığını savunan görüşün delilleri daha güçlü, daha ihtiyatli daha insanî
görülmektedir.
ORGAN NAKLİ VE İSLAM:
Organ naklı mes'elesinin henüz yirmi-otuz yıllık bir ömrü var. Bu
bir bakıma çok kısa bir zaman dilimi, bir bakıma da bu mes'ele ile beraber
doğan bir çocuğun şartlarının bulunduğu bir ortamda nemalanmış olması halinde
müctehid olabileceği ve onu ve benzeri bir çok mes'eleyi halledebileceği kadar
uzun bir süre... Ama teoride böyle olsa da bütün kompleks bir mes'ele, böyle
karışık bir zamanda ancak "heyet ictihadı" ile hükme bağlanabilir.
Çünkü mes'elenin; biyolojiyi, tıbbı, ahlâkı, hukuku, akideyi vb. ilgilendiren
yönleri vardır. Şöyle ki:
1. Hangi organ kişinin hayatiyetinde ne derece fonksiyona
sahiptir? Doku uyumu ve nakil başarısı açısından bu operasyonların başarı, ya
da kâr ve zarar oranı nedir? Bir insanı oluşturan canlı hücrelerle diğer
insanınkiler birbirine ne ölçüde benzer?
2. Ölen bir insanın teorik olarak bütün uzuvlarının bâşkalarına
dağıtılması halinde o insan yakınlarına göre ne derece onlarındır? Ölüye
ihtiramın sınırı nedir? Diğer yönden, önemli bir organını başkasından alarak
yaşayan birisi kendi yakınları için ne derece kendisidir? Elinin nakil olduğunu
düşünürsek; çocuğunu okşarken, hanımına dokunurken ne ölçüde bir baba ve bir
koca olarak davranabilir, ya da karşısındaki tarafından öyle algılanabilir?
Organ naklinin sınırı ne olmalıdır? Aynı mülâhazalarla (eğer bağışlanırsak)
faraza, kendisine başkasının "zekeri" nakledilen kocanınhanımı
karşısındaki durumu; ya da meselâ rahmi nakil olan bir kadının kocası ve çocuğu
karşısındaki durumu ne olacaktır?
3. Böyle bir babadan olacağı varsayılan çocuğun nesebi şaibeli
olacak mıdır? Vefat eden ve uzuv alınacak olan tarafın ölümü nasıl tespit
edilecektir? Bu, tıbba mı yoksa hukuka mı havale edilecektir? Lütfi DOĞAN
hocamızın da değindikleri gibi, komaya giren ve doktarlarca yaşamasından ümit
kesildiği için kalbi, böbregi vb. alınmasına karar verilen ama haddizatında
ölmeyen bir kimsenin, o sırada doğacak, ölecek ya da bir başkasıyla
nikahlanacak eşi ve yakınlarıyla aralarında ne gibi veraset ve sihriyyet problemleri
doğacaktır? Faraza kendisine Babasının eli takılan (aksi de düşünülebilir)
çocuğun zevciyet ilişkilerindeki ten teması, "hurmet-i masahara"ya
yol açacak mıdır. Nakledilecek organ için kimin yetkisine başvurulacaktır?
Ölmeden önceki kendi beyanına mı? Velilerin mi? O ya da öbürleri bu yetkiye
sahip midir?
Milyonlarca insanı ve bir o kadar da başka canlıyı bir anda
öldürmenin tekniğini üreten teknolojinin, hasta bir insanın kısa bir süre daha
yaşamasını bu yolla sağlamaya çalışması insanî bir çaba mı yoksa öbür dünyaya
inanmamanın ve burada ebedî kalma çırpınışlarının tezahürü mü? Bu yılın
başlarında Ingiltere'de yaşanan "böbrek satışı skandali" ve yine kısa
bir süre önce Afrika'dan organları alınmak üzere Amerika'ya götürülen çocuklar
olayı, çok daha büyük boyutlarda tezahürlerle insanlık önüne çıkmayacak mı?
(1990 başları)
4. Hasrın cismanî olduğunu söyleyen ehli sünnet ulemasına göre
nakledilen bir organ, meselâ kalb, tekrar dirilmede kimin organı olarak
dirilecek? Mü'minden kâfire, kâfirden mü'mine organ nakli yapılabilecek mi?
Diyelim bir kâfirin kalbinin mü'mine takılması onun imanına etki edebilecek mi?
Ya da bir mü'minin hayatî bir organının bir kâfire takılması iman açısından
caiz görülecek mi? Görülürse Akaid kitaplarımızda yer alan "kâfirin
ömrünün uzun olmasına duâ edilmez" ve benzeri hükümler yeniden ele mi
alınacak?
Bu ve benzeri ihtimallerin bir kısmı elbette çok teferruattır,
hatta gülünç de görülebilir. Ama yine de düşünülüp bir heyetçe karara
bağlanmaları gerekir. Bu ihtimallerin hepsine müsbet sonuç göstermek de organ
naklinin cevazı için elbette şart değildir.
Bütün bu noktaları ve -bilebildiğimiz kadarıyla nasları göz önünde
bulundurduğumuzda olur ya da olmaz sonucuna varmadan ve sırf o sonuca varma
yolunda olanlara fikri katkıda bulunmak gayesi ile şu bulgulardan söz
edebiliriz:
l. Organ nakli ve aynı kategorideki operasyonlar hakkında açık
(ibaresi, işareti, delaleti ve iktizasiyla bilgi veren) nas bilinmemektedir. Bu
da bu mes'elenin -en menfî ihtimalı alınsa bile- dinin temel esaslarını
zedelemeyeceğini gösterir (mi?). Yine aynı itibarla Hanefîlerin
"istihsan"ını ya da Malikîlerin "masalih-i mürsele"sini
ilgilendirdiğinden maslahata uygun olan uygulamayı tespit, sözkonusu heyet için
zor olmayacaktır.
2. "Ölünün kemiğini kırmak, günahta canlısını kırmak
gibidir", diğer bir rivayette "... canlı iken kırmak
gibidir"(Muvatta, Cenâiz 45; Ebu Davud, Cenâiz 45; Ebu Davud, Cenâiz 60;
Ibn Mâce, Cenaiz 63; Müsned, VI/ 58,100,105,169, 200, 264. (Bazı rivayetlerde
"mü'minin" ya da "müslimin" kemiğini, denmektedir))
anlamındaki hadis-i şerif, hiç bir surette organ naklinin olamayacağını
göstermez. Çünkü çeşitli ameliyatların yapılabileceğini, kangren olmuş bir
uzvun kesilebileceğini kabul etmeyen yoktur.
3. Fıkıh kitaplarımızda değişik mes'eleler için sarfedilen bazı
ibareler konuya müsbet bazan da menfî yönde ışık tutar gibidir. Meselâ:
a. Başkasının olan bir malı yutan birisinin; bunun ödeneceği
terikesi, ya da ödeyecek birisi bulunmaması halinde karnı yarılıp o mal
çıkarılabilir.(Ibn Abidîn, NI/246)
b. Malıkîler ve Hanbelîler, yukarıda geçen hadise dayanarak ölen
hamile bir kadının çocuğunu almak için karnının yarılamayacağını söylerler.
Çünkü böyle bir çocuk adeten yaşamaz. Kesin olan bir saygına (hurmete) mevhum
(olabilmesi vehimden ibaret) bir işi sebebiyle saygısızlık edilemez. Şafiîler
ise hem bunun için hem de yuttugu mal için karnının yarılabileceğini
söylerler.(Vehbe, NI/521. (3) agk.) Malıkîlerin; ölümünden önce başkasına ait
çok bir malı (zekat nisabi), kaybından korkma ya da bir özür sebebiyle yutanın
karnının yarılabileceğini, hatta bunu mirasçıları ondan mahrum etmek için
yutmuşsa az da olsa yarılacağını düşünürsek(3), hamile ile alâkalı hükmün
illetinin (dayanağının) kesin bilememe olduğunu anlarız. Eğer durum bugün bunun
aksine ise hükmün de değişecegi ortaya çıkar.
c. Aç kalan bir insan, kanı masum bir insandan başka yiyecek bir
şey bulamazsa, o mü'min olsun, kâfir olsun, onu öldürmesi, ya da bir organını
telef etmesi helâl olmaz. Çünkü o da onun gibi bir insandır. Binaenaleyh,
kendini yaşatmak için onu imha edemez. Bunda ihtilaf yoktur (Bu ifade bu konuda
icmain bulunduğunu ve canlıdan canlıya organ naklinin caiz olamayacağını
gösterir). Bulduğu kişi harbî ve mürted gibi kanı helâl birisi ise bazılarına
(kâdi) göre öldürüp yiyebilir. Çünkü öldürülmesi helâldir. Şafiî
"ashap" fıkıhçılar da bu görüştedir. Çünkü onun saygınlıgı yoktur ve
yabaniler hükmündedir... Eğer masum birini ölmüş olarak bulursa Hanbelî
"ashab" fıkıhçılara göre yenmesi helâl olmaz, Imam Şafiî ve bazı
Hanefilere göre helal olur. Evla olan da budur. Çünkü dirinin saygınlığı daha
büyüktür. (Hükümde birbirine denk görülemezler) (Ibn Kudâme, el-Mugni,
VNI/601-602.). (Bu sonuncuların görüşüne göre ölümle karşı karşıya olan birisi
bir ölüden organ alabilir).
d. Hanbelîlere göre, yiyecek birşey bulamayıp zor durumda kalan
kimsenin, kendi bazı organlarını yemesi caiz değildir. Çünkü bir organını
kesmesi belki de onun ölümüne sebep olur ve kendini öldürmüs sayılır.(age.
VNI/601) Ama "el-Minhâc" da Nevevî'ye göre, daha sahih (esah) olan,
hepsini değil ama organının bir kısmını kesmesinin caiz olmasıdır ve bunun iki
şartı vardır:
l. Meyte ve benzerinin bulunamayışı. 2. Kesmedeki tehlike, yemeyi
terketmedeki tehlikeden az olması. Tehlike eşit, ya da kesmeden daha fazla
olursa kesinlikle haram olur. Ama insanın aynı durumda olan başkaları için
organlarını kesmesi de kesinlikle caiz değildir. Çünkü bu, tamamı kurtarmak
parçayı feda etmek gibi değildir.(Sirbînî, Mugni'l-Uhtâc, I/190; Vehbe, I/577)
e. Şafiîlere göre insanın kırılan kemiği, temizi bulunamadığı için
pis bir madde ile bağlanırsa sahibi mazurdur ve zaruretten ötürü namazı
sahihtir, onu çıkarması gerekmez.(Sirbînî, age I6190-191). Eğer isin ehli
(uzman doktorlar), insan eti ancak köpek gibi bir şeyin kemiği ile bağlanırsa
çabuk tutar derse bu, Esnevî'nin de dediği gibi, özür sayılır. Bağlamasının
haramlığı ve çıkarmasının gerekip gerekmeyeceği konularında kendi dışındaki bir
insanın (ifadeye göre mü'min olsun kâfir olsun) kemiği (vs.'si) de pis olan
kemik hükmündedir. Bu ifadenin zahirine bakılırsa muhterem olan insanla olmayan
arasında da bir fark yoktur.(Sirbînî, age I6190-191)
f. Gazalî aç kalan insanların, ölmemek için içlerinden birini
yemelerinin "garip mürsel bir maslahat" olduğunu, binanaleyh, caiz
olmayacağını söyler.(Bûtî, Davâbitu'1-Maslaha (Sifâu'1-Galîl'den), 222)
Sonuç: 1. Bu fıkıh ibarelerini naslar gibi bağlayıcı saymak
zorunda olunmadığı gibi, bütünüyle gözardı etmek de mümkün değildir. Özellikle
Ibn Kudâme'nin "ihtilaf yoktur" dediği mes'ele canlıdan canlıya organ
naklinin olamayacağını göstermesi açısından önemlidir.
2. Organ naklinin bir kalemde caiz olduğunu söylemek, aynı zamanda
alternatif çarelerin de önünü tıkamak ve insanî gibi görülen bir uygulamanın,
daha insanî olana engel olması anlamına gelebilir. Nitekim yakınlarda
dinlediğim bir radyo haberine göre ABD'inde kadavra görevi üstlenecek yapay bir
vücut geliştirilmiştir.
OTOBÜSTE NAMAZ
Genellikle otobüslerle yolculuk yapıyoruz. Vakit namazları içi
bazısı duruyor, bazısı durmuyor. Biz durup kılmak istersek yolculardan itiraz
edenler oluyor. Bu durumda namazlarımızı nasıl kılmalıyız?
Fıkıh kitaplarımızda "Binek (hayvan) üzerinde Namaz"
diye bir başlıkvardır ve mes'elenin esası bu başlıkaltında incelenir.
Özetlemeye çalışırsak şunları söyleyebiliriz:
Seferde binek üzerinde nafile namaz kilinabileceğine mezhepler
ittifak halindedir. Çünkü Resûlüllah Efendimiz kendileri binek üzerinde nafile
namaz kılmışlar ve ashabına da kılmalarını emretmişlerdir. Bununla ilgili
rivayetler fıkıh kitaplarımızın âz sonra çeşitli vesilelerle atıfta
bulunacağımız yerlerinde bolca bulunmaktadır. Bu meyanda Kenzü'1- Ummâl konuyla
ilgili onüç kadar rivayeti bir araya getirmiştir.(el-Hindî, Kenzü'1-ûmmâl,
VNI/38S-87) Bütün bu rivayetleri ve belki de daha başkalarını bir arada değerlendiren
fıkıhçılarımız şu sonuçlara varmışlardır:
Şehir dışına çıktıktan sonra, sefer süresinden daha kısa bir yolda
olsa dahi (en az diyenler bunu bir mile kadar indirir)(bk. E1-Inâye (F.Kadir
ile birlikte), I/463) nafile namazlarını, bineği üzerinde, ima ederek
kılabilir. Imayı, ruküda biraz, secdede daha fazla eğilmek suretiyle yapar.
Çünkü nafileler için belli bir zaman yoktur. Nafile kılmak için bineğinden
inmesini söylemek, nafile kılma azmini kırabilir ve yolculuğuna engel
olabilir.(Serahsî, I/350) Binek üzerinde nafile kılmakla hiç bir zarar etmiş olmaz.
Halbuki, kılarken sırf dilini koruması, kendini vesveseden ve kötü duygulardan
muhafaza etmesi bile bir kazançtır.(Serahsî, I/349) Bu mûlâhazalarla nafilenin
binek üzerinde her halükarda kılınabileceğine cevaz verilmiştir. Ne tarafa
dönebilirse kıblesi o taraftır. Bineği üzerindeki pislik de ekseriyete göre
namaza mani değildir.(Fethiu l-Kadîr, I/467) Atların çektigi araba da binek
gibidir.(agy) Böyle nafile bir namaza yerde başlayıp bineğinde devam etmek
namazı bozar ama, binekte başlayıp yerde bitirmek bozmaz.(Serahsi I/251; bu
hüküm için gösterilen sebep ilginçtir. Hayvana binmek "amel-i yesîr=fazla
bir iş", inmek ise "amel-i yesir=az bir iş" sayılmıştır. Buna
göre günümüzde otobüslere inip binmeyi buna kıyaslama imkanı yoktur. Ya da
binme halinde "kuvvetli zayıfâ" inme halinde ise "zayıf
kuvvetliye" bina edilmiş olur. Ki, caiz olan ikincisidir denmiştir.)
Mes'ele kıyasa muhalif bir mesele olduğu ve böyle durumlarda ona başkası kıyas
edilemeyeceği için Imam Azam'a göre binek üzerinde iken şehir içinde nafile
kılamaz. Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre kılabilir ancak Muhammed bunun mekruh
olacağını söyler.(Serahsî, I/250) Imam Azam vitiri de binek üzerinde
kılamayacağını söylerken bu iki imam onu da kılabileceği görüşündedirler. Çünkü
Resulüllah'ta bu uygulamanın örneği vardır.(Serahsî, I/25:-251) Kenzü'l-Ummâl
da bu doğrultuda Abdurrezzâk ve Ibn Ebi Şeybe'den iki rivayet
nakleder.(Kenzül-Ummâl, VNI/386)
Farzlara gelince: Genellikle fıkıhçılarımızın, özellikle de Hanefi
fıkıhçılarının görüşü şudur: Sefer süresi yolda dahi olsa kişi, farz namazları,
özrü (zaruret) olmaksızın binek üzerinde kılamaz. Çünkü farzların belli
vakitleri vardır. O vakitlerde biraz durup namazı kılmak zor değildir. Arkadaşı
varsa onlar da zaten ona destek olacak ve beraberinde kılacaklardır.(Serahsî,
I/250; Ibn Hümâm, I/463; Ayrıca bk: Ali el-Kârî, Irsâdü's-Sâri, 41) Cabir b.
Abdillah hadisinde: "Resulüllah (sav) bineği üzerinde iken, kendisini ne
tarafa çevirirse o tarafa doğru nafile kılardı. Farz kılmak istediğinde ise
bineğinden iner ve kıbleye dönerek kılardı."(el-Hindî, kenzü'1-Ummal,
VNI/385) denmektedir. Vitir için indigi rivayeti de vardır.(Serahsî, I/249)
Sonra, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, binek üzerinde nafilenin kılınması
kıyasa rağmen nas ile sabittir. Öyleyse farz ona kıyas edilemez, netice itibari
ile de zaruret (özür) bulunmadan binek üzerinde kılınamaz. Burada, eskilerin
binek dedikleri ile, günümüzdeki ulaşım vasıtaları arasında bu konularda fark
olmadığını da söyledikten sonra bu mesele için nelerin özür kabul edildiğini
görelim: Yol arkadaşlarının inip kendisini beklememesi, inmesi halinde hırsız,
yırtıcı hayvan, düşman korkusu bulunması, ortalığın yağmur ve çamur olması,
ihtiyar olup, inip binmede yardımcısının bulunmaması, bineğinin huysuz
olması... vb. şeyler özür olarak görülmüş ve böyle durumlarda farzların da
binek üzerinde (otobüste) kılınabileceği söylenmiştir.(Serahsî agk.; Ibn Hümâm,
agk.; el-Hindî Ibn Asakir'den Rasulüllah (sav)'in çok çamurlu bir hengamda bir
merkep üzerinde farz kıldığını nakleder. VNI/387) Buna göre namaz vakitlerinde
durmayan bir otobüs yolcusu koltugunda ima ile farzlarını kılabilecek ve bu,
şehir dışı için bir ruhsat olmuş olacaktır. Ima ederken ön koltuga secde etme
yerine, dönebildiği kadar kıbleye dönüp, rükü için biraz, secde için ise biraz
daha fazla eğilerek kılacaktır. Oturduğu koltugun pis olması zarar vermez. Ama
yolcu işin fetvasından önce azimeti deneyecek, şöförü güzellikle iknaya
çalışacak, gerekirse yolculardan da destek arayacak, duraklarda namaz
kılmayanları huzursuz edecek şekilde geç kalmayacak, diğerlerini namazdan ve
namaz kılandan nefret ettirmeyecektir. Böyle bir endişe söz konusu ise bütün
sünnetleri bırakıp sadece farzları kılacaktır. Ama şöföre hatırlatma işini her
seferinde yapacak ve gerekirse tutumunu, ilerideki yolculuklarında firma seçimi
için ölçü alacağını sezdirecek, ama kesinlikle çekişmeye ve tartışmaya
girmeyecektir. Güzel bir ikazı nazarı itibara almayan şöför, huysuz bineğe
fevkalade kıyas edilir ve bu, farzı arabada kılmak için bir özür sayılabilir.
(Allah u a'lem).
ÖFKE İLE BOŞAMAK
Bir Müslüman karısına kızdığında "babanın evine git!"
dese ve kalbinden bir şey düşünmeden bu sözü değişik zamanlarda üç defa
tekrarlamış olsa durum ne olur?
Bize boşamanın Islâm Hukukundaki durumu sorulduğu için ona göre
anlatmaya çalışacak ve başkalarının da bilgilenebileceği mülâhazasi ile
meseleyi özetlemeyi deneyecegiz.
Islâmda karı ile kocanın birbirlerine üç itibarî bağla bağlıdırlar
ve bu bağları koparma (boşama) yetkisi -bunu kendi isteği ile karısına
vermemişse- erkeğe aittir. Her nasılsa boşanma gerektiğinde erkek bu bağları
sözle de koparabilir ve aslolan (sünnî) bunları, cinsel ilişkide bulunulmamış
üç ayrı temizlik içerisinde koparmak (boşamak) olmakla beraber, bid'at ve günah
olsa dahî bir defada koparabilir. (Bunların niçini ve felsefesi sorulmadığından
ona temas etmiyoruz.) Imdi erkek bu boşama yetkisini "sarıh" (açık)
ve "kinaye" (üstü kapalı) olmak üzere iki tür beyanla kullanabilir.
Arapça'daki "talâk" kelimesi ve Türkçe'deki "boşama"
kelimesi bu konudaki açık ifadedir. Buna göre birisi karısına "sen
boşsun"; "boş ol" "seni boşadım" gibi bu kökten
türemiş bir irade beyanı kullanırsa, bununla neye niyyet etmiş olursa olsun,
dış anlamı ile bu boşamadır, kocaya niyyeti sorulmaz. Ama aslında o, "sen
boşsun" derken, aklın yoktur, hamile,değilsin, midende bir şey yok gibi
birşeyi kastetmiş de olabilir. Bu durumda karısı kendisinden gerçekte
(diyaneten, Allah indinde) boş değildir. Ama iş mahkemeye intikal ederse
mahkeme açık bir beyanın bulunduğu böyle bir olayda kapalı olan niyyete itibar
etmez. Ve ispatlanması halinde boşanmalarına karar verir. Buna da meselenin kazâî
yönü (kazaen) denir.
Böyle açık bir ifade ile kullanılan "talâk" ya-da
"boşama" o söz ile koca bir talâkı kastetmişse karısı bir ric'îi
talâkla, üç talâkı kastetmişse üç talâkla boş olur; ikiyi kastetmiş olması
halinde de bir ric'î talâkla boşanır. Çünkü bu sözün ikiye ihtimalı yoktur.
Kayıtlanmamış boşama bir boşama demektir. Bu da ya bir tek olur veya bir bütün
olur. Tesbiti için boşayanın niyyetine bakılır. "Ric'î talâk" yeni
bir nikâha ihtiyâç olmadan erkeğin karısına dönebileceği talâktır. Açık (sarıh)
ifadelerle bir ya da iki talâk verilmesi "ric'î" sayılır ve kaç talâk
kalmışsa o kadar bağla koca karısına iddet süresi içerisinde istediği zaman
dönebilir. Bu durumda kadının dönüşü kabul etmeme hakkıyoktur. Böyle açık
(sarıh) boşama ifadeleriyle olan boşama, bir defada ya da ayrı ayrı üçe
ulaşınca, kadın kocasından tamamen kopar (bâin talâk) ve normal şartlarda bir
başka evlilik daha yaşamadıkça kocâsına ya da kocası, ona dönemez. Bu talâka
"büyük kopma" anlamında, "beynûnet-i kübrâ" adı verilir.
Kadına, az önce sözünü ettiğimiz gibi; bir "ric'î" talâk verilmesi ve
iddet süresi içerisinde koca tarafından dönülmemesi (ric'at, yani müracaat
edilmemesi) halinde, ric'î talâk bâin'e dönüşür ve artık yeni bir nikâh ve
kadının rızası olmadan erkeğin dönebilme hakkı kalmaz. Buna da "küçük
kopma" anlamında "beynûnet-i sugra" adı verilir. Üstü kapalı
(kinayeli) boşama ifadelerine gelince, boşama ya da başka şeylere de ihtimalli
bulunan ifadelerdir: "say bakalım!", "Rahmini ibra et", "sen
bir teksin" gibi ifadelerle koca boşamayı kastetmişse, bir tek ric'î talâk
olmuş olur. Çünkü bunlar tam kopmuş olmayı (beynûneti) açıkça anlatmayan
kelimelerdir. Bunlarla olan talâkın ric'î olması bu yüzdendir. Bu üç ifadenin
dışındaki kapalı ifadelerle talâk kastedilirse bâin talâk vakî olur. Bu ifadeler
de; "sen kesin kopmuşsun, haramsın, ayrısın, yuların elindedir, kendi
başına buyruksun, sülâlenin yanına!, Babanın evine git! Defol..:" gibi
beyanlardır. Ister bir öncekiler, ister bunlar olsun, bunlarla ancak talâka
niyyet edilmiş olursa talâk vâki olur. Bu sonuncularla bir talâka niyyet
etmişse bir, üçe niyyet etmişse üç bâin talâk vâki olur. Yani bunlarla boşanan
kadına koca yeni bir nikâh ve kadının rızası olmadan dönemez.
Bütün bunlar oldukça girift olan talâk meselelerinin bir özetinden
ibarettir. Buna göre birinci soruda açık (sarıh) ifade ile karısına üç defa,
hem de aynı anda "boş ol" demiş. Bu kişi, bir müftiye ya da hakime
basvurmuş olsaydı ona sorulurdu: Ikinci ve üçüncü kez "boş ol" derken
ayrı ayrı yani ikinci ve üçüncü talâka mı niyyet ettin, yoksa bunu, birinci
defa "boş ol" sözünü tasdik ve te'kid için mi söyledin? Her bir
defasında ayrı bir talâka niyyet etmiş ise, Hanefi Mezhebine göre kadın bir
başka koca ile evlenmedikçe ona dönemez. Ancak böyle durumlarda başka
mezheplerden yararlanmak Câiz olduğundan, bu kişiye nikâhı ile ilgili daha bir
dizi sorular sorulur ve varsa diğer mezheplerden bir çıkış kapısı bulunur. Yok,
eğer ikinci ve üçüncü sözleriyle birinci sözünü te'kid, takviye ve vurgulamayı
kastetmişse karısını bir ric'î talâkla boşamış olur ve iddet süresi dolmadan
doğrudan doğruya, dolduktan sonra ise bir yeni bir nikâh ve kadının rızası ile
ona dönebilir. Fetva sorulan kişi, birinci sözündeki niyyetine bakmaz, çünkü
"o boşama" anlamında açık bir ifadedir. Ikinci sorudaki, kapalı
(kinâye) ifade kullanmış ve kalbinde boşamayı kastetmediğini söylemiştir. Buna
müftü, hiçbir şeyin gerekmediğini söyler. Ancak müftüye değil de hakime gitmiş
olsaydı hakim, bu sözü hangi münasebetle söylediğini sorar ve eğer karı koca
kavgalaşırken ya da aralarında nikâh meselesini konuşurken söylediğini tesbit
ederse, böyle bir durumda bu sözün başka bir maksatla söylenemeyeceğine
hükmederek yine bâin bir talâkla karar verirdi. Gerçi haddi zatında bu,
söyleyenin niyyetine bağlı bir sözdür.Bu sözle talâkı kastetmiş olması halinde,
ilk söylediğinde karısı kendisinden boşanır. Artık ona nikâhsız denemez.
Ikinciyi iddet süresi içinde söylemişse ikinci defa, üçüncüyü de ikinciden sonra
iddet süresi içerisinde söylemişse üçüncü ve son defa boş olur. Birinciden
sonra bir iddet süresi (üç hayız) geçmişse, artık diğer sözlerinin bir anlamı
olmaz. Çünkü o tamamen yabancı bir kadındır.
BAZI YERLERDE ÖLEN KİMSENİN FOTOĞRAFI NAŞINA VE DOSTLARININ
GÖĞÜSLERİNE ASILIYOR. BÖYLE BİR ŞEY CAİZ MİDİR?
Ölen kimsenin fotoğrafını naaşa ve göğüsüne asmak kesinlikle caiz
değildir. Bu iş, körükörüne yabancıların taklidinden kaynaklanmaktadır. Zaten
dinen zaruret olmazsa, resim makbul sayılmaz.
ÖLENİN ELBİSESİ
Ölen bir kimsenin elbise ve diğer şahsi eşyasını vasiyeti
olmaksızın fakirlere vermek caiz midir?
Vârislerinin rızası olursa câizdir. Rızalarının olmadığı
biliniyorsa, ya da olmama ihtimalı varsa, câiz değildir. Ancak ölenin bu konuda
vasiyyeti varsa ve elbisesinin değeri; bıraktığı malın üçte birini aşmıyorsa,
varislerin rızasına bakılmaz ve vasiyyeti yerine getirilir.
ÖLMÜŞ OLAN KİMSEYİ ÖPMEK CAİZ MİDİR?
Ölmüş olan kimseyi öpmekte beis yoktur. Zira Hz. Peygamber /sav(
ruhunu Mevlasına teslim etmiş olan Osman bin Maz'un'u öptü.
Hz. Ebu Bekir es-Sıddık (ra) Refik-i A'laya intikal eden Hz.
Peygamberi iki gözleri arasından öpüp: "Ey Peygamber, ey seçkin insan!”
diyerek hasretini giderdi.
ÖLÜ GECELERİ
Günümüzde ölenin ardından okutulan "Kırk Hatmi" denen
birşey var. Bunun aslı nedir?
Islâmda ölünün kırkıncı ya da elli ikinci gecesi diye bir şey
yoktur. Bu tür inanışlar, müslümanların arasına başka bâtıl dinlerden girmiş
olmalıdır: Kur'ân-ı Kerim okunup sevabı ölüye gönderilebilir; bunun bir zamanı
ve mekânı yoktur.
ÖLÜLER HAYATTA OLANLARIN HALLERİNİ BİLİRLER Mİ?
Ölüler hayatta olan kimselerin yaptıklarını bilirler. Şayet iyi
amel işlerse sevinirler, kötü amel işlerse üzülürler. Peygamber (sav) bir
hadiste şöyle buyuruyor: "Amelleriniz, ölmüş akraba ve aşiretinize
gösterilir. Ameliniz iyi olursa sevinirler, iyi olmazsa "Allah'ım onları
hidayete erdirmeden ruhlarını alma” diyerek dua ederler".
ÖLÜLER ZİYARETLERİNE GELENLERİ TANIRLAR MI?
Ölüler ziyaretlerine gelenleri tanırlar. Bu hususta günler
arasında fark yoktur. İbni Ebi ed-Dünya'nın rivayet ettiği bir hadiste,
Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Herhangi bir kimse mü'min kardeşinin
ziyaretine gider ve kabri yanında oturursa mutlaka ondan hoşlanır ve selamını
alır”.
ÖLÜM DÖŞEĞİNDE BULUNAN KİMSENİN YANINDA YASİN-İ ŞERİF OKUNUR.
BUNUN ASLI VAR MIDIR?
Ölüm döşeğinde bulunan kimsenin yanında Yasin-i Şerif okumak
sünnettir. Peygamber (sav): "Ölülerinize Yasin okuyunuz” buyurmuştur. (Ebu
Davud ve İbn Hibban rivayet etmişlerdir). İbn Hibban: Ölülerinize Yasin
okuyunuz!” demekten maksat ölüm döşeğinde bulunan yani ölmek üzere olan kimseye
Yasin-i Şerif okuyunuz demektir, der. Yalnız İbn er-Rif'a hadisi te'vil etmeden
olduğu gibi kabul ediyor: "Yani ölmüş olan kimseler için Yasin-i Şerif
okuyunuz”.
Peygamber (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: "Ölüm
döşeğinde bulunan kimsenin yanında Yasin okunsa mutlaka Allah Teala ölümünü
kolaylaştırır”.
ÖLÜM HALİNDE AVRET
Kocasının ölmesi halinde, ölümünün ardından, karısının "bâin
talak"la boşanmış olmasını gerektiren bir durum bulunmamışsa, erkek
yıkayıcı bulunmaması durumunda karı kocasını yıkayabilir; ama aynı durumda,
koca karısını yıkayamaz. (Fetâvâ-yi Hindiyye, I/I25.)
ÖLÜM HASTASININ HİBEDE BULUNMA YETKİSİ.
Ölümle sonuçlanan ağır bir hastalığa yakalanan kimsenin kavlî
tasarrufları bazı kayıt ve şartlarla geçerli olur. Bu yüzden onlar kısmen
kısıtlı sayılırlar. Ezcümle; hasta iken yaptıkları vakıf, borç ikrarı ve hibe
gibi yükümlülük doğuran tasarrufları, ancak mallarının I/3 ünden geçerli olur.
Fazlası, vasiyette olduğu gibi tenkise tabi tutulur (es-Serahsî, XIII,101 vd.;
Ali Haydar, a.g.e, II, 736, 740; Mecelle, mad., 1595).
ÖLÜ İÇİN KUR'AN-I KERİM OKUNUR VE OKUTULUR. BUNUN ADI VAR MIDIR,
ÖLÜYE FAYDA VERİR Mİ?
Dua hayatta olan kimseye fayda verdiği gibi ölüye de fayda verir.
Bu husus, hem ayet, hem de hadis ile sabit olmuştur. Cenab-ı Hakk buyuruyor ki:
"Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla”.
Peygamber (sav) de şöyle buyuruyor: "Ademoğlu ölürse ameli kesilir, ancak
üç şey müstesna; devam eden sadaka, kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine
dua eden salih evlad”.
Fakat Kur'an-ı Kerim okumanın, ölüye fayda vereceğine dair bir
ayet veya hadis varid olmamıştır. Fukaha da, fayda verip vermeyeceği hususunda
ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafii (ra) ve birçok ulema: Ölüye Kur'an-ı Kerim-i
okumak hiçbir fayda vermez. Ne peygamberin zamanında, nesahabe devrinde ölü
için Kur'an-ı Kerim okunmamıştır, demişlerdir. Bazı ulemaya göre –duaya
kıyasla- Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmek ölüye fayda verir. İmam Muhammed (ra)
kabristanda Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmek mekruh değildir, demekle iktifa
etmiş. Fayda verir, vermez dememiştir. Fayda verir diyen Şafii'nin bazı
ashabına göre, ölünün ruhuna ithaf etmek üzere ücreetle Kur'an-ı Kerim'i
okutmak da caizdir. Fakat Hanefi mezhebi, Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmek ölüye
fayda verir demekle beraber onu ücret mukabılinde okutmayı kat'iyetle
yasaklamaktadır. Ücretle okuyan kimse vebale girdiği gibi, okutan da vebale
girer. Bugün maalesef bir çok kimse, Kur'an-ı Kerim'i süfli gayelerine basamak
yapıp ses san'atkarları gibi Allah'ın kelamını istismar ederek halkı
soyuyorlar. Muhammed b. Mübarek'in bu husustaki sözü en güzeldir:
"İnsanların en alçağı, dinlerini dünyalarına alet eden kimselerdir.”
ÖLÜNÜN HAFTASI, KIRKINCI, ELLİİKİNCİ... GECESİ:
Bu tür şeyler Islâm'da bulunmayan ve İslam'ın canlı dönemlerinde
uygulanmayan bid'at davranışlardır. Buna benzer bid'atler, hep dini hayatın ve
inançların zayıflamasıyla ortaya çıkar ve iki şeyi ispata yarar: Bir; demek ki
insanlar inançsız yaşayamazlar. Eğer Allah'ın gönderdiği gerçek dini öğrenip
ona uymazlarsa kendilerinin icat ettikleri Saçma dinleri uygularlar. Iki; dini
bütün ve A1lah'ın gönderdiği dini bilinçle yaşayan insanlar, bu tür bid'atlara
ihtiyaç duymazlar.
Ancak bazı işlerin ölüye yarar sağlayacağı ve bazı davranışların
sevabının onlara ulaşacağı da bir gerçektir. Âlimlerin çoğu meselâ; ölen birisi
için verilen sadakanın, şartlarına uygun olarak okunan Kur'ân-ı Kerîm'in,
yapılan duâların ona ulaşacağını söylemişlerdir. (bk. Nevevî, Fetâvâ 92; Ibn
Âbidîn, el-Ukâd l1/297.) Fakat ölenin mü'min olarak gitmiş olması, bunun
birinci şartıdır. Mü'min olarak ölmeyenler için yapılan bağış dileklerinin aslâ
kabul olunmayacağını, Allah (c.c.) Kur'ân'da haber vermektedir. (Tevbe (9) 80.)
Hattâ Kur'ân'ın bazı âyetlerini de olsa kabul etmeden ölen birisi için duâ
etmenin, duâ edeni de kâfir edeceğini söyleyenler vardır. Çünkü onun kâfir
olduğu, Allah'ın indirdiğini kabullenmemesiyle belli olmuştur. Allah ise kâfiri
bağışlamayacağını bildirmiştir. Buna rağmen onun bağışlanmasını istemek,
Allah'a karşı çıkmak sayılmış ve insanı küfre sokacağı bildirilmiştir.
Böyle belirli gecelerde toplanıp ölen için birşeyler yapmaktansa,
imkân bulunulan herhangi bir zamanda onun ruhuna göndermek üzere Kur'ân okumak,
onun için hayırlar yapmak. sadaka vermek gerekir.
ÖLÜNÜN KIRKINCI VEYA ELLİ İKİNCİ GECESİ MÜNASBETİYLE MERASİM
TERTİP EDİLİP SADAKA VERİLİR. İSLAM DİNİNDE BUNUN YERİ VAR MIDIR?
Ölünün kırkıncı ve elliikinci gecesi ile ilgili hiç bir şey varid
olmamıştır. Böyle geceler için özel merasim tertip etmek doğru değildir. Cahil
halkın uydurduğu bir bid'attır. Meyyit için dua ve tasadduk etmek her zaman
iyidir. Şu veya bu geceye tahsis edilmez.
ÖLÜNÜN NAMAZ, ORUÇ VE YEMİN GİBİ ŞEYLERİN MESULLİYETİNDEN
KURTULMASI İÇİN VERİLEN KEFFARET VE YAPILAN DEVİRİN DİNİMİZDEKİ YERİ NEDİR?
Keffaret, oruç tutmamak, namaz kılmamak ve yalan yere yemin etmek
gibi kusur ve cinayetlerin sorumluluğundan kurtulmak için muhtaç kimselere
verilmesi gereken maddi cezadır. Yemin ile oruç'un keffareti Kur'an-ı Kerim ve
ehadis-i Nebeviyye ile sabit olmuştur. İnkarına mahal yoktur. Bir kimse kaç
defa yalan yere yemin etmiş ise kendisi bizzat fidyesini vermeğe mecburdur.
İmkan bulamaz veya kusur işleyerek vermezse, malından verilmesi
için vasiyet etmesi gerekir. Yaşlılık veya müzmin hastalıktan dolayı oruç
tutmayan kimse yine hayatta iken keffaretini (fidyesini) vermeğe mecburdur.
Hayz ve nifas gibi bir ma'zeret veya kusurdan dolayı oruç tutmayan kadın da
orucunu kaza etmekle mükelleftir. Tutamayacak bir hale gelinceye kadar tutmamış
ise yine keffaretini bizzat verecektir. Aksi takdirde malından verilmesi için
vasiyet edecektir.
Namaz meselesine gelince:
Şafii mezhebinde Cumhur-u ulemaya göre, namaz için keffaret
yoktur.
Hanefi mezhebine göre ise, ölen kimse kılmadığı
namazlarınkeffaretinin verilmesini vasiyet etmiş ise her bir namaz için üç avuç
buğday veya kıymeti verilecektir. Yoksa, varisleri ölenin malından vermeye
mecbur değildir. Keffaretten maksat, ceza vermek olduğu gibi, muhtaçlara da
yardım sağlamaktır. Fakat maalesef son zamanlarda muhtaç kimselerin hakkının
kayb olmasına vesile olacak bir hile buldular. Cüz'i bir menfaat için Allah'ın
emri olan keffareti maksadından uzaklaştırdılar. Şöyle ki: Ölünün zimmetinde mesela
beşbin fidye varsa, yüz fidye gibi az bir şey ortaya getirilir. Ve İslam
dininin hiç bir surette kabul etmediği bir merasim yapılır. Ölünün velisi veya
vekili o yüz fidyeyi muhtaç birkaç kişiye verir, onlar da kabul ettikten sonra
velisi veya vekiline devrederler. Bu iş vacib olan fidye mikdarına ulaşıncaya
kadar tekrar edilir. Ve nihayet beş bin fidyenin işi yüz fidye ile hall edilmiş
olur. Halk arasında buna devir denir. Böyle usul caiz olsa idi zekat ve fitre
gibi bütün malı ibadetlerde aynı muameleye tabi tutulabilirdi, üçmilyon, dört
milyon zekatıbulunan bir zengin, onbin liralık gibi cüz'i bir para ile yakasını
kurtarabilirdi. O zaman keffaret, zekat ve fitre gibi müesseseler, maksadından
uzaklaşır ve yardımlaşma mefhumu da ortadan kalkmış olurdu.
Yalnız bazı alimler: Ölünün mirası olmazsa, keffaretini eda etmek
için varisi bir miktar ödünç alırve bugün yapılan merasim yapılırsa faydası
olabilir demişler. Bunu istismar edip fakir ve zengine şamil kılmak doğru
değildir.
ÖŞÜR
Ondalık; onda bir; toprak ürünlerinden veya diğer bazı
kazançlardan alınan bir tür vergi anlamında bir Islâm hukuku terimi;
vergilendirmede kullanılan ve müslüman vergi mükelleflerinden belirli sınıflar
için, mahsulden alınan onda veya yirmide bir oranındaki verginin adı.
Bu kelimenin, Asurluların altın veya ayn olarak aldıkları
"ışru-u" adlı vergiden veya Ibranice "ma'şer" denilen,
tapınak yahut krallara verilen onda bir oranındaki verginin adından geldiği
ileri sürülmüştür. Bu duruma göre öşür, etimoloji bakımından, İslam'ın
çıkışından önceki bazı toplumların vergi statüsünü ifade etmektedir. Islâm,
zekât yükümlülüğünü getirirken, bazı arazı mahsullerinden alınacak zekat
miktarını da belirlemiş ve buna "öşür" adını vermiştir. Öşür vergisi daha
sonra, mülk arazının bir çeşidine ad olmuş ve müslümanların elindeki öşre tâbi
arazıye "öşür arazısi" denilmiştir (Ali Şafak, Islâm Arazı Hukuku,
Istanbul 1977, s. 105).
Öşür vergisi Kitap, Sünnet ve Icmâ delillerine dayanır. Tahıl ve
meyvelerde zekâtın gerekli olduğu, Kur'an-ı Kerim'de ifade edilmektedir.
"Ey iman edenler, kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden
çıkardıklarımızdan sarfedin" (el-Bakara, 2/267). Ayetteki; Kazandığınız
şeylerden maksat ticaret malları olup, bunların zekâtı söz konusudur. Size
yerden çıkardığımız şeylerden maksat ise tarım ürünleri olup, bunların da öşrü
kastedilir (es-Serahsî, el-Mebsût, III, II). Başka bir ayette bazı ürünlerden
şöyle söz edilir: "Çardaklı ve çardaksız bağları, tatları çeşitli ekin ve
hurmaları, zeytin ve narı birbirine benzer ze benzemez şekilde yaratan O'dur.
Ürün verdiği zaman ürününden yiyin. Devşirildiği ve biçildiği gün de hakkını
verin" (el-En'âm, 6/141). Ibn Abbas (ö. 68/687) ve Enes b. Mâlik'e (ö.
91/717) göre buradaki "hak"tan maksat, farz olan zekât olup, bu da,
onda bir veya yirmide bir nisbetinde alınır.
Hadislerde şöyle buyurulur: "Toprağın bitirdiği mahsulde onda
bir zekat vardır" (es-Serahsî, a.g.e., III, 2).
"Nehirlerin ve yağmur sularının suladığı mahsullerde öşür
(onda bir); hayvanla sulanan mahsullerde yarım öşür (yirmide bir) vardır"
(Sahîh-i Müslim, terc. ve Şerh. A. Davudoğlu, Istanbul 1977, V, 280).
Öşür yükümlüsünün müslüman olması gerekir. Gayrı müslümlerden öşür
vergisi alınmaz. Mümeyyiz ve gayrı mümeyyiz küçüklerle akıl hastalarının
ürünleri de, arazı, öşür arazısi olunca öşre tabidir. Çünkü öşür bir ibadet
olmaktan çok, nimetin külfeti kabılinden sayılmıştır. Halbuki öşür dışındaki
diğer zekât yükümlülerinin âkıl ve bâliğ olmaları şarttır. Bu konuda ibadetle
yükümlü olmayanların zekâtla da yükümlü olmayacakları prensibi benimsenmiştir
(es-Serahsî, a.g.e., III, 4; Ibn Nüceym, el-Bahru'r-Râik, el-Matbaatül-Ilmiyye,
(t.y), II, 254).
Öşür, nimetin külfeti ve verimli toprağın ürünü üzerinden alınan
bir vergi olduğu için, Islâm devleti tarafından zorla alınıp mahalline
sarfedilebilir.
Öşür için toprağın öşür arazısi statüsünde bulunması gerekir. Hz.
Peygamber devrinde başlayıp giderek gelişen ve çeşitlenen arazı statüleri
şunlardır: Mülk, mîrî, vakıf, metruk ve ölü (mevât) arazı. Bunlardan mülk
arazı, mülkiyeti ve yararlanma hakkışahıslara ait olan arazıler olup, üçe
ayrılır:
a. Süknâ ve tetimme-i süknâ denilen yerler: Evler, arsalar, meskûn
mahaller, köy, kasaba ve şehir içindeki topraklardan ibarettir. Bunlar için
öşür vergisi söz konusu olmaz. Islâm devleti başka vergi koyabilir.
b. Harac arazısi: Fetih sırasında, gayrı müslim olan eski
sahiplerinin elinde bırakılan ve haraç vergisine tabi bulunan arazılerdir.
c. Öşür arazısi: Düşmanla, yapılan savaş neticesinde ele
geçirilerek gazıler arasında paylaştırılan arazılerle, isteyerek Islâm'ı kabul
eden toplum fertlerinin ellerinde bırakılan topraklardan ve müslümanlar
tarafından imar ve ihyâ edilen yerlerden ibarettir.
Öşür arazısinin menşei ve meydana geliş yılları:
a. Silah zoruyla fethedilip sahiplerinden zorla alınan ve
savaşçılara veya savaşa katılmayanlara dağıtılan topraklar. Buna Hayber
toprakları örnek verilebilir. Hz. Peygamber'in Hayber'i fethetmesi üzerine,
yahudilerle arazıler için ziraat ortakçılığı sözleşmesi yapılmış; Hz. Ömer
devrinde yahudiler bu bölgeden sürgün edilince, arazıler beytülmâle ve gazılere
intikal etmiştir (Ibn Hişam, es-Sîre, Mısır 1938, III, 255, 256).
b. Islâmı kendi istekleriyle kabul edenlerin ellerinde bırakılan
arazıler. Yemen ve Bahreyn toprakları gibi... Hz. Peygamber devrinde Yemen
halkı kendiliğinden Islâm'a girdiği için topraklarına dokunulmadı. Resulullah
(s.a.s) onlara dinlerini öğretmek üzere Ebû Musa (ö. 44/664) ve Muaz b. Cebel
(ö. 18/639)'i gönderdi ve dört çeşit üründen zekât alınmasını emretti. Bunlar;
buğday, arpa, kuru hurma ve kuru üzümdür (es-Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne,
Kahire 1368, I, 294).
c. Ölü (mevât) arazıden müslümanların ihyâ ettiği topraklar.
Sahipleri öşür arazısi üzerinde dilediği şekilde tasarruf
edebilirler. Alınıp satılması, kiralanması, rehin, hibe veya âriyet olarak
başkasına verilmesi mümkün ve caizdir. Öşür arazılerinden elde edilen mahsuller
öşre tabi olur (Ebû Yusuf, Kitabül-Harâc, Mısır 1352, s. 62, 63).
Hangi çeşit toprak ürünlerine öşür gerekir?
Ebû Hanîfe'ye göre toprağın bitirdiği her çeşit ürüne onda bir
veya insan eliyle sulama vb. masraf yapılmışsa yirmide bir zekât gerekir.
Tahıl, sebze, meyve gibi... Bu konudaki ayet ve hadisler umum (genellik)
bildirir. Ayette şöyle buyurulur: "Topraktan sizin için çıkardığımız
mahsulden (zekât) veriniz" (el-Bakara, 2/267). Hz. Peygamber de şöyle
buyurmuştur:
"Yağmur suyu ile sulanan yerden çıkan mahsulde öşür
vardır" (Buhârî, Zekât, 55; Müslim, Zekât, 8; Ebû Dâvud, Zekât, 5,12;
Tirmizî, Zekât,14).
Odun, kamış, ot ve saman gibi şeyler genellikle kendiliğinden
yetiştiği veya ziraattan maksat bunları ekip biçmek olmadığı için öşre tabi
bulunmazlar (es-Serahsî, el-Mebsût, III, 2). Ebû Hanîfe'nin her çeşit mahsulün
öşre tabi olduğu görüşü, Ibrahim en-Nehaî, Mücahid, Hammad, Imam Züfer ve Ömer
b. Abdülazîz'in benimsediği görüş olup, Ibn Abbas (r.anhümâ)'dan nakledilen bir
rivayete dayanır (A. Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Terc., V, 281).
Ebû Yusuf ve Imam Muhammed'e göre, özel bakım gerektirmeden,
bozulmaksızın bir yıl kalabilen ölçü veya tartı ile alınıp satılan mahsullerde
öşür gerekir. Ancak dayanıklı olmayan ve uzunca süre bozulmadan kalamayan
sebzelerle kavun, karpuz ve hıyar gibi ürünlerde öşür yoktur (es-Serahsî,
a.g.e., III, 2-4).
Bir arazıden hem öşür, hem vergi veya harac birlikte alınmaz.
Imam Şâfiî'ye göre, topraktan çıkan, biriktirilebilen, gıda
maddesi yapılan ve insan eliyle yetiştirilen buğday, arpa, pirinç, mercimek
gibi tarım ürünlerinde öşür gerekir (es-Seyyid Sabık, a.g.e., I, 295, 296).
Hasan el-Basrî, (ö. 110/728) eş-Şa'bî (ö. 103/721) ve es-Sevrî'ye
(ö. 161/777) göre tarım ürünlerinden yalnız haklarında nass bulunanlar zekâta
tabidir. Hadiste sayılan maddeler ise şunlardır: Buğday, arpa, Mısır, hurma ve
kuru üzüm.
Toprak ürünlerinin öşre tâbi olması için belirli bir nisap miktarı
konulmuş mudur? Çok az miktarda çıkan ürünlerden de öşür vermek gerekir mi?
Ebû Hanîfe'ye göre; öşür toprağından çıkan ürün az olsun çok
olsun, özel sulama yapılmamışsa, yani yağmur veya nehir suları ile sulanmışsa
onda bir; dolap, su motoru, baraj ve benzeri teknik vasıtalarla sulanan toprak
ürünlerinden ise yirmide bir nispetinde zekât alınır.
Ebû Yusuf ve Imam Muhammed'e göre, toprak mahsulleri beş vesk (bir
ton)'a kadar zekâttan muaftır. Hadiste "Beş vesk'ten az olan mahsulde
zekât yoktur" (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, IV, 126,138; Buhârî, Tecrîd-i
Sarıh (Terc.), V, 32, H. No: 692) buyurulur. Bir vesk
Öşür, arazıden elde edilen ürünün tamamı üzerinden verilir. Ekip,
biçme ve sulama masrafları, yükümlünün diğer borçları veya aslî ihtiyaçları
dikkate alınmaz. Zaten masraflı bir tarım yapılmışsa -sulama, gübreleme gibi-
zekât miktarı yirmide bir'e düşeceği için, masraf fazlalığı bu yolla giderilmiş
olur. Bir yıl içinde birden fazla ürün elde edilirse, her ürün için ayrı ayrı
öşür gerekir. Kısaca tarım ürünlerinin öşrü için yıllanma zorunluluğu yoktur
(Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, II, 8-9; el-Fetâvâl-Hindiyye, I, 187).
Öşür, topraktan yararlanmanın bir karşılığı olduğu ve nimete
karşılık bir külfet kabılinden sayıldığı için, bunun Islâm devleti aracılığı
ile toplanması ve Tevbe Süresi 60 ncı ayette belirlenen yerlere sarfedilmesi
asıldır. Zekâta tabi mallar bâtınî ve zahirî olmak üzere ikiye ayrılır. Nakit
paralarla, altın, gümüş; evlerde veya mağazalarda bulunan ticaret malları
bâtınî çeşidine girer. Bunların zekâtı İslam'ın ilk devirlerinde devlet
tarafından toplanıp, gerekli yerlere sarfedilirken; Hz. Osman devrinden itibaren
sahiplerinin diyânetine bırakılmıştır. Zekât yükümlüsü bunların zekâtını
yoksullara bizzat verir. Ancak bu hükme uymadıkları ortaya çıkarsa, Islâm
Devleti zekâtı zorla alıp, yoksul ve muhtaçlara dağıtabilir. Hz. Ebû Bekir,
hilâfeti zamanında zekât vermek istemeyenlere karşı savaş açmıştır.
Sâime denilen hayvanlar, öşür ve memleket arazısinin ürünleri,
madenler, yer altındaki hazıneler, gümrüklere uğrayan ticaret malları zahirî
mal adını alır. Bunların zekâtını ve belirli oranlardaki vergilerini Islâm
devleti, görevli memurları aracılığı ile tahsil ederek yerlerine sarfeder.
Sonuç olarak, insan eliyle yetiştirilen ve ekonomik değeri olan
tüm tarım ürünlerinin prensip olarak onda bir veya yirmide bir oranında zekâta
tâbi olması daha uygundur. Hadîs-i şeriflerde bazı tarım ürünü çeşitlerinin
isim olarak belirtilmesi, "örnek kabılinden" sayılabilir. Amaç,
toprakta insan emeğiyle yetiştirilen ürünlerin bir bölümünden yoksul kesimi
yararlandırmak ve bu arazılerden yararlananlara bir vergi yükü getirmek
olduğuna göre, bu prensibi tüm toprak mahsullerine uygulamak gerekir. Toprak
sahibinin yoksulluk sınırını aşması için bir ton'luk nisap muâfiyetinden
yararlandırılması da hakkanıyete uygun düşer.
PAMUK KULLANMA VE ABDEST
Sürekli pamuk kullanmak sağlığı olumsuz yönde etkilıyor, ne
yapmamız gerekir? ·
Önce pamuk kullanmak normal bir durum değildir, fıtrata aykırıdır;
gerek yoksa kullanılmaması iyidir. Akıntı, abdest tutulamayacak düzeyde olursa,
pamuk kullanmak müstehap olur. Dezenfekte edilmiş hidrofil pamuğun sağlıga
zararlı olacağını sanmıyorum. Yine de bir tabibe sormak gerekir. Zararlı
olacağı bir mütehassıs doktor söylerse, artık iki durum söz konusu olur:1.
Akıntı zaman zaman gelmekle beraber her namaz vakti bir namaz kılacak kadar
gelmediği oluyorsa, bu gelmediği zamanlarda abdest alıp namazları kılmak
gerekir. 2. Bir namaz vakti o vaktin namazını kılacak kadar bir zaman
bulamayacak şekilde geliyorsa, ondan sonra da her namaz vaktinde en az bir defa
görülüyorsa, kişi özür sahibi demektir, her vakitte alacağı bir abdestle
diledigi kadar namaz kılabilir: Ancak pamuk ya da tampon (kürsüf) zarar
vermiyor ve akıntı onunla kesilebiliyorsa kişi özür sahibi olmaz. Akıntı
pamuğun dışına çıkmadıkça da abdesti bozulmaz.
PAMUK KULLANMADAN ABDEST:
Her namaz vakti namaz abdesti almak şartı ile, hanımlar pamuk
kullanmadan beş vakit abdestli sayılmış olurlar mı? Böylece Kur'ân-ı Kerîm
okuma, tutma ve camiye gitme gibi şeyleri yapabilirler mi?
Abdesti bozan, önden ya da arkadan herhangi bir şeyin çıkmasıdır.
Abdestli olduğu süre içerisinde böyle bir şey çıkmadıkça, kadın da erkek de
abdestli sayılır: Normal olan da, gerek yoksa pamuk vs. kullanmamaktır. Bu
durumdaki bir kadın, beş vakit namazın tamamını dahî, başka şeyle abdesti
bozulmadıkça, kılabilir. Ancak sürekli akıntı oluyor ve abdest tutulamıyorsa,
pamuk vs. kullanmak
sünnet veya müstehap olmuş olur. Akıntı pamuk- la kesilebildiği
takdirde abdesti bozulmuş olmaz. Pamukla da kesilemiyorsa bir anormallik var
demektir; müslüman bir doktora görünmelidir.
PARA İLE MUKABELE OKUMAK
Ramazanda mukabele okuyup para almak, eve erkek hocanın gelip
teravih namazı kıldırması ve buna para alması, yine eve erkek hocanın gelip
mukabele okuması, para alması; kadınlarla aynı evde bulunması câiz midir? Bu
parayı alanların %90'i fakirdir. Bununla ihtiyaçlarını gideriyorlar.
Kur'ân-ı Kerîm okuma karşılığında para almak haramdır, câiz
değildir: Ibn Âbidîn alanın da verenin de günahkâr olduğunu söyler. Imam
Birgivî, ihtiyaçlı iseler leş yesinler de bunu yemesinler, daha iyi olur, der.
Bir erkeğin başka bir erkek, ya da kendi mahremi bir kadın (kendi karısı da
olabilir) bulunmayan bir yerde başka kadınlarla bir arada bulunması
haramdır.(163 Kadızâde, Netâic N/122 ) Içlerinde böyle bir yakını yoksa, onlara
ev gibi bir yerde namaz kıldırması mekruhtur. (164 Serahsi, Mebsût I/166) Ramazanda
bu yolla hayır yapmak isteyen kadınlar bir araya gelsinler. En iyi bilenleri
Kur'ân okusun, diğerleri dinlesin. Iyi okuyamıyorlarsa,hatim yapmaları da şart
değildir. Okuyabildikleri kadar okur, okuma bilmeyenlere öğretirler. Her
oturuşta da okudukları yerin bir sayfası kadarının mealıni ve iki üç hadis-i
şerif okurlar. Böylece mukabeleleri merasim olmaktan çıkarmış, Kur'ân'ın ne
demek istediğini bir nebze görmüş ve müslümanca bir iş yapmış olurlar. Eğer
söylediklerimize itiraz edenler olursa, evlerde kadınlara mukabele okuyan
sanatkâr ya da artist hafızların günahlarından örnekler veririz ve sebep
oldukları tek kuruşluk hayır var mıdır diye de onlara sorarız.
PARANIN HIZLA DEĞER YİTİRDİĞİ ENFLASYONİST ORTAMDA KARZ-I HASEN
SURETİYLE BORÇ VEREN KİŞİ SATIN ALMA GÜCÜNDEKI PARAYI GERİ ALMAK İÇİN NE
YAPMALIDIR?
İslam dini malum olduğu üzere karz-ı hasene büyük ehemmiyet
vermiştir. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Bir kimse müslüman bir
kardeşinin dünya sıkıntılarından bir sıkıntısını giderirse Allah da kıyamet
gününde onun sıkıntılarından birisini giderecektir. Bir kul, kardeşinin
yardımında olduğu müddetçe Allah Teala onun yardımında olacaktır (müslim).
Diğer bir hadiste şöyle buyuruyor: "Bir kimse iki defa bir dirhem karz-ı
hasen olarak verirse onun için bir sadaka ecri vardır." (İbn Hıban).
Maalesef bu zamanda hayırsever kimseler azaldığından karz-ı
hasenin azalmasına vesile olduğu gibi enflasyon daha da azalmasına sebebiyet
vermiştir. Karz-ı hasen vermek isteyen kimsenin mağdur olmaması ve bu kapının
açık kalması için birkaç çare düşünülebilir.
1- Karz-ı hasen vermek isteyen kimsenin ödünç isteyene altın
vermesi ve istirdad zamanında da altın alması,
2- Borç isteyene piyasadaki normal fiyatla ticari birkaç meta
vermesi,
3- Sakıncası yoksa ithalat ve ihracat ile meşgul olan veya dışarda
çalışan kimse için döviz vermek ve almak,
4- Ebu Yusuf'un kavline göre hareket etmek. Yani mevcut paraların
değerlerinde meydana gelecek değişmeleri borçların ödenmesinde nazar-ı itibare
almaktır (Resail-i İbn Abidin).
Ancak, imam A'zam ve İmam Muhammed bu görüşü kabul etmedikleri
için ihtiyaten bundan sakınmak daha iyidir.
PAZARLIK ETMEK
Malın fiyatı; satıcı ile alıcının anlaşması sonucunda, yani
pazarlıkla ortaya çıkar. Pazarlık yapmak helâldir. Helâl olmayan davranış, bir
mala aşırı fiyat istemek veya değerinin çok altında fiyat vermektir. Alıcı ile
satıcı pazarlık yaparken ikinci bir alıcının pazarlık yapması caiz değildir.
Abdullah b. Ömer, pazarlık üzerine ikinci bir şahsın pazarlık yapmasını
Peygamberimizin yasakladığını söyler. (el-Buhârî, Büyû, 58, üslim, Büyû, 14).
Malı alma niyeti olmaksızın fiyatı artırmak veya kırmak, böylece üçüncü
şahıslara zarar vermek, kapalı veya açık artırmalarda yapılan hîle ve gizli
anlaşmalar da haramdır. Bütün bu davranışlara dinimizde "necş:
aldatma" denir ve Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. (el-Buhârî,
Büyû, 64, Müslim, Büyû, 14).
PERUK KULLANMA:
Peygamberimiz (s.a.s.) aynı biçimde, saçına insan saçı takan ve
taktıran kadınlara da lânet etmiştir. (Örnek olarak bk. Buhârî, libas 83, 85;
Müslim, libas 115. ) Çünkü bu da Allah'ın beğendigi yaratılışı bozma ve
karşısındakini aldatmak demektir. Islâm'da bunların her ikisi de yasaktır.
Kullanılan perukun, insan saçından başka bir şeyden olması halinde
câiz olacağı söylenmiştir. (Ibn Âbidin VI/373.)Ancak peruku kadının bir
başörtüsü gibi kullanması ayrı bir olaydır. Çünkü kadının başını kapatma emri,
saçının câzibesiyle ftneye sebep olacağı içindir. Peruk ise bu câzibeyi çoğu
zaman eksiltmez, tersine artırır. Bu yüzden bu konunun iyi araştırılması
gerekir. Yani kadının insan saçından başka bir şeyden (ipek, yün sentetik elyaf
vb.) peruk kullanması câizdir. Ama başörtüsü yokken, dışarıda bununla gezebilir
mi? Bize gezemez gibi görünen bu konu iyi öğrenilmelidir. Çünkü bu günlerde
başörtüsünü yasaklayanlara karşı böyle bir çare düşünenler vardır.
PERUK SATMAK VE ONU TAKMAK CAİZ MİDİR?
Peruk denilen takma saç, insanın saçından yapılmış ie kesinlikle
haramdır. Onu satmak, satın almak haram olduğu gibi takmak da haramdır. Çünkü
insan değerli bir varlıktır. Mübtezel bir hale getirilip onun saçını veya
herhangi bir uzvunu "zaruret olmadıkça" satmak ve kullanmak haram
olur. Peygamber (sav), Allah saçına ekleyen ve eklemek isteyen kadınlara lanet
etmiştir, buyuruyor (Mecma'u'l-Enhur).
Ancak peruk deve tüyünden, naylondan veyahut sun'i herhangi başka
bir şeyden yapılmışsa onu takmakta beis yoktur. Hakkında hiç bir şey varid
olmamıştır. Mesela: Adamın başı keldir. Manzarası pek iyi görünmüyor.
Çirkinliğini kapatmak için böyle sun'i bir peruk takmakta ne sakınca vardır.
Hadisin lanetlediği şey, kadının saçına insan saçını eklemektir. Ama insan saçı
olmazsa beis yoktur. Mesela bir kadının saçı kısadır, saçına deve tüyünden
ilave edip örgülerini çoğaltırsa asla günah sayılmaz (Mecma'u'l-Enhur).
PEYGAMBER (SAV)'İN TERAVİH NAMAZINI YALNIZ SEKİZ REK'AT OLARAK
KILDIRDIĞI SÖYLENİYOR. BİZ NEDEN YİRMİ REK'AT KILIYORUZ?
Teravih namazı sünnet-i müekkededir. Azı iki çoğu yirmi rek'attır.
Ancak Medine halkının Ömer b. Adülazız'in zamanında otuz altı rek'at teravih
namazı kıldığı rivayet ediliyor.
Buhari şöyle rivayet ediyor: Peygamber (sav) –Ramazan-ı şerifte-
bir gece çıkıp namazı –teravih namazını- kıldı. Birkaç kişi ona uyarak namaz
kıldılar. Sabah olunca cemaat durumu birbirine anlattı. Üçüncü gece cemaat daha
fazlalaştı. Yine onlara namaz kıldırdı. Dördüncü gece cemaat öyle çoğaldı ki
camii onlara dar geldi.
Peygamber (sav) ise ancak sabah namazına çıktı, namazı kıldırınca
cemaata döndü ve kelime-i şehadeti getirerek dedi ki : Durumunuzu biliyordum,
ancak terravih namazı size farz olacağından ve sizin de altından
kalkamayacağınızdan korktum. Daha sonra Peygamber (sav) cami'de teravih
namazını kıldırmadan vefat etti. Çeşitli Hadislerden anlaşıldığına göre
Peygamber (sav) teravih namazını yalnız sekizrek'at olarak kılmıştır. Fazlasını
ne kılmış ne de emretmiştir. Buhari Aişe'den şöyle rivayet ediyor: Peygamber (sav)
Ramazan-ı şerif'in içinde ve dışında (nafile olarak) onbir rek'attan fazla
kılmazdı. Dört rek'at namaz kılardı. Ne kadar uzun ve güzel olduğunu sorma. Bir
daha dört rek'at kılardı. Ne kadar güzel ve uzun olduğunu sorma. Sonra üç
rek'at kılardı.
Müslümanlar o zaman cami'de cemaat halinde teravih namazı
kılmazlardı. Amma herkes evinde kılmasına devam ediyordu. Bu durum Hazret-i
Ömer'in Hilafetine kadar devam etti. Hz. Ömer (ra) dağınık olarak Teravih
namazını eda eden müslümanları bir araya getirerek onlara bu namazı kıldırttı.
Abdurrahman b. Abdulkari şöyle diyor: Ramazan-ı şerifin bir
gecesinde Ömer b. Hattab'la birlikte camiye gittim. Cemaat düzensiz bir halde
namaz kılardı. Kimi tek başına, kimi de birkaç kişi ile birlikte namaz kılardı.
Bunun üzerine Ömer (ra) bunlara iyi okuyan bir kimseye uymalarını emretti.
Sonra başka bir gecede kendisiyle birlikte çıktım. Cemaat, kndilerine ta'yin
edilen imama uymuşlardı. Bunun üzerine Ömer (ra) buyurdular ki: Bu, iyi bir
bid'attır (Buhari).
Übey b. Ka'b'ın kıldırdığı namazın kaç rek'at olduğu kesin
değildir. Bazı rivayetlere göre sekiz, bazılarına göre yirmidir. İmam Malık'in,
Muvatta'da al-Saib b. Yezid'den rivayet ettiğine göre on bir rek'at idi.. (Yani
sekizrek'at teravih, üçrek'at da vitirdi). Ubey her kıyamda ikiyüz ayet kadar
okuyordu.
İmam Malık, Yezid b. Huzayfa tarikiyle yine Saib'de Ubey'in
kıldırdığı teravih namazının yirmi rek'at olduğunu rivayet ediyor.
Hülasa Peygamber (sav) yalnız sekizrek'at teravih namazı
kılmıştır. Fazlasınıda emretmemiştir. Ancak Hz. Ömer'in zamanında yirmi rek'at
kılınmış ve ondan sonra böyle devam etmiştir. Ömer'in yolu Peygamber'in
yoludur. O peygamberin yoluna ters düşen bir şeyi bilerek yapmazdı. Peygamber
(sav): "Benim sünnetime ve benden sonra gelen Hulefa-i Raşidin sünnetine
yapışınız” buyurmuştur. Ancak bizim yirmi rek'at kılmamız şart değildir. Yalnız
iki rek'at kılmak caiz olduğu gibi yirmi rek'at da caizdir.
PEYNİR MAYASI VE İTHAL PEYNİRLER
Dış ülkelerden peynir ithal ediliyor. Bu peynirlere domuz
yavrularının mayası katıldığı söyleniyor. Bunlara karşı tavrımız ne olmalıdır.
"Başkalaşım" var diye yiyebilirmiyiz?
Islâm ümmeti domuz etinin her parçasının haram olduğunda ittifak
etmiştir. (Ibnü'l-Arabî, Ahkâm I/54) Dolayısı ile domuzdan bir şeyin karıştığı
bilinen hiçbir şey yenmez, ya da içilmez. Ancak pis olmayan kimyevî maddelerden
elde edilen, ya da ehli kitabın (Yahudi ve hiristiyanların) boğazladığı eti
yenen hayvan yavrularının kursaklarından yapılan maya ile mayaladıkları eti
yenen hayvan sütünün peyniri yenebilir. Hatta Hz. Ömer'e ölmüş hayvan (meyte)
kursağı mayası katılarak yapılan peynirin durumunu sorduklarında : "Siz
Bismillah deyip yiyin" demiştir. (Ibn Kudâme, el-Mugnî VNI/6l2; Kal'acî,
Mevsü'atü-fıkhı Ömer 616 ) Aynı kaynakta vaktiyle müslümanların, mecûsilerin
yaptığı peynirleri de yedikleri anlaşılıyor. Ebu Hanife de ölü (meyte) yavrunun
mayasının temiz olduğu kanaatindedir. Ancak Şafiî "Meyte (ölü hayvan) size
haram kılındı" (K. Bakara (2) 173) ayetinin şumûlüne bakarak bu tür
mayaların pis olduğunu söyler. (Her iki görüş için bk. Kurtubî I/220)
Gerçi; Rasulûllah Efendimizin (s.a.) ve ardından gelen
müslümanların Acem diyarından gelen peynirleri yedikleri, halbuki mecusî olan
bu acemlerin kestiklerinin meyte (ölü) olduğu, buna rağmen ilk müslümanların
yedikleri peynirlerin mayasının boğazlanmış ya da meyte olan hayvan kursağından
kurutulduğuna aldırmadıkları rivayeti vardır (Bk. Kurtubi I/221). Ancak bu iki
şekilde izah edilmiştir. Bir: Peynir yapılan süte katılan kursak mayası,
peynire oranla çok azdır. Bu kadar az bir pislik ise "çok sıvı"
içerisinde bağışlanmıştır. Ya da bu İslam'ın ilk yıllarında olan bir durumdur.
Yoksa sahabenin, Acem Diyarından gelen peynirleri yediklerini kimse söyleyemez.
Çünkü peynir Arapların gıda maddelerinden değildi. Müslümanlar Acem beldelerini
fetihle bunu öğrendiler. Binaenaleyh, Rasulüllah'ın (sa) ve sahabenin değil
Acemlerden gelen ve onların boğazladıkları hayvanların mayalarıyla yapılmış
peynirleri yediklerini, herhangi bir peynir yediklerini dahi söyleyemeyiz.
(agk; Kurtubi böyle diyor ama Ibnü'l-Kayyim Rasülullah'a (s.a) Tebük'te peynir
taktim edildiğini onun da bir bıçak isteyip besmele ile kesip yediğini
kaydeder. (Zâdü'1-me'ad IV/296. Terc. V/28) Sahebenin de Irak ve Şam'da
yediklerini söyler. (agk))
Hatta Ebu Ömer: "Putperestlerin, mecusilerin ve diğer
kitapsızların boğazladıkları dışındaki yemekleri yenir. Peynir şeri boğazlamaya
ihtiyaç duyurur, çünkü o kursaktan yapılan maya ile mayalanır" der. (agk.)
Keza bir başka rivayette de Hz. Ömer; ehli kitabın yaptığından
başka peynirlerin yenmemesini, çünkü peynirin kuzu kursağıyla mayalandığını,
onun da ancak ehli kitabın ya da müslümanın kesmesiyle temiz olacağını, başkası
keserse pis sayılacağını söyler. (Kal'acî, agk. (Beyhakî, Sünen X/6; Nevevî,
Mecmû. IX/96'dan))
Netice olarak :
1. Domuz mayasından olduğu bilinen peynir yenmez.
2. Yahudi ve Hiristiyanların dinlerine uygun olarak boğazladıkları
eti yenen hayvan kursaklarıyla, ya da pis olmayan kimyasal maddelerle mayalanan
peynirler yenebilir. (Ibn Abbas'ın görüşü de budur. bk. Kal'acı, Mevsûatü fıkhı
A.b. Abbas I/306 (Abdurrezzâk IV/547; Nevevî, Mecmû IX/70'ten)) Ancak özellikle
gıda konusunda müslümanlar titiz davranmalı ve başkalarına bağımlı
olmamalıdırlar. İç alemleri (letaifleri) ancak bu sayede duyarlı olabilir.
3. Eti yenen hayvanların meytelerinden (boğazlanmadan
ölenlerinden) alınan maya ile yapılan peynirler de Imam Azam'a göre temizdir,
Imam Şafiî'ye göre ise pistir.
4. Içerisine çözücü olarak alkol katılan sun'i peynir mayaları da
şuruplar hükmünde olduğundan Hanefilere göre (Allah'u a'lem) kullanılabilirler.
Tâ müslümanlar bunun alternatifini buluncaya dek.
PİYANGO BİLETİ ALMAK CAİZ MİDİR?
Piyango, kumarın bir çeşidi olduğundan, piyango biletini alıp
oynamak kesinlikle dinen haramdır. Onun yoluyla kazanılan mal da gayr-i
meşru'dur. Cahiliyye döneminde piyango kumarına benzer bir kumar vardı. Şöyle
ki: Kumar oynayanların onbir tane okları vardı. 1-Fesben üzerine bir işaret.
2-Tev'em üzerine iki işaret, 3-Rakib üzerine üç işaret, 4-Hils üzerine dört
işaret, 5-Nafis üzerine beş işaret, 6-Müsbil üzerine altı işaret 7-Mu'alla
üzerine yedi işaret .Bir işaret birer paya işaret ediyordu.Kalan dört okun
üzerinde ise işaret yoktu.Bunlar da; musaddar,muzaaf ,menih ve
sefih'tir.Oynayanlar bunları boş torbaya kor ve karıştırırlardı,sonra her ikisi
birer ok çekerdi,ok üzerindeki işarete göre pay alırdı.Üzerine işaret olanı
çıkmasa üzerine oynadıkları şeyin parasını oyuncu verirdi.
RADYO VE TELEVIZYON TİCARETİ YAPMAK CAİZ MİDİR?
İslam dini; tanbur, du ve kemençe gibi saz aletlerinin yapılmasını
yasakladığı gibi çalınmasını ve dinlenmesini de yasaklamıştır: Cenab-ı Hak
şöyle buyuruyor: "İnsanlardan bazıları Allah yolundan saptırmak için boş
sözleri satın alırlar" (Lokman). İbn Abbas ve Hasan al-Basri
"lehve'l-hadis" kelimesini saz ve oyunlarla tefsir etmişlerdir.
Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: Benim ümmetimde (erkekler için) ipek, içki ve
saz aletlerini helal sayacak kimseler olacaktır. İbn Hacer, Abu'l-Abbas,
al-Kurtubi, Abu'l-Fath ve Razı' gibi zevatın dediklerine göre bu hususta icma-ı
ümmet vardır. İbn Hazm bu hususta muhalefet etmiş ise de sözüne güvenilmez. İbn
Hacer, İbn Hazm için "ehl-i bid'at ve delalettir" demektedir (Kef
al-Rı'a ‚an muharremat al-lehv va'l-sema).
Binaenaleyh saz aletlerini satmak ve satın almak haramdır. İmam-ı
A!zam'a göre satış batıl değil, diğer ulemaya göre batıldır (Bedayı'
el-Sanayı). Radyo ve televziyon meselesine gelince bunların farkları vardır.
Şöyleki radyo ve televizyon bizzat saz aleti değiller. Bunlar, şere alet
olabileceği gibi, hayra da alet olabilirler. Yani bunların helali helal, haramı
haramdır. Şayet televizyon veya radyo müşterisinin kesin olarak onları haramda,
saz dinlemede ve İslam'ın kabul etmediği şeylerde kullanacağı biliniyorsa ona
satmakta beis yoktur. Yalnız şunu ifade etmek gerekir ki, televizyon ve radyo
ticaretini yapmazsa caiz değildir desek işi hall etmiş olmayız. Ali onun
ticaretini yapmazsa Veli onu yapacaktır: Şuna ve buna televizyon alma demekle
bu işin önüne gecemeyiz. Yapmamız gereken başka bir şey vardır. Varlığımız ve
müslüman olduğumuzu gösterip milletin ahlakını bozan ve İslam dinine ters
düşen, hatta hıristiyanlık ve kilise propagandası yapan neşriyatın önlenmesi
için ilgililerle temas etmek ve bu milleti ma'nen yok etmeye çalışan zihniyeti
ortadan kaldırmak için çaba göstermemiz lazımdır.
RASULÜLLAH EFENDİMİZ (SAV)'İN: "ARAPLARI SEVİN, ÇÜNKÜ BEN
ARABIM..." BUYURDUĞU DOĞRU MUDUR?
Sahih hadisleri toplamakla meşhur olmayan bazı hadis kitaplarında
bu anlamda şu hadisler zikredilir: "Arapları üç şey için sevin: Ben
Arabım, Kur'ân Arapçadır ve Cennet ehlinin konuşma dili Arapçadır",
"Eğer Araplar zelil olursa Islâm da zelil olur".(Hadisin kaynakları
için bk. Elbânî, Silsiltü'1-Ehâdîsi'd-Daife, I/189-194 (H.160,161,163.)) Ancak
hemen farkedildiği gibi bu hadisler (sözler) Kur'ân-ı Kerim'e muhalif oldukları
gibi, sahih hadislere ve akla da uymamaktadırlar. Kur'ân-ı Kerim'de "Allah
katında en değerliniz, en takvalı olanınızdır"(K. Hucûrat (49) 13)
buyurulur. En takvalı insanın, Arapların dışındaki milletlerden çıkmasında bir
engel yoktur. Rasulüllah Efendimiz (sav) de Veda Hutbesinde: "Ey insanlar!
Dikkat edin. Rabbiniz birdir. Bakın, babanız birdir. Iyi anlayın, hiçbir
Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arab'a, hiçbir siyahın kırmızıya,
kırmızının da siyaha "takva" dışında bir üstünlüğü olamaz. Şüphesiz
sizin Allah (cc) katında en değerli olanınız, en takvalı olanınızdir. Iyi
dinleyin, anlatabildim mi? Evet, ey Allah (cc)'in Rasulü, dediler. Öyleyse
duyanlarınız, duymayanlara ulaştırsın buyurdu.(Suyutî, ed-Dürrü'1-Mensûr,
VN/579) Suyutî bu anlamda daha pek çok hadis nakleder.(agk. vd.) Sözünü
ettiğiniz hadisler (sözler) rivayet bakımından da çok şaibelidirler. Bu yüzden
onları değerlendirenlerin kullandıkları en müsbet ifade "çok
zayıftır" biçimindedir.(bk. Aclûnî, Kesfu'1-Hafa, I/55) Çoğunluk ise
bunların zayıftan da öte "mevzû" (uydurma) olduğu kanaatindedir.(Değerlendirmeler
için bk. Elbânî, agk.)
RESİM
İnsanın özlem ve duygularını estetik kurallar çerçevesinde çizgi
ve renklerle düz bir satıh üzerinde figürlü veya figürsüz olarak yansıtılmasına
dayanan sanat dalı.
İslam dini her konuya dair, bir bakış açısı ortaya koyup her
hususta görüş ve düşünceyi yansıttığı gibi resimle ilgili olarak da bir bakış
açısı belirtmiştir.
Allah'ın birliği inancına dayanan İslâm dini, bu inancı korumak
için son derece titizlik gösterir. Akla ve kalbe, gizli ve açık bir şekilde
girebilecek her tür şirk ve putperestlik yolunu kapatır. Onun için de, resim
konusunda hassas davranır. Çünkü çoğunlukla, sevilen kimselerin hatıralarını
devam ettirmek gibi bir niyetle başlayan resim ve heykel işi, sonunda Allah'a
şirk koşmaya, resmi ve heykeli yapılan kimseleri yüceltmeye varır. Onun için
İslâm bu kapıyı kapatmıştır.
Hz. Peygamber İslamın ilk döneminde, ne suretle olursa olsun,
resimli eşya kullanılmasını yasakladı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) şirkle
mücadele halindeydi; insanları putlara, heykellere, resimlere ibadetten
uzaklaştırıyordu. Nitekim resim ve heykeli şiddetle yasaklayan hadisler bu
dönemde söylenmiştir.
"Her kim bir canlı resmi yaparsa Allah ona o resme can
verinceye kadar azab eder. Ressam resmine katiyyen ruh veremez ve ebediyen azab
olunur" (Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI, s. 533).
"Şu resimleri yapanlar yok mu? İşte onlar, kıyamet gününde,
haydi yaptığınız resimlere can veriniz, diye azab olunacaklardır" (Tecrid,
XII, 116).
İslamın kuvvetlenip güçlenmesiyle tazim ifade etmeyen resimlerin
yapılmasına müsaade olunmuştur. Nitekim İslâm bilginlerinin çoğu, manzara
resimlerinin, yarım(Mesela belden yukarı) insan ve diğer ruh taşıyan
hayvanların resimlerinin yapılmasında ve kullanılmasında bir sakınca
görmemişlerdir. Yalnız tam insan ve ruh taşıyan hayvan resimleri hakkında
alimlerden bir kısmı, tazim olmaksızın kullanmayı kerahetle caiz görmüş, bir
kısmı da görmemiştir.
Fotoğrafın durumu nedir? Bu hususta da bazı alimler bunun caiz
olduğunu, bir kısmı da olmadığını savunmuştur. Caiz görenler, fotoğraf belirli
vasıtalarla gölgeyi hapsetmekten ibarettir, yasaklanan resimlerden değildir,
çünkü yasaklanan resim, daha önce yapılmamış bir resmi yapmak, Allah'ın
yarattığı bir hayvana benzetmeye çalışmaktır, halbuki herhangi bir aletle
alınan fotoğrafta bu anlam yoktur, derler. Caiz görmeyenler de resim konusunda
olduğu gibi fotoğraf konusunda da şiddet gösterir ve kerahati üzerinde ısrar
ederler. Yalnız bunlar da pasaport, nüfus cüzdanı, ehliyet gibi zorunlu haller
ve şüphelileri tanıma dolayısıyla çekilen ve tazim niyeti yahut inancı sarsma
olmayan resim ve fotoğraflara ruhsat verirler (Yusuf el-Kardâvî, İslâm'da Helal
ve Haram, s. 128).
İslâm inançlarına ve adabına ters düşen her türlü resim haramdır.
Kadın resimlerinin çıplak veya yarı çıplak çizilmesi, fitne doğuracak
yerlerinin belirtilmesi, gazete, dergi ve sinemalarda gösterilmesi haramdır.
Bunları çizen, çeken, yayınlayan, evlerde ve dairelerde bulunduran, onları
görmeye niyetlenen manen sorumludur. Kâfir, fasık ve zalimlerin resimleri de
aynı hükümdedir. Bir müslüman, Allah'ın varlığını inkâr eden bir liderin, Hz.
Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini reddeden bir kimsenin, müslüman olduğunu
söylediği halde, Allah'ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden kişilerin
resimlerini asması helal değildir.
Namaz kılan bir kimsenin karşısında resim bulunmaması gerekir.
RUKYE (ÜFÜRÜKCÜLERİN OKUDUKLARI ŞEYLER)
Dua, efsun, muska; sihirbaz ve üfürükçülerin okudukları şeyler.
İbn Hacer el-Askalanî, alimlerin şu üç şartın bulunmasıyla
rukyenin caiz olacağı üzerinde görüş birliği içerisinde olduklarını
bildirmektedir:
a) Allah Teala'nın kelamıyla (âyetlerle), isimleri veya
sıfatlarıyla olması;
b) Arap diliyle veya başka bir dille anlaşılır olacak şekilde
yapılması;
c) Yapılan rukyenin bizzat faydasının dokunduğuna değil, umulan
faydanın Allah Teâlâ tarafından gönderildiğine inanılması (Fethul-Barî, X,
206).
Rukye, mubah, haram ve şirk olmak üzere üş çeşittir.
1- Mubah olan Rukye: Kur'ân-ı Kerim'den ayetlerle Allah Teâlâ'nın
isim ve sıfatlarıyla, arapça ve anlamı anlaşılır bir dille yapıldığı takdirde
mubahtır. Hz. Aişe (r.anh)'dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte şöyle
denilmektedir: "Rasûlüllah (s.a.s) son hastalığında muavvizeteyni okuyup
kendisine üflüyordu. Hastalığı ağırlaştığı zaman onları okuyarak üzerine
üflüyor ve onların bereketi için elini meshediyordum" (Buharî, Tıb, 32;
Müslim, Selâm, 51-52).
Yine Hz. Aişe (r.anh) Rasûlüllah (s.a.s)'ın hastalığından
bahsederken şunları söylemektedir: "Rasûlüllah (s.a.s) yatağa düştüğü
zaman, İhlas süresi ve Mu'avvizeteyn'in tamamını okuyarak avucuna üfledi ve
sonra elleriyle yüzünü ve vücudunun elinin yetiştiği her tarafını
meshetti" (Buharî, Tıb, 39).
Yine akrep sokmasına karşı Fatiha ile rukye yapıldığına dair hadis
varid olmuştur (Buharî, Tıb, 33). Ve yine Rasûlüllah (s.a.s)'ın hastalanan bazı
kimselere, Mu'avvizeteyn okuyup, onları sağ eliyle meshettiği ve peşinden de
şöyle söylediği rivâyet edilmektedir "Ey insanların Rabbi olan Allah'ım
hastalığı gider; buna şifa ver. Şifa veren yalnız sensin. Senin şifandan başka
şifa yoktur. Hastalık bırakmayan şifa ver" (Buhari, Tıb, 37).
Bu anlamda rivâyet edilen hadisler çoktur. Bazı alimler Rasûlüllah
(s.a.s)'in; "Göz değmesi ve hummanın dışında rukye yoktur" (Buharî,
Tıb, 17) hadisine dayanarak, göz değmesi, yılan ve akrep sokması dışında
rukyenin caiz olmadığı kanatine varmışlardır. Ancak diğer bazı alimler de bu
hadisin, rukyenin en fazla faydalı olacağı anlamına sarfedildiğini,
"Zülfikardan başka kılıç yoktur" sözüne kıyas yaparak
cevaplandırmışlardır. Çünkü diğer Hadislerde görüldüğü gibi, Rasûlüllah (s.a.s)
başka şeyler için de rukyeye cevaz vermiştir.
2- Haram olan rukye: Anlaşılmaz sözler, anlamsız kesik harfler,
bilinmeyen isimler, bilenlerin Arapçadan başka bir dille rukye yapması, demir,
tuz kullanarak veya ip bağlayarak rukye yapılması haram kılınmıştır. Fayda
verdiği tecrübe edilmiş uygulamalar bunun dışındadır.Şabir (r.a)'dan şöyle
rivayet edilmektedir:
"Rasûlüllah (s.a.s) ruky'e yapılmasını yasakladı. Amr ibn
Hazm'ın çocukları gelip şöyle dediler: "Ya Rasûlüllah! Biz bir tür rukye
yapardık ve onunla akrep sokmalarına karşı korunurduk". Rasûlüllah; Ona
dönün onda bir kötülük görmüyorum. Sizden her kim kardeşine fayda vermeye güç
yetirirse ona faydalı olsun” (Müslim, Selam, 63) demişti. el-İzz b.
Abdüsselam'dan anlamı bilinmeyen harflerle yapılan rukye sorulduğu zaman, küfrü
gerektirecek anlamlar içerip içermediğinin bilinmemesinden dolayı buna cevaz
vermemiştir.
3- Şirk olan Rukye: Allah Teâlâ'dan başkasına dua ederek,
sığınarak veya yardım dilenerek yapılan rukye, şirktir. Meleklerin,
peygamberlerin, cinlerin ve benzeri varlıkların isimleriyle rukye yapmak
gibi... Bunların tamamı Allah Teâlâ'ya şirk koşmaktır. Nitekim Rasûlüllah
(s.a.s) şöyle buyurmaktadır: "Efsun, nazarlık boncuklar, ve muhabbet için
yapılan muhabbet muskaları şirktir" (Ebu Davud, Tıb, 17; İbn Mace, Tıb,
39; Ahmed b. Hanbel, I, 381). Yine; "İçinde şirk bulunmayan şeyle rukye yapmakta
bir kötülük yoktur" (Müslim, Selam, 64) buyurmaktadır. İbn Hacer bu konuyu
şöyle açıklamaktadır: "Bazı rukyelerde şirk bulunmaktadır. Çünkü onu
yapanlar kendilerine dokunan zararı defetmek ve lavda elde etmeyi Allah'tan
başka kimselerden istemektedirler" (İbn Hacer el-Askalanî, Fethul-Barî, X,
260).
Müslüman, tamamıyla Allah Teâlâ'ya tevekkül etmekten başka
şeylerden fayda dilemez. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır:
"Ümmetimden yetmiş bin kişi hesapsız olarak Cennete
girecektir. Onlar, efsun yapmayanlar, teşe'um etmeyenler, vücudlarını
dağlamayanlar ve ancak Rablerine tevekkül edenlerdir" (Buhârî, Tıb, 17;
Müslim, İman, 372). Kendiliğinden, istenmediği halde müslüman kardeşine rukye
yapması bunun dışındadır. Bu Rasûlüllah (s.a.s)'in şu hadisine göre
müstehaptır.: "İçinizden her kim kardeşine yardım etmeye güç yetiriyorsa
bunu yapsın" (Müslim, Selâm, 63).
RÜŞVET
Haksız bir menfaat elde etmek için kişilere çıkar sağlama; lehe
hüküm vermesi için hâkime verilen mal veya para; başkasının malını haksızlıkla
yeme yollarından biri. Rüşvetle ya hak edilmeyen bir menfaat ele geçirilmekte
veya başkasının hakkına tecâvüz edilmektedir.
Rüşvet yalnız alan için değil veren ve aracılık yapan için de
harâmdır. Allah Teâlâ; "İnsanların mallarından bir kısmını bile bile,
günâh işleyerek ele geçirmek için iş başındakilere yedirerek mallarınızı
aranızda haksızlıkla yemeyin" (el-Bakara, 2/188) buyurmuştur.
Rüşvetin devlet dairelerine, özellikle mahkemelere girmesi çok
büyük bir suçtur. Rasul-i Ekrem Efendimiz "Hüküm vermede rüşvet verene ve
alana Allah lânet etsin " (Tirmizi, Ahkâm, 9) diye beddua etmiştir. Bir
memurun rüşvetle haksızlık yapması çok kötü bir iştir. Rüşvet, bir hakkı
araştırmak, bir işi yapmak için de alınamaz. Bu zaten memurun görevidir. Devlet
memurlarının hediye almaları da dinimizce rüşvet sayılmıştır. Peygamberimizin,
zekat toplamak için gönderdiği bir memurun, dönüşünde:
"Bu sizindir, şu da bana verilen hediyedir" demesine
Rasûlüllah (s.a.s) kızmış ve "Eğer doğru söylüyorsan, git, anne-babanın
evinde otur ve bu hediyeler sana gelsin, görelim " (Müslim, İmare, 26-30)
buyurmuş, böylece memura ancak rüşvet düşüncesi ile hediye verilebileceğini
anlatmıştır.
Rüşvet dört kısım da ele alınabilir.
1- Hakim veya idareci olabilmek için verilen rüşvet.
2- Hakimin lehinde hüküm vermesini sağlamak için verilen rüşvet.
3- Bir kimse ile idarecinin arasını düzeltmek karşılığında üçüncü
kişiye verilen rüşvet. Burada rüşvet veren ya idareciden gelecek bir zararı
önlemek veya meşru bir menfaat elde etmek istemektedir.
4- Bir kimsenin malına ve canına bir zarar vereceğinden korktuğu
kişiye verdiği rüşvet.
Birinci ve ikinci maddede tarafların her ikisi için de vermek veya
almak haramdır. Üçüncü madde yalnız alana haram, verene haram değildir.
Dördüncü maddede de hüküm aynıdır. Çünkü bir müslümanın müslüman kardeşinin
malına canına zarar vermemesi gerekir.
Ayrıca rüşvet kabul eden hâkimin vermiş olduğu hüküm geçerli
değildir. Aynı zamanda böyle bir hâkim adalet sıfatını kaybeder ve fasık olur,
görevine de son verilir. Devlet görevinde çalışan memurların ve hâkimin almış
olduğu hediyeler de rüşvet sayılır. Çünkü onlar bu görevde olmasalardı
kendilerine hediye verilmeyecekti. Hediye vermekten maksatları işlerini
gördürmektir. Hatta rüşvet alan hâkim doğru karar vermiş olsa bile yine aldığı
haramdır. Çünkü hüküm vermek onun görevidir. Ayrıca başka bir şey alması
gerekmez.
Rüşvet alan bir kimse almış olduğu mala dinen sahip olamaz; onu
geri vermesi gerekir. Bir kimsenin dinine gelecek bir zararı önlemek için
rüşvet vermesi bir çare işe verebilir. Bu, verene haram olmaz. Nitekim Hz.
Peygamber (s.a.s) dine dil uzatan şairlere ve aleyhte bulunmalarını istemediği
kimselere bir şeyler verirdi. Bu konuda müellefe-i kulub'a zekattan pay
verilmiş olması yeterli bir delildir (İbn Abidin, IV, 303, vd., V, 272).
Rüşvet toplumsal bir hastalıktır. Rüşvetin yaygınlaştığı yerlerde
halkın birbirine ve devlete karşı besledikleri güven duygusu yok olur. Herkes
yapılan işlerden, özellikle mahkemelerde verilen kararlardan şüphe eder; her
işin, her kararın arkasında rüşvet var zanneder, rüşvetsiz iş yapılmayacağına
inanır. Bu inanca namuslu insanların da kapılması, rüşveti toplumsal bir
felaket haline getirir. Artık doğru dürüst hiç bir şey yapılamaz olur. Giderek
devlet çarkı işlemez, işler zamanında yapılamaz hale gelir; haksızlık her yanı
sarar, diğer ahlâksızlıklar çoğalır. Bütün bunların alışkanlık haline gelmesi,
toplum hayatını temelinden sarsar hatta büsbütün çökertir. Rüşvet liberal
ekonomilerde ve demokratik rejimlerde çok sık rastlanan toplumsal bir
hastalıktır.
Rüşvetin sadece topluma değil, onu alana da zararı vardır. Az çok
dini inancı olan insanlar, er geç yaptıkları işin kötülüğünü anlayacak ve
vicdanları rahatsız olacaktır. Asıl önemlisi de dünyada üç-beş kuruşluk menfaat
sağlamak için rüşvet alanların Allah'ın lanetine müstehak olmaları ve dünyaları
için ahiretlerini kaybetmeleridir. İslâm'ın hâkim olduğu toplumlarda rüşvet
olayı asgari sınıra çekilir. Zira Hz. Peygamber'in rüşvet alana da verene de
lanet ettiği ve ikisinin de cehennemlik olduğunu ifade ettiğini bilen
müslümanlar mutlaka bundan uzak dururlar.
HERHANGI BİR İŞE GİREBİLMEK İÇİN YÖNETİCİYİ GÖRÜP RÜŞVET VERMEK
İCAB EDERSE BÖYLE BİR MESELE İÇİN RÜŞVET VERMEK CAİZ MİDİR?
Herhangi bir işe girebilmek için az olsun çok olsun rüşvet vermek
haramdır. Peygamber (av) şöyle buyurmuş: Allah (c.c.)hem rüşvet verene, hem
alana lanet etmiştir.
Böyle bir iş için rüşvet vermek caiz değildir. Rızık Allah'a
aittir. O herkesin rızkını tekeffül etmiştir. Şurada iş sahası bulunmazsa
burada bulunur. Rüşvet sadece iki yerde verilebilir.
1- Haksız bir yerde hapis ve işkenceye maruz kalındığında.
2- Malın elden gitmeye maruz kalındığı zaman rüşvet vermek çare
ise ona başvurabilir (Şirvani,İbn Abidin). Veren Allah'ın indinde mesul
değildir. Fakat alan Allah'ın lanetine müstahaktır.
RÜŞVETİN HARAM OLMAYANI
Babamın Gediz Nehri kıyısında arazisi vardı. Bir ara Gediz yer
değiştirdi, sonra yine aynı yerine geldi: Bu arada babam da öldü. Ancak o
arazının babamın olduğunu ispat edemiyoruz. Tapu-kadastrodan rüşvet istiyorlar.
Kesin babama ait olan bu araziyi geri alabilmemiz için rüşvet verirsek günah
işlemiş olur muyuz?
Rüşvet; hakkı olmayan birşeye ulaşmak, ya da hakkını hakkı olmayan
yolları elde etmek için verilen şeydir. Buna göre başka yolla alamadığı hakkını
elde etmek ve dinini ve ırzını zalimlerden korumak için verilen şey, verene
göre rüşvet değildir. (ibn Âbidîn VI/423-24) Ama alan için rüşvettir ve en
çirkin haramlardandır. Sözünü ettiğiniz hakkınızı elde edebilmek için başka
çâreniz yoksa rüşvet vermenizde dinen sakınca yoktur. Ancak şartları sonuna
kadar zorlamanız gerekir. Tâ ki, başkasının haram işlemesine de sebep olmuş
olmayasınız. (Alâuddîn Âbidîn 269; Rasûlüllah Efendimiz (s.a.s.) islâm'a dil
uzatan şairleri susturmak için onlara para vermiş ve birisi için: "Yâ
Bilâl, şunun dilini benden kes" buyurmuştur. (Aynı kaynak); ayrıca bk. ibn
Nüceym'den "islâm Hukukunda Rüşvetin Durumu" adıyla tercüme ettiğimiz
risalesi; Kardâvî, el-Helâl ve-I-haram 306, 309- 310) Bu, aynı zamanda
"emr bi'l- ma'rûf'un da gereğidir.
SAAT ÇANI
Evlerimizdeki duvar saatlarının saat başlarında çıkardıkları sesin
kilise çanına benzediği, bu yüzden mahzurlu olduğu söyleniyor, doğru mudur?
Saatının sesini dahi başkalarına has seslere benzetmek istemeyen
ve yeni ifadesi ile özgün olmasını isteyen bir sisteme ancak temenna çekilir ve
saygı duyulur. Işin bir yönü budur. Diğer yönden Rasulüllah Efendimiz (sav)'in
zil (ceras) hakkında şunları söylediği sahih hadis kitaplarında sabittir:
"Melekler, aralarında köpek ve çan bulunan yolcularla
arkadaşlık etmezler".(Müslim, Libas 103; Buharî, Cihad 46; Tirmizî, Cihad
25; Daimî, Istîzân 44; Müsned, NI/263)
"Çan şeytanın düdükleridir".(Müslim, Libas 104; Ebu
Davûd, Cihad 46, Hâtem 6)
"Her çan ile beraber bir şeytan
vardır".(el-Câmi'us-Sağîr (Feyzu'1-Kadîr), VI/392)
"Çan (zil, ceras) bulunan eve melekler girmez".(Ebu
Davûd, Hâtem 6; Nesâî, Zinet 54; Müsned, N/366, 372, VI/242) Buhari zilin
(çanın) mahzurunu anlatmak üzere çalgı başlıkaltında Rasulüllah Efendimiz
(sav)'in, develerin boynuna gerdanlık (zille beraber olanı kastediyor
olmalıdır) asılmasını yasaklamasını zikreder.(bk. Buharî, Cihad 139) Bundan
hareketle zilin hoş görülmeyişindeki sebebi (illeti) bazıları, hayvanın
boynunda ses çıkararak düşmanın yer tesbiti yapmasına imkân vermesi (Azımabâdî,
Avnü'1-Mâbûd, XI/292), bazılar da göz değmesini önlemede tesirin ondan
görülmesi şeklindeki batıl inanç olarak anlamışlardır.(Münavî, Feyzu'1-Kadir,
VI/392) Bazılar da zilin kilise çanına benzediği için sesinin çirkin olması
yüzünden meleklerin ondan nefret etmesini illet saymışlardır.(Davudoğlu, Müslim
Serhi, IX/496) Zil (çan) olan eve meleğin girmeyeceğini bildiren hadis-i şerifi
göz önünde bulundurursak, birinci sebebin, nazarlık olarak sadece zilin
takılmadığını düşünerek de ikinci sebebin illet (hükmün sebebi) olmaktan uzak
olduğunu söyleyebiliriz. O takdirde bu hükmün illeti olarak önümüzde sadece
zillerin kilise çanına benzemeleri kalır. Öyleyse evlerde ve camilerdeki duvar
saatlerinin saat başlarında ya da yarım saatlerde kilise çanını andıracak
biçimde sesler çıkarması mahzurludur diyebiliriz. Çünkü kilise çanı duymuş
olanlar, ikisi arasındaki son derece benzerliği hemen farkedeceklerdir. Yoksa
zilin yani ceras'in kök anlamındaki "ses çıkarma"(bk. Ibnü'1-Esîr,
En-Nihaye, I/260) ma'nâsına bakarak "zil" denen her şeyin yasak
olduğunu sanmamak gerekir. O durumda kapı zili, telefon zili, bizi uyandırmak
için kurduğumuz saatin zili vb. de mahzurlu zannedilir. Oysa biz Harun
er-Reşid'in çalar saat kullandığını, hatta Alman Kralına hediye olarak
gönderdiğini biliyoruz. Ezanın ilk okunuşunda, çan çalınması teklifinin
reddedilmiş olması da bize, bundaki illetin hiristiyanlara benzemek olduğunu
gösterir. Ne var ki, böyle çana benzeyen zillerin kullanılmasındaki mahzur
tenzihen mekruh olma düzeyindedir, büyük haram değildir. Şam'ın eski
ulemasından bir cemaat büyük çanın mekruh olduğunu, küçüğünün mekruh
sayılmadığını söylemişlerdir.(Davudoğlu, agek.) Ama büyüğü ile küçüğüne bir
sınır çizilmediğine göre biz çan sesini andıran bütün saat zillerini mekruh
kabul edebiliriz (Allah'u a'lem).
SAÇ BOYAMA
Insanların saçları genel olarak sarı, kızıl, kahverengi veya siyah
renkte olur. Insan bedeninde saça, kana, deriye renk veren maddelere
"pigment" denir. Bedende üç ana pigment vardır.
1. Melânin: Kahverengi olup, küçük tanecikler halindedir.
2. Karoten: Sarı renkte olup, bu pigment bitkilerde de bulunur.
Tereyağına ve havuca bu pigment renk verir.
3. Hemoglobin: Kanın kırmızı rengini bu pigment sağlar.
Pigment, güneşin ışınlarını emer. Derideki melânin de özel
hücreler yapar. Bu hücrelere "melânosit" denir. Melâninin açık veya
koyu renkli olmasında oksitlenmenin büyük etkisi vardır. pigmentin tanecikleri
az oksitlenirse renkleri açık olur, oksitlenme çoğalınca renkleri koyu
kahverengiye kadar varır. Saçlarda, tüylerde pigment oluşmasının esasları da
derideki gibidir. Saç telleri dibindeki melânositler kalıtıma göre saça renk
verirler. Saçlardaki renk farkları taneciklerin yayılışına, oksitlenme
derecesine bağlıdır. Açık renk kızıl saçlarda melâninden başka bir demir
pigment daha bulunur.
Saçların rengini koruyabilmesi için, saçların bulunduğu deri
tabakası gerektiği gibi beslenmelidir. Beslenme iyi olmazsa, özellikle
"B" vitamini, bakır eksikliği olursa, saçlarda beyazlaşma görülür.
Besin iyi ayarlanırsa, saçların yeniden normal rengini aldığı olur.
Diğer yandan yaşlılıkla ilgili saç ağarmalarının besinle ilgisi
yoktur; vitamin tedavisiyle ve besinle saçlar normal rengine girmez. Çünkü
yaşlılıktaki ağarma melânin hücrelerinin artık işini göremez hale gelmesinden
olur. Kimi zaman ruhi sıkıntı sonunda saçların birdenbire ağardığı görülmüşse
de, bunun nedeni bilimce kesin olarak açıklanamamıştır. Ancak bu gibi
sarsıntıların bezlerin işleyişini etkilediğinde şüphe yoktur.
Saçının rengi açık olan veya saçı ağaran kimsenin bunu
boyatmasının Islâm'a göre hükmünü şu şekilde belirlemek mümkündür. İslam'ın
çıkışından önce yahudi ve hıristiyanlar güzel görünme ve süslenmenin Allah'a
kullukla bağdaşmayacağını düşünerek, saçı boyayıp rengini değiştirmekten
kaçınırlardı. Hz. Peygamber, ashabına bağımsız bir kişilik kazandırmak için
saçı ve sakalı kına veya başka bir boya maddesi ile boyayabileceklerini
bildirdi. Ebû Hüreyre (r.a)'tan nakledilen bir hadiste şöyle buyurulur: "Yahudi
ve Hıristiyanlar (saçlarını) boyamaz. Siz onların aksini yapınız: yani
saçlarınızı boyayınız" (Buhârî, Enbiyâ, 50; Libas, 67; Müslim, Libas, 80;
Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî, Zîne, 14). Ancak hadisteki emir bağlayıcı
olmayıp mendupluk bildirir. Nitekim uygulamada Hz. Ebû Bekir, Ömer, Ali, Ka'b
ve Enes (r.anhüm) gibi bazı sahabeler saçlarını boyamamıştır.
Diğer yandan kullanılacak boyada siyah renk tercih edilmemelidir.
Çünkü saç boyası genellikle yaşlı erkeklerin beyazlaşan saçları için söz konusu
olur. Siyah renk yaşlı kimseyi, olduğundan çok genç gösterir. Bu durum kınalama
veya boyayı amacından saptırabilir. Nitekim Mekke'nin fethi günü Hz. Ebû
Bekr'in yaşlı babası Ebû Kuhâfe'nin saçlarının ağaç çiçekleri gibi
beyazlaştığını gören Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bu beyaz saçı
değiştiriniz ve siyahtan sakınınız" (bk. Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî,
Zîne, 15; Ahmed b. Hanbel, I,165, 356, II, 261, 499, III,160, 322). Ancak saçı
beyazlaşan kimse genç olursa, onun siyaha boyamasında bir sakınca
görülmemiştir. Nitekim Sa'd b. Ebî Vakkas, Ukbe b. Âmir, Hasan, Hüseyin ve
Cerîr gibi sahabelerin bu rengi tercih ettikleri nakledilmiştir (Yusuf
el-Kardâvî, el-Halâl vel-Harâm fil-Islâm, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, s.
102, 103).
Boya malzemesi olarak Allah elçisi kınayı tavsiye etmiştir:
"Saçın beyazlığını değiştirmek için kullandığınız şeylerin en iyisi kına
ve keten bitkisidir" (Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Tirmizî, Libâs, 20; Nesâî,
Zîne, 16; Ibn Mâce, Libâs, 32; Ahmed b. Hanbel, V, 147, 150, 154). Hz. Enes b.
Mâlik, Hz. Ebû Bekr'in saçlarını kına ve ketenle, Hz. Ömer'in ise yalnız saf
kına ile boyadığını nakletmiştir (el-Kardâvî, a.g.e., s. 103).
Sonuç olarak erkek veya kadının beyazlaşan saçlarını sarı veya
kızıl renge boyamaları müstehap görülmüş; siyaha boyamaları ise, sağlam görüşe
göre, caiz görülmemiştir. Ancak genç kimsenin siyah boya kullanmasında da bir
sakınca yoktur. Diğer yandan boya malzemesi olarak kına ve vesîme denilen, boya
sanayinde kullanılan bir bitkinin tercih edilmesi tavsiye edilmiştir (Ibn
Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Terc. Ahmed Davudoğlu, Istanbul 1982-1988, XV, 378,
XVII, 314). El, ayak veya başa sürülen kınanın katıolan malzemesi
temizlendikten sonra deri veya saçlarda bıraktığı renk, suyun deriye nüfûzuna
engel değildir. Bu yüzden abdest veya gusle mani olmaz (Ibn Âbidin, a.g.e., I,
224).
SAÇ KREMI
Saçı parlatmak için sürülen kremlerin bazılarında alkol var.
Bunları kullanmanın hükmü nedir?
Saça sürülen krem, hacmi bulunan ve saçı kapladığından ötürü,
altına suyun ulaşmasına engel olan bir krem ise, abdestte ve gusle engel
olacağından, kullanılması zaten câiz değildir. Değilse câizdir. Alkole gelince;
İslamın yasakladığı şey, her cinsiyle alkol değil, "hamr", yani
sarhoş edici olan alkol türüdür. Alkolün, meselâ metil alkol gibi sarhoş etme
özelliği olmayanı haram değildir. Bu yüzden kullanılan maddedeki alkol türü
bilinmelidir.
SARIK
Başa giyilen giysiler (başlıklar) üzerine sarılan tülbend veya
şala verilen ad.
Başı soğuk ve sıcaktan korumak ve daha güzel görünmek için
erkekler, eski zamanlardan beri başlarına taktıkları başlıklar üzerine değişik
şekil ve renklerde kumaşlar sarmışlardır. Bölgelere, iklimlere, örf ve
âdetlere, milletlere, dinlere, sosyal ve dini statülere göre değişik sarık
şekilleri vardır. Arabistan çöl ikliminin gereği olarak cahiliye Arapları da
başlarına sarık sarıyorlardı. Hz. Peygamber ve Ashab-ı Kiram da, Islâm
öncesinde olduğu gibi Islâmdan sonra da sarığı, günlük normal bir giysi olarak
kullanmışlardır. Hz. Peygamber'in yeni müslüman olanlara emir veya tavsiye
ettiği özel bir sarık şekli olmamış, bu hususta oluşan örf ne ise öyle devam
edilmiştir. Tirmizî'nin rivayet ettiği, Müşriklerle aramızdaki fark,
başlıkların üzerine sarık sarmaktır" (Tirmizi, Libas, 42) hadisi, yine
Tirmizî'nin bildirdiğine göre isnadı sağlam olmayan yani, Rasûlüllah (s.a.s)'e
aid oluşunda şüphe olan ve başkaları tarafından da benzeri rivayet edilmeyen
hadis anlamına gelen Hasen-garîb bir hadistir ve ravilerinden ikisinin kimliği
tam bilinmemektedir. Sarığın mutlaka kullanılması gereken islâmi bir kisve
olduğunu ifade eden sahih bir hadis de yoktur. Aslında Hz. Peygamber ve Ashab-ı
kiram sarık sarıyorlardı. Meselâ Mekke Fethi günü Rasûlüllah (s.a.s)'in siyah
bir sarık sardığı, sarığın ucunu (taylesân) iki omuzu arasına sarkıttığı
(Tirmizî, Libas,12; Ebû Dâvud, Libas, 51)... şeklinde rivayetler vardır. Fakat
sarık, dinî bir kisve değil, örfün gereği olan bir âdet ve alamettir. Zamanla
sarık, müslümanlara özgü bir kıyafet haline dönüşmüş ve adeta alâmet-i fârıka
haline gelmiştir. Mesela Osmanlılarda, sadece müslümanlar başlıklarına sarık
sarabilirler; gayr-i müslimler sarık kullanamazlar, ancak kendi özel
kıyafetlerini giyebilirlerdi. Sosyal, idarî, askerî, ilmî vb. statülere göre
farklı sarık şekilleri vardı. 25 Kasım 1925'te çıkarılan Şapka Iktisâsı (şapka
giyilmesi) kanunu ile erkeklerin şapkadan başka bir şey giymeleri yasaklanınca
sarık da yasaklanmış oldu.
Hz. Peygamber'in günlük kıyafeti ne ise, onunla namaz kılıyor,
ibadet için ilave bazı özel giysiler giymiyordu. Sarıkla namaz kılması da
böyledir. Sarıkla kılınan namazların sarıksız kılınanlardan daha üstün olduğu
hakkında rivayet edilen hadisler sahih değil, hatta uydurmadır. Güvenilir hadis
kaynaklarında görülmeyen, sadece zayıf ve uydurma haberlerin yer aldığı
Deylemî'nin el-Firdevsi, Ibn Asâkir'in Tarihu Dımeşk'inde rivayet edilen;
"Sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan 25 namaza, sarıklı cuma da sarıksız
70 cumaya bedeldir. Melekler sarıklı olarak cuma namazını müşahade eder ve
güneş batıncaya kadar, sarıkla namaz kılanlara dua ederler",
"Sarıklı kılınan iki rekat, sarıksız 70 rekattan daha
hayırlıdır", "Sarıkla kılınan namaza on bin sevap vardır"
hadisleri hakkında; Ibn Hacer (Lisânûl-Mîzân, III-244), Suyûtî, Ibn Arrâk,
Aliyyul-Kârî, Sehâvî gibi, hadis diye uydurulmuş sözleri tanımada uzman olan
hadis imamları, yukarıda geçen bu hadislerin tamamının uydurma olduğunu
belirtmişlerdir. Bu hadislerin uydurma olduğunun iki delili vardır: 1. Bu
uydurmalarda vadedilen faziletler, vahyin ışığı altında oluşan Islâm akl-ı seliminin
kabul edemeyeceği kadar fazladır. 2. Bu hadislerin hiç birisi güvenilir hadis
kaynaklarında yoktur ve ravileri zayıf, metruk veya hadis uyduran kimselerdir.
Bu tür uydurmalar müslümanları ihlâs ve gayretten kopararak basit şekillere ve
tembelliğe sevketmekte, dini doğru anlamalarını önlemektedir. Fazilet, namaz
kılanın dış görünümünde değil, kalbi ve gönlü ile, huşû içinde namaz
kılabilmesindedir (Daha geniş bilgi için bak: Nâsiruddin el Elbani,
Silsiletul-Ehâdîsud-Daîfe, vel-Mevdûa, s. 158-162)
SARIKLA İSLAM'IN İLGİSİ NEDİR?
Sarığın İslam'ın bir şiari (görüldüğünde Islâm'ı hatırlatan bir
işaret) olduğunu Islâm alimleri tescil etmişlerdir. Rasulüllah Efendimiz
(sav)'in sarık sardığı ve sarıkla namaz kıldırdığı sabittir. Ama sarık, namazın
değil, İslam'ın şiarıdır. Yani sadece namaza has bir kiyafet değildir. Namazda
saranlar, başka yerlerde saramadıklarından, hiç olmazsa bu şiarı namazda
gösterebilme düşüncelerinden ötürü bunu yapıyor olmalıdırlar. Gerçi sarığın,
namazın bir sünneti olduğunu söyleyenler de vardır (Ramlî, Fetavâ (Heytemî ile
beraber), 28,117). Fakat sarıkla kılınan namazın faziletinden sözeden hadisler,
ya mevzudur (uydurma), ya da asılları yoktur. Diğer yönden, bazan hadis olarak,
bazan da Hz. Ali'ye nisbeten söylenen, "sarık Arap'ın tacıdır"
anlamındaki, sarığı kavmi bir şiar olarak gösteren haber ve benzerleri, mevzuât
kitaplannda yer alırve hepsinin zayıf olduğu söylenir (Örnek olarak bk. Aclüni,
kesfu'1-hafa, N/94). Ebu Dâvud'un ve daha başkalarının rivayet ettikleri:
"Müşriklerle bizim aramızdaki fark, kalensüverler üzerindeki
sarıklardır", hadisi her ne kadar sahihlik derecesine ulaşmış değilse de
birçok rivayetlerle desteklendiği için zayıf da sayılmamıştır. Meselâ Imam
Suyutî, "sarık sarın, sizden önceki milletlere muhalefet edin" hadisi
ile, "size sarık yaraşır, çünkü o, meleklerin simasıdır" hadisini
buna şahid olarak zikreder (Suyuti, el-Leâli'1-masnu'a, N/260). Ibn Asâkir
Tarih'inde Imam Malik'in "sarığın terki uygun olmaz. Ben daha yüzümde tüy
bitmemişken sarık sardım" (Münâvî, Feyz, NV/225) dediğini nakleder.
Suyûtî, sadece siyah renkle alâkalı bir sadette ve tek bir yerde Rasulüllah
(sav)'in ve sahabenin sarık giydiklerine dair elliye yakın rivayet verir
(Suyuti el-Havî, I/110-121). Yine Cebrâil'in sarıklı olarak indiği, meleklerin
sarıklı olarak yardıma geldikleri hakkındaki rivayetler de sarığın bir şiar
olduğunu gösterir. Rasûlüllah (sav)'in kendisini temsilen gönderdiği kimselere,
bizzat kendi eliyle sarık sarması şeklinde temsil etmenin istendigine bir
delildir. Münavi; "sarık peygamberlerin sünneti, nebilerin ve sâdâtın
adetidir" der. Ibnü'I Arabî de, sarığın başın sünneti, peygamberlerin ve
sadâtın âdeti olduğunu söyler. Sarığın vazgeçilmez bir şiar olduğundandır ki,
Yahudiler ve Hiristiyanların da sarık giymeleri halinde, onlara sarığı terk
etmekle değil de rengini değişik tutmakla muhalefet edilmesinin söylenmesidir.
Allâme M. Bahît bu konuda yazdığı müstakill bir risalede sarık hakkındaki haber
ve uygulamaları naklettikten ve Ibn Ömer'in, "sarık sünnet midir?"
sorusuna "evet" cevabını verdiği aktardıktan sonra, "bütün
bunlardan anlaşılmış oldu ki, sarık giymek bir sünnettir; sarık müslümanların
şiarıdır, müslüman başkalarından onunla ayrılır" hükmünü verir. Ancak
sünneti sünnet olarak görmek ve farza ya da vacibe engel olduğu yerde farzı ya
da vacibi tercih etmek gerektiğini de "nasların tearuzu" çerçevesinde
iyi bilmek gerekir.
SATRANÇ
Iki kişi arasında, altmış dört kareye bölünmüş dört köşe tahta
üzerinde onaltışardan otuz iki taşla oynanan, yargıya ve zekâya dayanan bir
oyun. Satranç, eskiden beri düşünmesini ve zihnini işletmesini seven kimselerin
zevk aldığı bir oyundur.
Bazı tarihçilere göre satrancı ilk defa, Truva'nın kuşatılması
sırasında askerlerin oyun oynayıp vakit geçirmeleri için Palamides adında bir
komutan bulmuştur.
Arap kaynaklarına göre, satranç, Hindistan'da genç bir prense ders
veren bir Brahman rahibi tarafından, kralların bile tek başına hiç bir şey
yapamayacağını, başkalarının yardımına muhtaç olacağını göstermek için
düzenlenmiş bir oyundur. Bu oyun çok beğenilir ve rahibe bir ödül verilmek
istenir. Rahip, satrancın her karesi için bir öncekinin katıolan sayıda buğday
tanesi verilmesini rica eder. Ancak hesabı yapılınca altmış dört karenin
katlarına isabet eden buğday tanelerinin bütün dünya kıtalarının yetmiş altı
kat daha geniş toprak parçasına buğday ekilse, bunların toplam ürünü kadar
tuttuğu hesaplanır.
Satranç oynamanın Islâmî hükmü onun kumar sayılıp sayılmaması ile
yakından ilgilidir. Islâm fakihleri kumar çeşitlerinin haramlığı konusunda
görüş birliği içindedir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Sana
şarabın ve kumarın hükmünü sorarlar. De ki: Bu ikisinde büyük bir günah ve
insanlar için bazı faydalar vardır. Ancak bunların günahı, kazandıracağı
faydadan daha büyüktür" (el-Bakara, 2/219). Kendisinde, oynayanlardan bir
taraf için kazanç, diğer taraf için zarar bulunan her oyun haram kılınan kumar
niteliğindedir. Bu, tavla, satranç ve benzeri oyunlardan olabilir. Günümüzde
yaygın olan piyango oyunları da bu kapsama girer. Bunların bir hayır amacı
taşıması veya mücerret kazanç için oynanması, hükmü değiştirmez. Bunlardan elde
edilen kazanç (habis, pis, kirli) kazanç" sayılır. Hadiste:" Âllah
temizdir, ancak temiz olanı sever" (Müslim, Zekat, 64; Tirmizî, Tefsîru
Süre, 3/26) buyurulmuştur.
Satranç haram olan kumara vesile yapılarak oynanırsa, haram
olduğunda fukahanın icma'ı vardır. Çünkü harama alet olmuştur. Harama alet olan
şey ise haramdır. Ama kumar sayılacak bir şekilde oynanmıyorsa, yâni araya bir
şeyler koymadan, sırf zihin jimnastiği olmak veya yarışma yapmak için
oynanıyorsa, bu konuda Islâm hukukçuları farklı görüşler belirtmişlerdir.
Şiîlerden Imamıyye ve Zeydiyye'ye göre, ne şekilde oynanırsa
oynansın, satranç, haramdır (el-Huliyy, Şeraiul-Islâm, II, 9; Ibn Miftâh,
Şerhul-Ezhâr, IV, 383).
Hanbeli hukukçuların sahih olan görüşü de satrancın her ne olursa
olsun haram olduğu şeklindedir. Ancak Hanbelîlerin diğer görüşüne göre,
oynarken araya bir şey konmazsa, farzı terke ve haramı işlemeye sebep olmazsa
satranç oynamak mekruhtur. Buna bağlı olarak satranç aletini alıp satmak da
haramdır (Ibn Kudame, el-Muğnî, IX, 171).
Hanefî ve Malıkilere göre satranç tahrimen mekruhtur yani harama
yakındır (el-Bâci, el-Münteka, VII, 278; Ibn Abidin Haşiyesi, VI, 394).
Haram olduğunu söyleyenler şu delilleri ileri sürüyorlar:
Ey iman edenler; şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal okları
şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan
şarap ve kumar yolu ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan
ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık vazgeçtiniz değil mi?" (el Maide,
5/90-91) âyetine göre satranç haramdır. Bu âyetin tefsirinde Imam Kurtubî şöyle
der: "Bu âyet kumara alet olsun, olmasın tavla ve satranç oynamanın haram
olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ şarabı haram kıldığı zaman, Ey
iman edenler, şarap, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi birer
pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz" buyurdu. Bunun
gerekçesi olarak da şunu gösteriyor: "Şeytan şarap ve kumar yolu ile
aranıza düşmanlık ve kin salmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak
istiyor. " Demek ki azı, çoğunu yapmaya sevkeden, oynayanlar arasına kin
ve düşmanlık girmesine sebep olan ve Allah'ın zikriyle namazdan alıkoyan her
oyun, aynen şarap içmek gibidir. Bu da o oyunun haram olmasını gerektirir.
Şayet, "şarap içmek sarhoşluk verir ve içen namazı kılmaya güç yetiremez.
Tavla ve satranç oynamakta bu yoktur" denilirse buna şöyle cevap verilir:
"Allah, şarapla kumarı, haram olma bakımından aynı manâ içine aldı ve
insanlar arasında kin ve düşmanlık salmak, Allah'ın zikri ile namazdan
alıkoymak gibi vasıf larla vasıf ladı. Şu bilinen bir şeydir ki şarap sarhoşluk
verir, fakat kumar sarhoşluk vermez. Ancak mahiyetleri değişik olmakla beraber,
Allah katında bu ikisi haram olmak bakımından aynı seviyededir.
Aynı şekilde şarabın azı sarhoşluk vermez. Nitekim tavla ve
satrancı oynamak da sarhoşluk vermez. Sonra da şarabın çoğunun haram olduğu
gibi azı da haram olur. Bu durumda sarhoşluk vermese dahi tavla ve satranç
oynamak şarap gibi haramdır. Bunlarla oyuna başlandığında insana gaflet gelir.
Kalbi etkisi altına alan bu gaflet, bir tür sarhoşluk verir. Şarap sarhoşluk
vermek suretiyle namazdan alıkoyduğu için haram olmaktadır; Tavla ve satranç
oynamak da önce insanı gaflete sevkedip oyalamakta ve dolayısıyla namazdan
alıkoymaktadır" (Kurtubî, el-Cami' li Ahkamil-Kur'an, VI, 291).
Ebû Bekr b. el-Esrem, el-Cami' isimli eserinde Vâsile b. el-Eska'
(r.a)'dan şu hadisi rivayet eder: Rasûlüllah (s.a.s):
"Her gün ve gecede Cenabı Hak mahlûkatına üç yüz altmış defa
(rahmet) nazarıyla bakar. "Şah" diyenlerin bu bakıştan nasibi
yoktur" buyurur.
Bilindiği gibi satrançtaki taşlardan birisinin adı şahtır ve
oynanırken sık sık "şah!" kelimesi kullanılır.
Deylemî, Enes (r.a)'den Rasûlüllah (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu
rivayet eder: "Satranç oynayan mel'undur".
Bu konuda hadis olarak nakledilen başka sözler de vardır, ancak
bunların sıhhati şüpheli görülmektedir. Zira satranç Rasûlüllah (s.a.s)
döneminde bilinmiyordu. O, Sahabe döneminde ortaya çıktı (Ibn Hacer el Heytemi,
ez-Zevâcir, II/320).
Ibn Ebî Şeybe, Ibnül-Münzir ve Ibn Ebî Hatim, Hz. Ali'nin şöyle
dediğini rivayet etmişlerdir: "Tavla ve satranç kumardandır"
(ez-Zuhayli, el-Fıkhul-Islâmî, Dımaşk 1985, III, 572-573).
Abd b. Humeyd de Hz. Ali'nin şu sözünü rivayet etmiştir:
"Satranç acem (Arab olmayan)ların kumarıdır" (Şevkânî, Neylül-Evtâr,
VIII, 108).
Ebû Mûsa el-Eş'arî şöyle demiştir: "Hatalı kişiden başkası
satranç oynamaz."
Ibn Abbas'a sorulduğunda şöyle dedi: "O, kumarın en
şerlisidir" (Ibn Hacer, ez-Zevâcir, II, 321).
Satranç konusunda rivayet edilenlerin en sıhhatlisi Hz. Ali'den
rivayet edilenlerdir (Ibn Kudâme, el-Muğnî, IX, 121).
Şafiîlere göre satranç tenzihen mekruhtur, haram değildir.
Mezhebin sahih görüşü budur. Bunlara göre satranç tavladan hafiftir. Tavlanın
özünde, fal oklarında olduğu gibi, atmak vardır. Satrançta ise düşünme temel
esastır. Bu da savaş taktiğini öğrenmekte faydalıdır. Yine Şafiîlere göre
satranç aletini alıp satmak mekruhtur (Nevevi, el-Mecmu', IX, 244; Ibn Hacer,
ez-Zevâcir, II, 326).
Zahirîler'de satranç mubahtır. Ibn Hazm, satranç hakkında
nakledilen rivayetlerin sıhhatini kabul etmemektedir (Ibn Hazm, el-Muhallâ, IX,
55-61).
Müfessir Alûsî ise, tavla ve satrancın, hatta çocukların oynadığı
ceviz, bilye, bezik ve kur'a oyununu kazanma ve kaybetme duygularını
hortlattığı için haramdır ve kumarın bir çeşididir (Alûsî, Ruhul-Meanî, II,114)
demektedir.
Hanefîlerden Imam Ebû Yusuf'a göre de satranç mubahtır (Ibn Abidin
Haşiyesi, VI, 394).
Hanefilere göre Ibn Abbas, Ebû Hureyre, Ibn Sîrîn, Hişam b. Urve,
Saîd b. el-Müseyyeb ve Saîd b. Cübeyr gibi Sahabe ve Tabiîn satrancı mubah
görmüşlerdir (Yusuf el-Kardavî, el-Helâl vel-Harâm fil-Islâm, s. 217).
Malıkîlerden Ibn Kudâme, Şafiîlerin "savaş taktiğini
öğretir" şeklindeki ifadelerini şöyle reddediyor: "Satranç oyununda
böyle bir maksat yoktur. Oynayanların çoğu ya sırf oyalanmak veya kumar
kastıyla oynarlar.
"Satrançta temel esas savaş taktiğini öğretmektir"
Sözlerine şu cevabı veririz: "Böyle bir kasıt olmayıp sadece insanı bol
bol meşgul edip Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymaktan başka bir faydası
yoktur" (Ibn Kudâme, el-Muğnî; IX, 171).
Satrancı mekruh ve mubah görenler de bunun için bir takım şartlar
ileri sürmektedirler. Bu şartlara uymadığı takdirde onlara göre de haramdır:
1- Hanbelîler gibi, haramlığına inanan birisi için, harama
yardımcı olduğundan dolayı haramdır.
2- Oynarken namazı geçirmemek gerekir. Çünkü bu çeşit oyunlar
vakit hırsızıdır. Namaz geçirmeye sebep olursa, bu, haram olur.
3- Düşük karakterli kimselerle oynanmamalıdır.
4- Kin, düşmanlık ve yalan yere yemin etmeye sebep olmamalıdır.
Oyun heyecanına kapılıp sövmekten, çirkin sözler söylemekten
kaçınılmalıdır (Ibn Hacer, ez-Zevâcir, II, 326-327).
SATRANÇ OYNAMANIN ISLÂMÎ HÜKMÜ NEDIR? ZİHNİ ÇALIŞTIRMAK İÇİN
OYNANABİLİR Mİ?
Sâtranç Hint kaynaklı, çok eski bir oyun olmakla beraber,
müslümanlar onu Ömer Efendimizin halîfeligi döneminde, Iran kanalıyla
öğrenmişlerdir. Yani satranç Resûlullâh (s.a.s.) döneminde Müslümanlar arasında
bilinmemekte idi. Bu yüzden çoğunluğa göre Rasûlullah Efendimiz satranç
hakkında birşey söylememiştir. Onu sahabe daha sonra tanımış ve cevazı
konusunda fikir birliğine varamamış, bu yüzden fıkıhçıların fetvâsı da değişik
olmuştur. Mesela sahabeden Ibn Abbâs ve Ebû Hureyre gibi satrancın mübah (sakıncasız)
bir oyun,olduğu görüşünde iken, Ali Efendimiz gibiler de satrancın Kur'ân-ı
Kerimin yasakladığı kumar (meysir) (Bakara 2/219; Mâide 5/90) cinsinden olarak
haram olduğu kanaatindedirler. (Sabûnî, Ravayı', I/280) ZaMahşerî haramlığı
konusunda Rasûllullah Efendimiz'den (s.a.v.) de bir hadîs nakleder. (ZeMahşerî,
I/199) Ancak bunun sahih olamayacağını daha önce görmüş olduk. Alûsî de
satrancı sözkonusu âyetle yasaklanan kumar (meysir) türünden sayar. (Alûsî,
N/114) Hanbelî ve Mâlikî mezhebinde satranç da diğer kumar türleri gibi
haramdır. (Bk. Davudoğlu V/34; Cezirî, el-Fikh ale-I-mezâhib N/51) Bu konuda en
müsamahalı görüş, mezhep olarak Imam Sâfîî'nin görüşüdür. Ona göre satranç
zekâyi geliştirdiği ve düşmana karşı savunma tekniklerini öğrettiği için mübahtır
(sakıncasızdır). Ancak mübah olabilmesinin de bazı şartları vardır. Para için
olması oyun sırasında dilin taşkınsözlerden korunması, oyun yüzünden namazın ve
diğer ibadetlerin geciktirilmemesi... (Alûsî, N/114; Kardâvî, el-Helâl
ve'I-harâm 280) Bu üç şartın bulunmaması halinde satranç Sâfîî'lere göre haram
olur. Nevevî, Imam Sâfîî'ye göre de mekruh olduğunu söyler. (Nevevî; Fetâva
261)
Hanefîlere göre ise, satranç haram ya da harama yakın mekruhtur.
(Davudoğlu V/33; ibn Âbidîn VI/394; el-Cezîrî N/52; Hidâye (Hidâye sahibi
Merginânî, Rasûlüllah Efendimiz'den: "Satranç ve tavla oynayan elini domuz
kanına bulamış gibidir " diye bir hadis nakleder. Ancak Hidâye'nin
hadislerini tahriç eden Zeyla'î onun satranç konusunda verdiği bu ve başka bir
hadîsin her ikisininde son derece zayıf olduğunu söyler. bk. Nasbu'rrâye
IV/275. Konkordans'ın indekslediği dokuz meşhur hadis kitabında da satrançla ilgili
bir hadis yoktur. Bu durumda ZeMahşerî'nin verdiği hadîse de sahih gözüyle
bakılamaz.) Yalnız Hanefî mezhebinden Ebû Yusuf da satranci bazı şartlarla
mubah görmüştür. Kumar anlamı içermemesi, sürekli olmaması, bir dînî göreve
zarar vermemesi. (Ibn Âbidin VI/394) Ancak Hanefî mezhebinde Ebû Yusufun görüşü
fetvâya elverişli görüş sayılmamış ve satrancın haram olmaktan öte büyük günah
olduğunu söyleyenler bile çıkmıştır. Çünkü onu mübah saymak, Islâma ve
müslümanlara karşı şeytana yardımcı olma anlamı taşır. Satranç oynayanlara
selâm vermek mekruh görülmüş, selâm vermemekle, yaptıkları işin hoş olmadığı
hatırlatılmış olacağından güzel bir iş yapılmış olur. ( Hindiyye V/326)
denilmiştir. Ali Efendimiz, satranç oynayan bir topluluğu kınamış ve siz bunun
için yaratılmadınız demiştir. (Nevevî, Fetâvâ 262 (Hâsiye,
I'ânetü't-tâlibîn'den IV/280) Abdullah b. Ömer satrancı tavladan daha kötü bir
oyun diye nitelemiştir. (Kâmil Miras, Tecrîd XI/96 (ibn Kesir'den); Daha
değişik bilgiler için bk. Kurtubî VI/291-92) Keşfu'z-zunûn'dan satrancın haram
olduğunu konu edinen bir kitabın bulunduğunu da öğrenmiş bulunuyoruz.
Tahrimüs-Satranç. Muhammed b. Ali (I/959)
SATRANÇ OYNAMAK CAİZ MİDİR?
Satranç, düşünme ve aklı kullanmağa sevk eden bir oyundur. Şartsız
olduğu takdirde bazı sahabe ile Şafii mezhebine göre caiz ise de Hanefi Malıki
ve Hanbeli mezheplerine göre haramdır. Şartlı olursa şüphesiz haramdır.
SAVAŞ VE ÇARPIŞMA HALİNDE OLAN MÜSLÜMANLAR NASIL NAMAZ KILACAKLAR?
Savaş ve çarpışma halinde olan müslümanlar, durum tehlikeli
olduğundan namaz kılmakla mükellef değil, hatta namaz kılarsa namazları batıl
sayılır. Peygember (sav) Hendek savaşında harb ile meşgul olduğundan dört vakit
namazı kılmadı. Bilahare kaza etti. Bu münasebetle şöyle buyurdu: "Salat-ı
vusta'dan bizi alıkoydular. Allah kabir ve içlerini ateşle doldursun.”
Savaş halinde namaz kılmak caiz olsaydı Peygamber (sav) kazaya
bırakmazdı.
SAVAŞA VEYA AVRUPAYA GİDİP DÖNMEYEN VE ÖLÜMÜ İLE HAYATTA OLDUĞU
HİÇ BİLGİ EDİLEMİYEN KİMSENİN EŞİ NE YAPACAKTIR? EVLENEBİLİR Mİ,YOKSA
BEKLEYECEK Mİ?BEKLEYECEKSE NE ZAMANA KADAR BEKLEYECEKTİR ?
Hanefi ile Şafii mezheblerine göre,bu durumda olan bir mefkudun
eşi ancak mefkud(kaybolan kişinin )ölümü sabit olunca veya Şafii mezhebine göre
ömrü galip geçtikten sonra hakimin hükmü ile ,Hanefi mezhebine göre ise .en
kuvvetli görüşe göre onun yaşındakilerin çoğunun ölümü ile diğer bir görüşe
göre de mefkud 120 yaşınıdoldurunca hayatla ilişkisi kesilir.Binaenaleyh
yukarıda belirttiğimiz gibi iki durumdan biri tahakkuk etmedikçe eşi
evlenemez.Maliki ve hanbeli mezheplerine göre ise ,mefkudun ölümü sabit olursa
veya aradan dört sene geçtikten sonra hakim mefkud ile eşini birbirinden
ayırmak için hüküm verirse eşi evlenebilir.(el Fıkhül İslami)
SECDE ÂYETİ VE RADYO
Okunan secde âyetini duyduğumuzda abdestli değilsek birşey okumalı
mıyız? Radyo, televizyon ve teypten dinlenen secde âyeti için secde yapmak
gerekir mi ?
Tilâvet secdesinin zamanı olmadığından, iyi olmamakla beraber,
duyulduğu zamandan sonraya bırakılabilir. Ancak o anda "semi'nâ ve eta'nâ
gufrâneke Rabbenâ ve ileyke'l-masîr" deyip secdeyi kabullendiğini
bildirmesi gerekir. Ihtiyatlı olan görüşe göre teyp, radyo, vs. gibi âletlerden
dinlenen secde âyetinden ötürü de secde etmek gerekir. Çünkü "... duyana
da secde gerekir" (63 Bk. Mavsilî, el-Ihtiyâr I/75; M. Zihnî Efendi 490 )
şeklindeki hadis-i şerif, duyulan ses kaynağının özelliğinden söz etmemiştir.
Bunların içinde özellikle radyonun -naklen yayın yapıyorsa ayrı bir özelliği
vardır. Çünkü o sesi anında ve olduğu gibi iletmektedir. (64 Alâuddîn Âbidîn,
Hediyye 99) Dolayısıyla radyodan duyulan secde âyetinden ötürü secde yapılması
gereği daha açıktır.
SENET
Kendisine dayanılan şey, senet; Yemen elbisesi veya dağ yamacı,
Türkçe'de, bir borcun veya verilen bir sözün belgesi, garantisi. Çoğulu
"esnâd" ve "senedât"tır. Senet genellikle bir borcu veya
hukukî bir işlemi tesbit etmek üzere düzenlenir. Tapu senedinde olduğu gibi
resmî bir makam tarafından onaylanmış, borç senedinde olduğu gibi borçlu
tarafından imzalanmış olabilir. Günümüzde âdî, resmî, özel, onaylı, değerli
gibi çeşitleri vardır.
İslâm hukuku açısından senet, va'deli borçlanmaları tesbit eden
yazılı belgeyi ifade eder. Kur'an-ı Kerim'de borçlanmaların yazı ile tesbiti
konusunda şöyle buyurulur: "Ey iman edenler! Belirli bir vadeye kadar
birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Bunu aranızda bir yazıcı doğru
olarak yazsın. Yazıcı onu Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan
çekinmesin, yazsın. Borçlu olan kimse de yazdırsın. Rabbi olan Allah'tan
korksun; borcundan hiçbir şey eksiltmesin. Eğer borçlu aklı ermez veya zayıf
yahut da yazdırmaya gücü yetmeyen bir kimse ise, onun yerine velisi doğru
olarak yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa
şahitlerden kendilerine güvendiğiniz bir erkek ve -biri unutunca diğeri
hatırlatması için- iki kadın yeter. Şahitler, çağrıldıklarında çekinmesinler.
Borç büyük olsun küçük olsun onu vadesiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu Allah
katında en adâletli, şahitlik için en doğru, şüphe etmemeniz için en yakın bir
yoldur. Ancak, aranızda yaptığınız ticaret peşin olursa, yazmamanızda size bir
sakınca yoktur" (el-Bakara, 2/282).
Borçlanmalarda tarafların hakkını belirleyen bu belgeler
anlaşmazlık halinde bir ispat aracı olur. Borçlanma ticaretle ilgili ise
bunlara "ticarî senet" denir. Ticarî senetler günümüz beşerî
hukukunda "kambiyo senetleri" adını alır ve poliçe, emre yazılı senet
veya bono ile çek olmak üzere üç çeşit senedi kapsar. Bunlar özel şekil
şartlarına bağlanmış ve çıkarılan yasalarla belgelik yönleri ya da tahsil
edilebilmeleri daha sade esaslara bağlanmıştır. Meselâ, âdi veya el senedinde
yer alan alacak veya hakkın ayrıca mahkeme kararı ile tespiti gerekirken,
kambiyo senetleri böyle bir karara gerek olmaksızın doğrudan icra yolu ile
tahsil edilebilme niteliğine sahiptir (bkz. Reha Poroy, Kıymetli Evrak Hukuku
Esasları, İstanbul 1971, s. 90 vd.)
İslâm devletinin de yazılı belgeleri resmi nitelik ve durumlarına
göre sınıflandırması mümkündür. İstihsan ve maslahat prensiplerine göre,
toplum, esnaf ve tüccarın karşılıklı hak ve menfaatlerini korumak için yazılı
belgeler düzenletmesi devletin hak ve yetkileri arasındadır. Çünkü
borçlanmalarda kullanılan senetler mahkemede delil olarak kullanılınca,
doğrudan devletin güç alanına girmiş olmaktadır.
Nitekim Mecelle'nin aşağıdaki maddeleri yazılı belgelerin ikrar
gücünde ispat aracı olduğunu açıkça ifade eder.
"Yazı ile ikrar dil ile ikrar gibidir" (Mecelle, mad.
1606); "Yazışma, karşılıklı konuşma gibidir" (mad. 69). 1608. maddede
tüccar defterlerindeki kayıtların, borcu yazı ite ikrar niteliğinde olduğu
belirlenmiştir. Usûlüne göre düzenlenen bir senedin yanlı ve sözlü ikrar
gücünde delil teşkil ettiği şöyle ifade edilir: "Bir kimse kendisi yazıp
veya bir kâtibe yazdırıp da imzalı veya mühürlü olarak başkasına vermiş olduğu
borç senedi, usulüne göre düzenlenmiş ise, yazı ile ikrar niteliğinde olup,
sözlü ikrar gibi geçerli otur ve yürürlük kazanır. Âdet üzere verilegelen
vusuller yani makbuz ilmûhaberleri dahi bu niteliktedir” (madde, 1609).
Senetlerin kesin ispat aracı oluşu ve senedin, yazı, imza veya
kapsamına itiraz usulleri şöyle belirlenir:
"Bir kimse yukarıdaki şekilde, usûlüne göre yazıp veya
yazdırıp da imzalanmış veya mühürlenmiş olarak vermiş olduğu borç senedi
kendisinin olduğunu itiraf etmekte iken, kapsadığı borcu inkâr etse, inkârına
itibar olunmayıp, bu borcu ödemesi gerekir. Ancak senedin kendisine ait
olduğunu inkâr ettiği takdirde, eğer yazı veya mühür meşhur ve müteâref ise,
inkarına itibar olunmayıp, bu senetle amel edilir. Eğer yazı ve mührü meşhur ve
mütearef değilse, senet sahibine yazı örneği yazdırılarak bilir kişiye incelettirilir.
Yazının ona ait olduğu bilir kişi raporu ile tespit edilirse, senet sahibine bu
borcu ödemesi emredilir" (Mecelle, mad. 1610).
Türkiye'de 1850 tarihli Kanunnâme-i Ticaretteki kambiyo senetleri
ile ilgili hükümler Fransız Ticaret Kanununun bir tercemesinden ibaretti.
1914'te Lahey, Yeknesak Kanunu Projesinden mülhem olan ayrı bir
şek kanunu kabul edilmiştir (Poroy, a.g.e., 93).
Senet sözcüğü "hisse senedi" olarak, şirketlerdeki hisse
oranlarını ifade eder (bkz. "Hisse Senedi" maddesi).
Hadis ilminde, bir terim olarak sened sözcüğü hadisin başındaki
râviler zincirini ifade eder. Her hadis metninin başında, o metni birbirine
nakleden ravi isimlerinden oluşan bir zincir vardır. Bu isim zinciri, en son
raviden başlayarak Hz. Peygamber'e kadar ulaşır ve her ravi zincirin bir
halkasını teşkil eder. Bu halkaların birbirine bağlı olması, nasıl zincirin
sağlam olduğunu temin ederse, her bir halkanın da kendi başına sağlam olması,
aynı şekilde zincirin sağlamlığını gösterir. İşte ravi adlarından ibaret böyle
sağlam bir zincir, kendisine bağlı olan hadis metni için bir garanti sayılır ve
istilâhta bu garantiye "sened" denir. Senedi olmayan bir hadis böyle
bir garantiden yoksun demektir.
Bir ravinin hadis rivayet ederken, kendisinden yukarıya doğru, Hz.
Peygamber (sa.s)'e kadar hadisin senedini bildirmesine ise "isnâd"
adı verilir. Bununla birlikte bu son terim, çoğu kere "sened"in eş
anlamlısı olarak kullanılmıştır. Meselâ, "Hadisin bir çok senetleri
vardır", yerine, "Hadisin bir çok isnadları vardır" denilmiştir
(bkz. Tâlât Koçyiğit, Hadis istilâhları, Ankara 1980, s. 397).
SENET, BONO VE ÇEK SATMAK VEYA SATIN ALMAK CAİZ MİDİR?
Senet, bono ve çek satmak veya satın almak caiz değildir. Çünkü
bunlar para veya meta' değiller. Ancak zimmetteki parayı sağlama bağlamak için
birer teminattır.
Malik şöyle rivayet etmiştir: Mervan bin Hakem'in zamanında bir
çeşit çek çıkmıştı. Halk, karşılığını almadan birbirine satmaya başladılar.
Bunun üzerine Zeyd bin Sabit bazı sahabe ile birlikte Mervan'a gittiler:
"Ey Mervan, faiz ile alış veriş yapmayı mübah mı kılıyorsun?"
dediler. Mervan: "Allah'a sığınırım, bu ne demektir? Dedi. Sahabeler:
"Halk, karşılığını almadan bu çeklerle alış veriş yapıyor" dediler.
Bunun üzerine Mervan, emniyet mensuplarını gönderdi, onlarla alış veriş
yapanları ta kip ederek malları ellerinden alıp sahiplerine iade ettiler
(al-Muvatta).
Ayrıca şimdi olduğu gibi, Osmanlılar zamanında da maaşı
beytü'l-maldan veya vakıf gelirinden verilmek üzere memur ta'yin ediliyordu.
Memura, takdir edilen aylığa "Camekiye" denilirdi. Camekiye'nin
satışıyla ilgili İbn Abidin şu fetvayı nakil ediyor: Musannife Camekiyenin
satışı soruldu. Yani adamın birinin maliyeden alacağı aylığı vardır. Henüz
vakti gelmeden ihtiyacından dolayı, miktarından daha düşük bir para ile
satıyor, böyle bir satış caiz midir?
Musannif şöyle cevap verdi: Alacaklı, alacağını verecekliden başka
bir kimseye satamaz (Durru'l-Muhtar).
Ancak birisinin başkasına vereceği olduğu gibi, başkasından
alacağı da olur. Borcunun vadesi ile elindeki çekin vadesi birbirine tevafuk
ederse, bu çeki alacaklıya verebilir. Bu çek satışı değil, borcun havalesi
sayılır. Hülasa sened, bono ve çek satılmaz, alınmaz ve zekat olarak verilmez.
Yalnız devletin verdiği çek ve bono –va'deleri geldiği takdirde- ile para
arasında fark yoktur. Va'deleri gelmemiş ise satılması caiz değildir.
SERBEST PİYASADAN, BANKA FİYATINDAN BİRAZ YÜKSEK FİYATA DÖVİZ
ALMAK CAİZ MİDİR?
Döviz alım-satımı islâm hukukunda "sarf akdi" ne girer
ki, bir paranın diğer bir parayla satınalınması demektir. Değişik iki parayı,
meselâ Türk lirasi ile Markı birbirleriyle değiştirmede ölçü, peşin
olmalarıdır. Peşin olduktan sonra, resmi kurdan, ya da karaborsadan olmasının
cevaz konusunda hiçbir farkı yoktur. Dilediğinden diledigi kârla alabilir ve
satabilir. Yeter ki, faiz maddelerinin (meselâ paranın) cinsleri farklı
olanlarında faiz sebebinin (illet) geciktirme olduğu bilinsin. Allah Rasulü
Efendimiz (sav), "Cinsler değişik olursa, peşin olmak şartıyla,
dilediğiniz gibi satın"(bk. Mavsilî, el-Ihtiyar (Ist.) 208) buyurmuş,
fıkıhçılar da bunu esas almışlardır. Ömer Efendimiz (ra) da: Paranın parayla
değişiminde "bir direğin arkasına geçinceye kadar dahi veresiye
yapmayın" demiştir. Buna göre, meselâ altın ve gümüş veresiye alınıp
satılamaz. Çünkü onlar da paradırlar. Ama bunu çoğu müslümanlar, hatta çoğu
kuyumcular bilmezler. Halbuki, kişinin yapmakta olduğu işle ilgili Islâmî hükümleri
bilmesi ona, meselâ namaz kılmak gibi farz-ı ayındır. Ancak, alırken verdiği
kadar ve verdiği cinsi almak üzere borç verilmeleri farklıdır ve caizdir.
SIDRETÜ'L-MÜNTEHÂ'
Bir izafet terkibi olup "müntehâ sidresi", yani sidrenin
sonu, nihayeti demektir.
Müntehâ kelimesi son, nihayet, bitiş anlamlarına gelmektedir.
Sidre kelimesi de, ağaç anlamındadır. Mütercim Âsun Efendi meşhur Kamus'unda
"sidre" kelimesini şöyle açıklamaktadır: "Sidre, Arabistan
kirazı denilen bir ağaca verilen isimdir. Trabzon hurması bu ağacın
cinsindendir, gölgesi gayet koyu ve latıfdir".
Sidretül-müntehâ' şeklinde Kur'ân-ı Kerim'de Necm suresinin 14.
âyetinde geçmektedir. Ayrıca Peygamberimiz Hz. Muhammed'in Mirac'ını anlatan ve
bir çok sahabeden rivayet edilen Hadis-i şerifte de geçmektedir. Hem Kur'ân'ın
Necm suresinde, hem de Hz. Peygamberin Mirac'ını bütün ayrıntılarıyla anlatan
hadis-i şerifte geçen Sidretül-Müntehâ', "Cennetin uçlarındandır, üzerinde
Sündüs ve Istebrekın Cennetlerinin etekleri vardır", diye açıklanmış,
Keşşâf'ta da Sidretül-Müntehâ' Cennetin nihayetinde ve sonundadır, diye
geçmektedir.
Ayrıca Sidretül-Müntehâ', "Allahu Teâlâ'nın zât âlemi
demektir ki, buraya ne meleklerin büyükleri, ne de Peygamberlerin büyükleri
dâhil olabilir. Nitekim hadis-i şerifte de Hz. Peygambere refakat eden Cebrâil
aleyhisselâm da Peygamberimizi buraya kadar götürmüş, buradan ileriye geçmeye
izinli olmadığını ifade ederek, bundan sonra Cenâb-ı Hakk'ın daveti sebebiyle
Hz. Peygamberin yalnızca gideceğini bildirmiştir. Işte bu yüzden bu terkib
"son sınır, son hudud veya sınırın sonu" diye anlaşılmıştır.
Hadis-i şeriflerde ise belirttiğimiz gibi daha çok mi'rac hadisesi
ile ilgili kısımlarda geçmekte ve meşhur hadis kitaplarının; hemen hemen
hepsinde sözkonusu edilmektedir: "...Sonra beni Sidretül-Müntehaya
götürdü. Bir de gördüm ki, sidr ağacının yaprakları fillerin kulakları gibidir,
yemişleri ise (Yemenin) Hecer (kasabası) testilerine benzer. Allah'ın emrinden
her şeyi bürümekte olan şey Sidre yi tamamıyle bürüyünce bana başka bir hal
oldu. Artık Allah'ın mahluklarından onun güzelliğinin bir kısmını bile
anlatmaya gücü yetebilecek hiç bir kimse yoktur... " (Müslim, Imân, 259).
Ibn Mesud (r.a)'dan gelen rivayette de "Rasûlüllah (s.a.s)
Sidretül-Müntehâ'ya varınca yer yüzünden çıkan ve yukarıdan inen burada son
buluyor"dedi. Allah orada ona kendisinden önce gelen hiç bir peygambere
vermediği üç şeyi verdi: Namazlar beş (vakit) olarak farz kılındı. Kendisine
Bakara sûresinin son âyetleri verildi ve Allah'a hiç bir şeyi ortak
koşmadıkları müddetçe ümmetine büyük günahlar da bağışlandı. Ibn Mesud,
"Sidre'nin dört bir tarafı (meleklerle) çevrili iken" (en-Necm, 53/16)
âyetini okudu ve "Sidre, altıncıgöktedir" dedi. Süfyân "Altından
Pervaneler!" dedi ve eliyle işaret edip elini titretti. Malık b.
Mağfel'den başkası da şöyle diyor: "Yaratıkların ilmi "sidre'de"
son bulur ve bunun üstü hakkında bilgileri yoktur" (Tirmizi, T. Suver 53).
Mürre'nin Abdullah'tan rivayetine göre "Rasulullah (s.a.s)
Isrâ gecesinde Sidretü'l-Müntehâ'ya götürüldü ki, sidre
altıncıgöktedir..." (Müslim'den naklen, Kurtubî, XVII, 94).
Enes'in rivayetine göre Rasulullah (s.a.s) şöyle buyuruyor:
"Ben Sidretü'l-Müntehâya götürüldüm. O, yedinci göktedir. Yemişi Hecer
(kasabasının) testileri, yaprakları da fil kulaklarına benziyordu. Dibinden iki
zâhir, iki hâtın olmak üzere dört nehir çıkıyordu. "Ya Cibril bu da
ne?"dedim. Cibril: "Bâtın olanlar Cennettedir; zâhir olanlar ise
Fırat ve Nil'dir" diye cevap verdi" (Kurtubî (Darekütnî'nin lafzıyla
Müslim'den naklen), XVII, 94).
Bu iki hadisi sahih kabul edenler onları şöyle telif etmişlerdir:
Kökü altıncıgökte, dalları yedinci göktedir (et-Tehanevi, Keşşafu Istılâhati'l
fünün, Istanbul 1984, I, s. 728; Kurtubî, a.g.e., aynı yer).
Sidr denilen bu ağaç Cennetin en üst kısmındadır. Eskilerin ve
yenilerin ilminin ulaştığı son noktadır. Arşın sağlında yer almaktadır. Mi'rac
gecesinde bu mevkiye vardıklarında Cibril geride kalmış; Rasulullah (s.a.s)
geri kalmasının sebebini sormuş, Cibril şöyle cevap vermiştir: "Bu makam
dostun dostta kalacağı bir makamdır. Eğer kıl kadar ileri gidersem yanar kül
olurum. Bundan sonrasını geçmek sadece sana bahşedilmiştir..." (Keşşafu
Istilâhati'l-Fünun, "Sidretü'l-Müntehâ" maddesi).
Sidretü'l-Müntehâ' denilmeşinin sebebi, buraya hem büyük
meleklerin, hem de büyük peygamberlerin geçememesi ve burası hakkında
bilgilerin yeterli olmamasıdır. Bunun için bu tabir kullanılmış ve beşerî, yani
insanlara ait ilmin son sınırı diye de açıklanmıştır. Gerek peygamberlerin,
gerekse diğer yaratılmışlardan her âlimin ilmi burada son bulur, ondan ileri
geçemez.
Ayrıca büyük müfessirlerden Fahruddîn er-Râzî, Sidretü'l
Müntehâ'yı, buraya kadar zikredilen mânâlarını yanı sıra, "hayret-i
küsvâ" diye açıklamıştır ki, akılların hayretle kaldığı, bundan daha
şiddetli bir hayretin tasavvur edilemeyeceği, insanın son derecede hayrete
düştüğü bir makam olarak tavsif ettikten sonra; sadece, Hz. Peygamberin
hayrette kalmadığını, şaşmadığın, gördüklerini açıkça gördüğünü kaydetmektedir.
Öyleyse biz âciz insanların Sidretü'l-Müntehâ'yı kesin olarak
"şudur veya budur" diye açıklamamız mümkün görülmemektedir. Necm
suresinin 9. âyetine ve hadis-i şerifteki rivayete göre, sadece Peygamberimize
"Kâb-ı Kavseyne" kadar yaklaşmasına müsaade edilmiştir. Sidretü'l
Müntehâ'dan ilerisi gayb âlemidir ki, Allahü Teâlâ'dan başka hiç kimsenin
ilmine ve bilgisine giremez, yani insanî ilmin son sınırıdır. Buradan ötesi
Allahü Teâlâ'nın "Zât Âlemi" diye adlandırıldığı için, bu deyimi açık
ve seçik bir tarzda ortaya koymamız mümkün değildir.
SIFÂT-I SELBİYYE
Yüce Allah'ın zâtına ve varlığına yakışmayan, o yüce zât hakkında
mümteni' (imkansız) olan vasıflar. Zaten "selbetmek"; kaldırmak,
uzaklaştırmak, tenzih etmek anlamındadır. İşte bu sebeble Yüce Allah'ın zâtî ve
sübûtî sıfatlarının zıdlarına "sıfât-ı selbiyye" denmiştir ki;
bunlar, Yüce Allah'ın zâtına mümteni' olan, yaraşmayan sıfatlardır. Başka bir
deyişle Cenab-ı Hakk, bu çeşit zıt sıfatlarla, yaratıklara mahsus olan bu
olumsuz özelliklerle muttasıf değildir. Bu yüzden sıfât-ı selbiyye denmiştir
ki; şayet böyle bir sıfat verilmemesi düşünülmüş ise, bu vasıf O'ndan
selbedilsin, yani bu özellik O'nun Yüce zâtından kaldırılsın. İşte bunun için
sıfât-ı selbiyyeye "Tenzihât" da denir. Bunun anlamı, "bütün bu
olumsuz özelliklerden, noksanlık ve eksikliklerden Yüce Allah "berîdir,
uzaktır" demektir.
Sıfât-ı selbiyye veya Yüce Allah'ın zâtından selbedilen hususlar,
sıfât-ı zâtiyye ve sıfât-ı sübûtiyye başlıkları altında sayılan on dört sıfatın
zıdlarıdır. Bunlar şunlardır:
1. Adem (yokluk); 2. Hudûs (sonradan varolmak, öncesinde yokluk
bulunmak); 3. Fenâ (varlığının sonu olmak, belli bir süre sonra yok olup
gitmek); 4. Teaddüt (birden fazla olmak, eşi, ortağı, yardımcıları olmak); 5.
Müşâbehet (sonradan yaratılmış bir şeye benzemek, benzeri ve dengi olmak); 6.
Başkasına muhtaç olmak, kendi kendine var olamamak; 7. Ölü veya cansız olmak;
8. Câhil (bilgisiz, ilimsiz) olmak; 9. İradesiz olmak, bir şeyi bir başka şeye
tercih edememek; 10. Âciz (gücü yetmez) olmak; 11. Görmemek, kör olmak; 12.
İşitmemek, sağır olmak;13. Konuşamamak, dilsiz olmak;14. Yaratmamak, hiç bir
şeyi var edip icad edememek.
Görüldüğü gibi bu selbî sıfatları, "Yüce Allah şu değildir,
bu değildir" şeklinde daha da çoğaltmak mümkündür. Zira bu tarzda bazı
hususları Cenab-ı Hakk'tan selbetmekle (kaldırmakla), O'nun Zâtına ve vâcib
olan sıfatlarına hiç bir şekilde zarar gelmez. Bununla beraber sıfatlar
hususunda İslâm âlimleri şu tarzda ittifak etmişlerdir:
Şayet isim ve sıfat tesbit etmeye dinen izin verilmiş ise, yani
Kur'ân ve Hadislerde bu sıfat ve isimlere açıkça işaret eden lafızlar var ise;
Yüce Allah'a isim ve sıfat tesbit etmek câizdir. Şayet bu konuda bir yasaklama
varsa, yani isim ve sıfat tesbit etmeyi yasaklayan bir âyet veya hadis varsa;
Cenab-ı Hakk için isim ve sıfat tesbit etmek câiz değildir. Eğer ne izin ne de
yasaklama hususunda bir âyet veya hadis yoksa; değişik görüşler ileri sürülmüş
ise de, kabule şâyan olan görüşe göre, isim ve sıfat verilmesine müsaade
edilmemiştir.
İşte sıfât-ı selbiyye denilen bu olumsuz özellikler, Yüce Allahın
zâtından kaldırıldığı için, "tenzihât" olarak değerlendirilmiş ve
sıfat olarak kabul edilmemiştir. Zira Cenab-ı Hakk, akıl ve hayâle gelen ve
gelebilecek olan her türlü eksikliklerden ve noksanlıklardan münezzeh, bütün
kemâl (yetkin) sıfatlarla ve özelliklerle muttasıftır.
SIFAT-I SELBİYE KAÇTIR?
Bunlar altıdır:
a- Vahdaniyet: Cenab-ı Allah'ın (c.c.) zat ve sıfatında bir
olmasıdır.
b- Kıdem: Cenab-ı Allah'ın (c.c.) varlığının başlandıcı olmamak,
yani ezeli olmaktır.
c- Beka: Varlığıın sonu olmamasıdır.
d- Muhalefetü'l-havadıs: Sonradan var edilmiş olan şeylere muhalif
olmasıdır.
e- Kıyam bi nefsihi: Cenab-ı Allah'ın, kendisiyle kaim, tam
istiklal sahibi olmasıdır.
f- Vucut: Var olmaktır.
SIFÂT-I SÜBUTİYYE
Yüce Allah'ın zatının gereği olan ve bu zattan ayrılmayan, ezelî
ve ebedî olan vâcib sıfatlar. Bu sıfatların hepsi Kur'an ayetleriyle sabit
oldukları ve bu ayetlerden çıkarıldıkları için ve varlıkları Yüce Allah'ın
zatında isbat edilmiş olduğu için, "sübutî sıfatlar" diye
isimlendirilmişlerdir. Yüce Allah bu sıfatlarla ta ezelde vasıflanmış idi. Bu
sıfatların hiç biri sonradan kazanılmış (hâdis) sıfatlardan değildir. Bunların
da her biri Yüce Allah'ın zatıyla kaimdir. O'nun Yüce zatı ve varlığı
düşünülmeden bu sıfatlardan bahsetmek de mümkün olmaz. Bu sıfat-ı sübutiyye
şunlardır:
1. Hayat Sıfatı: Yüce Allah'ın diri, canlı ve ezelî bir hayat ile
hayat sahibi olması demektir. Bunun zıddı olan ölü ve cansız olmak, Allah
hakkında düşünülemez, mümteni'dir. Allahu Teâlâ'nın bu sıfatına işaret eden pek
çok ayet vardır. Meselâ: "Ölümsüz, diri olan Allah'a güven ve O'nu tesbih
et!..." diye buyurulmaktadır (Furkân, 25/58).
Her şeye can veren, ölü gibi görünen toprağa, kuru sanılan
ağaçlara can, hayat ve tazelik veren Allahu Teâlâ'dır. Bütün canlıların hayatı
sonradandır ve Yüce Allah'ın yaratmasıyladır. Halbuki Yüce. Allah'ın
"Hayat" sıfatı da; zâtı gibi kadimdir, ezelî ve ebedîdir; zatından
ayrılmayan, zatı ile var olân vacib bir sıfattır. Zira hayat olmadan diğer
sıfatları düşünmek, onlarla Allah'ı vasıflandırmak abes olur. Bu bakımdan
sübutî sıfatların ilki "hayat" sıfatıdır.
2. İlim Sıfatı: Allahu Teâlâ'nın ezelî ilmiyle her şeyi bilmesi
demektir. O'nun ilmi, kâinattaki her şeyi kuşatmıştır. Evrendeki hiç bir şey
O'nun ilminin dışında meydana gelemez. Olmuşu, olmakta olanı ve olacağı gerek
küll halinde (genel kurallarıyla); gerekse ayrı ayrı, hepsini bilir. O'nun
ezelî olan ilim sıfatıyla muttasıf olduğunu gösteren pek çok ayet-i kerime
vardır:
"İçinizde (sinelerinizde) olanı gizleseniz de açıklasanız da
Allah onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir..." (Alû
İmran, 3/29).
Şu halde Allah'ın ilmi gizli açık her şeyi kuşatmıştır.
Kalblerimizden geçenler de O'na malumdur. Bütün gayb alemi, bizim sınırlı ve
sonradan kazanılma bilgimizin ulaşamadığı o âlem, Allah'ın bilgisi
dâhilindedir. O'nun ilmi, zatı ile kâim olan, ezelî ve ebedî, bilinenlerle
değişmeyen bir ilimdir. Kulların ilmi gibi kazanılmış, sonradan elde edilmiş
bir ilim değildir.
3. İrade Sıfatı: Yüce Allah'ın istediğini dileyip tercih etmesi
demektir. Yani O'nun, bir işin şöyle olmasını değil de, böyle olmasını veya
böyle olmasını değil de, şöyle olmasını dilemesi, dilediği gibi tâyin ve tahsis
etmesidir. Evrende olmuş ne varsa, hepsi O'nun dilemesi, iradesi ile olmuştur.
O'nun iradesi ve isteği dışında hiç bir şey var veya yok olamaz. Cenâb-ı
Hakk'ın "irade" sıfatı, mümkün veya câiz olan şeylere tealluk eder.
O'nun iradesi o şeyin olması veya olmaması şıklarından birini tercih eder.
Tercih ettiği cihete iradesini tealluk ettirince, o şey de ya hemen oluverir
veya olmamasını tercih etmiş ise, o şey olmaz, yok olur.
Bu anlamda Yüce Allah'ın iradesini iki şekilde anlamak kabıldir:
a) Tekvinî (kevnî) irade: Bu iradeye "meşiyyet" de denir
ki; bütün yaratılmışlara şâmildir. Bir şeye tealluk edince, o şey olmamazlık
edemez, her halde vuku bulur. Bu anlamda Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:
"Birleyin olmasını istediğimiz zaman, sözümüz ona sadece "ol!"
demektir ve o hemen oluverir" (en-Nahl, 16/40).
b) Teşriî (dinî) irade: Bu irade Cenab-ı Hakk'ın muhabbet ve
rızası demektir ki; bu mânâda irade ettiği şeyin herhalde meydana gelmesi vâcib
değildir. Çünkü kulların işleriyle ilgilidir. Bu mânâda Yüce Allah;
"...Allah size kolaylık murat eder, zorluk istemez" buyuruyor
(el-Bakara, 2/185). Bunun anlamı "şayet siz kullar, Allah'ın rıza ve
mühabbetinin hilafına zorluk, kötülük, isterseniz; kendisi bunları istemediği
dilemediği halde, siz istediğiniz için yaratır; zorluğa ve kötülüğe rızası yoktur"
demektir.
4. Kudret Sıfatı: Allah Teâlâ'nın bütün mümkünâta gücünün yetmesi,
her türlü tasarrufta bulunması demektir. İradesiyle bütün mümkünâtı kuşattığı
gibi, kudretiyle irade ettiklerini bir fiil meydana getirerek, yaratarak
bunlara Kadir olur. Allah Teâlâ'nın nihayetsiz, bitmek tüKerimek bilmeyen
kudreti vardır. Bu sıfat da diğerleri gibi ezelî ve ebedîdir. Ezelî olan bu
kudret sıfatıyla, her hangi bir şeyi dilediği gibi yapmaya Kadirdir. O'nun
kudretinin erişemeyeceği, bu kudretin dışında kalan hiç bir şey yoktur. Nitekim
Yüce Allah; "Muhakkak ki, Allah her şeye kâdirdir, gücü yetendir"
buyurmaktadır (el-Bakara, 2/20).
5. Basar Sıfatı: Cenâb-ı Hakk'ın görmesi demektir. O her türlü
vasıta, organ ve bağıntılar olmaksızın her şeyi görür. O'nun görmesi, göz gibi
bir organa, ışığa, uzaklığa ve yakınlığa bağlı değildir. Yüce Allah'ın görme
sıfatı da ezelîdir, sonradan olma değildir. Bu sıfat da bütün mevcudâta, görmek
şanından olan her şeye tealluk eder. O'nun görmeşinin dışında kalan hiç bir
mahlûk yoktur. İnsanın görmesi sınırlıdır, görme organından mahrum olanlar
göremezler: Ayrıca aydınlık, karanlık, uzaklık, yakınlık ve daha dünyadaki nice
olay, görmeye veya görmemeye etki etmektedir. Allah Teâlâ'nın görmesi hiç bir
şeyden etkilenmez. Bu sıfatla ilgili Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce ayet yer
almaktadır. Meselâ; Bakara süresi 233. âyet meâlen şöyle son bulmaktadır:"
... Biliniz ki, Allah, şüphesiz yaptıklarınızı görür ".
6. Semi' Sıfatı: Yüce Allah'ın işitmesi, duyması demektir. O bu
sıfatla ezelde muttasıftır. O, her çeşit, her kuvvette ve zayıflıktaki sesleri
işitir, duyar. İşitilmek şanından olan her şeyi işitir. Allahu Teâlâ'nın işitip
duyması, kulların işitmesi gibi, bir takım kayıt ve şartlara, vasıtalara ve
organlara bağlı değildir. O, işitilmek şanından olan her şeyi, en gizli ve pek
hafif sesleri, fısıltıları bile duyar. Özellikle kullarının duâlarını,
zikirlerini, gizli ve aşikar niyazlarıyla yalvarışlarını işitir, kabul eder ve
mükâfatlandırır. Bu sıfatla ilgili pek çok âyet vardır, ekserisi görmek
sıfatıyla beraber yer almaktadır. Meselâ; Nisâ suresi 134. âyet meâlen şöyle
nihayet bulur: "...Allah işitir ve görür".
7. Kelâm Sıfatı. Yüce Allah'ın söylemesi ve konuşması demektir. O,
harf ve seslere muhtaç olmadan konuşur ve söyler. Allahın "Kelâm"
sıfatı, ezelî ve ebedîdir; yüce zatı için vacib olan sıfattır. O'nun dilsiz
olması, konuşamaması düşünülemez. İşte yüce Rabbimiz bu sıfatıyla
peygamberlerine söylemiş, emirler vermiştir. Kitablarını ve şeriatini bu kadîm
kelâmıyla bildirmiştir. O, kelâmını dilediği zaman, kendi zatına ve şanına
layık bir şekilde meleklerine bildirir, işittirir ve anlatır. Bunu yaparken
harflere, seslere, hecelere ve kitabete (yazıya) muhtaç değildir. Yüce Allah'ın
dilediği şeyleri, emir ve yasaklarını peygamberlerine ya Cebrâil vasıtasıyla
veyahut doğrudan doğruya vahy ve ilham etmiş olması da bu "kelâm"
sıfatının bir tecellisidir. Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberleriyle tekellüm ettiğini
(konuştuğunu) gösteren âyetler vardır. Meselâ; Cenab-ı Allah meâlen şöyle
buyurmaktadır: "Allah Musa'ya hitabetti" veya "Âllah, Musa'ya da
hitab ile konuştu" (en-Nisa, 4/164). Ayrıca Bakara suresi 253. âyette de
şöyle buyurulmuştur:" ... Onlardan Allah'ın kendilerine hitab ettiği
(konuştuğu), derecelerle yükselttikleri kimseler vardır..."
8. Tekvîn Sıfatı: Allah Teâlâ'nın bilfiil yaratması, yoktan var
etmesi demektir. Allah'ın bu sıfatı ezelidir. Tekvîn sıfatı da diğer sıfatları
gibi, O'nun yüce zatıyla kaim ve O'nun hakkındâ vacib olan sübutî sıfatlarından
biridir. Tekvin sıfatı, irade sıfatının muktezasına göre, mümkünâta tesir eder,
yaratır ve icad eder. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: "Bir şeyi
dilediği zaman, O'nun buyruğu, sadece o şeye "ol!" demektir ve o
hemen oluverir" (Yasin, 36/82). İşte bütün bu kâinatın ve içindeki varlıkların
yaratanı, icad edeni, Yüce Allah'tır. Bunları varedip etmemeye muktedir olan
(gücü yeten) Allah Teâlâ, "İrade" sıfatıyla ezelî ilmine uygun olarak
var olmasını, icad edilmesini irade buyurmuş (dilemiş) ve Tekvîn sıfatıyla
yaratıp icad eylemiştir.
Yüce Allah'ın alemleri yaratmak, rızık vermek, nimetler ihsan
etmek, yaşatmak, öldürmek, diriltmek, azab etmek, mükafatlandırmak gibi bütün
fiilleri Tekvîn sıfatına râcidir, yani Tekvîn sıfatının tealluklarının başka
başka olmasıyla bu isimleri alır. İşte Tekvîn sıfatının bütün bu tealluklarına
"sıfât-ı fiiliyye" de denir.
Allahü Teâlâ'nın yüce zatına mahsustur. O'nun yüce zatı için vacib
olan sıfatların hepsi, görüldüğü gibi, ayetlerle sabit olduğundan, bütün İslâm
âlimleri arasında bu konuda ittifak vardır. O'nun bu sıfatlarla ezelde muttasıf
olduğunda şüphe yoktur.
Yukarıda da ifade edildiği üzere, Yüce Allah, zatında,
sıfatlarında, işlerinde, fiillerinde bir tekdir; O'nun eşi, ortağı ve benzeri
yoktur. O'nun sıfatları ve işleri de yüce zatına mahsustur. O'nun yüce zatı ve
varlığı kabul edilip tasdik edilmeden, yukarıda sayılıp açıklanan sıfatlardan
ve O'nun güzel isimlerinden sözetmek de mümkün olamaz. Zira bu sıfatlar ve
isimler, O'nun yüce zatının ve varlığının zorunlu bir gereğidir. Ne bu zat, bu
sıfatlarsız; ne de bu sıfatlar, bu zatsız olur. Yine dikkat edilecek olursa, bu
sıfatların her biri açık ve seçik olarak Kur'ân âyetlerine dayanmaktadır. Yani,
bizzat Yüce Allah, kendisini bu sıfatlarla vasıflandırmıştır. Böylece O'na olan
inancımız daha da kuvvetlenmektedir. Çünkü bu sıfatlarıyla O'nu daha iyi
anlıyabiliyoruz. Yoksa O'nu her hangi bir şeye hâşâ benzetmek gibi bir gaye
için asla değildir. Bütün bu sıfatlar O'nun yüce zatına yaraşır bir tarzdadır.
Biz bütün bu sıfatların asıllarına imân ederiz; fakat keyfiyetlerine, nasıl ve
nice olduklarına dair her hangi bir şekilde söz söylemeyiz. Bu konuda söz
etmeye de bilgilerimiz yeterli değildir.
SIFAT-I SÜBUTIYYE KAÇTIR?
Bunlar da, Eş'arilere göre yedi, Maturidilere göre de sekizdir ve
şunlardır:
a- Hayat: İlmin imkanını gerektiren ezeli bir sıfattır.
b- İlim: Bilinmesi mümkün olan her şey, kendisiyle açık bir
şekilde bilinen ezeli bir sıfattır.
c- Kudret: Mümkinata taalluk edip, müessir olan ezeli bir
sıfattır:
d- Sem': İşitilebilen şeylere taalluk eden ezeli bir sıfattır.
e- Basar: Görülmesi mümkün olan her şeye taalluk eden ezeli bir
sıfattır.
f- Kelam: İlahi emir ve nehiylerin kaynağı olan ezeli bir
sıfattır.
g- İrade: Kudret dahilinde bulunan şeylerden birinin vukuunu belli
bir zamana tahsis eden ezeli bir sıfattır.
h- Tekvin: Yaratmak, rızıklandırmak gibi fiili sıfatların kaynağı
olan ezeli bir sıfattır. Eş'arilere göre bu sıfat yoktur.
SIFAT-I ZÂTİYYE
Yüce Allah'ın zatı için vacib olan, zorunlu olan sıfatlar. Bunlara
sıfât-ı nefsiyye de denir. Diğer bir tabirle "zatî veya nefsî
sıfatlar" da denilen bu sıfatlar, Yüce Allah'ın varlığını ve hakikatını
anlayıp kavramada biz kullarına yardım eden sıfatlardır. Bu sıfatlar sayesinde
Allahu Teâlâ'nın yüce zatını ve varlığını O'na yaraşır bir tarzda anlayıp,
imanımın da o nisbette kuvvetlendirebiliriz. Yüce Allah'ın kendine mahsus bir
zatı vardır ve bu zatının gereği olan, bu zatdan ayrılması düşünülmeyen sıfatları
vardır. Bunlardan bir kısmına "Zatî sıfatlar" , bir kısmına da
"sübutî sıfatlar" denir.
Zatî sıfatlar, hiç bir sebebin eseri olmayan, Allah Teâlâ'nın
hakikatını ortaya koyan sıfatlardır. Bu sıfatlar Yüce Allah'ın zâtıyla,
varlığıyla doğrudan doğruya alâkalı oldukları için ve sadece Allah'ın yüce
zatına mahsus oldukları için zatî sıfatlar diye isimlendirilmişlerdir. Zat veya
varlık olmadan bu sıfatların varlığını düşünmek ve bu sıfatlardan söz etmek
imkansızdır.
"Sıfât-ı Zatiyye" denilen bu zatî sıfatlar şunlardır:
1. Vücûd Sıfatı: Yüce Allah'ın mevcudiyeti, varlığı demektir ki;
bazı âlimlerimize göre, asıl zatî veya nefsî sıfat budur. Zira Yüce Allah'ın
mevcudiyeti, varlığı kabul edilmeden, diğer sıfatlarından bahsetmek mümkün
olmaz. Yüce Allah'ın varlığına, mevcudiyetine işaret eden pek çok âyet-i kerime
Kur'ânda mevcuttur. Bunlardan birisi olan Haşr suresinin 22. âyetinde meâlen
şöyle buyurulmaktadır:
"O Yüce Allah, görüleni de görülmeyeni de bilen, Kendisinden
başka ilah olmayan, ancak kendisi var olan Allah'dır ".
Allah Teâlâ'nın varlığı, mevcudiyeti kendi zatının gereğidir.
O'nun yüce zatı, yaratıklarda olduğu gibi başkasından dolayı değildir. O kendi
zatı ite vardır, kendi zatıyla kâimdir, varlığı için bir başkasına muhtaç
değildir. Zira muhtaç olan, İlâh olamaz.
2. Kıdem Sıfatı: "Yüce Allah'ın varlığının evveli ve
başlangıcının olmaması" demektir. O, ezelidir; O'nun var olmadığı bir an
bile düşünülemez. Varlığı, zatının gereği olan Yüce Allah'ın bu varlığının
ezelî olması, evveli ve sonunun olmaması vâcibtir. Varlığında başlangıç ve sonu
olanlar, ancak yaratıklardır. Allahın kıdem sıfatına Hadid suresinin 3. Âyeti
açıkça işaret etmektedir: "O, her Şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiç
bir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir.
O, herşeyi bilir".
3. Bekâ sıfatı: "Allah Teâlâ'nın varlığının sonu, bitiş
noktası yoktur" demektir. O, ebedîdir, yani onun mevcudiyeti, varlığı
sonsuzca devam edip gitmektedir. Bu sıfat dahi sadece onun yüce zâtına mahsus
bir sıfattır, çünkü bütün yaratıklar sonludur, bir gün hayatları son
bulacaktır. İşte bu gerçek, Rahman suresinin 26. ve 27. âyetlerinde meâlen
şöyle beyan buyurulmuştur: "Yer yüzünde bulunan her şey fânidir
(sonludur); ancak yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bâkidir ".
4. Vahdaniyet Sıfatı: Yüce Allahın zatında, sıfatlarında ve
fiillerinde (işlerinde) bir tek olması demektir. O'nun eşi ve ortağı,
yardımcısı yoktur; bir ve tek'tir.
İhlâs Suresi, Cenab-ı Hakk'ın bu sıfatını açık bir üslupla ortaya
koymaktadır: Hz. Peygambere hitaben; "Deki, Allah bir tektir; Allah hiç
bir şeye muhtaç değildir, O doğurmamış ve doğmamıştır, hiçbir şey O na denk
değildir ".
Her şeyi yaratan Allah Teâlâ olduğu için, O işlerinde, fiillerinde
de tektir. O'nun hiç bir benzeri, ortağı, örneği ve cüzleri (parçaları) ve
yardımcıları yoktur. İbadete lâyık yegâne tek mabut, Allah'tır. İşte
"Vahdaniyet" sıfatını bütün bu hususları içine alan bir teklik
(ehâdiyet) olarak anlamak gerekir. O her bakımdan en mükemmel, bütün eksiklik
ve noksanlıklardan uzak (münezzeh) bir varlıktır.
5. Muhâlefetün lil-Havadis Sıfatı: Yüce Allah'ın sonradan
olanlara, sonradan yaratılmış olanlara benzememesi demektir. Yüce Allah'ın
benzeri hiç bir şey yoktur. O'na eşit ve denk olan hiç bir varlık yoktur. Zaten
kâdîm, bâkî ve bir tek olan varlığın sonradan olanlara benzememesi, yine O'nun
bu sıfatlarının bir sonucudur ve O'nun yüce zatına mahsustur. Bu sıfata Şûrâ
suresinin 11. âyetinde açıkça işaret buyurulmuştur: "O'nun benzeri hiç
birşey yoktur, O işitendir, görendir".
6. Kıyam binefsihi (bizâtihi): "Yüce Allah'ın varlığı veya
mevcudiyeti bir başkasına muhtac değildir; aksine varlığı kendi
zâtındandır" demektir. Bütün yaradılmışlar (mahlukât), var olmada ve
varlığını devam ettirmede Cenâb-ı Hakk'a muhtaçtır. Halbuki Yüce Allah hiç bir
şeye muhtac ve bağımlı değildir, O Azîz ve Sameddir, yani hiç bir şeye ihtiyacı
yoktur; kâinattaki her şey O'na muhtaçtır. Bu sıfata da Kur'ân-ı Kerim'in pek
çok âyetlerinde işaret edilmektedir. Meselâ; Alû İmrân Suresinin 2. âyetinde
şöyle buyrulmaktadır: "Allah, O'ndan başka ilah olmayan, diri ve kendi
kendine kâim (var) olandır".
Vâcibu'l-vücûd (varlığı zorunlu, varlığı kendi zâtının gereği)
olan Allah'ın zatı düşünüldüğü zaman, bu varlıkla beraber bu zâtî sıfatların da
düşünülmesi zaruridir (vâcibtir). Varlık, yani mevcudiyet ve sıfatlar O'ndan
ayrılmaz. Allah Teâlâ kadîm, ezelî, ebedî ve her yönden en mükemmel olduğu
için, ne zamana, ne mekâna, ne bir yardımcıya muhtaçtır. O bunların hepsinin
üstünde, varlığı zâtının gereği, mutlak ve en mükemmel ve vâcib bir Allah'dır.
ISLAM FIKHI AÇISINDAN SİGARA
SIGARA : Patlıcangillerden bir bitki olan tütünün yapraklarından
elde edilen bir keyif verici olduğu herkesin malumudur. Tütünün ilk kez Amerika
yerlilerince bilindiği ve kullanıldığı ve Amerika'nin Avrupalılarca
öğrenilmesinden sonra Avrupâ ya da götürüldüğü ilk götürenin ise Christopher
Columbus (1506) olduğu kaydedilir. (Mahmut Nazım en-Nesîmî, et-Tibbu'n-Nebev'î
ve'l-ilmu'l-hadis I/33; Muhammed Sefik Girbal ve arkadaşları,
el-Mevsû'atü'l-Arabiyyetü'l-Muyessera,"Tebg" (Tütün) md. Tütünü Avrupa'ya
ilk kez Jean Nicot isimli birisinin götürdügü de söylenmiştir. en-Nesîmî, agk.)
Bazı fıkıh kitaplarında da ilk kez 1015 Hicri yılında ortaya çıktığı söylenir.
(Tütünün tarihiyle ilgili geniş bilgi için bk. Abdulhay
el-Lüknevî,Tervîcu'l-cinan bi-tesrîh-i hükm-i surbi'd-duhân 2 vd.) Bu da
M.1506'lara rastlar ve Islam aleminin tütünü Avrupa'dan takriben yüzyıl sonra
tanıdığını gösterir. Gerçi Avrupada da iyiden iyiye tanınma tarihi 1586'dir.
(M. Sefik Girbal agk: ) Bu durumda aradaki fark yirmi yıldan aza düşmüş olur.
Tütünün süs bitkisi ve tıbbi gayeler için de kullanılmış olması, (agk.) konumuz
açısından önem arzedecektir.
Tartışmasız büyük müctehitlerin tanımadığı tütün diyebiliriz ki
biraz da bu yüzden Islam aleminde de hızla yayılmış ve H.11. asrın başından
itibaren kullanılır olmuştur. Buna paralel olarak dini hükmü konusunda da pek
çok görüş beyan edilmiş, risaleler ve kitaplar kaleme alınmıştır. Hatta
denebilir ki, sonradan ortaya çıkan bu tür konularda hakkında tütün kadar söz
söylenen, yazılı beyan ortaya çıkan bir başka konu yoktur. Sadece
"Kesfu'z-Zunûn"un zeyline kitap adlarına göre bir göz gezdiren buna
şahit olur. Bu yazılanlara bütün mezhepler ortaktır ve sigara hakkında her
mezhepten, zikredeceğimiz her üç görüşe sahip alimler bulunduğu için, meselenin
mezheplere göre hükmü diye âyırım yapmak da hem mümkün hem de isabetli
görülmemektedir. Diğer yönden bizce tartışılabilir bir görüşe göre de zaten
sigaranın ortaya çıktığı tarihten beri müctehit bulunmadığı için söylenenlerin
hüküm açısından bir değeri yoktur. Biz şimdilik bu görüşü tartışma dışı
bırakacağız ve hesaba katmayacağız. Değişik görüşleri üç kategoriye ayırarak
delilleriyle ve bu delillerin tartışmasıyla birlikte serdedecek ve bir sonuca
varmaya çalışacağız.
2. MUBAH DİYENLERİN DELİLLERİ VE BUNLARA GELEBİLECEK İTİRAZLAR
Sigarayı mübah gören Islam alimleri mevcut olmuştur. Onlara göre :
1. "Eşyada aslolan ibahadır". Zira Allah (c.c)
yeryüzündeki herşeyi insanlar için yarattığını haber vermiştir. (K. Bakara (2)
29.) Binaenaleyh ibadetler dışında herhangi bir şey sâri' tarafından
menedilmemişse insanların onu haram sayması mümkün değildir. Kur'an açıkça
şöyle söylemektedir. "De ki, bana vahyolunanlar arasında kan, domuz eti-
ki o pisliktir - ya da bir günah olarak Allah'tan başkası adına kesilen
hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir şey bulamıyorum... "(K.
En'âm (6) 145.) Binaenaleyh, sigaranın haram olduğunu söylemenin bir dayanağı
yoktur.
2. Kur'an-ı Kerim'de Allah : "De ki, Allah'ın kulları için
çıkardığı zineti ve rızıkları kim haram kılabilir?.. "(K. A'râf (7) 31.)
buyurmuştur ki, bunu bir önceki ayetle birlikte düşündüğümüzde sigaraya haram
denemeyeceği anlaşılır, bunu destekler mahiyette Hz. Peygamber de şöyle
buyurmuştur: "Allah birtakım farzları mecbur tutmuştur, onları zayi
etmeyin. Bir takım sınırlar koymuştur, onları aşmayın. Bazı şeylerden de,
unuttuğu için değil ama sırf size merhametinden ötürü söz etmemiştir, onları da
araştırmayın..." (Taberânî, Kebîr XXN/222 (No: 589); (Ibn Kayyim, A'lam
I/71-72; el-Hindî Kenz I/194)) Buna göre şeriat koyucunun sigaradan söz
etmemesi onun haram olmadığını gösterir.
3. Sarhoş edici ve zararlı şeyler haram olsa dahi sigaranın sarhoş
ediciligi ve zararı sabit değildir.
4. Bazı insanlar için zararı sabit olsa dahi bu sadece onları
ilgilendirir. Yani mahzuru onlar içindir. Bu, sigaranın herkes için haram
olmasını gerektirmez.
Ancak meseleye bu açıdan bakanlar dahi "Eşyada aslolan
ibahadır zararlılarda aslolan ise hurmettir" kaidesini kabul ederler ve
zararı kesinkes sabit ve mutarrif olan birşeyin haram olacağını söylerler.
Meseleye yumuşak bakan Ibn Abidin de bu esası vurgular .(Bk. Ibn Abidin, Fetâvâ
N/303, 304. Sigaraya yumuşak bakıp onun mubah, ya da ona yakın bir yerde
olduğunu söyleyenler arasında şu alimleri sayabiliriz: Abdulganî en-Nablusî
(es-Sulhu beyne'l-Ihvân fî-ibâhat-i surbi'd Duhân adlı bir kitapçığını bu
konuya tahsis etmiştir.), Ibn Abidîn, Muhammed el-Abbasî el-Mehdî, Ahmed b.
Muhammed el-Hamevî; Malikilerden Ali el-Echûrî (Bu konuda Gâyetü'l-beyân
li-hill-i surb-i mâ-la yugayyibü'l-akle mine'd-duhân adlı bir kitapçığı vardır)
Dussukî, es-Sâvî, el-Emîr gibi Malıkiler de bu görüştedirler; Şafiilerden
el-Hafnî, el-Halebî, er-Rasidî, es-Sebramellisi, el-Bâbilli, AbdülKadir b.
Muhammed b.Yahya el-Hüseynî et-Taberî (Raf'ul-istibâk an-tenâvuli't-tenbâk adlı
risalesi bu konudadır); Hanbelilerden de el-Keremî (Konu ile ilgili el-Burhân
fi se'n-i surbi'd-duhân adlı bir risalesi vardır). Keza, Sevânî de sigaranın
mubah olduğunu söyleyenler arasında yer alır(bk. el-Mevsû'atü'l fıkhıyye,
Kuveyt. X/104,105.))
5. Sigaraya haramdır demek şer'i bir hüküm koymaktır. Bu ise ya
bedihi delillerle ya da nazar ve istidlal ile mümkün olabilir. Birincisi söz
konusu değildir. Çünkü böyle bir delil yoktur. Ikincisi de yoktur. Çünkü nazar
ve istidlal ya müctehidden ya da müctehit olmayandan sadır olur. Bunların da
birincisi söz konusu değildir. Çünkü müctehidlerden böyle bir şey sadır
olmamıştır. Ikincinin ise değeri yoktur. Zira şeriat adına söz hakkına sahip
olanlar müctehitlerdir. (Ebu Saîd Muhammed el-Hâdimî, Resâil 234.)
Ebu Said el-Hadımi'nin bu tesbiti, Birinci Hicri Yıldan sonra
müctehit çıkmadığı esasına bina edilmiştir ki, tartışılabilirliğine daha önce
işaret etmiştir.
Bu delillere itiraz sadedinde şöyle söylenebilir :
"Eşyada aslolan ibaha" olmakla beraber bu hakkında nas
bulunmayan herşeyin mübah olduğunu göstermez. Nitekim rakının, uyuşturucuların,
pek çok habis hayvanın tenavülleri hususunda nas bulunmadığı halde kıyas
yoluyla haramlıklarında da şüphe yoktur. Allah'ın yarattıkları içerisinde
kulların haram kılamayacakları, ayetinde işaretinden anlaşılacağı üzere,
"zinet" ve "güzel rızıklardır". Sigarayı güzel rızık ve
zinet olarak görmek mümkün müdür? Allah'ın sükût ettiği ve hükmünü araştırmamızın
güzel olmayacağı şeyler zararlı olmayan ve kıyaslanacak bir aslı bulunmayan
şeylerdir. "Allah temiz rızıkları helal kılar, habis olanları ise haram
kılar" derken sigara için de elbette ilk akla gelen şey onun bu iki
kategoriden hangisine dahil olacağıdır. Eğer habis kategorisinde olduğu selim
akıllarca kabul edilirse artık onun araştırmamamız istenenlerden olmayacağı
ortaya çıkmış olur: Ayrıca bu gün sigaranın herkes için zararlı olduğu kesin
olarak ortaya konmuştur. Binaenaleyh, sigarayı mutlak mubah görmenin imkanı
gözükmemektedir.
Bunlar sigaraya mubah diyen görüşün delillerine varid olabilecek
itirazlardır. Haram diyenlerin delillerine varid olacak itirazlar ise yerinde
gelecektir.
SIGARA İÇMEK HARAM MIDIR?
Sıgaraya Haram Diyen Alimler olduğu gibi mekruh diyenler hatta
helal diyen Alimler vardır.
a. Deliller
Şunu hemen belirtelim ki, sigara hakkında yazan ve konuşanların
çoğu sigaranın haram olduğu görüşüne varmışlardır ve sigaranın "mutlak
haram" olduğunu söyleyenlerin tutundukları deliller, onun mutlak mubah
olduğunu iddia edenlerin delillerinden hem daha çok hem de daha tutarlıdır.
Ileride bunların tartışmasına girecek olmakla beraber bundan hemen şöyle bir
sonuç çıkarmamız da mümkündür: Sigaranın hükmü "mutlak haram"la
"mutlak mübah"ın orta noktasından "mutlak haram"a daha
yakındır. Buna da "tahrimen mekruh" denebilir.
Mutlak haram olduğunu söyleyenler şu delilleri ileri sürüyorlar.
(Sigaraya haram diyenler arasında şunları sayabiliriz: Surunbilali, Mesîri,
ed-Dürrü'l-müntekâ sahibi; Salim es-Senhûrî, Ibrahim el-Lekkânî, Muhammed b.
Abdülkerim, Halid b. Ahmed, Ibn Hamdûn; Necmeddin el-Gazî, Kalyûbî, Ibn Allân;
Ahmed el-Behûtî (el-Mevsû'âtü'l fıkhıye, Kuveyt X/101 -102))
1. Hadis-i şerife soğan ve sarmısak için: "şu iki bitkiden
yiyenler mescidimize yaklaşmasın, çünkü insanların rahatsız oldukları şeylerden
melekler de rahatsız olurlar" buyurulmuştur. (Bu ve benzeri hadisler için
bk. Müslim, mesâcid 68-78.)
Sigaranın kokusu soğan ve sarmısaktan daha az rahatsız edici
değildir ve üstelik sürekli ve kalıcıdır. Insanlarla devamlı beraber olmak
zorunda olan melekler de vardır. Sigara içen insan kısa zamanda ağız kokusunu
gideremez. Ağzı kokarken de camiye gelmesi yasaklanmıştır. Bu da onun sürekli
camiye gelmemesini gerektirir. Böyle sonuçlara sebep olan birşeyin haram
olmaması düşünülemez.
2. Buna bağlı olarak her türlü canlıya ve öncelikle de insana
eziyet vermek haramdır. Ayet-i Kerime'de : "Mü'min erkekler ve Mü'min
kadınlara haketmedikleri bir şeyle eziyet edenler şüphesiz açık bir buhtan ve
günah yüklenmişlerdir" (K. Ahzâb (33) 58 ) buyurulmuştur. "Her eziyet
veren ateştedir" denmiştir. Sigara içenler içmeyenler için küçümsenmeyecek
bir eziyettir. Özellikle de sigara içen bir es, içmeyen hayat arkadaşı için
bitmez tüKerimez bir eziyettir.
3. Eza veren şey aynı zaman da pisliktir. Pis olan bir şeyin hakkı
ise haram kılınmaktır. Ayette "habis (murdar) şeylerin haram kılındığı
bildirilmiştir. (K. A'râf (7) l57 ) Hz. Peygamber de soğan ve sarmısağa
kokularının ağır olmasından ötürü "şu iki habis bitki" diye tabir
etmiştir. (Bk. Müslim, Mesacıd 76) Rahatsız edici koku sigarada da fazlasıyla
vardır. Öyleyse o da "habis"tir. Habis olan şeyleri ise Allah haram
kılmıştır.
4. Sigaranın teneffüs edilen kısmı dumandır, yani ateştir. Oysa
bunların yenilmesi ve içilmesi haramdır. Ayette haksız yere yetim malı
yiyenlerin karınlarıyle ateş yiyecekleri söylenirken, (K. Nisa (4) 10. ) ateşin
bir ceza aracı olduğu anlatılıyor. Bu ise helâl bir nimet olamaz. Keza
"Artık semanın açıkça bir duman getireceği günü gözle" (K. Duhân (44)
l0.) denirken dumanın (duhân) yine bir ceza ve tenkit aracı olduğu anlatılır.
Suçlulara ceza aracı olarak yaratılan şeyler insanlar için nimet olamazlar. Hz.
Peygamber'de sıcak yemekten hoşlanmazlar ve "Allah bize ateş
yedirmemiştir" derlerdi. (Benzer hadis için bk. el-Hindî, Kenz. VN/109)
5. Sigara hiçbir faydası bulunmayan safi bir israftır. Allah'ın
insanların kıyamını (yaşayabilmelerini) sağlaması için bahsettiği "mal'ın
(K. Nisâ (4) 5.) ziyanıdır. Bazan çoluk çocuğunun nafakasını kısmaktır. Oysa
pekçok ayet ve hadislerle hem israf hem de malı ziyan etmek yasaklanmıştır.
(Bk. K. En'âm (6) l41; A'râf (7) 31; Hadis için bk. Buhari, zekât 18; Müslim,
Akdiye 14.) yani haram kılınmıştır. Dolayısı ile bu durumda olan sigaranın da
haram olması iktiza eder.
6. Sigara abesle iştigaldir. Allah ise insanları boş yere (abesle
iştigal için) yaratmadığını bildirmiştir. (K. el-Mü'minûn (23) 115)
7. Sigara "bid'at" tır. Çünkü bid'atın bir göstergesi
de, yapıldığında ona karşılık bir sünnetin kaybolmasıdır. Sigara için
insanlarda önemli bir sünnet olan ağız temizliği kaybolmaktadır. "Her
bid'at ise dalalettir. Her delalet de cehennemdedir". (Müslim, Cum'a 43;
Ebu Davud, Sünnet 5.) Cehenneme müncer olan bir şeyin haram olması gerekir.
8. Sigara Islam alemine Hiristiyan ve Yahudilerden geçmiştir ve
onların bir uygulamasıdır. Oysa müslümanlar başkalarına benzemekten
menedilmişlerdir. Binaenaleyh, sigara bu açıdan da menedilmiş yani haram
kılınmış olur.
9. Hepsinden önemlisi, sigara insan için zararlı bir şeydir.
"Bütün zararlılar ise haramdır" Gerçekten de bu gün artık sigaranın
kimseye yarar sağlamadığı, aksine pek çok zararlarının olduğu tıp uzmanlarınca
ortaya konmuştur. (Sigaranın zararları konusunda ISAV'da tertib edilen
(26.10.199l ) sempozyuma sunulan tebliğlere ek olarak ayrıca bk. en-Nesîmî,
age. I/343 vd.) Zararlılarda aslolan hükmün "haram" olacağında ise
Islâm alimleri arasında adeta ittifak vardır. Çünkü "zarar ve zarara
mukabıl zarar yoktur. (Mecelle md. l9 )Allah "Kendi kendinizi
öldürmeyin" (K. Nisâ (4) 29 ) "Kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye
atmayın" (K.Bakara (2) 195 ) buyurmuştur.
10. Sigara bütün bütün sarhoş etmese dahi bir nevi gevşeme ve
uyuşturma tesiri yapmaktadır. Bütün sarhoş ediciler haram olduğu gibi,
uyuşturucu ve fütur verici şeyler de haramdır. Ne var ki, sigara içene, sarhoş
edicilere verilen ceza verilemez.
11. Hadis-i şerifte "Helâlın da haramın da belli olduğu,
aralarında şüpheli şeyler bulunduğu, onlardan sakınanın dinini ve ırzını
koruduğu, onlara düşenin ise harama düşecegi..." bildirilmiştir. (Buharî,
Iman 39; Müslim, müsâkât 107.) Sigara ise en azından böyle bir durumdadır ve
netice itibariyle harama götürür.
12. Sigara konusunda Islâm Halifesinin yasaklaması mevcuttur.
şeriate muhalif olmayan konularda veliyyu'1-emrin isdar edeceği buyruklara
şer'an uyma zorunluluğu vardır, aksine hareket ise naslarla haram kılınmıştır.
Binaenaleyh, sigaranın da haram olması gerekir.
13. Sigara insanı, Allah'ı zikretmekten ve O'na karşı kulluk
görevlerini ifa etmekten alıkoyar. Sigara tiryakisi oruca çok zor tahammül
eder. Bu yüzden pek çok kişi oruç tutmaz. Itikata hiç cesaret edemez. Allah'ın
zikrinden alıkoyan birşey ise batıldır, haramdır.
b. Itirazlar
Mutlak haramdır diyenlerin delillerine de -her ne kadar
diğerlerinden çok güçlü olsalar dahi- pek çok yönden itiraz edilebilir. Mesela
:
Sigaranın soğan-sarmısağa kıyas yoluyla haram görülmesi biraz önce
açıkladığımız sebeplerden ötürü mümkün değildir.
Sigaranın her halükarda başkasına eziyet olacağı söylenemez. Bu
illetten hareket edilirse başkaları ile hiç irtibatı olmayanlar, mescidlere
belli bir özürden ötürü girmeyenler ve özellikle de kadınlar için bir hükmün
geçerli olmayacağı sonucu ortaya çıkar ki, böyle muttarit olmayan bir hükme
itibar edilmez. Sigaranın maddesinin pis olduğunu kimse söylememiştir. Yani
üzerinde sigara taşıyan birisi, necaset taşıyor değildir dolayısı ile bu durum
onun temizlik isteyen ibadetlerine, meselâ namazına engel teşkil etmez. Gerçi
işaret edilen ayette Allah'ın (c:c) "habis" haramdır, ama soğan ve
sarımsağın "habis" olan yönleri maddeleri değil, kokularıdır. Nitekim
onlar için Hz. Peygamber'den "habis" nitelenmesini duyan sahabe
"Haram kılındı! Haram kılındı" diye ilan edince Hz. Peygamber:
"Ey cemaat ! Allah'ın bana helâl kıldığı bir şeyi haram etmek benim elimde
değildir. Şu var ki, ben bu bitkinin kokusundan hoşlanmıyorum" (Bk.
Müslim, mesâcid 76 (Davudoğlu NI/445)) buyurmuştu. Sigaranın onlara benzediği
yönü kokusudur. Binaenaleyh. "habis" olan yönü de kokusu olmuş olur.
Bu da aslını isti'mal etmenin haramlığını gerektirmez. Duman ve ateşle ilgili
ayet ve hadisler ise fıkıh usulü ilmi ile bilinen hiçbir delalet yolu ile
sigaranın haramlığına delalet etmezler. Öyle olsaydı bu konuda alimler arasında
zaten ihtilaf olmazdı. Sigaranın mutlak bir israf olduğu da tartışılabilir.
Zira hayatı ihtiyaç bulunmamakla beraber helal gıdalardan pekçok çesidi ile
telezzüz haram görülmemiştir. Meselâ normal gıdasını alan bir insanın yanında
sürekli ananas gibi birşey bulundurup ondan zaman zaman alması haramdır
denemez. Sigara çoluk-çocuğun nafakasını keserek içilirse bu durumda da haram
olan sigara değil, onların nafakalarını kısmak olur. Bunu kahvede çay içerek de
yapsa yine böyledir. Sigara da -eğer bir başka delille haramlığı ya da mahzuru
ispatlanmazsa - bu helâl telezzüz araçlarından biri sayılabilir. Kaldı ki
tiryakiler için sigara ekmekten ve sudan daha öncelikli bir ihtiyaç halini
alabilir. Yine bu durumda abesle iştigal olmaktan da çıkar.
Sigaranın bid'at olduğunu söylemek ise hiç mümkün değildir. Çünkü
terim olarak "Bid'at"; sünnet karşıtı olarak, din koyucunun açıkça ya
da dolayısı ile, sözlü ya da fiili izni olmaksızın sahabeden sonra dinde
görülerek ortaya çıkan eksiltme ya da fazlalaştırmalardır. (SBA Risale I/50
"Bid'at" md) Sigaranın hiç kimse tarafından dinden bir hareket olarak
uygulanmadığı açıktır.Gayrı müslimlere benzeme konusunda yasak olan, onlara has
şeylerde onlara benzemeye çalışmaktır. Mübah olan şeyleri tenavülde benzeme sözkonusu
değildir. Sigaranın insanlar için zararlı olması iddiasi eğer ispatlanırsa - ki
bugün ispatlandığı söyleniyor bunu ciddiye almamak mümkün değildir. Ancak
zararlar arasında da bir meratib (hiyerarşi) vardır ve haram olan zararlıların
yanında mekruh olan zararlılar da bulunmaktadır. Helalın ve haramın belli
olduğunu, aralarında ise şüpheli şeyler bulunduğunu söyleyen hadis zaten
haramların belli olduğunu söylemekle sigarayı haramlar cümlesinden bizzat
çıkarmıştır. Çünkü naslarla belirlenen haramlar arasında sigara
bulunmamaktadır. Islam Halifesinin yasaklamış olduğu birşey, eğer naslarla
sabit bir husus değilse tabii olarak "raiyyenin maslahatına menuftur"
ve bu yüzden de sırf kendi zamanını ilgilendirir. Bir başkası bir başka hüküm
israr edebilir. Bu defa da ona uymak zorunlu olur. Sigara Allah'a zikri ve
kulluğu bazı konularda zorlaştırsa dahi insanların mükellef oldukları ibadetler
öncelikle farzlar ve vaciplerdir. Pekçok sigara içen kimseler ibadetlerirnde
tamıtamına yapmaktadırlar. Binaenaleyh, bu da bir haram sebebi olamaz.
4.MEKRUH OLDUĞUNU SÖYLEYENLERİN DELİLLERİ
Haram ve mübah diyenlerin yanında. sigaranın mekruh olduğunu
söyleyen alimler de vardır. Onlar da şu delillere tutunurlar :
1. Sigaranın kokusu kerihdir. binaenaleyh, pırasa, soğan ve
sarımsağa kıyasla mekruh olması gerekir.
2. Kesin haram olduğunu bildiren deliller bulunmamaktadır.
Binaenaleyh, sigaranın hükmü şüpheli bir konudur, şüpheli olan şeyleri yapmak
ise en azından mekruha götürür. Öyleyse sigaranın da mekruh olması gerekir.
5. GÖRÜŞLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE SONUÇ
a. Genel Değerlendirme
Vakıaların hükmünü belirlemede ehli sünnet çizgisindeki
mezheplerin ittifakla kabul ettikleri deliller kitap, sünnet, icma ve kıyastır.
"Masalih-i mürsele" ve "Istihsan" ise tartışmalı olmakla
beraber yine bu mezheplerin öyle ya da böyle başvurdukları delillerdendir. Akıl
ise olayların hükmünü belirlemede tek başına bir delil değildir. Ehl-i Sünnet
çizgisinin görüşü budur. Aklın şer'i bir delil olması sadece Mutezile ve şia
görüşüdür. Buna göre :
Hicri 11. Asrın başlarında ortaya çıkan sigara hakkında kitap;
sünnet ve icma delilinin bulunmaması tabiidir. Diğer bir ifade ile, filan
ayetin veya hadisin herhangi bir dalalet yoluyla delâletine, ya da
müctehidlerin icmaına binaen sigara haram veya mübahtır, denemez.
Kıyasa gelince, şüphesiz bu, üç asıl delilden sonra ahkâm
belirlemede en önemli delildir ve şartlarına uygun kıyasın işletilmesi de bir
ictihattır, dolayısı ile kıyas yapmak ehlinin, yani müctehidlerin işidir. Hükmü
nasların delâletlerinin delaleti ile anlaşılacak kadar açık olan konular ise
bundan müstesnadır. Bu durumda sigaranın kıyas edilebileceği - edildiği - en
yakın asıl pırasa, sogan ve sarımsaktır. Yukarıda da kaydettiğimiz gibi, Hz.
Peygamber (s.a.s) bu bitkilerden yiyenlerin, ağız kokularıyla meleklere ve
insanlara eziyet edecekleri için mescide gelmemelerini emretmiş, hatta bu
durumda gelenler olmuşsa onlan mescitten çıkartarak Bakî Mezarlığı istikametine
göndermiştir. Çoğu insanlarca sigaranın ihdas edeceği ağız kokusu da bundan
daha az rahatsız edici değildir. Öyleyse sigara da aynı hükmü almalıdır. Ama bu
hüküm nedir ? Sogan-sarımsak konusunda (asıl) baktığımızda onların yenmelerinin
yasak edilmediğini, hatta bir hadisle teşvik edildiğini, dolayısı ile mekruh
dahi görülmediğini müşahede ederiz. Yasak edilenin onları yiyenin henüz ağız
kokusu çıkmamışken camiye gelmeleridir ve bu hükmün (haram ya da mekruh) illeti
de eza vermek"tir. Imdi sigarayı buna uygularsak; önce sözkonusu illetin
onda da aynı ölçüde bulunup bulunmadığı tartışma konusu olabilir. Çünkü sigara
içen herkesin nefesi rahatsız edici ölçüde kokmamaktadır, bu açıdan kıyasın
"aslı" ile "fer'i" arasında küçük de olsa bir fark vardır.
Ikinci olarak "illetin bulunmayacağı yerde hülanün de bulunmayacağı"
esasına göre, ister sogan-sarmısak'ta, ister sigarada herhangi bir yolla ağız
kokusunun izalesi mümkün olursa bu, hükmün de kalkmasını gerektirir. Kaldı ki,
"asıl" daki hüküm, soğan-sarımsak yemenin haramlığı ya da mekruhluğu
değildir. Binaenaleyh, sigaranın onlara kıyaslanmasının uygun olması halinde
bile bu, tek başına sigaranın içiminin haram ya da mekruh olmasını gerektirmez.
Ne var ki, sigara içenin ağız kokusu, diğerleri kadar çabuk çıkmayacağı
dolayısı ile mescidlere sürekli gidemecegi ve seairden olan bir sünnetin -cemaate
gitmek gibi- sürekli terki de mekruh ya da haram olacağı için, (Bk. Zeydan,
el-Vecîz 36.) bu sebeple sigara içmek de aynı hükmü alır. Ancak bu esasa göre
de yine kokusunun izale yöntemi bulunursa hüküm de ortadan kalkar.
Sonuç olarak sigaraya hüküm vermede en güçlü delil görülebilecek
kıyas da nihâi hükmü belirlemede yeterli olmamaktadır.
Geriye ihtilâflı deliller kalırki, bunlar da Hanefilerin
"istihsan"ı ile Malikilerin "istislahı" (masalih-i
mürsele)'dir. Sigara için istihsanın işletilebilecek yönleri zaruret, umumi
helva ya da kıyas-i hafidir. Sigara içmekte bir zaruret olmadığı herkesin
kabulüdür. Umumi helvanın olup olmadığı tartışılabilir. Çünkü sigaranın bir
"fısk" sayılması halinde günümüzde o ölçüdeki fısklardan sakınan dini
bütün insanlar çok yüksek oranda sigara da içmemektedirler. Bu kesimde içenler
azınlıktadır. Bunun dışındaki müslümanlar ise fısk olduğu sabit olan benzeri
konularda dahi tesahül göstermektediler. Binaenaleyh; onların sigara içmeleri
de umumi helvadan değil, tesahül ve laubalilikten kaynaklanıyor denebilir.
Böylece zaruret ve umumi helva tarzındaki bir istihsanla da sigaranın hükmüne
ulaşmak mümkün görülmemektedir.
Kıyas-ı Hafi tarzındaki bir istihsan istislahla aynı şey olur ki.
bu da sigaranın zararının kesinkeş sabit olmasına bina edilebilir ve açık
naslarla haram kılınan nesnelerdeki ortak özellik, insan için hayati zarar
taşımalarıdır. Aynı şey sigarada da mevcuttur, ya da böyle bir "asıl"
bulunamazsa dahi sigaradaki mefsedet yönü daha ağırlıklıdır. Binaenaleyh
mahzurludur ve ‚memnu' olması gerekir denebilir. Ancak yukarıda da değindiğimiz
gibi bu delillerde de ittifak yoktur ve bu yolla sigara kesin haramdır. hükmünü
vermek zordur.
b. Sonuç
Buraya kadar serdettiğimiz delillere ve tartışmalarına bakarak
diyebiliriz ki
1. Sigaranın mahzurlu olduğuna işaret eden deliller, mübah
sayılması gerektiği istinbat edilen delillerden hem çok daha fazla, hem de
delalet yönleri daha açıktır. Mübahlığı istinbat edilen deliller çok umumi
delillerdir ve pek çok yönden tahsis edilmişlerdir. Binaenaleyh, sigaranın
mahzuruna işaret eden delillerle ayrıca tahsis edilebilirler. Buna göre
sigaranın mutlak mübah olduğunu söyleme imkanı kalmaz. Zaten mübah olduğunu
söyleyenlerde, ondaki zararın mevhum olduğunu, muhakkak olmadığını, muhakkak
olması yani zararının ispat edilmesi halinde haram olacağını, çünkü
"zararlılarda asıl olanının" haram olmak olduğunu söylerler. Mesela
Ibn Abidin bunlardan birisidir.
Her hangi birşeyi "mübah kılan bir delille haram kılan bir
delil çatışırsa haram kılan diğerine tercih edilir" ve "haram ile
helal çatışırsa haram galip gelir" gibi fıkıh kaideleri de sigaranın
yerinin mübah yönünde olmadığına işaret eder. Böylece sigaranın şer'an mahzurlu
olduğu ortaya çıkmış olur. Ancak bu mahzurun hiyerarşideki yeri neresidir. Işte
bunu tayin etmek zor gözükmektedir.
2. Bazılarına göre zarar "kerahati", bazılarına göre de
haramlığı gerektirir. Ama herhalde bunu da tafsil etmek ve kerahat ve
haramlığını zararına göre tesbit etmek gerekir. Konuyla ilgili olarak Mustafa
Zerkâ'nin ölçüsü şudur: "Zararı kesine yakın (zanni galip) olan haram,
zararı şüpheli ve hafif olan ise mekruhtur" (Mahmud Nazım, age. I/369)
Ancak sigara hakkında, makbul delâlet yollarından biriyle onun haram olduğunu
gösteren bir nassın bulunmadığını da hesaba katarsak onun için haramdır dememiz
de tehlikeli olabilir.
3. Netice itibariyle en az yanılma ihtimalı olan hüküm olarak
sigaraya "mekruh" denmesi gereği ortaya çıkıyor. Ama bu durumda da
tenzihen bir mekruh olabileceği gibi tahrimen bir mekruh da olabilir. Doğrusu;
insanın sağlığına pek çok yönden zararı, tiksindirici kokusu, (habisligi) israf
oluşu vb. yönleri hesaba katıldığında iki mekruh arasındaki yerinin
"tahrimen mekruh" olana daha yakın olduğunu söylemek bize daha
isabetli gelmektedir. Konu hakkında yazılan risalelerin en derli-toplu olanın
yazari Imam Lüknevi'de sigaranın mekruh olduğu sonucuna vardıktan sonra bu
kerahatin tahrimen mi yoksa tenzihenmi olduğu konusunda mütereddid olduğunu
anlatır. (Lüknevi, nge. 22)
4. Bunlara bağlı olarak sigara ile ilgili başka hükümler de
sözkonusu olur. şöyle ki :
a. Sigaranın mübah olduğunu söyleyenlere göre tütün ziraati ve
sigara alım satımı yapmak da mübah ve helal olmuş olur. Tabiatiyle sigaranın
mekruh ya da haram olduğu söylendiğinde de, ziraati ile ticareti de aynı hükmü
olacaktır. Ne var ki tütünün bitkisinden yaş ya da kuru olarak tıp, kozmetik ve
hayvan yemi gibi başka maksatlarla da yararlanılıyorsa o takdirde onun
ziraatinin mahzurlu olmadığı anlaşılır. Fakat her halükarda tütün ziraati ve
sigara alım satımı yapmaktaki mahzur içilmesinden daha azdır. Çünkü sigaranın
maddesi bizzat (li-aynıhi) pis değildir.
b. Oruçlu olarak sigara içmek ittifakla orucu bozar ve keffareti
gerektirir. Çünkü cefine duman kaçmakla, dumanı bizzat yudumlamak ayrı ayrı
şeylerdir.
c. Sigaranın mübah olduğunu söyleyenler, kadının sigara içmesi
halinde, kocanın vereceği nafakaya onun sigara harcamalarını de eklemesi
gerektiğini kabul etmek zorundadırlar. Mekruh ve haram olduğunu söyleyenlere
göre ise böyle bir zorunluluk yoktur.
d. Sigaranın hükmü ne olursa olsun kocanın bundan rahatsız olması
durumunda karısını sigara içmekten men etme hakkı vardır. Bu bir insanlık hakkı
olduğundan ötürü kadının da aynı hakkı bulunmalıdır.
e. Sigara içmenin haram ya da mekruh olduğu kabul edilmesi halinde
bu küçük ya da büyük bir günah olacak ve ısrarı ile daha da büyüyecektir.
SİGARA VEYA TÜTÜN DENİLEN ŞEY İÇİLMEKTEDİR. HELALDİR DİYEN OLDUĞU
GİBİ HARAMDIR DİYEN DE VARDIR. BU HUSUSTA SİZ NE DERSİNİZ?
Sigara veya tütün denilen şey asr-ı sa'adette ve müctehid'ler
asrında olmadığı için hakkında ne ayet, ne hadis ve ne de müctehidlerin sözü
vardır. Çünkü tütün 1070 milad yılında ilk önce bir fransız tarafından
yetiştirilip ortaya çıkmıştır. Böyle olmakla beraber mutlaka cihan-çümul olan
İslam dininde hükmü vardır. Onu Kur'an ve sünnetin ışığı altında beyan etmek
için çaba göstermek lazımdır. Asr-ı sa'adette afyon denilen uyuşturucu maddde
de yoktu ve tanımıyordu. Hakkında ne ayet ve ne de hadis vardır. Ama aklı izale
edip sarhoş eden şarabı yasaklayan İslam dini mutlaka aklı izale etmekle
beraber vücudu da uyuşturan afyonu da yasaklayacaktır. Bunun için ulema, afyonu
yasaklayarak haram olduğunu beyan etmişlerdir. Sigara da çıktığı ve halk
arasında yayıldığı zaman fukaha onun hükmünü ortaya çıkarmak için araştırmaya
başladılar. Bu hususta birlik sağlanmadı ise de çoğu: Hakkında nass varid
olmadığı için mübahtır demişlerdir. Hatta Şafii ulemasının bir kısmı: Zevce
sigara tiryakisi ise nafakası kocasına vacib olduğu gibi sigara parası da ona
vaciptir, dediler (Büceyremi ala Fethi'l-Vehhab). Meşhur ve Müceddid olarak
bilenen Mevlana Halım zu'l-Cenahey de sigara içiyordu. Haram olsaydı böyle
salih bir kimse içmesine devam etmezdi. Ancak bir kimse için kesin olarak
zararlı ise veya onu içen kimse fakir olup çocuklarını ve aile efradını fakr ve
zaruret içerisinde bırakırsa, onların nafakalarını tütün ve sigaraya verirse
haram olmasında şüphe yoktur.
SIGARA
Tütünün ince kağıda sarılı çubuk şekli. Fransızca ve Ingilizce
"cigarette" sözcüğü, Türkçeye "sigara" telaffuzu ile
geçmiştir. Arapça "duhân" sigara, "tedhîn" ise sigara içmek
anlamında kullanılır.
Sigaranın yapıldığı tütün bitkişi; yaprakları yakılarak içilen
kokulu, keyif verici ve bağımlılık yapan bir bitkidir. Sigara veya tütün Hz.
Peygamber veya müctehid imamlar döneminde bulunmadığı için, hakkında ne âyet,
ne hadis ve ne de müctehidlerin sözü yoktur. Çünkü tütün ilk olarak
Amerika'daki Antil takım adalarından birinde bulunmuştur.
Yapılan incelemeler tütünün insan sağlığı için zararlı olduğunu
ortaya koymuştur. Sigara içerken içeri çekilen duman, akciğerin çeperindeki
hücreleri zedeleyerek kalınlaştırır. Hücrelerin esnekliği kaybolduğundan,
kuvvetli bir öksürük, aksırık sonucunda bu cidarlar harap olabilir. Öte yandan
içeri çekilen sigara dumanı damar cidarlarının kalınlaşmasına yol açar ve damar
sertliği gelişimini hızlandırır. Sigaranın en önemli bir özelliği de alışkanlık
yapması ve içenlerin bunu bırakamamasıdır.
Sigaranın akciğer kanserine yakalanma ihtimalını20 arttırdığı,
kalp enfarktüsü riskini iki katına çıkardığı, kronik bronşit ve amfizem'e yol
açtığı, tıp tarafından belirlenmiştir. Tütündeki nikotin son derece zehirli bir
maddedir. Az alınınca insanda uyarıcı, canlandırıcı etkiler yapar, çeşitli
bezlerin salgılarını arttırır, kan basıncını yükseltir. Sigara dumanından
zehirlenme olmayışının sebebi, sigaranın yanması sırasında tütünde bulunan
nikotinin 1/3-1/7'sinin ısı etkisiyle buharlaşarak dumanla gitmesi, geri
kalanın da ancak küçük bir bölümünün ciğerlere ve kana ulaşmasıdır.
Tıpta, haşerata karşı nikotinden yapılmış toz veya sıvı ilaçlar
vardır.
Insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri bilinen sigarayı
kullanmanın hükmü ile ilgili olarak İslam'ın bir çözüm getirmesi gerekir. Asr-ı
saadette afyon da bilinmiyordu. Sonraki Islâm fakihleri afyonun uyuşturucu
niteliğine bakarak onu şaraba kıyas ettiler ve caiz olmadığım söylediler (bk.
"Afyon" maddesi).
Sigara hem içene ve hem de yakınında bulunanlara zarar
vermektedir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Kendinizi elinizle
tehlikeye atmayınız" (el-Bakara, 2/195); "Kendinizi
öldürmeyiniz..." (en-Nisâ, 4/29). Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:
"Ne doğrudan ve ne de karşılık olarak zarar yoktur" (Ibn Mâce,
Ahkâm,17; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 327; Mâlik, Muvatta, Akdiye, 31).
Bedene bir yararı olmadığı gibi, zararı da açık olan sigara aynı
zamanda kişi ve aile bütçesi için bir israftır. Bir âyette "Yiyiniz,
içiniz, israf etmeyiniz" (el-A'râf, 7/31) buyurulmuştur. Hz. Peygamber de
malın boşa harcanmasını yasaklamıştır (bk. Buhârî, Zekât, 18; Husûmât, 3;
I'tisâm, 3; Müslim, Akdiye, 14).
Önceki asırlarda yaşayan bazı fakihler, hakkında âyet ve hadis
bulunmaması nedeniyle "eşyada asıl olan mübahlıktır" kaidesince
sigarayı mübah saydılar. Hatta bazı Şâfiî bilginleri; "Evli kadın sigara
tiryakışı ise, sigara masrafı da nafaka kapsamına girer" demişlerdir.
Ancak bu gün sigaranın insan bedenine ve çevreye verdiği zarar
dikkate alındığında bunun kerâheti açıkça görülür. Sigara içmeşinin sağlığına
zararlı olacağı doktor tarafından bildirilen kimselerle, yoksul olup, aile
fertlerinin nafakasından keserek sigara içenler hakkında ise
haramlıkkesinleşir.
SİGORTA
Herhangi bir şeyde olabilecek bir zararın parayla karşılanacağının
önceden garanti edilmesi.
Sigorta Italyanca bir kelime olup, Ingilizce "security"
veya "insurance"; Fransızca "assurance" sözcükleri sigorta
anlamında kullanılır. Bu sözcük ilk olarak Arapçada Ibn Âbidin (ö. 1252/1836)
tarafından "sevkara" veya "sükirta" şeklinde kullanılmış,
günümüzde sigorta şeklini almıştır. Arapça eserlerde sigorta karşılığı olarak
"ette'mîn", "et-tekâfülül-ictimâî" ve
"et-tadâmun" terimleri kullanılmaktadır.
Yangından cam kırılmasına, su baskınından hırsızlığa, uçak
düşmesinden veya gemi batmasından trafik kazasına, hastalıktan ölüme kadar
çeşitli zarar ihtimalleri sigorta konusu olabilmektedir. sigorta, gelecekteki
bir zararı garantilemek için şimdiden zarar etmeyi göze almak demektir.
Sigortanın tarihçesi tam olarak yazılmamıştır. Ancak sigortaya
benzer bazı yardımlaşma kurumlarına eski çağlardan beri rastlanmıştır. M.Ö.
2000 yıllarında Yunan'da, Eski Roma ve Mısır'da yoksullara yardım yapan
dernekler görülür.
Yine Mısır'da Hz. Yusuf'un yedi bolluk yılında depoladığı tarım
ürünlerini, sonraki yedi kıtlık yıllarında dağıttığı bilinmektedir (bk. Yusuf,
12/47, 49). Roma Imparatorluğunda Roman Collegia'lar, üyelerine yardım eden ve
cenaze masraflarını karşılayan derneklerdir.
Islâm'da Medine döneminde hazırlanan ilk anayasada yer alan ve
kabileler arası yardımlaşmayı ön gören maddeler de bu niteliktedir.
Selçuklular döneminde esnaf ve tüccarın oluşturduğu
"fütüvvet" ve "âhilik" adı verilen esnaf birlikleri de bu
sınıf arasında yardımlaşmayı sağlamıştır (Ahmet Tabakoğlu, Iktisat Tarihi,
Istanbul 1986, s. 163).
Osmanlılarda loncâ teşkılatlarının kurduğu orta ve teâvün
sandıkları ile esnaf vakıfları, esnafın karşılaştığı mâlî veya meslekî
problemleri çözmede etkili olmuştur (Tabakoğlu, a.g.e., s. 414).
Günümüz anlamında sigortacılık ilk olarak Italya'da deniz
sigortacılığı olarak ondördüncü milâdî yüzyılda ortaya çıktı. Onsekızınci
yüzyılda büyük sermaye şirketleri kurulunca, buna paralel olarak büyük ve
profesyonel sigortacılık uygulamaları gelişti. Zaman içinde özel sigorta
şirketleri yanında, devlet eliyle yürütülen sosyal sigorta kurumları ortaya
çıktı.
Sigorta genel olarak ikiye ayrılır: Yardımlaşma sigortası ve
ticari amaçlı sigorta.
1. Yardımlaşma sigortası:
Birden çok kişinin belli bir para ödeyerek, bunların bir fonda
biriktirilip ticaret işinde ve verimli yatırımlarda nemalandırılması amacıyla
oluşturdukları sosyal sigortalar bu gruba girer. Böyle bir sigortanın bütün
primleri ve gelirleri, ortakları arasında sigorta sözleşmesine uygun olarak
dağıtılır. Hastalandıklarında tedavi masrafları, emekliliklerinde emekli maaşı,
ölümlerinde dul kalan eş ve küçük çocuklara maaş bağlanması bu yardımlaşmanın
kapsamına girer. Her sigorta üyesi bir çeşit inan şirketi ortağı gibidir.
sigortadan kendi ödediği primlerden ve bunların gelirlerinden fazlasınıaldığı
takdirde diğer ortaklar bu fazlalığı ona teberru etmiş, kendisinin, eş ve
çocuklarının maaşının sona ermesiyle, sigortadan payını alamaması halinde ise,
bu fazlalığı diğer ortaklara bırakmış sayılır. Günümüzde Emekli Sandığı, Sosyal
sigortalar Kurumu veya Bağkur gibi kuruluşlar işleyiş biçimleri ıslah edilerek
bu grup içinde yer alabilirler.
Diğer yandan belirli kişi, kuruluş veya meslek sahiplerinin kendi
aralarında benzer yardımlaşma sandıkları kurmaları da mümkün ve caizdir.
Kur'an ve sünnette bu çeşit sosyal yardımlaşmaya teşvik eden
nass'lar vardır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Yusuf dedi ki: Siz yedi yıl,
önceki gibi ekin ekin; yedikleriniz dışında kalanı başağında bırakın "
(Yusuf, 12/47);
"Iyilikte ve Allah'tan sakınmada birbirinizle yardımlaşın;
günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın " (el-Mâide, 5/2).
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Ben mü'minlere kendilerinden daha yakınım. Herhangi bir
mü'min ölür ve arkasında mal bırakırsa; bu, mirasçılarrna aittir. Bir borç
bırakırsa, bana getirin, çünkü ben onun mevlâsıyım" (Ahmed b. Hanbel, II,
334, 335);
"Hz. Peygamber Beni Nadır Hurmalarını satar ve aileşinin bir
yıllık yiyeceğini ayırırdı" (Buhârî, Nafakât, 3; Müslim, Cihâd, 50). Hz.
Peygamber malını vasiyet etmek isteyen bir sahabiye üçte birini vasiyet
etmesini ve geri kalanı mirasçısına bırakmasını bildirmiştir (Buhârî, Cenâiz,
36; Müslim, Vasiyye, 5; Tirmizî, Cenâiz. 6). Seleme Ibnül-Akvâ (r.a)'ten
rivâyete göre, Hevâzin seferinde mücahidlerin azığı tüKerimiş ve dara
düşmüşlerdi. Develerini kesip yemek için Hz. Peygamber'den izin istediler.
Kendilerine bunun için izin verildığını duyan Ömer (r.a), binitsiz mücâhidlerin
çok daha büyük sıkıntıya düşeceklerini düşünerek, durumu Allah elçisine arz
etti. Hz. Peygamber herkesin geri kalan azıklarını getirmesini emretti. Azıklar
karıştırıldı ve Rasûlüllah (s.a.s) hayır ve bereketle dua buyurdu. Sonra bu
azıklar sahabelere dağıtıldı. Bu dağıtım işine "Nahd" yani
"ortak kumanya" denildi (bk. Buhârî, Şerike, 1; Müslim,
Fezâilü's-Sahâbe; Mâlik, Muvatta', Sıfatü'n-Nebi, 64).
2. Yangın, sel, kaza ve benzeri risklere karşı kurulan ticaret
sigortaları: sigorta terimi daha çok bu ikinci şık için kullanılır. Bu çeşit
sigorta yaklaşık iki asır kadar önce Islâm âleminde duyulmuştur. O devirde
merkezi Avrupa'da bulunan sigorta şirketlerinin temsilcileri, deniz kenarında
bulunan bazı Islâm şehirlerinde bulunup, Avrupa'ya giden gemilerle taşınan
malların sigortasını yapmaya başlamış ve Islâm ülkelerinde bazı ortaklarda
temin etmek suretiyle orada da yerleşmişlerdir. Bu çeşit sigortanın lehinde ve
aleyhinde iki görüş ortaya çıkmıştır.
Çağımız Islâm bilginlerinden Mustafa ez-Zerkâ, Muhammed Abduh,
Şeltut ve Muhammed el-Behiyy, sigorta şirketinin bir yardımlaşma şirketi
olduğunu ve bu yüzden de sigortanın Islâm'a göre meşrû olması gerektiğini
söylemişlerdir. Bunlardan Muhammed el-Behiyy şöyle demiştir: "Sigorta akdi
bir satış akdi değil, mağdur olan kimselerin müsibetlerini hafifletip onlara
yardım elini uzatmak için yapılan bir yardımlaşma ve dayanışma aktidir. Ister
mal, ister hayat sigortası olsun, dayanışma ve yardımlaşmadan başka bir şey
değildir. Meselâ, köylü davarlarını; tüccar, ticaret malını; ev sahibi, evini,
araba sahibi, arabasını sigorta ettiriyor. Çünkü zarara girmenin zor olduğunu,
tek başına zarar yükünü kaldıramayacağını, ancak başkasının yardımıyla bu yükün
hafifleyeceğini biliyor. Hayat sigortası yaptıran kimse de hayatını korumak
için sigortaya baş vuruyor. Ecelin Allah'ın elinde olduğunu, zamanı gelince onu
kimsenin geri bırakamayacağını biliyor. Sigortaya başvurmaktaki amacı, erken
öldüğü takdirde aile fertlerine bir yardım kaynağı sağlamaktır"
(el-Behiyy, el-Fıkhul-Islâmî ve Tetavvuruhü, s. 462).
Muhammed Hamidullah ve bazı Islâm bilginleri de devletin organıze
edeceği sosyal yardımlaşma nitelikli sigorta anlayışını benimser ve bunun Hz.
Peygamber ile Hz. Ömer devrinde uygulama izlerinden söz ederler. Bu görüşe göre
sosyal yardımlaşma yalnız ağır risklerde söz konusu olur. Islâm'ın doğuşu
sırasında hastalıkların tedavisi önemli bir masraf gerektirmediği gibi; evi
aile reisi kendi eliyle inşa eder, hatta malzemenin önemli bir bölümüne para da
vermezdi. Böyle bir toplumda hastalığa ve yangına karşı bir sigortaya ihtiyaç
duyulmaması tabiidir. Buna karşılık esirlik ve insan öldürmeye karşı sosyal
yardım gerçek bir ihtiyaçtı. Bu yüzden Hicretin birinci yılında Medine site
Devleti anayaşasında bu sosyal dayanışma fonuna "maâkıl" denildi.
Âkile veya maâkıl sistemi Medine'deki Arap kabilelerinin Hz. Peygamber
tarafından yeniden teşkılatlandırılması ile birlikte düzenli bir şekil
almıştır. Çünkü bir kimse savaşta esir düşse, onun kurtarılması için fidye (bk.
Fidye" mad.), öldürme ve yaralamalarda ise diyet (bk. Diyet" mad.)
ödenmesi gerekiyordu. Bunların miktarları çoğu zaman esir ve suçluların ödeme
gücünü aşıyordu. Hz. Peygamber bu durumu çözüme kavuşturmak için karşılıklı
yardımlaşma esasına dayanan âkile veya maâkıl sistemini kurdu. Buna göre, bir
kabilenin mensupları kabile bütçesi için para yardımı yapacak; buna karşılık,
ödeme gücünü aşan bir tazminatla karşılaşırsa bu bütçeden yardım bekleyecekti.
Hatta kabile bütçesi de yeterli olmazsa diğer akraba ve komşu kabîleler onların
yardımına gelecekti. Daha sonra âkile sistemi Hz. Ömer tarafından
gelıştırilmiş; insanların sahip olduğu meslekler askerî, mülkî, idari
niteliklerine veya çeşitli bölgelere göre bir düzenleme yapılmıştır. Hür, âkil
ve ergin erkeklerden oluşan âkile listesi deftere yazılınca, bunlara
"Dîvân" adı verildi. Bazı müellifler dîvan uygulamasının Hz.
Peygamber'in Müstalık oğulları gazâsından sonra, ganîmetlerdeki devlet hissesi
olan humus'u (beşte bir) idare etmek üzere Mahmiye bin Cez'i tayın etmesiyle
başladığını söylerler. Hanefîlere göre, diyet yükümlüsü, suçlu dîvan ehlinden
ise, dîvandır. Bu durumda, diyet taksidi dîvan üyelerinin atâ veya
rızıklarından (maaş) kesilir. Hz. Ömer'in uygulaması bu şekilde olmuştur. Eğer
suçlu dîvan üyesi değilse bunun âkilesi, kabilesi, hısımları ve ödeme gücünü
aşan tazminatlarda yardımlaşacağı diğer kimselerdir. Kendi kabilesi diyeti
ödemeye yeterli olmazsa asabe sırasına göre en yakın nesep hısımları buna ilave
edilir. Ancak buluntu çocuk, harbi ve zimmî gibi âkilesi olmayanın âkilesi
beytül-mâl'dir. Suçu işleyen de âkileye dahildir. Ancak suçlunun eşi, babaları
ve oğulları âkileye girmez. Kadınlar, küçük çocuklar ve akıl hastaları, âkile
kapsamı dışındadır. Çünkü âkilenin diyeti yüklenmesi teberrü niteliğindedir. Bu
sonuncular ise teberrü ehlinden değildir (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', 2.
baskı, Beyrut 1394/1974, VII, 255 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, tıpkı basım,
Istanbul t.y., III, 178 vd.; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye li Ehâdisil-Hidâye, I.
baskı, y.y., 1393/1973, IV, 398; Muhammed Hamidullah, Islâm'a Giriş, Ankara
1961, . 200 vd.; "Âkile" maddesi).
Muhammed Hamidullahın sigortaya yaklaşımı şöyledir: Sigorta
prensip olarak her bir kişinin yükünü azaltmak amacıyla mümkün olduğu kadar çok
kimse üzerine bir tek kişinin yükünün dağıtılması demektir. Islâm, sermayeye
dayanan sigorta şirketleri yerine, mütekabıliyet ve işbirliği ile zirvesinde
merkezi hükümetin bulunduğu birimlerin oluşturacağı bir sigorta modelini
öngörmüştür. Böyle bir yardımlaşma kurumu, oluşacak sermaye birikimini ticaret
işinde kullanabilir. Sağlanan gelirler artınca, artık sigorta mensupları prim
ödemekten muaf tutulabileceği gibi, kendilerine dönem sonlarında kâr
dağıtılması bile söz konusu olabilir. Işte böyle bir yardımlaşma kurumuna prim
ödeyerek üye olan kimse, karşılaşacağı yangın, sel felâketi, trafik kazası gibi
her çeşit rizikolara karşı sigortalı sayılır.
Ancak sigorta edilenlerin ödediği prim oranına göre kârdan pay
almadıkları sermaye sigortaları bir çeşit şans oyunu özelliği taşıdıkları için,
Islâm'da hoş görülmezler" (Muhammed Hamidullah, a.g.e., s. 201, 202).
Sigorta Akdinin Islâm Dünyasına Girmesi ve Bu Konuda Yapılan Ilk
Araştırma:
Günümüz Islâm hukukçularından önceki nesil içinde, sigorta
konusunu ve bunun Islâmî hükmünü ilk araştıran hukukçu Ibn Âbidîn (ö.
1252/1836) olmuştur. Çünkü sigorta yöntemi hicrî onüçüncü yüz yıla kadar doğu
ülkelerinde bilinmiyordu. Bu yüz yılda Avrupa sanayı kalkınmasına paralel
olarak doğu ile batı arasındaki ticaret bağı güçlendi. Bu arada ithalatla
ilgili sözleşmeleri yapmak üzere Islâm ülkesinde bulunan yabancı ticaret
temsilcileri (müste'men-pasaportlu yabancı gayrı müslim) aracılığı ile
Avrupa'dan ithal edilen malların sigorta edilmesi yoluyla bu müessese Islâm
dünyasına girmiş oldu. Bu temsilciler ithal edilecek mallar üzerine yapılan
deniz sigortasından başlayarak sigortayı Islâm ülkelerine getirmiş oldular. Ibn
Âbidin sigorta akdini "Kitabül-Cihâd" bölümünde ve "Müste'men
(pasaportlu yabancı gayrı müslim)" konusu içinde incelemiştir. Çünkü bu
akdi yapan yabancı gayrı müslim tüccarlara bu ad verilir.
Ibn Âbidîn'e göre deniz araçları ile nakil sırasında helâk olan
eşyanın tazmini için yapılan deniz sigortası caiz olmayıp, aşağıdaki üç
sebepten ötürü, helâk olan sigortalı malın bedelini almak caiz değildir.
1. Sigorta akdi şer'an gerekti olmayan bir şeyi borçlanmaktır.
Islâm'da bir şeyi tazminle yükümlü tutulabilmek için, dört tazmin sebebinden
birisinin bulunması gerekir.
a. Zararın haksız bir fiille olması. Öldürme, yıkma ve yakma.
b. Malın telefine sebebiyet vermek. Umuma ait bir yola izinsiz
olarak çukur açmak ve buraya düşen bir insan veya hayvanın telefine sebep olmak
gibi.
c. Emanet sayılmayan şeye el koymak. Gasp, hırsızlık, satılan
malın satıcının elinde iken telef olması gibi.
d. Kefâlet sözleşmesi yapmak. Sigorta şirketi, meydana gelen
zararı ne haksız bir fiil ile meydana getirmiş; ne malın telefine kendisi sebep
olmuş; ne zarara uğrayan mala emin sıfatıyla el koymuş ve ne de bu zarara kefil
olmuştur.
2. Sigorta akdi, ücret karşılığı emânetçilik yapanın, emânet
bırakılan mal helâk olunca, bu malı tazmin etmesi niteliğinde de değildir.
Çünkü mal sigorta şirketine teslim edilmemiş olup, belki gemi sahibinin
elindedir. Ancak gemi sahibi aynı zamanda sigorta eden durumunda ise, bu
takdirde emanetçi değil ortak işçi (müşterek ecir) olur. Emânetçi veya ortak
işçi ise kaçınılması mümkün olmayan zararı tazminle yükümlü tutulmazlar. Ölüm,
yangın ve batma gibi.
3. Sigorta, zarara maruz bırakmanın tazmini kabılinden değildir.
Çünkü aldatanın zarar riskini bilmesi; aldatılanın ise bunu önceden bilmemesi
gerekir. Sigorta şirketi tüccarı aldatmayı kasdetmez; meselâ, bir geminin
denizde batıp batmayacağını önceden bilemez. Ancak, sigorta şirketi ve sigorta
yaptıran tüccar hırsızlık, yol kesme gibi yol riskini önceden biliyorsa,
sigortanın zararı tazmini caiz olur. Fakat sigorta akdi buna tam olarak uymaz.
Meselâ, bir kimse diğerine "Şu yoldan git. Eğer malın gasp edilirse ben
tazmin edeceğim" dese; zarar meydana gelirse, tazmin etmesi gerekir. Çünkü
bu durumda, mal sahibi ile kefâlet sözleşmesi yapmış olur (Ibn Âbidîn,
Reddül-Muhtâr, Mısır, t.y., III, 273 vd. Istanbul 1985, IV, 170 vd.;
ez-Zühaylî, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, IV, 443 vd.).
Ibn Âbidîn'in sigortacıdan tazminat almanın caiz olmadığı görüşünü
dayandırdığı esas, bundan ibarettir. Özetlersek, sigortacı bu akit ile, borçlu
olmadığı bir şeye borçlanmaktadır. Temelde o, kendisine bir şey emânet (vedia);
âriyet veya kira akdi ile bırakılan kimse gibidir. Bunların ise kastı, kusur
veya ihmalı olmaksızın meydana gelecek zararı tazmin sorumluluğu yoktur. Burada
tazmin sorumluluğu akde konsa bile, bu şart geçerli olmaz.
Diğer yandan müslümanın yabancı ülkedeki bir sigorta şirketi ile
akit yapması Ibn Âbidin tarafından caiz görülmüştür. Buna göre, müslüman bir
tüccar, dârul-harpteki bir sigorta şirketi ile sözleşme yapsa, telef olan
malının sigorta bedelini, dârul-Islâm'da sigortacının vekilinden alsa bu mümkün
ve caiz olur. Çünkü dârul-harpte harbi ile yapılan böyle bir akit, sonuç
doğurmaz; sigorta bedelini onun rızası ile almış sayılır. Bir müslüman
dârul-harpteki bir gayrı müslimle ortaklık tesis etse, sigorta işlemlerini bu
gayrı müslim yapsa, zarar halinde, Islâm ülkesine gönderilen sigorta bedelini
müslüman ortağın alması caiz olur. Çünkü sigorta akdi darul-harpte ve iki harbi
arasında yapılmış sayılır. Onların malı kendi istekleri ile müslümana
gönderilmiş olur (Ibn Âbidîn, a.g.e., IV, 170).
SİGORTA, BAĞKUR VE EMEKLİ SANDIĞINDAN EMEKLİLİK MAAŞINI İHTİYAÇ
OLMAZSA DA ALMAK CAİZ MİDİR?
Maaş ile emeklilik maaşı arasında fark yoktur. Devlet, memuriyette
veya başka bir işte çalıştırdığı kimselere maaş verebildiği gibi, maslahata
binaen çalıştırmadığı kimselere de maaş verebilir. Hatibi Şirbini şöyle diyor:
Öşür ve vergi gibi şeyler vatandaşlardan zor ile alınıyorsa, bu mallar
birbirine karışıp ayrılmaları mümkün olmadığı ve sahipleri tanınmadığı için
artık beytülmale ait olur. Hükümdar ve diğer yetkililer istedikleri vatandaşa
onu teberru edebilirler (Muğni'l-Muhtaç). İbn Abidin de hükümdarın, gördüğü
maslahata binaen devlet malından istediği kimseye verebildiğini ifade ediyor
(Reddu'l-Muhtar).
Ayrıca Cassas kafir hükümdardan mükteseb hakları olması
dolayısıyla müslümanların maaş alabileceğini misal ve tafsilatıyla
açıklamaktadır (Ahkam el-Kur'an Li'l-Cassas).
SİGORTA İLE İLGİLİ YENİ BİR FETVÂ
Mekke şehrinde 4.4.1397/1977 tarihinde, Abdullah b. Humeyd'in
başkanlığında Muhammed Ali el-Harekân, Abdülazız b. Baz, Muhammed b. Abdillah
es-Sabil, Sâlih b. Asimeyh, Muhammed Reşid Kabanî, Mustafa ez-Zerkâ, Muhammed
Reşidî, Abdülkuddüs el-Hâşimî en-Nedvî ve Ebû Bekir Gümî'den oluşan fıkıh
heyeti, sigorta konusunu incelemiş ve heyet Mustafa ez-Zerkâ hariç, sigortanın
bütün çeşitlerinin caiz olmadığına karar vermiştir.
Bu kararın özeti şöyledir:
1. Sigorta akdi kararı (riskli aldanma) kapsar. Çünkü sigortalı
çoğu kere ne kadar prim vereceğini ve ne kadar sigorta bedeli alacağını
bilmiyor. Belki bir iki taksit prim ödedikten sonra, zarar meydana gelir ve
sigortalı malın tüm bedelini alır. Belki de bütün taksitleri ödediği halde,
malı helâk olmadığı için hiç bir şey alamaz.
2. Sigorta, kumarın bir çeşididir. Çünkü sigorta şirketinin,
meydana gelen zararda hiçbir rolü yoktur. Buna rağmen mal helâk olursa sigorta
bedelini vermektedir. Veya hiç zarar meydana gelmeyince, bedelsiz olarak
taksitleri almış olmaktadır.
3. Sigorta fazlalık ve nesie ribasını kapsamına alır. Çünkü
sigorta, sigortalıya ödediği primlerden fazlasınıverirse fazlalık ribası ve
para mübadeleşinin vadeli olması yüzünden de nesie ribası söz konusu olur.
4. Sigorta akdinde bedelsiz olarak başkasının malının alınması söz
konusudur. Bu da; "Ey iman edenler, mallarınızı aranızda haksız yere
yemeyiniz" (en-Nisâ, 4/29) âyetinin yasak kapsamına girer.
Sonuç olarak sigortanın hükmü üzerinde şunlar söylenebilir:
Islâm hukukunda sözleşme tiplerı sınırlayıcı bir şekilde vahiy ve
Sünnetle belirlenmemiştir. Nass'larda belirlenen akit tipleri yanında
"akit serbestliği" prensibi geçerlidir. Ancak yapılan akit ve
sözleşmenin kapsamı, Islâmla çelişmemelidir. Bu konuda şu hadisler genel
düzenlemeyi yapar: "Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara
uyarlar. Ancak helalı haram, haramı helal yapan şart müstesnadır" (Buhârî,
Icâre,14; Ebû Dâvud, Icâre, 12; Tirmizi, Ahkâm, 17); Allah'ın kitabında olmayan
her şart batıldır" (Nesaî, Talâk, 31; Büyü', 85).
Bu duruma göre, ticari amaç dışında üyelerinin karşılaşacağı, tek
başına üstesinden gelemeyecekleri sıkıntı ve felâketlerin yükünü paylaşmak veya
mensuplarına tedavi, mesken, emekli maaşı gibi imkanlar sağlayan yardımlaşma
kurumlarının meşrû olduğunda şüphe yoktur. Ancak bu gibi yardımlaşma
kurumlarının kendi iç bünyesindeki işleyişinin de Islâmî ölçülere göre
düzenlenmesi gerekir. Böyle bir sandık veya kurumun üye prim ve aidatlarından
oluşan ana parasının işletilmesi, ticaret ve sanayi yatırımlarında nemalandırılması
mümkün ve caizdir. Böylece, üyelerine daha iyi imkanlar sağlaması gerçekleşir.
Ancak ana parayı işletmeye gerek olmaksızın, mevcut mal varlığından üyelerin
yararlandırılması da mümkündür. Üyelerin yararlanma miktar ve süreleri önceden
bilinmediği veya belirlenmediği ya da aileden aileye farklılık gösterdiği için,
böyle bir sigorta akdinin "fasit inan şirketi" niteliğinde olması
gerekir. Burada her üye gerçekte kuruma ödediği toplam prim kadar ortaklık
hissesine sahip olur, kâr ve zarara da bu oranda katlanır. Ancak sigortadan
kendi toplam hissesinden daha fazla pay alması halinde diğer pay sahipleri bu
fazlalığı ona teberru etmiş sayılırlar, böylece karşılıklı yardımlaşma ve
teberrulaşma yoluyla sigorta şirketi varlığını sürdürmüş olur. Iştirakçiler
böyle bir sisteme girmekle bu muhtemel sonuçları da önceden kabul etmiş
olurlar. Bazan da toplum fertleri kendiliğinden, devletin düzenlediği böyle bir
teşkılat kapsamına girmiş olurlar. Sigorta sisteminin kendi iç işleyişinde
Islâm'la çelişen muameleler bulunmadığı sürece, katılım paylarının farklı oluşu
veya farklı tazminat alımlarının gerçekleşmesi sonucu değiştirmez. Bunun delili
muvâlât akdi ile âkile sisteminin Islâm'da meşrû sayılmasıdır.
l. Muvâlât akdi: Bu akit, ailesi bilinmeyen, buluntu bir çocuğun,
başka birisi veya kendisini bakıp yetiştiren kimse ile şu şekilde anlaşmasıdır:
Karşı taraf çocuğun akitle velisi olacak; çocuk tazminat gerektiren bir suç
işlerse bu tazminatı, himaye eden ödeyecek. Buna karşılık da çocuk ileri ki
hayatında mirasçı bırakmadan ölürse ona mirasçı olacaktır. Hz. Ömer, Ali ve
Abdullah b. Mes'ud'un benimsediği bu görüş Hanefilerce benimsenmiştir
(ez-Zühayli, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, VIII, 283, 284).
Burada, buluntu çocuk ömür boyu tazminatı gerektiren bir suç işlememesi
halinde, himaye eden onun mirasını bedelsiz olarak alacak, diyet ödemek zorunda
kalırve buluntu çocuğun mirasçısı da olursa, ödediği diyet karşılıksız
kalacaktır.
2. Âkile sistemi. Diyet tazminatı ile yükümlü olabilen belirli
hısımlar veya bir divana üye olan kimseler de kendi paylarına düşen tazminatı
bir bedel karşılığında ödemezler. Daha sonra bu tazminat paylarını suçu
işleyene rücû etmek suretiyle alma imkânı da bulunmaz. Divan üyelerinin aylık
veya yıllık olarak önceden bir katılım payı ödemeleri halinde, günümüzdeki
yardımlaşma sigortalarının benzeri gerçekleşmiş olur. Hz. Ömer döneminde böyle
bir uygulamanın başlatıldığını yukarıda belirtmiştik.
Ancak bir kişi veya şirketin kâr amacıyla kurduğu yangın, sel,
kaza vb. sigortalar gerek ana paranın işletilmesinden doğan gelirin
katılımcılara yansıtılmaması ve gerekse kaza olmaması halinde ödenen primlerin
karşılıksız kalması yüzünden yardımlaşma sigortalarından farklı yapıya
sahiptir. Çünkü burada sigortalı her yıl, sigorta şirketine belli bir meblağ
öder. Malı, bir âfet sonucunda telef olursa bedelini şirketten alır. Böylece
kumar oynayan kimse gibi kazanmış olur. Aksi takdirde ise şirkete ödediği taksitler
boşa gitmiş olur. Başka bir açıdan riba işlemi gerçekleşir. Çünkü verdiğinden
daha fazlasınıalma amacıyla sigorta şirketine para yatırılır.
Diğer yandan böyle bir sigorta şirketi bütün katılımcıların
ortaklığı ile kurulduğu takdirde "yardımlaşma sigortası" halini
alabilir. Bu takdirde elde edilecek gelir bütün ortaklara ait olacağı için bu,
mümkün ve caiz olur.
Nitekim Sudan'da kaza sigortası zorunlu hale getirilince Hartumlu
şoförler kendi aralarında bir yardımlaşma sigortası kurmuşlar, hem sigortalı ve
hem de sigortacı olmuşlardır (bk. ez-Zerka-en-Neccâr, Islâm'a Göre Faizsiz
Banka, Kalkınma ve sigorta, Terc. Hayreddin Karaman, Istanbul 1976, s. 216).
Ancak bu şekilde yardımlaşma sigortaları gerçekleşinceye veya Devletin
organızesi ile ticaret amacı dışında genel bir sigorta sistemi oluşuncaya
kadar, zaruret olan durumlarda sigorta mübah hale gelir. Bu takdirde de kendi
iç bünyesinde ana parasını işletmede Islâmî usullere uyan sigorta tercih
edilmelidir.
Bununla birlikte, küfür diyarında kurulmuş bir sigorta şirketinden
tazminat alınabileceği gibi; Ebû Yusuf ve Imam Muhammed'e göre, Islâm hükümleri
uygulanmayan bir ülkede gayrı müslimlerin veya irtidat ehlının kurduğu bir
şirketten sigorta tazminatının alınmasında da bir sakınca yoktur.
SİGORTA ŞİRKETİ KURMAK ARZUSUNDA BULUNAN MÜSLÜMANLAR HANGI
ŞARTLARA RİAYET EDECEKLERDİR?
Sigorta meselesi aslında Türkiye'yi aşan bir meseledir. İslam
aleminin her ülkesinde sigorta hakkında çeşitli mütalaalar yürütülmektedir.
Helaldır diyenler olduğu gibi haramdır diyenler de olmuştur. Bunun için burada
konu üzerine serdedilen mütalaaların bir kısmını naklettikten sonra kanaatimi
beyan edeceğim.
Sigorta takriben iki asır önce İslam aleminde ismi duyulmuş, ondan
söz edilmiştir. O zaman merkezi Avrupa'da bulunan sigorta şirketlerinin
temsilcileri, deniz kenarındaki bazı İslamı şehirlerde bulunup Avrupa'ya giden
gemilerle taşınan malların sigortasını yapmaya başlamış ve İslam aleminde bazı
ortaklar temin etmek süretiyle orada da yerleşmişlerdi.
Sigorta, bazı kimseler için faydalı olsa da kısa bir zaman
içerisinde milyonlarca insandan alınan taksitlerle büyük servetler yığılmasına
vesile olması dolayısıyle sömürünün en büyük örneklerinden birisidir.
Suriye ulemasından Dr. Mustafa al-Zerka ile Mısır ulemasından
Muhammed Abduh, Şeltut, Dr. Muhammed el-Behiyy gibi kimseler sigorta şirketinin
bir yardımlaşma şirketi olduğuna ve dolayısıyle de meşruluğuna hükmetmişlerdir.
Dr. Muhammed el-Behiyy bu hususta özet olarak şöyle bir mütalaa yürütmüştür.
"Sigorta akdi bir satış akti değil, mağdur olan kimselerin musibetlerini
hafifletip onlara yardım elini uzatmak için yapılan bir yardımlaşma ve
dayanışma aktidir. İster mal, ister hayat sigortası olsun, dayanışma ve
yardımlaşmadan başka bir şey değildir. Mesela köylü davarlarını, tüccar ticaret
eşyasını, ev sahibi evini, araba sahibi arabasını sigorta ettiriyor. Çünkü
zarara girmenin zor olduğunu, tek başına musibet yükünü kaldırmayacağını, ancak
başkasının yardımıyla yükün hafifleyeceğini biliyor. Hayatını sigorta ettiren
kimse de hayatını korumak için sigortaya baş vuruyor. Ecelin Allah'ın elinde
olduğunu, zamanı gelince onu kimsenin ertelemeyeceğini biliyor. Sigortaya
başvurmaktaki gayesi, erken öldüğü takdirde aile efradına bir yardım kaynağı
temin etmektir" diyor (El-Fıkhü'l-İslami ve Tetavvuruhu).
İmam Nevevi'nin el-Mecmu adlı kitabının tetimmesini yazan büyük
fakih Muhammed Necib el-Muti de şöyle diyor: "Sigorta kurumu tarafından
üyelere verilen tazminatın mübah olması hususunda ihtilaf yoktur. Çünkü daha
önce dediğimiz gibi bir kimse birisine "Malını at ben öderim" dese
mal sahibi malını attığı takdirde ödemeyi taahüd eden kimse onu ödemeye
mecburdur" (El-Mecmu).
Mısır ulemasından Mustafa al-Hammami ile İbn Abidin ve
Rabıtatü'l-Alem'i-İslamiye'nin fıkıh heyeti Hey'etü Kibari'l-Ulema da
sigortanın haram olduğunu belirtiyorlar. Mustafa el-Hammami, kitabında şöyle
diyor: Sigortanın bütün çeşitleri haramdır. Aynen piyangonun bir nevidir. Çünkü
sigorta şirketi evini sigorta etmek isteyen kimseye "Her yıl bana şu kadar
prim ödeyeceksin. Eğer evin yanarsa ben değerini ödeyeceğim, yanmazsa da sen
taksitini ödemeğe devam edeceksin" der. Demek ki ev yanarsa sigorta
değerini ödeyecek, yanmazsa ödenen taksitler beyhude gitmiş olacaktır. Bu aynen
piyangoya benziyor. Çünkü birçok kimse her yıl bir veya birkaç defa piyango
bileti alır ama bir defa olsun kendisine birşey çıkmaz. Bazıları da vardır ki
yalnız bir defa bilet alır ve kendisine para çıkar. Yalnız hayat sigortası
bundan biraz farklıdır. Çünkü belirtilen zamana kadar sigortalı ölmezse ödediği
taksitler faiziyle beraber kendisine geri verilir.
İbn Abidin de İslam diyarında sigortanın caiz olmadığını, küfür
diyarında gayri müslimlerin sigorta şirketine sigorta edilmiş bulunan malın
telef olması halinde bedelini almakta bir beis olmadığını beyan edip özetle
şöyle diyor: Tüccarlar arasında caari olan adete göre herhangi bir ecnebiden
kiralanan gemiye, kira anında mallarının teminatına matufen ecnebi diyarındaki
gayri müslime bir miktar para veriyor ki buna sigorta denmektedir. Şayet gemi
yanar, batar veya yağma edilirse darül harpte bulunan sigorta şirketi malların
değerini ödeyecektir. Benim anladığıma göre helak olan şeyin bedelini almak
caiz değildir. Evet müslüman bir tüccarın darü'l-harpte harbi bir ortağı
bulunur, müşterek mallarını orada sigorta eder, mal telef olursa müslüman
tüccar şirket tarafından verilen taminatı alabilir. Çünkü akit harbi arasında
cari olmuş ve tazminat harbi olan şahsın rızasıyla kendisine gönderilmiştir.
Mekke-i Mükerreme'de 4.4.1397 tarihinde Abdullah b. Humeyd'n
başkanlığında Muhammed Ali al-Harekan, Abdülazız b. Baz', Muhammed b. Abdullah
al-Sabil, Salih b. Asimeyn, Muhammed reşid Kabani, Mustafa al-Zerka, Muhammed
Reşidi, Abdulkuddüs al- haşimi'n-nedevi ve Ebubekir Gumi'den müteşekkil fıkıh
heyeti toplanarak sigorta meselesini ele alıp inceden inceye tetkik ettikten
sonra Mustafa al-Zerka hariç, ittifakla sigortanın bütün çeşitlerinin haram
olduğuna dair kanaatlerini beyan etmişlerdir.
Verilen kararın özeti aşağıya alınmıştır.
1-Sigorta akdi gararı (aldanma)tazammum eder.Çünkü sigortalı ne
kadar vereceğini,ne kadar alacağını bilmiyor. Belki bir iki taksit ödedikten
sonra bir afet gelir çatar, bunun üzerine sigortalı malın bütün bedelini
sigortadan alır.Belki de bütün taksitleri yatırdığı halde malı afetten mahfuz
kaldığı için bir şey almaz.
2-Sigorta kumarın bir çeşididir.Çünkü sigorta şirketinin ,meydana
gelen felakette hiç bir rolü yoktur,ama malı helak olsa bedelini
vermektedir.Yahut devamlı musibetten masum kaldığı için bedelsiz olarak
taksitleri almış olmaktadır.
3-Sigorta ribe'l fadl ve ribe'l nesie'yi tazammun eder.Çünkü
sigorta iştirakçiye verdiğinden fazlasını verirse ribe'l fadl ve bir müddet
sonra olduğu için de ribe'n nesi olur.
4-Sigorta meselesinde bedelsiz olarak başkasının malının alınması
vardır.Bu da '' Ey iman edenler mallarınızı aranızda haksız yere yemeyiniz.''
Ayetindeki yasağın şümulüne girer.
SİHİR :
Sihir çok eski zamanlardan beri bilinegelen bir göz boyama. ya da
birtakım ser güçlerin yardımıyla, bir takım olağanüstü tesirlerin oluşturulması
yoludur. Hz. Mûsâ döneminde çok ileri seviyelere ulaştığını Peygamberlere iman
bölümünde anlatmıştık. Kur'ân-ı Kerîm, hem bu olaydan, hem de Bâbil'deki
sihirbazlardan sözeder. (Bakarâ (2) 102.) Peygamberimize sihir yapıldığı, hattâ
az da olsa tesirini gösterdiği, bunun üzerine "Felâk" ve
"Nâs" sûrelerinin indiği, o, bunları okuyunca sihrin çözüldügü
rivâyeti vardır. (bk. Suyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr VN/687.) Bütün bunlar sihir
denen bir olayın gerçekte varolduğunu gösterir.
Ancak sihirbaz bilinen herkes, ya da sihir bilinen her olay
gerçekçi değildir. Çoğu böyle bir gücü olduğunu söyler ama, aslında birşey
biliyor değildir. Sihir gibi gösterilen birçok olay da düzenbazlık, gözboyama
ve el çabukluğu marifeti ile yapılır.
Sihirin gerçek olduğunu söylemekle, yapılmasının câiz olduğunu
söylemek de ayrı ayrı şeylerdir. Islâm sihirin varlığını bildirmişama
yapılmasını siddetle yasaklamıştır. Peygamberimiz insanları helâk eden en büyük
günahları sayarken Allah'a şirk koşmayı birinci, sihri de ikinci olarak
sıralamıştır. (Buhârî, vasâyâ 23,tib 48, hudûd 44; Müslim iman144; Ebû Dâvûd
vasâyâ10; Nesaî, vasâyâ 12.)
Hattâ bir başka hadisinde sihir yapanın da müşrik olduğunu haber
vermiştir. (Ebû Dâvûd, tip 17, 24; Nesaî, tahrîmu'd-dem 19; Müsned I/389, 438,
N/220.) Bu yüzden çoğu Islâm âlimi sihir yapanın, hattâ yaptırmaya gidenin
Allah'a şirk koştugu kanaatindedirler. (Kardâvî, el-Halâl ve'I-haram 222.)
Dolayısıyla sihirbazın, kim olursa olsun öldürüleceğine hükmetmişlerdir. Çünkü
:
Kur'ân-ı Kerîm'in de belirttigine göre sihir, faydalı değil,
devamlı zararlı işlerde kullanılır. Sihirin gerçekleşmesi için kötü
ruhânilerden, şeytanlaşmış cinlerden yardım talep edilir ve bu yolda son derece
çirkin metodlar uygulandığı olur. Sihir iddiasiyla, cahil halkın ve özellikle
de kadınların hem imanları, hem de paraları sömürülür. Dolayısı ile sihrin
haram oluşu, sadece sihir yapan için değil, ona giden, yaptıklarında onu
doğrulayan ayağına gitmekle ve parasıyla onu teşvik eden için de geçerlidir. Onun
için peygamberimiz "Sürekli içki içen, sihrin bir işini halledeceğine
inanan ve akrabasıyla ilişkiyi kesen Cennet'e giremeyecektir" (Ibn Hibbân,
Tertîbu's-Sahîh VN/648:) buyurur. Onun arkadaşı Ibn Mes'ûd da: "Gaip
bilici olduğunu söyleyene, sihirbaza ve kâhine gidip, ona bir şey soran ve
dediğini tasdik eden, Hz. Muhammed'e indirilen dini inkâr etmiş demektir"
der. (Bezzâr ve Ebû Ya'lâ'dan el-Hindî, age VI/749 (17673).)
SOL ELLE YEMEK
Devamlı sol elini kullanma alışkanlığı olan birisinin yediği
içtiği haram olur mu?
Islâmda bazı nahoş şeyler dışında her isin sağ elleyapılması ve
sağdan başlanılması bir edep olarak görülmüştür, terki ise edebin terki
sayılmış ve zahmetsiz olarak gelecek bir sevaptan mahrum olma olarak
görülmüştür. Aişe Annemiz; "Rasûlullah (s.a.v.) yapabildiği her şeyde;
temizliğinde, ayakkabısm giymede, çıkarmada kısaca her isinde sağdan başlamayı
severdi." (Benzer hadisler için bk. Buhârî, salât 47, at'ime,5; Müslim
tahâret ‚ 66, 67; Ebû Dâvûd, libâs 41; Tirmizî, Cum'a 75; Nesâî, tahâret 89
gusl 17, zinet 8, 62; Ibn Mâce, taharet 42; Müsned VI/94,130,147, 1 B8, 202,
210) "Sağ elini abdestine, yemeğine, sol elini helasina ve diğer eziyet
veren şeylerine kullanırdi" Hafsa validemiz de: "Sağ elini yemesine,
içmesine ve elbisesini giyip çıkarmaya, sol elini ise bunun dışındakilere
kullanırdi" (E. Davud. Taharet 18) demiştir. Bu yüzden özürsüz olarak sol
elle yemek mekruh görülmüş, ancak yemek yeme sırasında sol eli de kullanıp onun
sağa yardımcı olmasında bir mahzur görülmemiştir. Nitekim Rasûlullah Efendimiz
(s.a.v.)'de sağ elleriyle ekmek yerken sol elleriyle de karpuz yedikleri
olmuştur. (Alâuddîn Âbidîn 218) Râsûlullah Efendimiz (s.a.v.) Ömer b. Ebî
Seleme'ye "Çocuk, besmele çek, sağ elinle ye, ve önünden ye" (Buhârî
at'ime 2) buyurmuştur. Bu hadîs-i serîfi değerlendiren bazı âlimler, sağ elle
yemenin vâcip olduğu kanaatine varmışlar, bazıları da bunun sadece daha hoş
(mendup) olduğu anlamına geleceğini söylemişlerdir.( Aynî XXI/28, 30 (şerhte
sol elle yemenin kötülügünü anlatan hadis-i şerifler de var)
SPOR
Insanın tek başına veya toplu olarak yapılan beden eğitimi yanında
yarışma yönü de olan oyun ve hareketlerdir.
Islâm dini, müslümanları spora çeşitli sebeplerle teşvik etmiştir.
Bu sebepler arasında; müslümanların ibadetlerine ve diğer görevlerine kuvvetli
bir istekle sarılmalarını sağlamak, onlara daha güçlü olma yollarını göstermek,
beden sağlığını temin etmek, öte yandan müslümanların Islam topraklarının
savunmasına topyekûn hazırlıklı bulunmalarını teşvik etmek vb. sebepler
sayılabilir. Bundan dolayı müslümanlar, Asr-ı saadetten itibaren Hz. Peygamber
(s.a.s)'in tavsiye ettiği sporlardan atıcılık, binicilik, güreş vs. sporlarla
meşgul olmuşlardır. Islâm'ın sportif faaliyetlere nasıl baktığı hakkında kısa
bilgiler vermek uygun olacaktır:
Atıcılık:
Müslümanların tarih boyunca en çok ilgi duyduğu spor dallarından
biridir. Bunun sebebini şu âyet-i kerimede bulmak mümkündür:
"Onlara (düşmanlara karşı, gücünüz yettiği kadar kuvvet
hazırlayın" (el-Enfal, 8/60). Bu âyette geçen "kuvvet"
kelimesini Hz. Peygamber (s.a.s) atıcı olarak tefsir etmiştir (Riyâzü's-Sâlihin
Tercümesi, II, 563). Rasûlüllah, atıcılığı, daha çocuk iken öğrenilip ölünceye
kadar bırakılmaması gereken bir maharet olarak nitelendirmiş; insanın boş
kaldıkça, canı sıkıldıkça, dinlenme ihtiyacı duydukça, vaktini değerlendirmek
için sportif faaliyetlerle uğraşmasını uygun görmüştür.
Peygamberimiz bir gün atış yapmakta olan gruba rastlayınca,
ayakkabılarını çıkarıp atış sahası içerisinde yalınayak yürüdüğü ve onlara
katıldığı bildirilmektedir (Ibrahim Canan, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye,
Ankara 1980, s. 255). Yine o, atıcılık eğitiminin yapılmasını devamlı teşvik
etmekle kalmamış, zaman zaman kendisi de atış poligonuna, atıcıları teşvik ve
seyretmeye gitmiş, hatta atıcıları seyrederken onlardan bir tarafı tuttuğu da
olmuştur (Canan, a.g.e., s. 256). O devrin atıcılık sporları arasında
"Dirkele" adında mızraklarla oynanan ve özellikle siyâhiler arasında
yaygın olan bir spor dalı da vardı (M. Hamidullah, Islâm Peygamberi, çev: Salih
Tuğ, Istanbul 1980, II, 1142).
Ashab-ı Kiramda atıcılığa önem vermiş ve her fırsatta ok atışları
yapmışlardır. Öyleki, çocuklara bile belli hedefler dikerek atış yaptırdıkları
görülmektedir. Bir defasında Hz. Enes, atış yapan çocukların yanlarına gelmiş,
atışlarını isabetsiz bularak beğenmemiş, bir çocuğun yayını elinden alarak
birkaç ok atmış, hiç biri de hedefinden şaşmamıştı.
Binicilik: Asr-ı saadette at yarışlarına özgü belli bir hipodrom
bulunmamakla birlikte; şehir halkı sık sık tertiplenen at yarışlarına
giderlerdi. Rasûlüllah (s.a.s) devrinde iki çeşit at yetiştirildığını
biliyoruz. Bunlardan biri, koşu için; diğeri başka amaçlarla beslenirdi. Bu
arada deve, eşek ve hatta insan yarışlarına da rastlanmaktadır. Ticaret
kervanlarının gelip konakladıkları alan, bu tür yarışlar için kullanılıyordu.
Hz. Peygamber'in de buraya zaman zaman bizzat gelip kazananları tesbit ve bunlara
ödül dağıttığı bilinmektedir (Hamidullah, a.g.e., II, 1141-1142).
Bir gün Rasûlüllah (s.a.s), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ile
binicilikte yarıştılar. Bu yarışta Peygamberimiz onları geçti. Hz. Ebu Bekir
ikinci, Hz. Ömer de üçüncü oldu (Ahmet Turan. Islâmiyette Spor ve Önemi, Ankara
1988, s. 13).
Güreş:
Asr-ı saadette güreş sporu da pek yaygındı. Rükâne adında biri bu
spor dalında ün yapmıştı. Hz. Peygamber (s.a.s) bu pehlivan ile güreşmişti.
Rükâne Islâm'ı kabul etmek için Hz. Muhammed (s.a.s)'in bizzat kendisiyle
güreşmesini ve bu güreşte kendisini yenmesini şart koşmuştu, Hz. Peygamber bu
teklifi kabul etmiş, yapılan müsabakada, kendisine son derece güvenen Rükâne'yi
şaşırtacak derecede güreşmiş ve onu üç kez mağlup etmiştir. Sonuçta Rükâne
müslüman olmuştu (Sünen-i Tirmizi Tercümesi, III, 281).
Delikanlılık yaşındaki bazı sahabiler askeri seferlere
katılabilmeye güçleri yettiğini Hz. Peygamber'e ispatlamak amacıyla onun
huzurunda güreşe tutuşurlardı. Çünkü yaşı küçük olanlar şayet kendilerinden
büyük olan diğer gençlere üstünlük sağlayabilirlerse, gönüllü sıfatıyla bu
savaşlara katılabilme hakkını elde ediyorlardı (Hamidullah, a.g.e., II, 1142).
Koşu:
Diğer sportif faaliyetlerin yanında koşuya da önem verilmiştir.
Asr-ı saadette erkeklerin koşu yarışı yaptıkları, sahabilerin Hz. Peygamber'in
huzurunda kendi aralarında yarış düzenledikleri ve Hz. Ali'nin de çok hızlı
koşan bir yarışçı olduğu bildirilmektedir (Turan, a.g.e., s. 14-15).
O devrin kadınları genelde hiçbir sporla ilgilenmezlerdi. Ancak
Hz. Muhammed (s.a.s)'in Hz. Aişe ile müşterek hayatlarında en az iki defa
bizzat koşu şeklinde yarışa tutuştuğu bilinmektedir. Bunların ilkinde Hz. Aişe
kazanmış, ancak birkaç sene sonra, herhalde vücut ağırlığından olacak, yine
giriştikleri bir yarışta Rasûlüllah kazanmıştı (Hamidullah, a.g.e., II, 1143).
Yüzme:
Hz. Peygamber, yüzmeyi çocukluğunda annesiyle gittiği Medine'de
öğrenmişti. Müslümanlara bu sporu tavsiye ederek, bir babanın çocuğuna
öğretmesi gerekenler arasında, yazı yazmanın ve atıcılığın yanında, yüzme de
zikredilmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s)'ın Mekke ve Medine gibi, yakınında deniz,
göl ve akarsu bulunmayan bir çevrede yüzme öğrenmeyi tavsiye etmesi dikkat
çekicidir (Canan, a.g.e., s. 258; Turan, a.g.e., s. 18-19).
Allah'ın anılmadığı her şey, iş ve davranış, önemsiz bir oyun
sayıldığı halde, aynı özelliği taşıyan, atın terbiye edilmesi, atıcılık sporu
ile uğraşılması ve yüzmenin öğrenilme ve öğretilmesi yararlı oyunlar arasında
kabul edilmiştir (Sünen-i Tirmizi Tercümesi, III, 190).
Öte yandan Mekkeliler "kürre" denilen bir tür ayak topu
oynarlardı ve büyük kalabalıklar halinde oynayanları seyretmeye gelirlerdi.
Mekke'nin her semtinde bu oyunu oynamak için sahaların bulunduğu ve Rasûlüllah
(s.a.s)'ın bu oyunu yasaklamadığı haber verilmektedir (Hamidullah, a.g.e., II,
890). Yine nakledildiğine göre, Hz. Peygamber bir gün aralarında, hangisinin
daha kuvvetli olduğunu bulmak için büyük bir taşı yerden kaldırmaya çalışan bir
grup insanın yanından geçmiş ve bu yarışlarında hiçbir kötü taraf bulamamıştı
(Hamidullah, a.g.e., II, 1142).
Günümüzdeki sporların tümü Hz. Peygamber devrinde yoktu. Ancak
dinimizin emir ve yasaklarına ters düşmeyen bütün spor çeşitlerinin câiz olduğu
açıktır. Bu cevâza boks gibi karşılıklı zarar vermeye yönelik sporları katmak
mümkün değildir. Öte yandan dinimiz, seyirci olmaktan çok bizzat spor yapmayı
teşvik eder. Herkesin kendi kapasitesine göre yapabileceği bir spor dalı
vardır.
Dinimiz, bazı prensiplerin göz önüne alınması durumunda sportif
faaliyetlerle uğraşmanın bir sakıncası olmadığı görüşündedir. Bu şartları şöyle
sıralayabiliriz: Sadece eğlenmek, dinlenmek ve zevk için oynanacak; namazın
geçmesi veya gecikmesine sebep olmayacak; hiç bir menfaat beklenmeyecek; oyun
sırasında dinimizin yasakladığı şeyler konuşulmayacak; tesettüre riayet
edilecek; normal dinlenme ve eğlenme ölçülerini aşarak vakit israfına varan
iptilâ halini almayacak ve en önemlisi oyunlar kumara âlet edilmeyecek
(Hayreddin Karaman, Islamın Işığında Günün Meseleleri, Istanbul 1982, II,
354-355).
Sportif faaliyetlerin kumara âlet edilmesi kesinlikle yasaktır.
Günümüzde yaygın olan Spor-Toto, Spor-Loto ve Ganyan gibi müesseselerin, halkı
kumara ve haksız kazanca götürmesi ve alıştırması sebebiyle Islâma ters düştüğü
açıktır. Bütün sportif faaliyetlerin, bu tür haram yollara âlet edilmeksizin
sadece amatör bir ruhla yapılması en doğru olanıdır.
SUN'I AŞILAMA HUSUSUNDA İSLAM'IN GÖRÜŞÜ NEDIR?
Fıkıh kitapları sun'i aşılamadan açıkça söz etmemekle beraber
mesele yine fıkıh kitaplarının beyanlarından anlaşılmaktadır. Şöyle ki: Sun'i
aşılama iki çeşittir.
1- Birisi meşru bir şekilde menisini herhangi bir yol ile
karısının rahminde yerleştirip tohumlama yapmaktır. Bu tip tohumlamanın dinen
sakıncası yoktur. Böyle bir yol ile meydana gelen çocuk da meşru'dur.
Kazı'l-Kudat Şeyh Zekeriya al-Ensarı, iddet ile ilgili şöyle diyor:
"Meninin ferce duhulü ile münasebet arasında fark yoktur". Kocanın
menisi zevcenin fercine girdikten veya münasebette bulunduktan sonra ayrılma
vaki olsa kendisine iddet lazım gelir. Hatta meninin duhulü münasebetten daha
kuvvetlidir (Fethü'l-Vehhab). Envar al-Ebrar, al-Dur al-Muntaka da buna yakın
bir ifade vermektedirler (Envar el-Ebrar).
2- Kocasından başka bir kimsenin menisiyle kadının yumurtasını
aşılamaktır. Namus duygusundan yoksun bazı kimseler, çocuk yapma istidadından
mahrum oldularından bir çocuğa sahip olmak için başkasının menisiyle karısını
aşılamaktadır. Bu hareket insanlık için bir leke ve yüz karası olduğundan İslam
dini bunu yasaklamaktadır.
Hayvanın neslini ıslah etmek için yapılan sun'i tohumlama hakkında
bir şey varid olmamıştır. Ama yasaklamasını gerektiren bir durum olmadığına
göre caizdir. Çünkü eşyada asıl olan mübahlıktır.
SÜNNET YERİNE KAZA NAMAZI KILMAK
Bazı çevreler ya da hocalar, üzerinde namaz borcu (kaza) bulunanın
sünnet kılamayacağını, sünnetler yerine kaza namazı kılması gerektiğini
söylerken bazıları da kazası olanın da sünnet kılabileceğini söylüyorlar. Bu
iddiaların hangisine inanacağız?
Okuyucularımız bu soruyu, çeşitli eski ve yeni kitaplardan ve
gazetelerden aldığı bir dosya dolduracak kadar fotokopi ile birlikte
sormuşlardır. Böylece bir bakıma kaynak tespitinde bize yardımcı olmuşlardı.
Biz de uzun süre daha değişik kaynakları taradık ve gördük ki:
Mesele hakkında -ulaşabildiğimiz kadarıyla- naslarda bir açıklık
yok. Yani ictihadî bir mesele ve müctehitleri ilgilendiriyor, ilgilendirmiş.
Onlar da iki farklı görüşü temsil edenler olarak şunları söylemişlerdir:
"Bir kişi özürsüz yere bir namazı kaçırırsa; o şahsın kazaya
kalan namazını kılmadan nafile kılması caiz değildir. Çünkü kaza fevri bir
vaciptir. (Derhal kılınmalıdır). Nafileye zaman ayırırsa bu fevriyeti kaçırmış
olur. Üzerinde kaza bulunan kişi bütün zamanını kazaya harcamalıdır. Bundan
sadece yaşayabilmesi. için gerekli olan işler istisna edilir." Kaza namazı
olan, eğer kaza sebebi özür ise, revâtib olsun, başka nafile olsun, o kaza ile
beraber nafileleri de kaza edebilir. Çünkü bize göre gece ve gündüz kılınan
vakitli nafilelerin kaza edileceği sabitleşmiş bir husustur."(Ibn Hacer
el-Heytemî, el-Fetava I/189)
"Bir namazı özürsüz olarak fevt olan kimse, bu namazı kaza
ederken önce onun ilk sünnetini kaza etmesi, önceligi sünnete verdiği (yani
farzın kazasına mübaderet etmediği) için haram işlemiş olur mu? Cevap: Olmaz.
Hatta bu, caiz olmaktan öte menduptur." (er-Ramlî, Fetâvâ I/217)
Bunlar konunun Şafii mezhebindeki izahıdır ve görüldügü gibi birer
içtihatdırlar. Yani Şafi'yi taklit edenlerin bunlara uyması ve saygı duyması
gerekir. Ancak daha iyi anlaşılması için bu görüşle ilgili bir iki noktaya
işaret etmek istiyorum:
1. Bu ibarelerden anlaşıldığına göre kazada namazın özürsüz yere
kazaya kalmasıyla özürlü olarak kazaya kalması farklı hükümler doğuruyor. Namaz
özürsüz olarak kazaya kalmışsa onlar kılınmadan hiç bir sünnet kılınmıyor. Özrü
varken kazaya kalmışsa, kazaya kalan namazın sünnetleri dahi ön sünnet iseler,
farzdan önce kaza edilebiliyorlar. Buna göre, kazaya kalmış sünnet, farzın
kazasından önce kılınabiliyorsa revatip sünnet nasıl kılınamaz?" Öyleyse
bu konuda en azından özürlü olarak terkedilenle özürsüz olarak terkedileni
birbirinden ayırmak gerekir.
2. Kazası olan hiç bir sünnet kılamaz denecek olursa, farzlarla
beraber yapılan sünnetlerin de terkedilmeleri gerekir. Meselâ, tekbirde elleri
kaldırmayı, "Sûbhaneke" okumayı, kıraati yetecek mikdardan fazla
uzatmayı, rûkû ve secde tesbihlerini yapmamalıdır. Oysa bunu söyleyen kimse
yoktur.
Bu konuda Hanbeli ve Malıki mezheplerinin görüşleri de
Şafii'ninkine yakındır (bk. Merdavî, el-Insaf I/443; Cezîrî, Kitabu'l fıkh
I/491-92) ve onlar için de aynı sorular akla takılır. Keza onlar da bir
ictihatdir ve ictihadın gerektirdigi ölçüde saygıya layıktır.
Hanefi mezhebine gelince; bu konuda ilk kaynaklarda pek açıklık
olmamakla beraber, Fetavayı Hindiye'de "El-Hucce"ye dayandırilan
aşağıdaki görüş eğer Imam Muhammed'in "El-Hücce alâ
ehlil-Medine"sinde ise mezhebin ilk dönemine ait olmuş olur. Ancak biz
karıştırabildiğimiz kadarıyla orada bu görüşü bulamadık. Deniyor ki: "Fevt
olmuş (kazaya kalmış) namazlarla meşgûl olmak nafilelerle meşgul olmaktan daha
önemli ise evlâdir. Ancak bilenin (revatib) sünnetler, Duhâ, Tesbih vb. nafileler
bu hükümden müstesnadır. (Hindiyye I/125) Bu içtihat Hanefi mezhebinin daha
sonraki kaynaklarında değişik ifadelerle de olsa yer alırve Merhum Ö.Nasuhi
Bilmen tarafından en güzel açıklaması ile özetlenir.
Kaza namazları ile iştigal, nafile namazlar ile iştigalden
evladır, elhemdir "daha mühimdir." Fakat farz namazların, müekkede
olsun, olmasın, sünnetleri bundan müstesnadır. Yani bu sünnetleri terk ederek
bunların yerine kazaya niyet edilmesi evlâ değildir. Bilakis bu sünnetlere
niyet edilmesi evlâdir. Hatta Kuşluk, Tesbih Namazları gibi haklarında asâr
varid olan (hadis bulunan) nafile namazlar da böyledir. Bunlara da böyle nafile
olarak niyet etmek evlâdır. Çünkü bu sünnetler farz namazlarını ikmal eder, bunların
telâfisi mümkün değildir, kaza namazlarının ise muayyen vakitleri olmadığı için
telâfileri mümkündür.
Böyle olmakla beraber, namazları kazaya bırakmak bir günahtır. Bu
günahtan mümkün mertebe kurtulmak için sünnetleri feda etmek münasip olmaz.
Böyle bir günahı işleyen kimsenin fazla ibadette bulunarak Allah'ın afvına
sığınması gerekirken, hakkında Resulullah'ın şefaatinin tecellisine vesile
olacak bir kısım mübarek sünnetleri terketmesi nasıl uygun olabilir? Hem bir
kısım vakit namazlarını kazaya bırakmak, hem de diğer bir kısım vakit
namazlarını kendilerini ikmâl eden sünnetlerden tecrid etmek iki kez kusur
olmaz mı? Bunun aksine olan bazı nakiller muteber değildir, fetva verilen
görüşe zıttır.
Hem sünnetleri, hem de kaza namazlarını kılmaya müsait vakit
bulamadıklarını iddia eden bulunursa, bunlar insaflıca bir iddiada bulunmuş
sayılmazlar. Beyhude yere en kıymetli vakitlerini zayi eden insanlar bilmem
böyle bir iddiaya ne yüzle cüret edebilirler? (Bilmen, Ilmihal 166 (md.
299))Görüldüğü gibi, kaçırılan namazların kaza edilmelerinin fevrîliğini
(derhal yapılması gereğini) herkes kabul ediyor: Ancak bu fevrilige engel olup
olmayacak şeylerde ihtilâfa düşüyorlar. Diğerlerinin aksine Hanefiler, sünnetleri
kılmanın fevriliği engellemeyeceğini söylüyorlar:
Işte meselenin özeti bundan ibarettir. Hal böyle iken bu konuda
herkesi kendi mezhebinin görüşüne uymaya zorlamak, Hanefilerin dahi kendi
mezheplerinin görüşüne göre amel edemeyeceklerini söylemek Islâmi ve mezhepleri
bilen ve akıllı olan adamlarının işi değildir. Üstelik böyle bir ictihadı,
günümüzde ictihat yapılmasına karşı çıkanlar yaparlarsa daha ayıp olur.. Kısaca
mesele naslarla değil, ictihatlarla belirlenmiştir ve herkes benimsedigi ve
tabii olduğu mezhebi tatbik eder. Hanefiler için fetva ise yukarıda verdiğimiz
görüştür. Ancak, Allah bilir ya; şöyle diyen birisinin de haklılık payı
olabilir:Mesele hakkında Hanefi mezhebinden Ibn Nüceym gibilerin Şafii görüşüne
meyletmeleri de hesaba katılarak, kırkbeş-elli yaşlarından sonra namaza
başlamış birisi gibi çok fazla kaza namazı olanların, sünnet yerine terkettiği
fârzların kazalarını kılmaları daha uygundur. Ancak bu görüşü tahmim etmek ve
bununla fetva vermek doğru olmaz.
SÜNNETE UYGUN SAÇ NASIL OLMALIDIR?
Sünnet Rasulüllah Efendimiz (sav)'in tutunduğu yol, yaptığı,
söyledigi ve begendigi olduğuna göre, bu sorunun cevabı için şunları bilmemiz
yeterli olur, sanırım: "Onun saçları omuzlarına inerdi. (Bazen) kulak
yumuşağına kadar inerdi. Omuzlarına yaklaşırdı. Kulakları ile omuzları arasına
ulaşırdı. Saçları ne kıvırcıktı ne de düz, ikisi arası dalgalıydı: (Bazen)
kulaklarına ulaşmazdı. Toplu (gür) saçı vardı. Saçı gürdü ama omuzlarını
örtecek kadar da değildi. Saçını dört belik yaptığı görülmüştü. Ehl-i Kitap saçlarını
olduğu gibi sarkıtırlar, müşrikler de ikiye ayırırlardı. Rasulüllah Efendimiz
(sav) emredilmediği konularda ehli kitaba uymayı yeğlerdi. Bu yüzden saçını
yarmadan sarkıttı, sonra da ikiye ayırdı ve ayırmayı emretti"(Buraya kadar
verdiğimiz rivayetlerin hepsi Tabakât-i Ibn Sâd'dan alınmıştır. bk.I/427 vd.;
Ibnü'1-Kayyim, sarkitmayı, arkaya doğru, ikiye ayırmayı da, her iki tarafı örgü
olacak şekilde, diye tarif eder. Zâdü 1- Me'âd, I/175). Saçı başkalarına
benzememek için değişik tutmayı emrederdi(Ali el-Müttakî, Kenzü'1-Ummâl, VN/124
(18303) (Taberâni'den)). Kesilen saçın gömülmesini emrederdi (age. VN/126
(183I9)Teberâniden). Herşey de... Hatta saçını tarama da sağdan başlamayı
severdi (Buharî, vudû 31, libas 38; Müslim, taharet 66,68; Ebu Davûd, libas 41;
Tirmizî, cuma 75; Nesâi, Taharet 89; Ibn Mâce, taharet 42; Müsned, VI/94). Sık
sık saç taramayı yasaklamıştı (Ebu Dâvud, teraccül 1; Tirmizî, libas 22; Nesâî,
zinnet 7; müsned, VI/68). Kendisi de zaman zaman (aralıklı) tarardı (Tirmizî,
Semaîl 25). Saçın arkasını alıp önünü bırakmayı (Buharî, libas 72; Müslim,
libas 72,113; Ebu Davud, teraccül 14; Nesâî, zinet 5; Ibn Mâce, libas 38;
Müsned, 4, 39). Ya hepsini kesin veya hepsini bırakın, buyurmuştu (Ali
el-Müttaki, age, VI/648 (17216)). Kendisi de başının ya hepsini traş eder veya
hepsini bırakırdı. Bir kısmını tıraş edip, bir kısmını bıraktığı olmazdı. Hac
dışında saçının tamamını tıraş ettiğine dair sahih haber yoktur (Ibn Kayyim
el-Cevziyye, Zâdü 1-Me'âd, I/175-75). Ahmed b. Hanbel başın tamamen tıraş
edilmesini son derece mekruh görürdü. Ma'mer'in de mekruh gördüğünü söylerdi ve
bu konuda Hz. Ömer'in sözüne dayanırdı. Ömer (ra) bir adama: "Eğer
(başını) tıraşlı görürsem senin kafanı kırarım" demişti (Ahmed b. Hanbel.
Kitabu'1-verai 181). Saçını çok yağlardı (iyi bakardı) (Tirmizi, Semâil 23).
Bir defasında saçı dağınık birisini görmüştü de "bu adam saçını düzeltecek
bir şey bulamaz mı?" diye buyurmuşlardı (Ebu Dâvud, libas H. no. 4062).
Yahudi ve Hiristiyanlara benzememek için saçın boyanmasını emrederdi (Bu
konudaki hadisler ve kaynakları için bk. Ali Nâsif, et-Tâc, NI/173 vd).
Görüldüğü gibi Rasûlüllah Efendimiz müslümanlardan sabit bir saç şekli
istememiş ve bu konuda da başkalarına benzememeyi esas almıştır. Imdi bir kişi
Rasulüllah'a benzemek maksadıyla onun uyguladığı herhangi bir saç biçimini
uygularsa bu konudaki sünneti yaşamış ve sevap almış olur. Ama uygulamanın
ruhunu (illetini) düşünüp şu anda Islâm'ı hatırlatan bir tıraş biçimi benimser,
bir başka ifade ile saçı konusunda da gayr-i müslimlere benzemezse (Allah'u
a'lem) daha güzelini yapmış olur. Çünkü niyyet sağlam olsa dahi başkalarını
hatırlatan, ya da Islâm'ı hatırlatmayan bir saç biçimi, olsa olsa günah
kazandırmamış olur, şeklen tebliğ sevabından mahrum kılar.
SÜPER EMEKLILIK UYGULAMASINA IŞTIRAK ETMEK CAİZ MİDİR?
"Süper Emeklilik" adıyla bilinen olayı, bir yönüyle
normal emeklilik gibi mütalaa ediyor ve onun için söyleyebileceğimizi bunun
için de söylüyoruz:
Emeklilik sistemi, insana Allah'ın en değerli yaratığı olarak
değil, üretimine göre değer veren materyalist sistemlerin oluşturduğu
"risk" ortamı için bir ihtiyaçtır. Bütün vatandaşları devlet (toplum)
garantisinde olan Islâm Toplumu için bir ihtiyaç değildir ve İslam'ın
uygulandığı dönemlerde uygulanmamıştır. Başta Rasûlüllah efendimiz (sav) olmak
üzere bütün Raşit Halifeleri, görevi hep altmış yaşın üzerinde ve ölümle
bırakmışlardır. Çünkü Islâm, gücü olanın çalışmayı bırakmasını ve devlete ve
fertlere yük olmasını yasaklamış ve "Bir işten boşalınca hemen diğeri için
dikilmeyi" (94/7) emretmiştir. "Kişinin Rabbine kavuşuncaya dek
geçimi için çalışıp didinmek üzere yaratıldığını" (84/6), "Insanı
Allah'ın bir zorluk ve sıkıntı içerisinde yarattığı" bildirmiştir.(90/4) O
halde:1. Kişi önce kendine yeterli olmak için çalışacaktır. 2. Buna gücü
yetmezse menkul-gayr-i menkul, öz sermayesini kullanacaktır. 3. Bu da yoksa
yükümlü olan kişiler ona bakacak ve nafaka verecektir. 4. Bunların hiçbiri
yoksa devlet kendisine zekâtın uygun bir fonundan ödenek verir ve asgari
ihtiyaçlarını karşılar. Bugünkü emeklilik sistemi insânî ve âdil değildir, bu
bakımdan Islâmî de değildir. Çünkü: a. Sadece iş bulma nimetine kavuşup prim
yatıranların sosyal güvenliği vardır. Kendi suçları olmadan iş bulamayanları
devlet bu her iki nimetten de mahrum etmektedir. b. Gayrı ahlâkîdir. Bu yüzden
kendi hesabına çalışıp ekonomiye katkıda bulunanlar sosyal güvenliğe sahip
değilken, meselâ ruhsatlı fahişeler bile sosyal güvenliğe sahiptirler. c. Bazan
kırkbeş yaşında, en güçlü ve verimli çağında birisi emekli olabilip, yatarak
maaş alabilmekte ve elli-ellibeş yaşındaki çalışan bir zayıftan kesilen primler
ona aktarılmaktadır. d. Milyarları olan birisi bile belli primi yatırdığı için
emekli sandığından maaş alabilmekte ve şer'an fakir sayılan ve asgari ücretle
çalışan ve belki de kira da vererek beş-on nüfusu bakmak durumundaki birisinden
kesilen primler ona aktarılabilmektedir. Halbuki, sosyal güvenlik ödenekleri
(ivazları), olandan olmayana doğru transfer anlamı taşır da diyebilmektedirler.
Bu mahzurları çogaltmak mümkündür. Bu durumda zorunlu sigortalı olanlar kendi
iradeleri dışında kendilerinden kesilen primleri değer olarak alma hakkına
sahiptirler. Aldıkları emekli maaşından, verdikleri değer kadar aldıktan sonra
bakarlar; muhtaç iseler ve bakacak kimseleri yok ise almaya devam ederler.
Değillerse maaşlarını alır ve topluma hizmeti esas alan Islâmî faaliyetlere,
yani topluma harcarlar. Bu işin en ihtiyatli ve takvaya uygun olan yolu budur.
Süper Emekliliğe gelince onda, bu mahzurlar aynıyla bâkî kalmak
üzere ilave mahzurlar da vardır. l. Tamamen isteğe bağlıdır. 2. Yüksek
meblağlarda primi gerektirdiğinden, sadece ihtiyacından fazla parası olanlar
için mümkündür. 3. Bu ihtiyaçsız kimseler prim olarak yatırdıkları meblağları
bir yıl gibi kısa bir süre içerisinde tamamen almakta, ondan sonra ihtiyaçlı
kimselerden kesilen primlerden onlara maaş verilmektedir. 4. Herkese tesmil
edilmeyip geçici bir süre için uygulanmakta, seçme gerekçesiz yapılmaktadır,
yapılmıştır. 5. Konunun işleyişine iyice bakıldığında ortada yüksek faizli bir
istikraz (iç borçlanma) olduğu açıkca görülür. Çünkü devlet. bu yüksek ve
birikmiş sayılan primleri şu anda paraya ihtiyacı olduğu için almakta ve sonra
fazlasıyla ödemektedir. Bütün bu ve benzeri mütalâalardan ötürü "Süper
Emeklilik" ve "Isteğe Bağlı Emeklilik" uygulamalarının meşru
olmadığı kanaatindeyiz.
SÜRME ÇEKMEK
Eski çağlara kadar giden bir süslenme vasıtasıdır. Arap kadınları
"mikhale" denilen şişeler içerisinde korunan sürme maddesini kendi
çocuklarının gözlerine çekerlerdi. Kirpiklerin iç kısmına çekilen sürmenin göze
şifa verdiği ve kirpikleri güçlendirdiğine dair rivayetler vardır. Hz.
Peygamber (s.a.s) yatmadan önce "ismid" Artimnan adı verilen sürmeyi
tavsiye etmiştir (Tirmizi, Libâs).
Isnadı zayıf bir hadise göre kendisi de yatmadan önce gözlerini
üçer defa sürmelerdi (Bağavî, Şerhu's-Sünne, XII, 117-119).
Dul kalan arap kadınları yas tuttukları zaman süslenmeyi
bırakırlar, tekrar evlenmek istediklerini göstermek için ise süslenirlerdi.
Sürme çekmek de evlenmeye hazır duruma gelmenin bir göstergesiydi. Müslim'in
rivayet ettiği bir hadis de Ümmü Atıyye şöyle demektedir: "Biz ölüye üç
günden fazla yas tutmaktan nehyolunuyorduk, yalnız koca için dört ay on gün
müstesna idi: O esnada sürme çekinmez; koku sürünmez ve boyalı elbise
giymezdiler" (Müslim, Talak, 66, 67). Dârimî, bir hadise göre oruçlu olanların
gündüz değil gece sürme çekmesi istenmişse de (Dârîmî, Savm, 28) devamında
bizzat kendisi bunda bir beis görmediğini ifade etmiştir.
Ihramlı iken ise sürme yerine "sabır" denilen acı bir
ilacın kullanılmasını Eban b. Osman tavsiye etmekle beraber (Müslim, Hac, 90;
Ahmed b. Hanbel, I, 60, 65) kokusuz olan sürmenin çekilmesinde ulemâ bir
sakınca görmemiştir (Müslim, A. Davudoğlu Ter. Şerhi, VI, 369).
ŞAKA
Güldürmek veya eğlendirmek kasdıyla söylenen söz veya yapılan
davranış, latıfe, mizah.
Insan şahsiyetini, onurunu rencide eden bütün söz ve hareketler,
kul hakkını çiğnemektir. Toplum düzeni, bütün fertlerin haklarına riayet ve
onlarla ünsiyet etmekle, görüşüp anlasabilmekle sağlanır. Kendi hakkının
çiğnenmesini arzu etmeyen insanın, bir başkasının hakkını gözetmesi
kaçınılmazdır. Hukuka riayeti temin için Yüce Allah, insanların mallarına
tecavüzü haram kıldığı gibi, insan şahsiyetini kırıcı olan her türlü alayı,
gıybet, yalan, iftira, dedikodu ve benzeri sözlü tecavüzleri de haram kılmıştır.
Bu cümleden olmak üzere çoğu kere muhatabı küçük düşürecek şekilde yapılan
fiilî ve sözlü şakalar da Hz. Peygamber'in hadîsi ile yasaklanmıştır:
"Kardeşinle mücadele ve şaka etme" (Tirmizî, Birr, 58). Mizahı çok
yapan bazı sahabe hakkında Kur'anî hüküm de (el-Hadîd, 57/16) nazıl olmuştur.
Yalanla eş anlamlı şakalar, bizzat yalan olduğu için haramdır. Ancak şaka,
yalan, alay, hakaret gibi aşağılayıcı manada olmamak ve aşırı gitmemek kaydıyla
yapılırsa buna müsaade edilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının arkadaşlarıyla şakalaştığı
görülmüştür. Ebû Hureyre'den: Ashab, Rasûlullah'a, "Ya Rasûlullah, sen de
bizimle şaka yapıyorsun" dediler. Rasûlullah, "Ben sadece doğruyu
konusurum, haktan başka bir şey söylemem" (Tirmizî, Birr, 57) buyurdu.
Ibn Abbas'tan: Bir adam, "Allah Rasûlü şaka yapar
mıydı?" diye sordu. "Evet" diye cevap verdim. "Peki
Rasûlüllah nasıl şaka yapardı?" deyince "Hz. Peygamber (s.a.s)
hanımlarından birisine geniş bir elbise giydirdi . "Bu elbiseyi giy,
Allah'a şükret, eteğini de gelin eteği gibi sürü" buyurdu, dedim."
Hz. Enes'ten: Allah'ın Rasûlü, insanların en güzel ahlâka sahip
olanı idi. Ebu Umeyr adında bir kardeşim vardı. Rasûlüllah gelip kardeşimi
görünce "Ebû Umeyr, kuş ne yapıyor?" diye sorardı. Kardeşim kuşla
oynardı. Bazı namaz vakitlerinde Rasûlüllah bizim evde olur, bir seccade
serilmesini emreder, seccadeyi süpürür ve sular, sonra üzerinde namaza dururdu.
Biz de arkasında namaz kılardık. Seccade, hurma lifinden yapılmıştı.
Enes b. Mâlik'ten: Bir adam, Rasûlüllah'ın yanına geldi, onu
devesine bindirmek istedi, Rasûlüllah da, "Biz de seni dişi devenin
yavrusuna bindirelim" dedi. Adam, "Ya Rasûlüllah, devenin yavrusuna
nasıl bineyim?" diye sorunca, Rasûlüllah, "Bütün develeri dişi deve
doğurmaz mı?" buyurdu .
Hz. Enes'den: Zahir adında bir bedevî, çölden Rasûlüllah'a
hediyeler getirmişti. Dönüp gitmek isterken, Rasûlüllah da ona hediyeler verdi
ve; "Zahir, bizim çölde yaşayanımızı temsil eder, biz de onun şehirde
yaşayanını temsil ederiz" buyurdu. O, çirkin biri olduğu halde, Rasûlüllah
onu çok severdi. O, alışveriş ederken Rasûlüllah arkasından gelir, onu
kucaklar, kendisini adama göstermez ve "Ben kimim?" diye sorardı.
Adam döndüğü zaman Rasûlüllahı tanır, sırtını Rasûlüllah'ın göğsünden
ayırmazdı. Rasûlüllah "Bu köleyi kim satın alacak" diye sorar, adam
da "Ya Rasûlüllah, o halde beni değersiz buluyorsun" derdi.
Rasûlüllah (s.a.s) "Allah katında değersiz değilsin, onun katında değerin
yüksektir" buyururdu.
Enes (r.a) "Rasûlüllah hanımlarıyla beraber olduğu zaman
insanların en hoşu ve en şakacısıydı" demiştir. Peygamberimiz (s.a.s)
fazla tebessüm etmeyi ve nezaketle şaka yapmayı severdi.
Aişe vâlidemiz anlatır: "Bir gün Allah'ın resûlu benimle
koşarak yarıştı ve ben kendisini geçtim. Zamanla şişmanladığımda benimle tekrar
koştu ve bu sefer beni o geçti." Yine bir gün Âişe vâlidemizle Hz. Sevde
annemiz Peygamberimizle bir yemekte bulamaç aşını yerken Sevde (r.a) "Bu
yemeği sevmiyorum" dedi. Âişe (r.a): "Yemezsen yemeği yüzüne
sürerim." dedi Bu konuşma esnasında önce Hz. Âişe, Hz. Sevde'nin yüzüne,
sonra Hz. Sevde, Hz. Âişe'nin yüzüne birer parmak bulamaç sürerek
şakalaşmışlar, Hz. Peygamber de bunları devamlı bir gülümsemeyle izlemiştir.
Hz. Süheyb anlatıyor: Gözüm ağrıdığı halde hurma yiyordum. Bunu
gören Hz. Peygamber: "Gözün ağrıdığı halde hurma mı yiyorsun?"
dediler. Ben de: "Ey Allah'ın Rasûlü, ben ancak ağrımayan tarafla
yiyorum" cevabını verince Rasûlüllah azı dişleri görünecek derecede
tebessüm ettiğini gördüm.
Sahâbe'den Nüeyman el-Ensarî (r.a) şakacı bir kimseydi. Medine'ye
tâze meyve ve süt gelince hemen onlardan alıp Rasûlüllah'a getirerek "Ey
Allahın Rasûlü, bunu senin için satın aldım ve sana hediye ettim" derdi.
Birkaç gün sonra malın sahibi Nüeyman'dan malının bedelini istediği zaman, o
kişiyi Resûlüllah'a getirip: "Ey Allah'ın Resûlü, şu adamcağızın
mallarının bedelini versene" derdi. Rasûlüllah da "Ey Nüeyman, sen
onu bize hediye etmedin mi?" diye sorduklarında, Nüeyman: "Ya
Rasûlüllah, alırken onun parası yanımda yoktu. Senin de ondan yemeni
istiyordum, onun için alıp getirdim" deyince, Rasûlüllah güler ve parasını
verirdi .
Işte bunlar sevimli şakalardır. Sınırları taşmamak, başkasını
incitmemek şartıyla arada sırada bu tür şaka yapmak müstehaptır. Az ve yerinde
olan şakayı Peygamber Efendimiz de tasvip etmişlerdir. Ancak, şakaların devamlı
yapılmasından sakınmak gerekir. Bir kısım mübahlar vardır ki onlara devam
edildiği takdirde günaha dönebilirler. Şakanın eziyet, sıkıntı verici ve
rahatsız edici olanı yasaktır.
Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının yaptığı bu tür şakalar, kırıcı
ve yalan cinsinden olmayan şakalardır. Böylesi şakalar ise insanlar arasında
muhabbeti arttırır. Ancak her işte olduğu gibi şakada da aşırı gitmemelidir.
El şakaları ve öldürtücü, yaralayıcı aletlerle yapılan şakalar
tehlikeli olabileceğinden yasaklanmıştır. "Her kim kardeşine -isterse ana
baba bir kardeşi de olsa- (korkutmak üzere) demirle işaret ederse, onu
bırakmaya kadar melekler o kimseye lanet ederler. " "Sakın sizden
biriniz (din) kardeşine silah ile işaret etmesin. Çünkü işaret eden kimse
bilmez ki belki Şeytan o silahı elinden kaydırır, işaret edilen adamı vurur da
bu yüzden cehennemden bir çukura yuvarlanır" (Riyâzu's-Salihîn, III, 293).
Kocanıneşi ile şakalaşması ve oynaşması, aralarındaki sevgiyi
arttıracağı için tasvip, hatta teşvik edilmiştir (Ebû Davud, Edeb, 84,85,149,7;
Ibn Mâce, Cihad, 40; Ahmed b. Hanbel, II, 352, 364, 3/67, 5/32).
ŞAPKA
Başa giyilen başlık anlamında latince "cappa"dan alınma
bir kelime. Günümüzde, erkek ve kadınların sokağa çıkarken gerek süs olarak,
gerekse yağmur ve güneşten başlarını korumak gayesiyle giydikleri başlığın
genel adıdır. Bununla birlikte, şapkaya benzediğinden, ocak ve soba borularının
tepesine konulan ve rüzgârın dumanı içeriye doğru savurmasına engel olan sac
külahlara da şapka denilmektedir. Aynı şekilde, gemi direğinin tepesindeki
tekerlekçiğe ve yazıda, harfi uzatma veya inceltme amacıyla kullanılan işarete
de şapka denildiği bilinmektedir.
Erkek şapkaları çeşit çeşittir; kasket, fötr, silindir, melon,
bere, hasır, panama vb. Kadın şapkaları ise, modaya göre yıldan yıla değişiklik
gösterir (muhtelif devirlere ait erkek şapkalarıyla değişik kadın şapkaları
için bak: Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818; Okyanus Türkçe Sözlük, 111, 2712).
Insanlar, tarihin ilk çağlarından itibaren çeşitli şapkalar
(başlıklar) giymişlerdir. XIX. yüzyılın 2. yarısından sonra pek çok çeşidi olan
şapkalar, yukarda yazıldığı şekilde standartlaştı. Osmanlı Türk toplumunda
başlığın özel bir yeri vardı. Saray ve saraydaki yüksek rütbeli memurlar kırk
üç çeşit farklı serpuş (başlık) giyiyorlardı. Hiç kimse kendisine ait olmayan
rengi ve şekli kullanamazdı. Hükümet ve devlet görevlilerine ayrılan başlık
sayısı yirmi yedi idi. Sadrazamdan vezir habercisine kadar herkesi
başlıklarından tanımak mümkündü. Ordu mensuplarının başlık çeşidi altmış üç
idi. Yeniçeri ağasından en basit ere kadar bütün rütbeliler başlıklarından
tanınabilirdi. Din adamları on altı, halk ise yirmi dört değişik serpuşa
sahipti. Osmanlı devletinin son zamanlarına kadar, müslümanlarla gayr-i
müslimlerin birbirinden ayrılması için giyimleri, bu arada giydikleri başlıklar
farklı farklıydı (M. Z. Pakålın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü,
111, 188; Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818).
Osmanlı devletinin nüfusunu teşkil eden müslümanlarla gayr-i
müslimlerin, yalnızca giydikleri başlıklar değil, ayakkabılarına varıncaya
kadar tüm kıyafetleri biri birlerinden farklıydı. Bu durum, Osmanlı devletinin
yıkılması ve onun yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulmasına kadar -
tedrici olarak bir takım değişiklikler olmasına rağmen - devam etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı M.K. Atatürk,
Cumhuriyetin 1923 yılında ilanından sonra, bir takım reform hareketlerine
girişti ve herkesçe bilinen inkılapları aşamalı olarak gerçekleştirmeye
başladı. Bu cümleden olarak Osmanlı döneminin simgelerini ortadan kaldırmaya ve
dinî kaynaklı giyim farklılıklarının yurttaşlar arasında ayırım yaratmasını
önlemeye yönelik adımlar attı. Giyim konusundaki bu yeniliklerin başında şapka
geliyordu. Çünkü Atatürk'e göre şapka batılı ve modern olmanın simgesiydi, uygar
kıyafetin ayrılmaz bir parçasıydı. Bunun dışında kalan (fes, sarık, külah vb.)
başlıklar, Türk ulusunun kıyafeti olamazdı. Nitekim 24 Ağustos 1925 tarihinde,
Kastamonu'ya yaptığı bir gezide, elinde Panama şapkası biçiminde geniş kenarlı
beyaz bir şapka olduğu halde halka şöyle seslendığını görüyoruz:
"Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp canlandırmağa yer
yoktur. Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz
için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz, ayakta iskarpin veya fotin, bacakta
pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları
tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir.
Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız!
Arkadaşlar, kesin olarak söylüyorum, korkmayınız! Bu gidiş
zaruridir. Bu zaruret bizi yüksek ve önemli bir sonuca götürüyor. Isterseniz
bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı
kurbanlar da verelim. Bunun önemi yoktur..." (K. Z. Gençosman, Atatürk
Ansiklopedisi, Istanbul 1981, X, 67).
M.K. Atatürk, bu konuşmasında, inkılâbından asla tavız
vermeyeceğini ifade etmesine rağmen, şapka giyilmesi hususunda kesin bir emir
vermemiştir. Ancak kadın-erkek herkesin giymesini içtenlikle arzu ettiğini
bildirmiştir. Akşamleyin Ankara'ya döndüğünde, kendisini karşılamaya gelenlerin
tamamının şapkalı olduğunu görmüştür (Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818).
Bundan bir kaç gün sonra toplanan (2 Eylül 1341/1925) bakanlar
kurulu, devlet memurlarına şapka giyme mecburiyeti getiren 2413 no'lu
kararnameyi çıkarır. Ardından da 15 Kasım 1925 tarihinde Konya milletvekili
Refik Bey ve arkadaşları Meclise şapka giyilmesi ile ilgili kanun teklifini
verirler. Bursa milletvekili Nureddin Paşa bu kanunun Teşkılatı Esasıye
Kanununa (Anayasa) aykırı olduğunu ileri sürerek geri alınmasını ister. Ancak
çoğunluğun lehte oy kullanması sonucu 671 sayılı "Şapka Iktisası Hakkında
Kanun" 25 Kasım 1925 tarihinde kabul edilir ve 28.11.1925 günü 230 sayılı
Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girer. Kanun şu üç maddeden oluşmaktadır:
1- Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel ve yerel yönetim
görevlileri, her türlü kuruluşta görevli memurlar ve müstahdemler Türk
milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da
genel başlığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet
meneder.
2- Iş bu kanun, yayınlandığı tarihten itibaren geçerlidir.
3- Iş bu kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Yürütme Kurulu
üyeleri tarafından yürütülür (Bak. Bekir Sıtkı Yalçın - Ismet Gönülal, Atatürk
Inkılabı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 1984, 99 vd.).
Şapka Kanunu ülkede önemli bir direnişle karşılaştı. Yasa T.B.M .M
.'nde kabul edildiği gün Erzurum'da protesto gösterileri oldu. Bunun üzerine bu
ilde sıkıyönetim ilan edildi ve gösteriye katılanlar Sıkıyönetim Mahkemesine
verildi. Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Trabzon
ve Gümüşhane'de yasayı protestoya yönelik eylemler gerçekleştirildi. Bu
eylemlere katıldığı ileri sürülen birçok kişi Istiklal Mahkemelerinde
yargılandı; bunların bazıları ölüm, bazıları da ağır hapis cezalarına
çarptırıldı. Ölüm cezasına çarptırılanlardan biri de Iskilipli Atıf Hoca'dır.
Aslında Atıf Hoca, protesto eylemlerine bizzat katılmamış, fakat adı geçen
kanunun yayınlanmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce (1340/1924) yazıp
neşrettiği "Frenk Mukallitligi ve Şapka" adlı risalesinden dolayı
Ankara Istiklal Mahkemesince suçlu bulunarak idama mahkum edilmiş ve 4 Şubat
1926 tarihinde hüküm infaz edilmiştir (Iskilipli Atıf Hoca, Frenk Mukallitliği
ve Islâm, IXX, Çile Yayınevi, Istanbul).
1939'da Türk Ceza Kanunu'nun 526. maddeşiyle şapkadan başka başlık
giymeyi alışkanlık haline getirmenin cezası üç aya kadar hapis olarak
belirlendi. 1961 ve 1982 Anayasaları, öbür devrim yasaları gibi 671 sayılı
yaşanın Anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini hükme bağlamıştır (Ana
Britannica, XX, 237).
Şapka giymenin fikhî hükmü:
Hiç şüphe yok ki, şapka bizatihi haram değildir. Zaten hiç bir
Islâm âlimi, onun bizatihi haram olduğunu iddia etmemiştir. Ancak küfür alameti
olarak kabul edildiği ve hakikaten gayr-i müslimlerin dînî kıyafeti olduğu
dönemlerde, hemen hemen tüm Islâm âlimleri tarafından giyilmesine karşı
çıkılmış, onu giyenler, niyetlerine göre kâfir ya da günahkâr kabul
edilmişlerdir.
Biliyoruz ki, Islâm dininde bir şeyin kesin olarak haram
sayılabilmesi, dolayısıyla onu işlemenin günah ya da küfür kabul edilebilmesi
için hakkında açık bir nas olması gerekir. Aksi halde -peygamberler dahil- hiç
bir kimse keyfî olarak, Allah'ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da
helâl sayamaz. Ancak, hakkında kesin ve açık bir nas olmayan hususlarda Islâm
âlimlerinin ictihad yoluyla bir kanaate varmaları mümkündür.
Bu noktadan hareketle Kur'ân-ı Kerîm'i incelediğimizde, ne şapka
ne de başka bir kıyafetle ilgili herhangi bir hüküm göremeyiz. Lâkin Cenab-ı
Allah'ın, mü'minleri sürekli olarak inanç ve davranış bakımından kâfirlere
benzemekten sakındırdiğini görebiliriz .
O halde Islâm âlimlerinin şapka hakkındaki olumsuz kanaatlerinin
dayanağı nedir? Islâm din bilginlerini bu kanaata sevkeden sebep, Peygamber
(s.a.s)'in, sürekli olarak müslümanları gayr-i müslimlere benzemekten
sakındırması ve bu konuda hassasiyet göstermesidir. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s):
Bir kavme benzemeye çalışan, o kavimdendir" (Ahmed b. Hanbel 11, 50; Ebu
Davud, Libas, 4) ve "Bizden başkasına benzemeye özenen bizden
değildir" (Tirmizî, Isti'zân, 7) buyurmakla, şeklen dahi olsa, bir müslümanın
kâfirlere benzemesine karşı olduğunu göstermiştir. Rasûlüllah (s.a.s)'in,
şeklen dahi olsa, müslümanların gayr-i müslimlere benzemeye özenmelerine karşı
oluşu haklı bir nedene dayanıyordu. O da, gayr-i müslimlere benzemeye özenen
müslümanların, zamanla dejenere olarak Islâm'dan uzaklaşmaları ya da ondan
tamamen kopmaları endişesiydi. Zira Allah Resûlü; "Kişi inandığı gibi
yaşamazsa yaşadığı gibi inanmaya başlar" gerçeğini çok iyi biliyordu.
Şunu hemen belirtelim ki, hadisin metninde geçen
"teşebbüh" kelimesi, yukarda görüldüğü gibi, tesâdüfi bir benzemeyi
değil, benzemeye çalışmayı yani bir kimsenin benzemek istediği kişileri bilerek
ve isteyerek taklıd etmeye çalışmasını ifade etmektedir. Yoksa bir gayr-i
müslim, Islâma girmek gibi bir niyeti olmaksızın, müslümanlara mahsus bir
alâmeti taşımakla, müslüman sayılamıyacağı gibi; "gayr-i müslimlere
benzeme kasdı olmaksızın, soğuk vb. sebeplerle onlara mahsus alâmetleri giyen
bir müslüman da kâfir sayılmaz" (Fetevâ-yı Hindiye, II, 276, Bulak 1310
h.). Hele hele kâfirlerin şiârı olmayan bir takım kıyafet ve davranışlarda
gayr-i müslimlere benzeyen kimse asla tekfir edilemez (Ali el-Kârî,
Şerhu'ş-Şifâ, II, 522, Istanbul 1309 h.).
Ancak "Mecûsilerin mümeyyiz vasfı olan şapkalarını ve
zimmîlerin küfrün şiârından olan kalensövelerini, onlara benzemek kasdıyla
giymek ya da hristiyan ve mecûsilere ait olan zünnarı kuşanmak küfür
sayılmıştır" (Şeyhzâde, Hâşiyetü Şeyhzâde alâ Tefsîr el-Kâdî el-Beydâvî,
I, 108, Matbaatü's-Sultâniyye, Dâr'ül-Hilâfe, 1282 h.; Ali el-Kârî,
Şerhu'l-Fıkhı'l-Ekber, 167. Mısır, 1323 h.; M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm
Ebussuûd Efendi Fetvaları Işığında XVI. Asır Türk Hayatı, Istanbul 1983, 118).
Islâm dininde niyetler çok önemlidir. Hattâ amellerden de önce
gelir ve ameller onlara göre değer kazanır. Bunun içindir ki Islâm âlimleri;
"Küfre niyet eden kimse o andan itibaren kâfirdir" diyorlar. Böyle
bir kimse, dış görünüşü itibariyle müslümanlara benzese de kâfirdir. Kaldı ki,
Allah'a, O'nun Resûlüne ve sair dinî zaruretlere iman ve itikadı olmadığı için,
seve seve kâfirlerin kendilerine mahsus alâmet ve şiârlarını giyinmiş ve kabul
etmiş olursa, artık bu kimsenin küfründe şüphe etmek bile caiz değildir.
Büyük fakihlerin ekserisi "Kafirlere mahsus ve onların
kıyafet alâmeti olan kalensöve yani şapkayı bir zaruret olmadan kendi arzusu
ile giymek küfürdür. Zira bu alamet-i küfürdür. Onun için bunu, ancak
mecûsilik, hıristiyanlık, yahudilik gibi küfrün çeşitlerinden birini seçenler
ve kalpleri küfür rengi ile boyanmış olanlar giyebilirler. Esasen zâhir
alâmetlerle bâtınî işlere istidlâl ve onun üzerine hükm etmek aklen ve şer'an
makbul ve mu'teber bir yoldur" diyorlar.
Fukahâdan bazıları ise; "Mecûsi, hıristiyan ve sair kâfir
milletlere mahsus ve onların kıyafet âdeti olan kalensöve yani şapkayı kendi
arzusu ile giyen bir müslüman, onlara benzemiş ve onları taklıd etmiş olduğu
için günahkâr olursa da kâfir olmaz" diyorlar (Iskilipli Atıf Hoca, Frenk
Mukallitliği ve Islâm, Istanbul 1975, 21).
Haddizatında İslam'ın ilk dönemlerinde, Mekke'de yaşayan
müslümanlarla müşriklerin kılık ve kıyafetleri biri birlerinden farklı değildi.
Hicretin ilk yıllarında da Medine'de çoğunlukta olan yahudiler, ne âdette, ne
giyimde, ne de başka özel bir alâmette müslümanlardan ayırdedilemezlerdi.
Sonraları müslümanlar çoğalıp güçlendikten ve kendilerine cihad izni
verildikten sonra, Rasûlüllah (s.a.v)'ın direktifleri doğrultusunda, gerek
âdette gerekse kılık ve kıyafette gayr-i müslimlerden yavaş yavaş ayrılmaya başladılar.
Ki bu ayrılık o gün için bir zaruretti. Zira Islâm ile küfür karşı karşıya
gelmişti ve bunun için safların belirginleşmesi, netleşmesi gerekiyordu. Buna
binaen müslümanlar, inançları ve davranışlarıyla kâfirlerden ayrıldıkları gibi
dış görünüşleriyle de onlardan ayrılmak durumundaydılar ve gayr-i müslimlerin
kimlikleri niteliğindeki kıyafetlerini taşımaları yakışık almazdı.
Müslümanların kendilerine has kimlikleri, kıyafetleri olmalıydı.
Işte bu şekilde, müslümanlar başlangıçta bizzat kendileri gayr-i
müslimlere benzememeye özen gösterdikleri halde, kendi devletlerini kurup büyük
bir güç haline geldikten sonra durum değişti. Bu sefer egemenlikleri altındaki
zimmîlere müslümanlardan farklı bir şekilde giyinme mecburiyeti getirdiler.
Peygamberimizin vefatından çok sonra getirilen bu uygulamanın gerekçesi şuydu:
Bazı fıkıh kitaplarında Ömer Ibn Hattâb veya Ömer Ibn
Abdü'l-Azız'den gelen rivayetlere dayanılarak, zimmîlerin müslümanlardan
kıyafetleriyle ayrılmalarının gerekli olduğu kaydedilmekte ve şöyle
denilmektedir:
"Zimmiler, müslümanlarla içiçe olduklarından kendilerine
müslüman muamelesi yapılmaması için onların tanınmaları gerekir. Mümkündür ki,
onlardan birisi yolda aniden ölür ve bilinmeden namazı kılınarak müslüman
mezarlığına gömülür" (Reddü'lMuhtar, Istanbul 1307, 111, 377).
Evet dikkatin ve sakınmanın elzem olduğu Islâm fetihlerinin ilk
çağlarında bu ayırım belki gerekliydi. Fakat yukardaki gerekçenin yeterli
olduğu söylenemez. Zira hayatta iken ne Allah'a ne de Peygamberi'ne inanmayan,
Islâm ahkâmından hiçbirini uygulamayan bir kimseye, ölümünden sonra ona
müslüman muamelesi yaparak yıkamak, cenaze namazını kılmak ve Islâm mezarlığına
gömmek ona hiçbir yarar sağlamaz. Ona bu muameleyi bilmeden yapanlar da haliyle
bu yaptıklarından sorumlu olmazlar.
Müslümanların kıyafetleriyle de gayr-i müslimlerden ayrılması
gerektiği, hele şapka vb. alâmetlerin -zaruret hali hariç- asla giyilmemesi
gerektiğini savunan merhum Iskilipli Atıf Hoca'nın konuya yaklaşımı şöyledir:
"Her devletin alâmet-i mahsusayı haiz bir çeşit bayrağı
vardır ki o bayrak hangi vapurun, zırhlının, tayyarenin, mektebin, binanın
üzerinde bulunursa, o devletin olduğuna hükmolunur. Meselâ bizim Yavuz zırhlısı
bütün müştemilatı itibariyle Ingiliz, Alman ve Fransız zırhlılarına benzediği
halde, yalnız şanlı bayrağının alâmet-i farikası ile onlardan ayrılır. Bu
alâmeti görenler bizim zırhlımız olduğuna hükm ederler. Başka devletlerin
bayrağının bizim zırhlıya çekilmesi siyaseten, örfen, âdeten ve kanunen yasaktır.
Onun için bunun mürtekibi, hiyanet-i vataniye, cinayeti ve ecnebî taraftarlığı
suçuyla itham edilerek idamına hükm olunur. Bunun için medenî memleketlerden
hiç birisinin bayrağını bizim vapurlara, zırhlılara çekmek suretiyle onları
taklıd ve teşebbühe yeltenmeye hiç bir kimse cesaret gösteremez.
Işte bunun gibi "Bizden başkasına benzeyen, bizden
değildir" hadis-i şerîfi ile müslümanların, şiâr ve alâmet-i küfürde gayrı
müslimlere benzemeye yeltenmeleri yasaklanmıştır. Binaenaleyh bizim zırhlıda
başka devletlerin bayrağını görenler o zırhlının bizim olmadığına hükm
edecekleri gibi şapka, haç ve sâir küfür alâmeti giyen ve takınanların Islâmî
milliyetten çıkıp kâfirler sınıfına iltihak etmiş olduklarına hükm
ederler" (Iskilipli Atıf Hoca, a.g.e, 24).
Unutmamak lâzım ki, bir zamanlar şapkanın küfür alâmeti sayılması
gibi "baş açık gezmek de kâfirlerin âdetlerinden sayılıyordu. Bugün ise
baş açık dolaşmak müslümanlar arasında yaygınlaşmıştır. Dolayısıyle küfür
sayılmaz" (Ali el-Kârî, Şerhu'ş Şifa", II, 522). Nitekim eskiden
"başı açık dolaşan, sokakta yemek yiyen, sakalını tıraş etmiş veya müzik
dinleyen kişilerin şahitliği de kabul edilmezdi. Günümüzde bu örf ve kurallar
değişmiştir. Çünkü bu davranışlar zamanımızda yaygın bir alışkanlık halini
almıştır" (Yusuf el Kardavî, Islâm Hukuku Teori ve Pratik, Istanbul 1983,
179).
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Zamana, mekana ya da örf ve
âdetlere bağlı olan hükümler; zamanın, mekanın yahut örf ve âdetlerin
değişmesine paralel olarak değişebilirler. Hakkında kesin ve açık nas bulunan,
değişken bir dayanağa istinad etmeyen hükümler ise asla değişmezler. Bu hususu
göz önünde bulundurarak şapkayı bu açıdan değerlendirmek gerekir. Binaenaleyh
kafirleri taklıd etme, onlara benzemeye özenme gibi bir niyet taşımaksızın
şapkanın giyilmesinde bir sakınca yoktur. Ve ister dine dayalı olsun ister laik
olsun, hiçbir yönetim, kendi vatandaşlarından herhangi bir zümreyi başka bir
zümrenin dininden kaynaklanan örf ve âdetlerini taklıde zorlamaya hakkıyoktur.
ŞARAP FABRİKASINDA ÇALIŞMAK CAİZ MİDİR?
Şarap fabrikasında çalışmak caiz değildir. Çünkü bu müessese,
İslam'ın kabul etmediği ve kendisiyle amansız bir şekilde mücadele ettiği
içkiyi imal eden bir müessesedir. Burada çalışmak Allah'a karşı gelmek anlamını
ifade ettiği gibi, insanların ruh, akıl ve bedeni ifsad etmek için çalışmak
anlamını da ifade eder. Bunun için Peygamber (sav) içki içeni lanetlediği gibi
onu yapanı ve meydana gelmesi için çalışanı da lanetlemiştir. Peygamber (sav)
buyuruyor: "Allah, içkiyi, onu içeni, sunanı, satın alanı, satanı, sıkanı
ve kendisi için sıkılmasını isteyeni, taşıyanı, kendisi için taşınanı
lanetlemiştir."
Şarap fabrkasında çalışmak haram olduğu gibi, İslam'ın yasakladığı
her şeyde çalışıp, yardımcı olmak da haramdır.
ŞİRKETLER İLE İSLAM'IN KABUL ETTİĞİ ŞİRKETLER ARASINDA BİR
UYUMSUZLUK VAR MIDIR?
Piyasada bulunan şirketler ile İslam'ın kabul ettiği şirketler
arasında uyumsuzluk bulunup bulunmadığını anlamak için her ikisini gözden
geçirmek gerekir. O zaman birbirine uyumlu mu, uyumlu değil mi ortaya çıkar.
İslam'da şirket iki kısma ayrılır.
1- Mülk şirketi,
2- Akid şirketi.
Mülk şirketi; veraset, hibe gibi bir yol ile iki kişi veya daha
fazla kimsenin bir şeye malik olmalarıdır. Bu şirkette ortak olanlardan hiç
birisi ortağın izni olmadan müşterek malda tasarruf edemez.
Akid şirketi de beş kısma ayrılır:
1- Şirketü'l-a'mal veya şirketü'l-ebdan, yani iş şirketidir.
Mesela terzi, marangoz, simsar ve hamal gibi bedenen çalışan kimseler bir araya
gelerek yapacakları çalışma neticesinde elde ettikleri mahsulde ortak için akid
yaparlar. Bu şirket uzun bir zaman için olabileceği gibi kısa bir zaman için de
olabilir. Bunun sermayesi para veya başka bir çeşit mal değildir. Sermaye,
beden ve çalışmalıdır.
2- Şirket-i müfavezedir. Bir şirket, sermaye, kar ve taşarufta
müsavi olmak üzere ortakların yaptıkları akitdir. Bu ortaklıkta ortaklardan
birisi üzerine gasb ve kefalet gibi bir sebeble bir şeyterettüp ederse diğer
ortaklara da terettüp eder. Çünkü bu şirket hem kefalet, hem de vekalet
akitlerini içine alır, bunun sermayesi maldır.
3- Şirketü'l-vücuhtur. Birden fazla kimsenin sermayeleri olmadığı
halde itibar ve şerefe dayanarak veresiye mal alıp satmak ve karı bölüşmek
üzere yaptıkları akittir. Bu şirkette sermaye; kredi ve itibardır.
4- Şirket-i İnandır. Bu şirket ticaret yapmak gayesiyle birkaç
kişinin bir araya gelip müşterek bir sermaye meydana getirerek üzerine akit
yapmalarıdır. Bu şirkette ortakların koydukları hisselerin ve ortaklar için
şart koşulan kazanç nisbeti eşit olabileceği gibi farklı da olabilir.
Hangi çeşit olursa olsun ortaklardan birisi yönetici veya
muhasebeci olarak tayın edilirse kendisine maaş bağlanmaz. Ancak Hanefi
mezhebinde kazançtan hissesi daha yüksek tutulabilir. Mesela beş kişi bir araya
gelerek her birisi birer milyon lira getirip şirket kurar ve aralarından
birisini yönetici olarak tayın ederlerse belli bir nisbette kendisine maaş
baülanmaz. Ancak yönetici için kazancın yüzde kırkı, diğer ortakların her
birisi için de yüzde onbeşi olmak üzere anlaşma yaparlarsa caizdir. Şafii mezhebine
göre bu dört çeşit şirketten yalnız ‚İnan şirketi caizdir. Ayrıca bir ortak
diğer ortakların izni olmadan ne veresiye verebilir, ne de müşterek malı bir
yere götürebilir.
5- Mudarabe şirketidir. Bir taraftan sermaye diğer taraftan
çalışma olmak üzre iki kişi veya daha fazla kimseler arasında kurulan bir çeşit
ortaklıktır. Müdarebe ortaklığı İslam'dan önce halk arasında yaygın bir halde
idi. Peygamber (sav) geldikten sonra bu tip mu'amele devam etti. Ve buna engel
olmadı. Ayrıca bu hususta icma!-ı ümmet de vaki' oldu. Bu şirket, icab ve kabul
ile mün'akid olur. Mesela, sermaye sahibi birisine; kazancı aramızda yarı
yarıya bölmek üzere şu sermayeyi al, çaıştır dese o adam da kabul ettim dediği
takdirde bu şirket mün'akid olmuş olur. Para sahibi çalışan kimseye "falan
vakitte şu malı al, sat veya falan memlekette alış veriş yap" gibi bir
şart koşarsa sarta ri'ayet etmek icap eder. Şayet alış-verişte ziyan olursa
kazançtan düşürülür. Kazanç yok ise ziyan sermayeye yüklenir.
Bu kısa açıklamayı yaptıktan sonra günümüzdeki diğer şirketleri
gözden geçirelim.
Şirket, mevcut kanunlara göre iki çeşittir.
1- Şahıs şirketi,
2- Mal şirketidir.
Mal şirketi sadece sermayeye dayanıp ortakların kendisinde rolü
olmayan şirkettir. Bu şirket Anonim şirketidir. Bu şirket bir ünvana sahib,
esas srmayesi mu'ayyen ve paylara bölünmüş olan ve borçlarından dolayı yalnız
mevcut mala göre sorumlu olan bir şirkettir. Ortakların mesuliyeti, taahhüt
etmiş oldukları sermaye payları ile mahduttur. Yani infisah etmiş olsa dahi
şirket borcundan dolayı şirketlerin şahsen dava ve takip edilmelerine kanunen
imkan yoktur.
Hususi kanunlarda aksine hüküm olmadıkça esas sermaye miktarı
beşyüzbin Türk lirasından aşağı olamaz, kurulması için, şirkete pay sahibi enaz
beş kurucunun bulunması şarttır. Bu şirket, şahıs şirketi olmadığı ve iflas
halinde ortaklar şirket borcundan sorumlu sayılmadıkları için İslam'a uygun
sayılan bir şirket değildir. Şirket, iflas veya infisah halinde ortaklar,
hisseleri nisbetinde şirket borcundan sorumludur şeklinde ufak bir tadılat
yapılırsa İslamı şekle dönüşebilir.
Şahsi şirket ise üç kısımdır.
1- Komandıt şirketi: Ticari bir işletmeyi bit itcaret ünvanı
altında işletmek maksaddıyla kurulan ve şirket alacaklarına karşı ortaklardan
bir veya birkaçının mesuliyeti tahdit edilmemiş ve diğer ortak veya ortakların
mesuliyeti mu'ayyen bir sermaye ile tahdit edilmiş olan şirket komandıt
şirkettir.
Mes'uliyeti mahdut olmayan ortaklara komandıte mesuliyeti mahdur
olanlara komandıter denir.
Bir komandıt şirketin iflası halinde şirket alacakları,
alacaklarını almadıkça ortaklar şahsi alacaklar için şirket mallarına müracaat
edemezler. Bu şirket bu haliyle yani başka şartlarla rayından çıkarılmazsa
İslam'a muhalif sayılmaz. Ancak sorumluluk hususunda komandıte ilekomandıter
arasında fark yoktur. Yani dinen omandıte hissesi nisbetinde sorumludur.
2- Limited şirketi, iki veya daha fazla hakiki veya hükmi şahıs
tarafından bir ticaret ünvanı altında kurulup ortaklarının mes'uliyeti,
koymasını ta'ahhüt ettikleri sermaye ile mahdut ve esas sermayesi mu'ayyen olan
şirkete limited şirketi denir.
Ortakların sayısı ikiden az ve elliden çok olamaz.
Limited şirketinde, sermayenin enaz onbin Türk lirası olması
şarttır. Bu şirkette ortak olanların mes'uliyeti, koydukları sermaye ile mahdut
olduğu ve iflas halinde kendi özel mallarına sirayet etmediği için İslam'ın
kabul attıği şirket anlayışına ters düşer. Bununla beraber ufak bir ta'dilatla
muhalefet ortadan kalkar.
3- Kollektif şirketi, ticari bir işletmeyi bir ticaret ünvanı
altında işletmek maksadıyla hakiki şahıslar arasında kurulan ve ortaklarından
hiç birisinin mes'uliyeti şirket alacaklılarına karşı tahdit edilmemiş olan
şirkettir.
Ortaklar, şirkette borç ve ta'ahhütlerinden dolayı müteselsilen ve
bütün mallarıyla mesuldurlar. Bu şirket, şirketü'l-i'nana yakındır. Hülasa
kollektif şirketi İslam'a muhalif olan şartlarla rayından çıkarılmazsa dinen
onda hiç bir sakınca yoktur. Komandıt şirketde de komandıt ile komandıter
koyduğu hissesi nisbetinde sorumlu olursa onda da sakınca yoktur. Fakat Anonim
ile Limited şirketlerde sorumluluk müşterek sermayeye bölündüğü için İslam'a
muhalif olur.
TAHVİL
Süresi ve faiz miktarı belirli kredi sağlama yöntemini belirleyen
belge. Ortaklar, yatırımcılar veya devlet kuruluşları, sürekli ortak payı ile
yatırımlarını büyütmek yerine, belirli projeleri tahvil çıkarmak yoluyla
gerçekleştirmeyi tercih ederler. Böylece tahvilin süresi bitince önceden
belirlenmiş olan faizi ile ana parayı ödeyip tahvil sahiplerinin işletme ile
ilişkisini kesmiş olurlar.
İslâmî açıdan faizli karz kullanmakla tahvil çıkarıp faizli kredi
sağlamak aynı niteliktedir. Tasarrufu iki yıl vadeli yüzde miktarı belli bir
faizle bankaya yatırmak ne ise, böyle bir tasarrufla iki yıllık, faiz miktarı
belli tahvillere yatırmak da aynı şeydir. Yatırımcılar bankayı araya sokmadan
doğrudan kredi sağlama yöntemi olarak çıkardıkları tahvilleri çoğu zaman
"hamiline" çıkarırlar. Böylece tahvillerin hisse senetlerinde olduğu
gibi elden ele dolaşması sağlanmış olur. Bunun anlamı tahvil sahibinin tahvilini
süre dolmadan da satabilmesidir. Tahvili en son elinde bulunduran kişi ise bunu
çıkaran kuruluştan bedelini alabilecektir (bk. "Şirket"; "Hisse
Senedi", "Mudârebe" maddeleri).
Tahvil çıkararak kredi sağlama yönteminden "kâr-zarar
tahvili" çıkararak yararlanmak da mümkündür. Bu takdirde anapara riske
sokulduğu için faiz şüphesi kalkar. Buna "Mudarebe Tahvili" (bk.
"Mudarebe") de denebilir. Meselâ; bir işletme belli bir ihracat
projesinde kullanılmak üzere bir yıllık "Mudârebe tahvili" çıkarsa,
yaklaşık bir yıl sonra bu projeden elde edilecek kâr işletme ile tahvil sahibi
arasında paylaştırılır. Burada işletme sadece emeğinin ve dış satımı organıze
etmesinin karşılığı olarak kârdan pay alır. İşletme kendisinden hiç sermaye
koymamışsa mudarebe yönteminde kasıt, kusur veya ihmali söz konusu olmadıkça
zarara katlanması gerekmez. Çünkü onun zararı emeğinin boşa gitmesi olarak
ortaya çıkar. Zarar önce kârdan karşılanır, bu yeterli olmazsa, anaparadan
ödenir. Bu yüzden zarar büyük olunca anapara azalır veya tamamı yok olabilir.
İşletme, kâr-zarar tahvil bedelleri yanında kendisinden de anapara koymuşsa, bu
takdirde belirli proje işletme ile tahvil sahipleri arasında "ortaklık"
yöntemiyle gerçekleşmiş olur. Bu takdirde taraflar kârı aralarında
belirledikleri şartlara göre paylaşırlarken, zarara sermaye oranlarına göre
katlanırlar. Bu duruma göre, kâr-zarar tahvili uzun veya kısa vadeli her çeşit
projelerin gerçekleştirilmesinde araya bankayı sokmadan veya faizli muameleye
ihtiyaç duyulmadan başvurulabilecek bir yöntemdir.
Mudarebe veya kâr-zarar tahvili yöntemi daha düzenli bir biçimde
İslâm bankası tarafından da uygulanabilir. Tahvile süre konulması gerektiği
için burada projelerin sonuçlarının alınabileceği süreyi tahmin etmek önem
arzeder. Çünkü projenin sonucu alınmadan tahvillerin ödenme vadesi gelirse
işletme ödeme güçlüğü çekebilir. Diğer yandan tahvil sahibine kârdan pay
verileceği için proje sonuçlanmadan kârın miktarını belirlemek mümkün olmaz. Bu
yüzden İslâm'da tahvil süresini yaklaşık bir süre olarak belirlemek gerekir.
Proje bu süreden önce tamamlandığı takdirde kârın paylaşılması yoluna gidilir.
Proje uzadığı takdirde ise sonuçlanıncaya kadar sürenin kendiliğinden uzadığı,
kabul edilmelidir.
Meselâ; bir İslâm bankası kendisinden hiç sermaye kullanmaksızın,
çıkaracağı üç ay süreli mudârebe tahvili yoluyla peşin para ile satın alacağı
kâğıtları yabancı bir ülkeye akreditifli muamele ile ihraç etse, bu ihracat
işlemini organıze karşılığında anlaşmaya göre kârdan pay alır. Tahvil sahipleri
de anaparaları yanında kârdan da paylarını almış olurlar. Bu ihracat projesi
iki ayda sonuçlanmışsa projenin tasfiyesi süreyi beklemeden yapılır. Çeşitli
engeller yüzünden ancak altı ayda sonuç alınmışsa tahvil sürelerinin
kendiliğinden uzadığı kabul edilmelidir. Çünkü taraflar böyle bir projeye
girerken çeşitli riskleri üstlenmiştir. Zaten kârın meşru oluşunun nedeni de
riske katlanmadır. Ancak projenin gecikmesi, zararın meydana gelmesi hallerinde
işletmecinin kusuru bulunmamalıdır (Hamdi Döndüren, Günümüz Ekonomik
Problemlerine İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 87 vd.; Delilleriyle İslâm
İlmihali, İstanbul 1991, s. 654).
Sonuç olarak sürekli ortak yerine tahvil yöntemi geçici, süresi
belirli ortaklık yöntemini ifade etmektedir. Sermaye piyasanın oluşması ve
dengeli biçimde kullanılması kâr-zarar tahvilleri yoluyla sağlanabilir. Ancak
İslâm'ın diğer ekonomik ve ticarî yöntemleri gibi "kâr-zarar tahvili"
yöntemi de güvene dayanır. Taraflar bu güveni sürdürdükleri sürece iyi sonuçlar
alınır. Bu ekonomik yöntem ve modellerle İslâm toplumlarının geçmiş yüzyıllarda
dünya ülkeleri arasında büyük ekonomik güçler oluşturdukları, dosta-düşmana
örnek müesseseler kurdukları ve bununla kendi dönemlerinde süper güçler
oluşturdukları bilinmektedir.
TAKAS (TRAMPA)
Bir alım satım çeşidi. Para olmayan bir malın, yine para olmayan
bir malla değişimi. Bu alım satım şeklinin İslâm hukuk ilmindeki karşılığı
mukayazadır. Değişen mallar ister taşınır (menkul) ister taşınmaz (gayri
menkul) olsun, fark etmez. Bedellerden birisi para olmayınca akdedilmiş olan bu
alım satım muamelesine mukayaza (takas veya trampa) denilir. Bu akd çeşidi
Mecelle'de şöyle tarif edilmiştir: "Aynı, ayna yâni gayri ez nakdeyn
(altın ve gümüş başka ayn olan) mala mübadele etmek (değişmek) tir ki, lisan-ı
Türkîde (Türkçede) trampa denilir (Mecelle, madde 122)
Mukayaza yoluyla yapılan alım satım akdinde bedellerden her bir
açıdan semen (para) bir açıdan da mebî (satım akdine konu olan mal)dır.
Dolayısıyla alım satımda ödeme bakımından birisinin öbürüne önceliği söz konusu
değildir. Halbuki, para karşılığı bir mal satıldığında önce müşteriye parayı
ödemesi söylenir (el-Merğınânî, el-Hidâye, III, 272; İbn Abidîn,
Reddu'l-Muhtar, V, 272).
Mukayazada bedellerden her ikisi de mebî hükmünde olduğu için
onlarda mebîde bulunması gereken şartlar aranır. Dolayısıyla, satım anında elde
mevcut olmalıdır, teslimi mümkün olmalıdır, satışı dinen meşru olan mallardan
olmalıdır, v.s. Şayet bedellerden birisi, akitten sonra fakat henüz teslimden
evvel telef olursa, akit münfesih olur. Halbuki normal bir satım akdinde para
olan bedel teslimden önce telef olacak olsa, akit devam eder. Müşteri, başka
para ödemek durumunda olur. Ayrıca, mukayaza yoluyla yapılan bir alış verişte
ikale (karşılıklı rıza ile akdi feshetmek)'nin caiz olması için bedellerin her
ikisinin de mevcut olması gerekir. Çünkü satılan malın telef olması ikaleye
engeldir (el-Merğınânî, a.g.e., III, 55; el-Mevsilî, el-İhtiyar li
ta'lıli'l-MuXtâr, II, 12).
Birbirine borcu olan kişilerin borçlarını, birbirine mukabıl
tutarak düşürmelerine de mukâsât denilir. Bu da takas kelimesi ile aynı kökten
gelir (Mukâsât için bkz. İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar,V, 266).
TAKKE
Yarım küre biçiminde ince, hafif, siperliksiz başlık.
Takke kelimesi Arapçadır. Aslı "takiyye"dir. Takiyye'nin
kök harfleri "v-k-y"dir. O da korumak, düzene koymak demektir. Takke,
başı terden koruduğu için, bu isimle isimlendirilmiştir .
Namaz için kullanılan takkeye namaz takkesi dendiği gibi, yatarken
kullanılan takkeye de, yatak takkesi ya da şeb takkesi denir. Eskiden külah,
fes, kavuk vb. başlıkların içine, başlığın terden kirlenmesini önlemek için
kullanılan takkelere de, arakçin ya da terlik denirdi.
Islâm aleminin çeşitli yerlerinde, değişik takkeler
kullanılmaktadır. Genelde beyaz renk tercih edilmekle beraber, diğer renklerden
de takkeler kullanıldığı olur. Ekseriyetle takkeler iplikten örme olurlar.
Bununla berâber, çeşitli kumaşlardan dikilerek yapılanları da vardır. Bunun en
güzel görünümü, hac mevsiminde Mekke, Medine, Arafat vb. mukaddes topraklarda
meydana gelmektedir. Değişik renk ve yapıda olan takkeler, oralarda bir arada
görülmektedirler.
Dinî kaynaklarda adı geçen kalensöve hem takke ve hem de fes,
kalpak, külah gibi başa giyilen diğer bazı giysiler için de kullanılır.
Rukâne b. Abdi Yezid el-Haşimî'nin naklettiğine göre, Hz. Muhammed
(s.a.v.) şöyle buyurmuş:
"Müşriklerle aramızdaki fark, kalensövenin üzerine sardığımız
sarıktır" (Tirmiz, Libâs, 42). Ibn Kayyim'in dediğine göre, Hz. Muhammed
(s.a.v.) kalensövenin üzerine sarığı sarıp kullandığı gibi, sarıksız
kalensöveyi ve kalensövesiz sarığı da kullanmıştır (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr,
Beyrut, tsz., II, 108).
Bu rivâyete göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) sarık sarmaya önem
vermiştir. Takkeyi de kapsamına alan kalensöveyi hem sarıklı hem de sarıksız
olarak kullandığı vaki olmuştur.
Bu ve benzeri rivâyetlerin bildirdiğine göre, hem namazda hem de
namazın dışında sünnet olanı, sarık sarmaktır. Yalnız takke veya benzeri
şeyleri kullanma alışkanlığı, müslüman olmayan milletlerden müslümanlara
geçmişse de, bugün takke bir nevi müslümanlara mal olmuştur. Yukarıda ifâde
edildiği gibi hac mevsiminde, dünyanın her tarafından gelen hacıların
ekseriyetinin bunu kullandıklarını görüyoruz. Önemli olanı, namazı kılmaktır.
Baş kısmı, erkekler için örtülü olması gereken avret yerinin dışındadır. Nitekim,
hac veya umreye gidenler, ihramda iken başlarını örtemezler, başlarının açık
olması gerekir. Bunun dışında takke kullanmak insana bir huşu ve huzur
veriyorsa, kullanılması,başaçık namaz kılmaktan daha iyidir. Yukarıda işâret
edildiği gibi, sarık kullanmanın sünnet olduğunu unutmamak gerekir.
Hz. Muhammed (s.a.v.)'in kalensöveyi kullandığı, çeşitli hadis
kaynaklarında geçmektedir. Takke de bu kalensövenin kapsamına girmektedir (Bak.
Buhârî, el-Amelu fi's-Sala, 1; Salat, 23; Tirmizî, Libâs, 10, 42;
Fedâilu'l-Cihâd, 14; Müslim, Cenâiz 13; Ebû Davud, Salat, 102, 173; Libâs, 22,
51).
TAMBUR,DU VE KEMENÇE GİBİ ÇALGI ALETLERININ HÜKMÜ NEDIR,BUNLARI
KULLANMAK DINEN CAİZ MİDİR?
İslam dinine göre düğün ve sünnet gibi sevinçli hallerde ihtila
–erkek kadın beraberliği- olmamak şartıyla oynamak, kaval ve kudum gibi aletler
kullanılarak sevinç izhar etmekte bir mahzur yoktur.Sevinmek fıtri bir şeydir.
İnsanoğlu sevincini gösterip, sıkıntılarını geriye ittiği bu tür zamanlara
ihtiyaç gösterir.
Resulüllah (sav) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadırlar:
"Helal ile haramı birbirinden ayıranşey kudum çalmaktadır" (Tirmizi).
İmam Rafii "El-Azız" adındaki kitabında şöyle diyor:
Kaval çalınıp çalınmayacağıyla ilgili iki görüş vardır. Bunlardan birisi
Bağaviye aittir ve kavalın haram olduğunu söyler, diğer de İmam Gazali'ye
aittir ki o da kaval çalınmanın helal olduğunu belirtir. Bu iki görüşten
Gazalinin ki daha doğrudur" (Kef el-Rüaa).
İbn Hacer ve Kurtubi gibi alimler ise, tambur ve kemençe gibi
fasık, ayyaş ve sefihlerin kullandığı çalgı aletlerini kullanmanın ve
dinlemenin icma ile haram olduğu görüşünü ileri sürüyorlar (Kef el-Rüaa).
Ebu İshak El-Şirazı de bu hususda şunları söylüyor: "Du ve
tambur gibi çalgıları çalmak haramdır." Peygamber (sav) şöyle buyuruyor:
"Allah Teala ümmetime içkiyi, kumarı ve darıdan yapılan içki ile davul ve
tamburu yasaklamıştır."
Resulüllah (sav) bir başka hadislerinde de şöyle buyurmaktadırlar:
"İçki içip davul ve çalgı aletlerini kullanmak yüzünden ümmetimin bir
kısmı mesholunacaktır."
Demek oluyor ki, insanın, şehvet ve arzularını tahrik etmeyen
aksine hüzün ve benzeri duygulara yol açan aletleri çalması ve dinlemesi
caizdir. Ancak yukarda da ifade ettiğimiz gibi insanın şehvet arzularını tahrik
eden ve müslümanı sefih ve ayyaşlara yaklaştıran ve daha çok bu tip insanlar
tarafından kullanılan alet ve çalgıları kullanmak haramdır. Bu konudaki delil
ise Resulüllah'ın bazı hadisleri ve icmaı ümmettir. Bu konuda alimler ittifak
halindedirler. İbn Hazm ve İbn Tahir'den başka bu görüşe muhalefet eden
olmamıştır. Bunların da sözlerine güvenilmez. İbn Hazm Zahiri ve ölçüsüzdür.
İbn Tahir ise yalancıdır.
Buna rağmen bugün bu tür yasaklara riayet edilmediği ve herkesin
evine girdiği görülmektedir.
TAVLA
Iki bölümlü tahta üzerinde, atılan zarlara göre pulları hareket
ettirilerek oynanan oyun ve bu oyunun oynandığı tahta.
Tavlanın Arapça'daki ismi "Nerd"dir. Tavla çok eski bir
oyundur. Arabların bunu Farslılardan aldığı söylenir. Buna delil olarak asıl
adının "Nerdeşîr" olduğu gösterilmektedir (Ibn Manzûr, Lisanü'l-Arab,
VI, 4392).
Tavlánın haramlığı bizzat Resulullah (s.a.s)'in hadisleriyle
sabittir:
1- Müslim, Ebû Davûd ve Ahmed b. Hanbel'in Büreyde b. Hasîb
(r.a)'den rivâyet ettikleri bir hadiste Resulullah (s.a.s) Tavla (Nerdeşir)
oynayan sanki elini domuz kanına bulaştırmış gibidir" buyurmuştur (Ibn
Hanbel, V, 370).
2- Muvatta, Ebû Davûd, Ibn Hanbel, Ibn Mâce, Hakim, Dârakutnî ve
Beyhakî'nin Ebû Musa el-Eş'arî (r.a)'den rivâyet ettikleri bir hadiste de,
"Kim tavla oynarsa Allah ve Resulune isyan etmiştir" buyurulmuştur
(Ebû Davûd, Edeb, 56; Ibn Mâce, Edeb, 43; Muvattâ, Rüya, 6).
Bu hadis-i şerifler ışığında tavlanın haram olduğu
anlaşılmaktadır. Tavla kumarın bir çeşididir ve kumarın haramlığında şüphe
yoktur. Çünkü Resulullah (s.a.s) "Kim arkadaşına; gel kumar oynayalım dese
(de oynamasa, bu sözüne kefaret olmak üzere) sadaka versin." buyurmuştur
(Buharî, Edeb, 74; Müslim, Eyman, 4; Ebû Davûd, Eyman, 3).
Kumar oynamaya sadece çağırmak bile, kefâret olarak sadaka vermeyi
gerektiren bir günahtır.
Bütün müdevven fıkıh ekolleri, Hanefi*, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelîler,
Imamıyye ve Zeydiyye, ayrıca Zahirîler tavlanın haram olduğunda ittifak
halindedirler.
imam Şevkânî, Ibn Muğaffel ile Ibn Müseyyeb'in tavla oynama,
kumara sebep kılınmadığı takdirde, ruhsat verdiklerini nakletmektedir (Şevkânî,
Neylü'l-Evtâr, VIII, 107). Ancak yukarıda geçen hadisler tavlanın haram
olduğuna kesinlikle delâlet etmektedir. Ister kumar niyetiyle oynansın, ister
başka niyetle oynansın. Çünkü "Tavla oynayan Allah ve Resulune asi
olmuştur" hadisi sarıh ve sahihtir. Allah ve Resulune asi olana
Cehennem'in gerekli olduğu da açıktır. Çünkü Cenab-ı Hak:
Kim Allah'a ve Resulune isyan ederse, içinde ebedi kalmak üzere,
ona Cehennem ateşine düşmek vardır" (el-Cin, 72/23) ve "Allah ve
Resulunün emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın çarpmasından,
yahut onlara acı bir azabın uğramasından sakınsınlar" (en-Nûr, 24/63)
buyurmaktadır.
Tavla ve benzeri oyunlarda sonuç şansa dayanmaktadır. Bu ise önce
mücâdeleye ve çekişmeye, sonra hırslanmaya, sonra da kin, düşmanlık ve fitneye
sebep olmaktadır.
Tavla genellikle, az bir miktar ile de olsa, kumar olarak
oynanmaktadır. Insanlar ona alışmakta, âdet edinmektedirler. Kazanmak hırsına
kapılan insan, bu hırsla rahatça yalan söyleyebilmektedir. Yalan yere yemin ise
kendi başına büyük günahlardandır. Oynadıkça hırslanan insan, oynadıkça
oynamakta, vaktin nasıl geçtiğini bilmemekte, dünyası âdeta oynadığı oyundan
ibaret olmaktadır. Böyle bir insanın gaflete dalacağı tabiidir. Gaflete dalan
insan ise haliyle hem Allah'ı anmayı, hem de namazı hatırına getirememektedir.
Tavlayı oynamak haram olduğu gibi, tavla aletinin alış-verişini
yapmak da haramdır (Muhammed Vefâ, Bey'u'l-A'yâni'l-Muharrame, 94-96)
TAVLA OYNAMAK CAİZ MİDİR?
Tavla oynamak cumhur-u ulemaya göre haramdır. Peygamber (sav):
"Tavla oynayan kimse sanki elini domuzun et ve kanı ile boyamış
gibidir" (Müsned Ahmed ve Ebu Davud) buyurmuştur.
TEDAVIDE ALKOL
1. Alkolün haricen kullanılması halinde durum ne olur? Gargarada,
enjektabi olarak ve dezenfektede kullanılabilir mi?
2. Içinde alkol olduğu terkibinde belirtilen ve belirtilmeyen
ilaçlara karşı tavrımız ne olmalıdır? Günümüzde kullanılan şurupların çoğunda
çözücü olarak alkol bulunmaktadır.
3. Imalınde alkol kullanılan fakat sonra uçan ilaçların hükmü
nedir (kapsül, tablet, draje).
4. Kullandığımız jelatin kapsüllerde domuz derisinden yararlanılıp
yararlanılmadığı kesin değil. Bu durumda ne yapmalıyız?
5. Hazım kolaylaştırıcı ilaçlarda, enzim preperatlarında domuz,
koyun ve sığırdan (pankreas ve midelerinden) faydalanılıyor. Kullanacağımız
ilacın domuz kaynaklı olduğunu bilemememiz halinde durum ne olur? Bunların
sentetikleri de mevcuttur. Mevcut olmadığı zaman durum değişir mi?
6. Içinde M.S.S.ni inhibe edici madde olan (codein,
autihistaminik) şurup ve tabletlerin kullanımı caiz midir? Alışkanlık
yapanlarının durumu nedir? Uyuşturucu, normal hareketi engelleyici codein,
öksürük şuruplarında teskin edici özellik gösterir.
7. Bütün bu tür ilaçların alım-satımı caiz midir?
Latince terimleri kullanmada yanlışlık yapmadı isem sorularınızı
böylece özetledim. Aslında sırf bu sorulara bakmak bile müslümanların günümüzde
hal-i pür-melâlini anlamaya yeter. Tıbba ve eczacılığa ait yazdıkları kitaplar
Batıda asırlarca ders kitabı olarak okutulan müslümanlar bu hallere düşmemeli
ve sağlıklarını dahi onların formüllerine teslim etmemeli idiler. Olan olmuş
noktasından hareket etme durumunda isek, mutlak olarak "ümit
kesmemekle" emrolunan mü'minler bu mesafeyi kapatmanın ve hiç olmazsa geleceklerini
bu zilletten kurtarmanın çabasında ve formül arayışında olmalı, ilacına da
(adına) kendi damgasını vurmanın yolunu bulmalıdırlar. Yıkılan Islâm binasının
yeniden inşasında tabiplere ve eczacılara düşen görev de bu olmalıdır. Yoksa
türbanından ya da sakalından bil-istifade, o kesimi müşteri edinip,
paracıklarından yararlanma imkânı aramak değil.
Sorularınızın cevabına geçmeden şunu da ilave edeyim. Sözünü
ettiğiniz ilaçlar, hangi hastalıklar için kullanılıyorsa o hastalık için yegane
ilaç olduklarından değil, bize göre haram olan maddeleri kullanmada bir sakınca
görmeyen kişi ve zihniyetlerce öne sürülüp, alternatifsiz sanıldıklarındandır.
Imdi Rasûlüllah Efendimiz; "tedavi olun, zira Allah hiç bir
hastalık yaratmamıştır ki, çaresini de yaratmış olmasın" diye
buyururlarken: "Şüphesiz Allah şifanızı size haram kıldığı şeylerde
yaratmamıştır"(Ebu Davud, Tib 11; Muvatta, Ayn 12) diye de buyurmuşlardır.
Târik b. Süveyd adlı sahabî ona şarabı (hamr) sordu da o da yasakladı. Târik,
"ama ilaç olarak kullanıyoruz" deyince de, "o deva değil
derttir"(Müslim, esribe 12; Ebu Davud, tib 11; Tirniizî, tib 8) buyurdular.
Buhari'nin naklettiğine göre Ibn Mes'ûd, "Allah ilacınızı size haram
kıldığı şeylerde yaratmamıştır"(Buharî, Esribe 15) demiş ve Rasûlüllah
(sav)'in "kim şarapta (hamr) tedavi ararsa Allah ona şifa vermesin!"
buyurduğunu zikretmiştir.
Bu hadis-i şerifler ışığında cumhûr (fıkıhçıların çoğunluğu) pis
ve haram şeylerle bu arada içki (hamr) ile (olağan durumlarda) tedavi
olunamayacağı görüşüne varmışlardır. Olağan durumlar alkol ya da başka pis
maddeler ihtiva eden ilaçların yerine başkası bulunabildiği, ya da bulunamasa
dahi hasta için hayatî bir durumun söz konusu olmadığı zamanlardır. Ama alkol
ihtiva eden ilaçların yerini tutacak başka ilacın olmadığı, hastanın da böyle
bir ilacı almadığı zaman hayatî tehlike geçirecegi mütehassis (nâzik) bir
müslüman doktor tarafından söyleniyorsa böyle ilaçların zaruret miktarı
alınacağını hemen hemen bütün fıkıhçılar kabul ederler.
Alkollü içkiler konusunda Hanefi Mezhebinin görüşleri çok farklı
ve detaylıdır: Seki (sarhoş edici alkol) ihtiva eden içkiler dörde ayrılır:
1. Hamr: Yaş üzüm suyunun çiğ olarak bekletilip keskinleşmesi ve
mayalanması (fermantasyon) ile köpük atması şeklinde elde edilir. Bu maddesiyle
(li-aynihi) kaba pisliktir. Sirkeleştirilmeksizin, ne gaye ile olursa olsun
yararlanılması haramdır, satışı caiz değildir. Dezenfekte ve saç bakımı gibi
şeylerde kullanılamaz. Kaynatılması ile istihale (kimyasal reaksiyon ile bir
başka maddeye dönüşme) oluşmuyorsa kaynatılarak da kullanılamaz. Mezhepte
mutemet görüşe göre tedavi gayesiyle de yararlanılamaz. Bunun Türkçedeki
karşılığı üzüm şarabıdır. Bu hükümlerde azı da, çoğu da eşittir.
2. Tilâ: Yaş üzüm suyundan üçte ikisi ya da daha azı
buharlaşıncaya kadar kaynatılıp, sonra da sarhoş edici hale gelen içkidir. Üçte
ikisinden azı gidecek kadar kaynamışsa
"bâzik", yarısı gidecek kadar kaynamışsa
"munassaf" adını alır. Bu ikisi ittifakla haramdır. Üçte ikisi
gidecek kadar kaynarsa "müselles" adını alırki, esas
"tilâ"da budur. Imam Muhammed'e göre haramdır diğerlerine göre
helâldir. Fetva Imam Muhammed'in görüşüne göredir. Dolayısı ile
"Tilâ"da "hamr" gibi pistir.
3. Şeker: Yaş hurma suyundan çiğ olarak yapılan ve keskinleşip
(mayalanıp) köpük atan içkidir.
4. Nakî: Kuru üzümden çiğ olarak elde edilen ve kabarıp köpük atan
sudur. Bu son ikisi haram olmakla beraber, pis oluşları Serahsî'ye göre
hafiftir. Ayrıca "hamr" dışında kalan üçü kabarıp keskinleşmedikçe
ittifakla helâl ve temizdirler.(Bu konuda daha geniş detay için bk. Ibn Abidîn,
VI/448 vd)Hanefi mezhebine (Imam Azam ve Ebu Yusuf'a) göre bu dört çeşit mayın
dışında kalan meşrubat helâl ve temizdir, alım-satımı caizdir. Buna göre bu
yöntemlerin dışında bir madde ve yolla elde edilen ispirto, kolonya, dezenfekte
de ve çözücü olarak şurup ve esanslarda kullanılan alkol türleri temizdir,
alınıp satılabilir. Ancak hangi maddeden olursa olsun, sarhoş edecek miktarı
ittifakla haramdır ve cumhura (fıkıhçı çoğunluğuna) ve Hanefî mezhebinde fetva
verilen Imam Muhammed'in görüşüne göre her çoğu sarhoş edenin azı da haramdır,
pistir, alım-satımı caiz değildir. Bazı fıkıhçılara göre de içki (sarhoş
ediciler) haram olmakla beraber pis değildirler, dezenfektede ve haricen
kullanılabilirler. Dolayısı ile Hanefî Mezhebi bu konuda "orta yol"
olmakla özellikle günümüz için uygulanabilecek bir kurtarıcıdır. Ama cumhurun
ve bu meyanda Imam Muhammed'in görüşünü gözardı edemeyeceğimize göre Hanefi
mezhebi dediğimiz Imam Azam ve Ebu Yusuf görüşünü ihtiyatla karşılamalı, sadece
ve geçici olarak tedavide ve dezenfektede kullanmalıdır. Bu söylenenler sıvı
meşrubat için geçerlidir. Banotu (benc) ve afyon gibi katı olanlar ise
müstahzar ilaç olarak mübah sayıldığından tedavi gayesiyle ve sarhoş etmeyecek
miktarda alınabilirler. Temiz olduklarından satılmaları da caizdir (bk. Ibn
Abidin, VI/455) (Allah'u a'lem).Haramlığında ve pis oluşunda ittifak edilen
hamr (şarap)ın tedavi maksadıyla kullanılmasına gelince, bir grup Belhli
Imamdan nakledildiğine göre, bakılır. Eğer fayda sağlayacağı kesin ise alması
helâl olur.(Fetâvây-i Hindiyye V/254-55; Kaşani de aynı şeyi söyler bk.I/61)
Çünkü insanın zaruret halinde haram olan şeyleri, zaruret miktarınca yemesi,
boğulmakta olanın, helâl sıvı bulamazsa boğazını açacak kadar içki (hamr)
içmesi caizdir.Imam Muhammed'e göre insan ve domuz dışındaki canlıların
kemiklerinden herhalükarda ilaç olarak yararlanılabilir. Bazılarına göre de eti
yenmeyen hayvanlar ancak şer'î usûlde boğazlanmaları, kemikleri de kuru olması
halinde onlardan ilaç yapılabilir.(agy.)Pis ve haram olduğunda ittifak edilen
"hamr" (şarap) zaruret olmadıkça tedavide kullanılamayacağı gibi, saç
parlatmada, gargarada ve şırınga olarak (enjektabl) da kullanılamaz.(Ibn Abidin
VI6449)Domuzdan vb. haram şeylerden maddeler ihtiva eden ilaçların terkibini
iyi bilmek gerekir. Eğer başkalaşım (istihale=kimyasal tepkime) varsa pisliği
gitmiş olacağından kullanılması haram olmaz. Istihale yoksa zaruret
bulunmadıkça ya da bazılarına göre kesin çare olduğu, alternatifi de
bulunmadığı adil mütehassısı tarafından söylenmedikçe kullanılması haram olur.
Fıkıh kitaplarımızda; hınzırın tuzlada kalıp tuzlaşması, gübrenin toprağa
karışıp topraklaşması, tezeğin yanıp kül olması, şarabın sirkeleşmesi, mis
ahusunun kanının misk olması, pis olan zeytinyağının sabun yapılması gibi
olgular istihaleye örnek olarak gösterilir.(bk. Tahtavî: Ayrıca bk. Mahluf
N6121,140; Kâdihan, NI/403; Ibn Kudâme, el Mugni, NI/605; Nemenkânî,
el-Fethurrahmânî, I/63; el-Hattâb, el-Mehel, N6206; Zuhaylî, el-Fikhu'1-Isâmî)
Ancak Ebu Yusuf istihaleyi bir temizlenme sebebi olarak görmez. Ama fetva onun
görüşüne göre değildir. Bu söylediklerimizle bütün sorularınızi bir ölçüde
cevapladığımızı sanıyoruz. Ancak mes'elenin ne kadar kompleks ve hassas olduğu
da ortada. Bu itibarla ilaç alanların mes'eleyi bilinçli olarak soruşturması,
ilaç yazanların da, alternatifi olmayan haram maddeli ilaçlara alternatif
bulma, olanların da alternatifini ve varsa sentetiğini kullanma konularında çok
titiz davranması gerekir.
TEĞANNININ HARAM OLDUĞUNU SÖYLEYENLERIN DELİLLERI
Bunlar şu ayetleri ve hadisleri delil olarak getirmektedirler:
a) Ayetler:
1- "İnsanlardan kimi vardır ki, bilgisizce (insanları)
Allah'ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence sözleri satın
alırlar. İşte onlara küçük düşürücü bir azab vardır" (Lokmân, 31/6).
Ebû's-Sahbâ, İbn Mes'ûd'a bu ayetteki "eğlence sözler"
den neyin kastedildiğini sorunca, "Şarkıdır" cevabını verdi.
Hasenü'l-Basrî de bunu "Şarkı ve çalgılardır" diye tefsir etti (İbn
Kesir, Tefsir, V, 377). İbn Mes'ud, Câbir b. Abdullah böyle tefsir etmişlerdir.
Ebü'l-Ferec İbnü'l-Cevzî bu tefsîri Hasen'den, İbn Cübeyr'den, Katâde'den ve
Nehaî'den nakleder, (Kurtubî, el-Câmi, XIV, 251).
2-"Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat;
atlıların ve yayalarınla onların üzerine yaygarayı bas; mallarda ve evlâtlarda
onlara ortak ol. Onlara (çeşitli) vaadler yap, gerçi şeytan onlara aldatmadan
başka bir şey vadetmez" (el-İsra, 17/64).
Ayetteki "ses"ten kasıt İbn Abbas ve Mücahid'e göre
şarkı, çalgı ve oyundur. Dakhâk'a göre, çalgı sesidir. Bazı müfessirler bu
manâyı almışlardır (Kurtubî, el-Câmî, 1, 288).
3- "Şimdi siz bu söze (Kur'an 'a) mı hayret ediyorsunuz ve
gülüyorsunuz da ağlamıyor musunuz Ve baş kaldırıyorsunuz?” (Necm, 52/59-61).
İkrime'nin İbn Abbas'tan nakline göre "Semed" Hemyer
lehçesinde şarkı manâsındadır. "Semmede lenâ" demek "Bize şarkı
söyledi" manâsına gelir. Kureyş kâfirleri, Kur'an-ı Kerim'in okunduğunu
duyunca, işitilmesin diye şarkı söyler ve oynarlardı (Kurtub, el-Câmî, XVII,
123).
b. Hadis-i Şerifler:
İbn Hazım bu hadisin zayıf olduğunu söylemiştir (Şevkânî,
Neylü'l-Evtâr, VII, 262).
Hz. Ali'den rivâyet edilen bir hadiste ise Resulullah (s.a.s)'in
"çalgıları kırmak için görevlendirildim" buyurduğu bildirilir ki bu
hadisin ravileri arasında Müşa b. Umeyr olduğu için metrûk sayılmıştır.
9- Abdullah b. Mes'ûd (r.a)'den: "Suyun nebatları
(yeşerttiği) gibi, şarkı da kalbte münâfıklığı yeşertir."
Bu hadisin merfû olduğu söylenmişse de Beyhakî hem merfû hem de
mevkûf olarak rivâyet etmiştir. Ayrıca hadisi Ebû Davûd da rivâyet etmiştir.
Hafız Irakî bu hadisin merfu kabul edilmesinin doğru olmadığını
söyler. (Gazalî, İhyau Ulûmi'd-Dîn, II, 252).
10- Ebû Davûd'un Sünen'inde Nâfi'den rivâyet ettiğine göre
Abdullah b. Ömer bir çalgı sesi işitti. Parmaklarını kulaklarına tıkadı ve
yoldan uzaklaştı. Bana da, "Ey Nâfi, bir ses işitiyor musun?" dedi.
Ben; "Hayır" deyince parmaklarını kulaklarından çekerek,
"Resulullah (s.a.s) ile beraberdim. Bu ses gibi bir ses işitti ve benim
yaptığım gibi yaptı" dedi.
Ebû Davûd bunun münker bir hadis olduğunu söylemiştir (Ebû Davûd,
Edeb, 52).
11- Deylemî Hz. Enes (r.a)'den merfû olarak şu hadisi rivâyet
eder: "Suyun otu yeşerttiği gibi, şarkı ve oyun da kalpte nifakı yeşertir.
"
"Şarkı zinânın efsûnudur." sözünün hadis değil
(Aliyyü'l-Karî Mevzuat isimli eserinde) bunun Fudayl'ın sözü olduğunu söyler.
İmam Nevevî, "Allah şarkıcıya da, kendi için şarkı söyleyene
de lânet etsin” sözü hakkında "sahih değildir" demiştir. İmam Sahavî,
Zerkeşî ve Suyûtî de İmam Nevevî'yi takibetmişlerdir (Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, II,
106).
12- Abdullah b. Ömer (r. anhüma)'dan: Resulullah (s.a.s) şöyle
buyurmuştur: "Muhakkak Allah şarabı, kumarı, darbukayı, tanbur ve udu
haram kılmıştır. Her sarhoşluk veren şey de haramdır."
Şevkânî'nin nakline göre, hadisin senedindeki Veld b. Abde
mechûldür. (Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII, 260).
Teğanninin haramlığı hakkında mezheblerin de ulemanın görüşü
1- Hanefilere göre haram olan teğanni fuhşiyat ve günahı ihtiva
edendir. Nitekim İbn Abidin Haşiye'sinde şöyle der: "Haram olan teğannî
helâl olmayan lâfızlarla söylenendir. Erkeklerin tasviri, kadınların tasviri,
şaraba teşvik edip onu vasfetmek, meyhaneler, Müslümanı hicvetmek... bunlar
haram teğanni gurubuna girer" (İbn Abidin, Hâşiye, V, 305).
Cumhuru ulema, bu nitelikleri taşıyan teğanninin haram olduğu
kanaatine varmışlardır. Harama götürmediği ve şer'i bir vacibi iptal etmediği
takdirde eğlence ve oyunun haram olmadığına da karar vermişlerdir (Cezîr;
el-Fıkhu ale'l-Mezâhibi'l-Erbea, II, 43-44).
2- Hanbeli alimlerinden bir kısmı, İbnü'l-Hanefiyye'nin Hac
suresinin 3. ayeti hakkındaki rivâyeti ile, İbn Abbas'la İbn Mes'ûd'un Lokman
suresi 6. ayetinde geçen "Lehvü'l-Hadisi" teğannî olarak tefsir
etmelerini delil alarak haram olduğu kanaatine varmışlardır (İbn Kudâme,
el-Muğnî, XII 142).
İbn Kayyim el-Cevziyye konuyu enine boyuna tartışarak teğannînin
mutlak olarak haram olduğunu isbata çalışır (İbn Kayyim, İğasetü'l-Lehfân, I,
238).
İbn Kayyim teğannînin haram olduğuna dair iddiasını şu üç kaide
üzerine bina eder:
Birinci Kaide: Zevk, hal ve vecd şeriatın hükmüne mahkûmdur.
Bunları hakim yapan, sapar ve fesada uğrar. Dine ait olarak Allah'ın muradına
muhalif olan her şey kulun haz ve şehvetidir. Bu ister mal, ister riyaset,
ister şekil, ister hal, ister zevk ve vecd olsun aynıdır (İbn Kayyim,
Medâricü's-Sâlikîn, I, 238).
İkinci Kaide: Fiillerden bir fiilin, hallerden bir halin veya
zevklerden bir zevkin hükmüne sahih mi, yoksa fasid mi, hak mı, yoksa batıl mı
diye ihtilâf olursa, Allah katında ve O'nun mümin kulları katında makbûl olan
delile dönmek vacip olur. Kim ilmini, sülûkünü ve amelini bu temel üzerine bina
etmezse, dinden hiçbir şey üzerinde değildir (İbn Kayyim, Medâricü's-Sâlikın,
I, 496).
Üçüncü Kaide: Bir şeyin hükmünün mubah mı, haram mı olduğu sâlik
tarafından bilinemezse, onun fesada uğrattığı şeye, onun semeresine ve gayesine
baksın. Eğer o şey apaçık bir fesadı içeriyorsa, Şeriat sahibinin onu emretmesi
veya mübah kılması muhaldır. Hem de onun haram olduğu onun Şeriat vasıtasıyla
biliniyorsa. Teğannî ise, İbn Mes'ûd (r.a)'in dediği gibi, "Zinanın
efsûnudur" (İbn Kayyim, Medâric, I, 498).
İmam Kurtubi tefsirinde, teğanninin mekruhluğu, ondan men ve onu
dinlemek konularıyla ilgili bazı hadisleri zikrettikten sonra şöyle der:
"Bu ve diğer hadisler sebebiyle ulema teğanninin haram olduğunu
söylemişlerdir. Bu onun yayanların adet edindiği teğannidir. bu teğanniler
nefisleri tahrik eder, arzuları tatmine teşvik eder. Sükûnet halindekini
harekete getiren, gizliyi açığa çıkaran lâübaliliğe götürür. Bu çeşit şiirde
olursa, kadının anılması ve güzelliğinin vasfedilmesinde şarabın anılmasında ve
haramlığında ihtilâf olmayan muharrematın zikrinde ateşi tutuşturur. Çünkü bu
ittifakla kötülenmiş olan teğanni ve eğlencedir." (Kurtubî, el-Câmî, XVI,
54).
İzzü'd-Dîn b. Abdü's-Selâm da şöyle der: "Haram şarkıları
dinlemek, alemlerin Rabbine karşı cüretkâr cahillerin yanlışlarındandır.
Onların zanettiği gibi bu Allah'a yakınlık vesilesi olsaydı, peygamberler onu
yapmayı ve ümmetine öğretmeyi ihmal etmezlerdi. Bu ne peygamberlerin birinden,
ne de evliyanın büyüklerinden nakledilmemiştir. Gökten indirilen kitablardan
hiçbirisi de buna işaret etmemiştir. Cenabı Hak şöyle buyurmuştur: "Bu gün
size dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve size din olarak
İslâm'dan hoşnut oldum” (el-Mâide, 5/3).
Çalgı aletleriyle oynanan oyunları dinlemek dinden olsaydı,
Resulullah (s.a.s) bunu açıklardı. Halbuki o şöyle buyurmuştur: Nefsim
kudretinin elinde olan Allah'a yemin olsun ki, sizi Cehenneme yaklaştıran ve
Cennetten uzaklaştıran hiçbir şey bırakmadım ki size onu yasaklamamış
olayım" (İzzü'd-Dîn b. Abdü's-Selâm, Kavaidü'l-Ahkâm fi Mesalihil'l-Enâm,
I, 216).
Abdurrahman İbnü'l-Cevzî de buna yakın bir ifadeyle şöyle der:
"Teğannî insan tabiatını tahrik eden, şehevî duyguları ayaklandıran ve onu
normal durumundan çıkaran şarap ve benzeri şeyleri güzel gösterecek bir
ifadeyle sahip olursa bu haram olan teğannidir. Bilhassa şer'en yasaklanan
çalgı aletleriyle birlikte olursa..." (İbnü'l-Cevzî, Telbîsü İblîs, 253).
Bütün bunlardan çıkarılacak netice şudur:
1- Teğanni'nin konusu İslâm akide, edeb ve öğretisine aykırı
olmamalıdır.
2- Harama ve vakit israfına sebep olmamalıdır.
3- Başka bir haramla birlikte olmamalıdır. Meselâ, şarap
meclislerinde, kadın ve erkek karışık meclişlerde okunmamalıdır (Kardavî,
el-Halâl ve'l-Harâm, 84)
Teğanni'nin kadın tarafından yapılması ittifakla haramdır. Çünkü
kadının sesi avrettir. Yabancı erkeklerin de onu dinlemesi haramdır. Zevcinin
dinlemesi caizdir.
Kadının şarkı söyleyen başka bir kadını dinlemesinde bir sakınca
yoktur, ancak İslâm'ın çizdiği sınırları çiğnememek şartıyla. Nitekim Hz. Âişe
evinde şarkı söyleyen iki cariyeyi dinlemiştir.
Teğanniyi kazanç vesilesi yapmak İslâm'a aykırıdır. Zira ne
mütekaddiminden, ne de müteahhirinden teğanniyi sanat edinip, ondan kazanç
sağlayan bilinmemektedir. Meşrû kazanca teşvik eden hadis-i şeriflerin ışığında
fukaha şarkıcının kazancını haram kabul etmişlerdir.
İmam Kurtubî şöyle der: "Haram olduğuna icma edilen kazançlar
şunlardır: Faiz, zina ücreti, rüşvet, ağıt yakmak, şarkı söylemek, hainlik
yapmak, gayptan ve göklerden haber vermek üzere alınan ücret, çalgı çalmak,
oynamak ve bütün bâtıl yollarla alınan ücret" (Kurtubî, el-Cami li
Ahkâmi'l-Kur'ân, II, 3).
TESETTÜR VE ÜNIVERSITE ÖĞRENIMI
Bir bayan tesettürlü olarak üniversitelerde okuyabilir mi?
Mahremiyet konusunda kadın için haram olan şey; yabancı bir
erkekle halvet halinde bulunması (kapalı bir yerde başbaşa kalmaları), en
müsamahalı Hanefi görüşüne göre eli ve yüzü dışında kalan yerlerini açması
(Cumhura göre eli ve yüzünü açması da haramdır), sesini cinsel duygular
uyandıracak biçimde inceltmesi, yani kadınsı kadınsı konuşması (Azhâb 32)
süsünü teşhir etmesi, erkeğin avret yerlerine bakması, yüzüne şehvetle bakması
(Nûr 31), dokunması gibi şeylerdir. Bunların hiçbirisinin olmadığı bir yer, üniversite
de olsa kadın orada bulunabilir, okuyabilir. Işin en statik yönü budur. Ancak
eğitim için de olsa, karma (muhtelit) bir ortamda bunlardan en az birisinin
bulunmaması, hemen hemen imkânsiz gibi olduğundan, âlimlerimiz karma eğitime
pek cevaz vermemişlerdir. Ne var ki, Türkiye şartlarında mahzurları göz önünde
bulundurarak tesettürlü olması halinde bile kızları Üniversitede okutmamak,
onları bu mahzurlardan kurtarmak anlamına gelmez. Çünkü toplumumuzda onun
bulunabileceği diğer yerler de Üniversitelerimizden pek farklı değil. Kur'ân
kurslarında dahi erkek hocalar ders vermekte. Sokakların hali belli, televizyon
sayesinde evlerin durumu açık. Demek ki, önce ortamın Islâmî olmadığı
görülmeli, işin takvâdan ziyade fetvâya baktığı bilinmelidir. Buna göre mesele
genel bir fetvâ meselesi değil, fertlerin durumuna göre değişen özel bir fetvâ
meselesidir. Takvâ ortamı gelince mesele yeniden gözden geçirilir.
TIRAŞ
Saç, sakal ve bıyığın fazlasının kısaltılması, kasıkta ve koltuk
altında bulunan kılların gidermesi. Islâm, temizlik üzerine kurulmuş bir
dindir. Hatta iman ve ibadetin temel esaslarından birini temizlik teşkil eder.
Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadisinde, "Temizlik imanın yarısıdır"
buyurmuştur (ed-Dârimî, Sünen, I, 167). Islâm dini Müslümanların maddî ve
manevî alanda temizliğe dikkat etmeleri için onlara yol göstermiştir. Islâm,
insanları hayatın her sahasında yükseltir, melekler derecesinde temiz bir hayata
ulaştırır, ruhları en üstün duygularla aydınlatır. Vücud ve ruh sağlığında
temizliğin büyük bir yeri vardır.
Islâm'da daima temizlik dış ve iç diye iki yönlü olarak açıklanır.
Dış temizlik, bir kısım ibadetlerin şartı, başlangıcı ve anahtarı durumundadır.
Buna ilişkin olarak Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Namazın
anahtarı taharettir" (Ebû Dâvud, Sünen, Tahâre, 49; Dârimî, Sünen, I,
175). Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre öngörülen temizlik yerine
getirilmedikçe emredilen ibadet görevini yapmak ve Allah'ın manevi huzuruna
girmek mümkün olamaz. Islâm bilginlerince temizlik, sağlığı koruyan sebeplerden
biri ve rızkın artmasına neden olarak kabul edilmektedir (Bilmen, Büyük Islâm
Ilmihali, 41-42).
Bu esaslardan hareket ederek maddî ve bedenî temizliklerden birini
oluşturan kasık tıraşının anlaşılması kolaylaşır. Sevkânî (ö. 1250/1834), Ebû
Hureyre (r.a) yoluyla nakledilen; "Beş şey fıtrattandır: Kasık tıraşı,
sünnet olmak, bıyık kesmek, koltuk altı kıllarını yolmak ve tırnakları
kesmek" hadisiyle ilgili olmak üzere şu görüşlere yer vermektedir:
"Bu anlatılanlar yapıldığında faili, Allah'ın insanları yarattığı fıtratla
nitelenmiş olur. Yüce Allah, kullarını en olgun sıfatlarda ve en güzel
şekillerde olmaları için bunlara teşvik etmiş ve bunları onlar için tercih
etmiştir". Beydâvî ise şöyle demektedir: "Fıtratla ilgili bu
özellikler peygamberin seçtikleri ve dinlerin üzerinde ittifak ettikleri eski
sünnetler olup, sanki bunlar dinlerin özünde mevcut olan yaratılışla ilgili bir
emirdir."
Konuyla ilgili bir başka hadiste hadisin râvisi olan Enes b. Mâlik
(r.a) "Bize bıyıkları kesme, tırnakları kesme, koltuk altı kıllarını yolma
ve kasık tıraşı yapma hususunda kırk günden daha fazla geciktirmeme müddet
olarak tayın edildi" demiştir (es-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 1, 123 vd.; Şâh
Veliyyullah b. Abdirrahım ed-Dehlev, Huccetullahi'l-Bâliğa, I, 182 vd.; Ibn
Mâce, Sünen, Tahâre, 1, 107 vd.).
Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "On şey
fıtrattandır: Bıyıkları kesmek, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, burna su
çekmek, tırnakları kesmek, parmak mağsallarını hilallemek, koltuk altındaki
kılları yolmak, kasık tıraşı yapmak, abdest bozduktan sonra su vb. ile temizlik
yapmak ve abdest alırken suyu ağızda çalkalamaktır" (Ebû Dâvud, Sünen,
Tahâre, 1, 44-45; Buhârî, Libas, VII, 56).
Hattâbî, (ö. 388/998) bu hadiste işaret edilen hususlar hakkında
şu açıklamayı yapmıştır: Hadiste geçen "fıtrat" kelimesini Islâm
bilginleri sünnetle tefsir etmişlerdir. Bunun yorumu, şüphesiz bu hasletler
kendilerine Kur'an'da: "Işte bu Peygamberler Allah'ın hidayete eriştirdiği
kimselerdir. Sen de onların gittiği yoldan yürü" (el-En'âm, 6/90) diye
işaret edilen Peygamberlerin sünnetlerindendir. Bunlarla ilk emredilen Hz.
Ibrâhîm (a.s) olmuştur. Yine bu konuya şu ayette temas edildiğini görüyoruz:
"Şunu da hatırlayın ki, bir zaman Rabbi Ibrahim'i bir takım kelimelerle
(emirlerle) imtihan edip de, bunları tamamen yerine getirince: "Ben seni
bütün insanlara imam yapacağım" buyurdu" (el-Bakara, 2/124).
Abdullah b. Abbas (r.a) demiştir ki: Allah on hasletle Hz.
Ibrahim'e emretti ve onları saydı. Bunları işlediği zaman, Allah şöyle buyurdu:
"Ben seni, sana uymaları ve senin sünnetinle amel etmeleri için bütün
insanlara imam yapacağım." Özellikle bu ümmet (Müslümanlar) Hz. Ibrahim'e
tâbi olmakla emrolunmuştur. Bu husus Kur'an'da şöyle ifade edilmektedir:
"Sonra da sana, muvahhid (Allah'ın birliğine inanan) bir Müslüman olarak
Ibrahim'in dinine uymanı vahyettik" (en-Nahl, 16/123). Buna dair Islâm
bilginleri şöyle demiştir: Bu sayılan on haslet Hz. Ibrahim'e farz idi, bize
ise sünnettir (Ebû Davud, Sünen (dipnot), Tahâre, 1, 44-45).
TIRAŞTAN SONRA KOLANYA
Traştan sonra kolonya kullanıyoruz, caiz midir? Bize traştan sonra
gönül rahatlığı ile kullanabileceğimiz bir krem ismi verebilir misiniz?
Sadece Hanefi Mezhebindeki bazı imamlara göre kolonya
kullanabilirsiniz. Belki daha önce "traş olabilir miyiz?" diye sormak
gerekirdi. Fakat cumhura (fıkıhçı çoğunluğuna) uyarak kolonya kullanmayanlar
her halde daha ihtiyatlı davranmış olurlar. Krem konusuna gelince, şu anda
terkibini kesin bildiğim bir krem olmadığından bir şey söyleyemeyeceğim.
TIRNAK (KESMEK)
El ve ayak parmaklarının uçlarında bulunan, parmakları dış
etkilerden koruyan boynuzsu maddeler olan tırnaklar zamanla uzar. Uzayan
kısımların kesilmesi fıtratın (insan yapısının) gereği olan sünnetlerdendir.
Hz. Peygamber fıtrattan olan beş temizlikten birinin de tırnakların kesilmesi
olduğunu belirtmiştir. Tırnaklar uzayınca etle tırnak arasına pis, mikroplu
şeyler girer. Bilhassa el parmakları vücudun hemen her yerine, özellikle yemek
yerken ağza değeceğinden, buralara mikropları bulaştırır. Koruyucu hekimlik
açısından da tırnakların kesilmesi çok önemlidir. Abdest ve gusül esnasında
suyun tırnak altlarına (uzayan kısmın altına) ulaşması şarttır. Pislik dolu
olduğu için buralara su ulaşmazsa temizlik olmaz. Güzellik niyetiyle, temiz
tutulsa da tırnak uzatmak yanlıştır, sünnete aykırıdır.
Tırnak kesmek sadece, Hac veya Umre ihramı süresince yasaktır.
Bunun dışında her zaman kesilebilir. Halk arasında bazı gün ve zamanlarda,
meselâ geceleyin tırnak kesilmez şeklinde yanlış bir inanç vardır. Elektriğin
olmadığı zamanlarda, kesilen tırnağın nereye sıçradığının görülemediği
düşüncesinden kaynaklanan bu kanaat, böyle durumlar için geçerli olabilir.
Fakat bugün, elektriğin aydınlattığı ortamlarda gece tırnak kesmenin hiç bir
sakıncası yoktur. Kesilen tırnaklar gelişi güzel bir şekilde bırakılmamalı,
uygun bir şekilde ortadan kaldırılmalı, yok edilmelidir.
TIRNAK KESME EDEBI
El ve ayak tırnakları beraberce kesilebilir mi? Bunun için belirli
bir gün var mıdır?
Kesilebilir. Tırnak kesmenin belirli bir günü yoktur. Gerektiği
her an (yani uzayınca) kesilebilir. Önce ellerinkini, sonra ayaklarınkini
kesmek, ellere sağ elin işaret parmağından başlayıp, eller avuç içleri
birbirine gelecek şekilde birbirine yapıştırıldığında parmakların oluşturduğu
daireyi sağa doğru giderek tamamlamak, sonra sağ ayağın küçük parmağından
başlayıp sol ayağın küçük parmağında bitirmek müstehap görülmüştür. (6 Hattâb
es-Sübkî, el-Menhel I/189) Gazalî'nin söyledigi budur. Bu konuda görüşler
vardır. Efdal olan, tırnakların haftada bir kesilmesidir. Onbeş güne kadar
bırakmasında da bir mahzur yoktur. Kırk günü aşması ise, harama yakın
(tahrîmen) mekruhtur. Ama tırnakları çok uzayıp,sınırı aşmayacaksa, bekleyip
cuma günü kesmek (özellikle camiye gidecek erkekler için) müstehaptır. Bu
konuda Fetâvây-i Kâdihân'da şöyle denir: "Bir adam tırnak kesmek ya da saç
traşı olmak için, cuma gününü belirlese; başka günlerde de bunun câiz olduğunu
kabul etmekle beraber, cumaya kadar beklemesi tırnak kesmeyi çok geciktirmiş
olsa, bu mekruh olur. Çünkü tırnakları uzun olanın rızkı kıt olur. Eğer çok
geciktirmiş olmayacaksa ve cumayı hadîsin tavsiyesine uymak için bekliyorsa bu
müstehaptır. Çünkü Aişe Validemizden nakledildiğine göre, Rasûllullah
Efendimiz: "Kim cuma günü tırnaklarını keserse, Allah onun öbür cumaya
kadar ve üç gün daha fazla belâlardan korur" (7 Kidihân (Hindiyye
kenarında) NI/411; Hindiyye V/358 Benzer hadisler için bk. el-Hindî,
Kenzu'I-ummâl VI/656 659; Tırnak kesmenin uygun zamanı olarak perşembeyi
gösteren bir hadis vardır. Ancak bu, Deylemî'den başka hadis kaynaklarında
zikredilmemektedir. Bk. Hindî, Kenz. VI/17256,17384
TIRNAK VE TRAŞ BIRAKMA :
Allah (c.c.) fıtratı değiştirmeyi şeytana oyuncak olma diye
nitelerken, Peygamberimiz de fıtratı değiştirenlere lânet eder ve uzayan
tırnakların kesilmesini, koltuk altı ve kasıklarda biten kılların yolma yada
traşla giderilmesini, hâttâ erkeklerin sünnet olmasını, sakal ve bıyık
bırakmasını da fıtrattan, yani Allah'ın seçip begendigi yaratılıştan gösterir.
(Müslim, taharet 56; Ebû Dâvûd, tahâret 29; Tirmizî, edep 74.) Buna göre
tırnaklarını uzatanlar, koltuk altı ve kasık tüylerini temizlemeyenler de Allah'ın
yaratışını değiştiren şeytan maskaralarıdırlar. Bu tür tırnakların yaratılışı
bozduğunun en güzel delili, bunların elin fonksiyonlarına büyük ölçüde engel
olmalarıdır. Başkalarına çekici, aksine ilgilenilebilir görünmek için,
kendilerine işkence eden zavallı biçâreler, bu davranışlarıyla ellerini âdetâ
çolak edip, ayaklarına ceviz,kabugu geçiren kedi durumuna düşerler.
Dini görev ve ibâdetlere engel olacak tarzda süslenmeyecektir:
Tırnak ojelerini ve altına su geçirmeyecek derecede hacimli rujları buna örnek
gösterebiliriz. Çünkü bunlar İslam'ın temizlik emrinin yerine getirilmesine
engeldirler. Altlarına su geçirmediklerinden abdest ve yıkanma ibâdetleri
istenilen şekilde yapılamaz. Vücudun ve abdest organlarının su değmeyen
yerlerininin kalması, abdestin ve yıkanmanın kabul edilen nitelikte olmamasına
sebeptir.
Kadının süslenmesi cinselliğini artıracağı, cinselliğinden de
sadece kocası yararlanabileceği için, süslerini mahremi olmayanlara
göstermeyecektir. Çünkü Allah "teberrüc"ü yasaklamıştır. (Ahzâb (33)
33.) (Teberrüc'ün ne olduğu yerinde açıklanmıştır.) Kadının boyama ve kokulanma
anlamındaki süsünü dayısı, amcası ve yegeni gibi mahremlerine göstermesi.
fitnenin bulunmaması şartına bağlıdır. Normal hallerde gösterebilir.
TIRNAKLARINI OJE İLE BOYAYAN BİR KADININ DURUMU NASILDIR. YANİ
ABDESTİ VEYA GUSLÜ SAHİH MİDİR, GÜNAHKAR OLUR MU?
Tırnakları oje ile boyanmak haddi zatında haram değildir. Ancak
oje tırnak üzerine bir tabaka meydana getirdiğinden abdest ve guslün sıhhatine
manidir. Bunun için abdest almak, cünup veya hayızdan yıkanmak isteyen ojeli
kadın mutlaka ojesini kazımak zorundadır. Aksi takdirde abdesti veya güslü
sahih olmadığından namazı batıldır. Yalnız hayız halinde bulunan bir kadın
hayızın sonuna kadar tırnaklarını ojeli bulundurabilir. Aynı zamanda bir kadın
abdest aldıktan sonra yine tırnaklarını oje ile boyayıp ikinci defa abdest
almaya muhtaç oluncaya kadar ojesini bırakabılir. Abdest almak istediğinde
kazımak zorundadır.
TIRNAKLARIMIZIN ALTINDA KİR TOPLANIYOR, ABDEST ALDIĞIMIZ VEYA
YIKANDIĞIMIZ HALDE YİNE KİR YERİNDE KALIYOR. BU DURUMDA ABDEST VE GUSÜLÜMÜZ
SAHİH MİDİR?
Tırnakları kesmek sünnettir diyen olduğu gibi vaciptir diyen de
olmuştur. Hanefi alimlerinin kaydettiklerine göre tırnak ve bıyık gibi bedende
kesilmesi matlup olan şeyleri kırk günden fazla bırakmak caiz değildir. Böyle
bir müddet ihmal eden kimse cezaya müstehak olur. Şafii alimlerinin görüşlerine
göre de tırnak ve benzeri şeyleri kesmek sünnettir, vacip değildir.
Kesilmesi ister vacip ister sünnet olsun, altında kir ve toprağın
bulunması abdestin sıhhatine mani değildir. Yalnız hamur, mum ve benzeri bir
şey olursa manidir. Peygamber (sav) tırnakların kesilmesini emreder, ama
namazın iadesini emretmezdi. Tırnakların altındaki kir abdestin sıhhatine mani
olsaydı mutlaka o halde kılınan namazın iadesini emredecekti.
Kurret el-Ayn kitabının ifade ettiğine göre ter veya bedenden
doğan bir şey kılları üzerine veya vücudun herhangi bir yerine yapışıp kalırsa,
abdest ve gusül de zail olmazsa bedenden bir cüz gibi sayılır. Gusle mani
değildir. Ama vücuttan doğan değil, toz ve toprak gibi bir şey birikirse mani
olur.
BAZI KİMSELER SPOR YAPIP TOP ILE OYNAMAK CAİZ DEĞİLDİR, DİYORLAR.
ÇÜNKÜ HZ. HÜSEYİN (RA) ŞEHİD OLDUKTAN SONRA BAŞI KESİLİP TOP GİBİ ONUNLA
OYNANMIŞTIR. BU HUSUSTA İSLAM'IN GÖRÜŞÜ NEDİR?
İslam dini, oyunların bir kısmını helal, bir kısmını haram
kılmıştır. Şayet bir oyunun özel ve genel zararı varsa haramdır. Yoksa faydalı
veya zararsız ise helaldır. Hatta Peygamber (sav) elli yaşının üstünde olduğu
halde Hz. Aişe (ra) ile koşmak hususunda yarışta bulunmuş ve hz. Aişe'yi geride
bırakmıştır. Hem de güreşte ün salan Rükane ile güreş tutup üç defa onu
yıkmıştır (Ebu Davud).
Hz. Hüseyin'in başıyla top gibi oynandığına dair hiç bir şeye
rastlanmamıştır. Faraza başı kesildikten sonra sağa veya sola atılmış ise top
ile oynamanın haram olmasına sebep olmaz. Çünkü top oynamakla hiç bir
münasebeti yoktur. Ancak top oynamak namazın terkine vesile olursa veya İslam'a
muhallif başka bir hareket olursa o cihetten haram olur. Yoksa haddi zatına
haram değildir.
TÜP BEBEK
Kadının çeşitli sebeplerle gebe kalamaması halinde, doktorların
erkek ve kadından alınan eşey hücreleri (sperm ve yumurta) laboratuarda
dölleyerek oluşturdukları cenini, kadının döl yatağına (rahim) zerk etmeleri
işlemine halk arasında tüp bebek denir. Bu işlem tıpta yapay dölleme ya da
tüpte dölleme olarak anılmaktadır.
Nikâhlı eşler arasında sun'î tohumlama yoluyla çocuk sahibi olmak
mümkün ve caizdir. Nitekim eş-Şirbînî, bu konuda şöyle der: "Bir kadın
ihtilam olmuş kocasının menisini cinsel organına yerleştirmek suretiyle gebe
kalsa, doğan çocuk meşrûdur ve kadın bu işlemden dolayı günahkâr olmaz"
(eş-Şirbînî, Muğnî'I-Muhtâc, III, 384). Aşılama ve ceninin gelişmesi
aşamalarında tıbbî usullerden yararlanarak çocuk sahibi olmak da bu
niteliktedir. Ancak spermin evli olmayan kimselerden alınıp aşılama yapılması
veya doğumu gerçekleştirmede aracı bir kadın kullanılması bir çeşit zina olur.
Bu durumda çocuğun annesi doğuran kadın, nesebini reddetmediği sürece bu
kadının nikâhlı kocası da babası olur.
Kısaca sun'î âşılama veya tüp bebek uygulaması tıbbî bir tedavi
yöntemi olup, yalnız karı-koca arasında olmak şartıyla caizdir. Çünkü vücuttaki
organların normal fonksiyonlarını yerine getirememesi halinde, tedavi olma
hakkı ve görevi vardır. Hz. Peygamber, "Tedavi olunuz" buyurmuştur.
Bir erkek veya kadının çocuk sahibi olmaya çalışması hem vazgeçilmez bir hak,
hem de bir zarurettir. Çünkü evliliğin en önemli amaçlarından birisi neslin
devamıdır. "Zarûretler sakıncalı olan şeyleri mübah kılar"
kaidesince, erkek veya kadın tedavi imkânlarını kullanır (bk. eş-Şirbînî,
a.g.e., III, 384, IV, 306; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Ilmihali,
Istanbul 1991, s. 640; Halil Güvenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, Istanbul
1990, II, 153-156).
TUVALET KAĞIDI
Ilim vasıtası olan kağıdın tuvalette kullanılmasının hükmü nedir?
Gerçekten de müslümanlar tarih boyunca ilme verdikleri değerin bir
göstergesi olarak onun her türlü âlet ve edevatina da saygı güstermişlerdir.
Kitabın, hattâ kağıdın olduğu yöne doğru ayaklarını uzatmamışlar sırtlarını
dönmemişlerdir. Bu konu ile, ilgili olarak istincâ (tahâret) hakkında şu
ölçüleri getirmişlerdir: istincâ; kömür, cam, teneke gibi insana zararlı
şeylerle, hayvan yemleri; alaf ve zâyi edilmiş sayılacak değerli eşya ile;
hürmet edilmesi gereken kitap vb. şeylerle yapılmaz. Yapılırsa mekruh olur.
Kağıt da buna dahildir. Çünkü o ilim aracı olduğu için hürmet ister ve
bazılarına göre ta'zîm edilmesi' dinimizin edep anlayışındandır. Şâfiiler bu
konuda dînî metinler yazılı kitaplarla diğerlerini ayırırlar: Kâğıda hürmet
edilmesi, dînî metin taşımasından dolayıdır, derler. Binaenaleyh, felsefe
roman; hikâye gibi kitap yaprakları ile, (müstehcen ve Islâm dışı yayın yapan
gazete.ve dergilerle) istinca yapılabileceğini söylerler.
Ama Hanefîler; kendileriyle Kur'ân'ın yazıldığı herbir harfe dahi
saygı gösterilmeli ve Kur'ân harflerinin bulunduğu kağıtlarla - yazılı olan
cümleler ne olursa olsun- istinca yapmamalıdır derler. Ama elbette lâtin
harfleri öyle değildir. Ayrıca kâgıtla istincanın mekruh olmasının sebebi yazı
âleti olması olunca, yazıya elverişli olmayan kâgıtla istincâ yapmakta da beis
olmaz.(bk. Ibn Âbidin, I/340; Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fıkıh I/199-200; Sirbînî
el-Hatib; Mugni'1-muhtâc I/44 Ibn Kudâme, el-Mugni I/157-58)Yani bugün
kullanılan tuvalet kâgıtları yazı âleti değildir, özel olarak kurulanmak için
yapılmışlardır, dolayısı ile kullanılmaları câizdir. Işin fetvâsı budur. Ancak
günümüz için aklıma şöyle bir şey de takılıyor: Seka'da çalışan yakınlarımızdan
öğrendiğimize göre fabrikaya hâlâ bol miktarda eski kitap gelmekte ve bunlar
yeniden hamur olup, ikinci üçüncü derece kâğıt yapımında kullanılmaktadır.
Yüzbinde bir ihtimalle de olsa, aslı bir mushaf metni ya da dînî bir kitap olan
bir tuvalet kâğıdı ile kurulanmış olma endişesinden ötürü, özellikle saf beyaz
olmayan tuvalet kâgıtlarını kullanmama verâsi gösterenlere de gülmemek gerekir.
Ne var ki, bu fetvânın, hattâ takvânın bile ötesindedir ve işaret ettiğimiz
gibi, verâdır, herkese de söylenmemelidir.
TUVALET KAĞIDI İLE TEMİZLENMEK CAİZ MİDİR?
Def-i hacet için tuvalete giden herkes su veya taş gibi pisliği
giderici bir şeyle temizlenmek mecburiyetindedir. Taş ve onun hükmünde olan
şeylerle temizlenebilmek için de kaç şart vardır. Bu şartlardan biri, bu
temizlik vasıtalarının muhterem olmamasıdır, binaenaleyh ekmek ve üzerinde dini
ibare yazılı olan kağıt ve temizlenmek caiz değildir. Fakat üzerine müstehcen
ve ahlak bozucu ibare yazılmış kağıt ile tuvalet kağıdını istincada kullanmakta
beis yoktur.
Ancak Hanefi ulemasına göre, yazı yazmaya elverişli olan beyaz
kağıt ve üzerinde yazı –müstehcen de olsa- bulunan yaprak ile temizlenmek caiz
değildir. Amma yazıya elverişli olmayan kağıdı –tuvalet kağıdı gibi-
kullanmakta beis yoktur.
TÜY DÖKÜCÜ KREM KULLANMAK
Giderilmesi gereken tüyleri kazımak için tüy dökücü kremler
kullanmanın hükmü nedir?
Tibben sağlıga zararlı olmayan kremlerle ya da "hamam
otu" denen Kalsiyum+Baryum karışımı müstahzarla (nevra) kıl temizlemekte
bir sakınca yoktur. ( Bk. Sevkânî, Neylü'I evtâr I/131; Ibn Âbidin VI/406;
Alâuddîn Abidîn, el-Hediyye'I-Alâiyye 255) Ancak fıtrat hadîsinde geçtiği gibi,
( Hadis için bk. Buhârî, libas 5l, 63, 64; Müslim, tehâret 49, 50; Ebû Dâvud,
teraccul 16; Tirmizî, edep 14) güzel olan, güç yetirebiliyorsa, koltuk altını
yolmak, kasıkları ise traş etmektir. Hatta sözü edilen hadîsde "demir kullanmak"
ifadesi geçtiğinden, kasıklar için sünnet olan, yolmak değil traş etmektir.
Kasıklarını yolarak temizlerse, istenilen temizliği yerine getirmiş ancak
sünnet olan şekli terketmiştir, diyenler vardır. ( Hâmid Mirza el-Feganî,
el-Fethu'r-Rahmânî N/205 (Serhu'I Mesârik'ten naklen)Fakat kadınlar için sünnet
olan, kasıklarını traş etmek değil, yolmaktır diyenler de vardır. 4 Alâuddin
Atbidîn age. 255) Ama hem koltuk altı, hem de kasıklar, traşla, yolma ile ve
kremle de temizlenebilir.( Bk. ibn Abidin, VI/406-407) Kısaca bu konuda
sözbirliği edilen nokta, koltukaltı ve kasıklarda biten fazlalık kılların
temizlenmesidir. Çünkü Rasûlullah Efendimiz, yukarıda işaret edilen
hadîslerinde bunu fıtrattan, yani Allah'ın görmek istediği yaratılış biçiminden
saymıştır: Uygun olan, bu temizliğin onbeş günde bir yapılmasıdır. Kırk günü
geçirilmesi, harama yakın derecede (tahrimen) mekruhtur.
TÜYLERI ALMAK İÇİN EPILÂSYON CÂIZ MIDIR?
Epilâsyon, iğne vb. ile tüy diplerinin yakılması ve tüylerin
tekrar çıkmasını önlenmesi operasyonuna verilen addır. Işin uzmanlarından
öğrendiğimize göre, özellikle yüzlerde ve yine özellikle, hormon bozukluğu vs:
sebeplerle anormal olarak biten kıllarda uygulanıyor. Ayva tüyü gibi ince ve
tabii tüylerde uygulaması hem zor hem de tam isabetli değildir. Buna göre Allah
Rasûlü Efendimizin: "...Yüzünden (kaşlarından) tüy yolana (bu işlemi
yapana) ve yoldurana Allah lânet etsin.." (Kaynağı için bk. "Zorunlu
estetik ameliyat") hadîsini tekrar hatırlayalım. Çünkü bunda da fıtratı
bozma anlamı vardır. Işte bu "fıtrat" meselesi ve hadisde bir de
"güzellik için" kaydının bulunması fıkıhçılarımızın dikkatini çekmiş
ve bu iş, tabiî ve normal olan tüyleri, dolayısı ile kaştaki kılları yolmak
için değil de; kadının yüzünde anormal olarak biten, onun tabii görünümünü
bozan kılları yolmak ve onu normal fıtratına getirmek için yapılırsa câizdir,
hattâ kocanın izni ve isteği varsa bu müstehaptır, demişlerdir. Ama kaşları
yada normal ayva tüylerini yolmak ya da yoldurmak kesinlikle haramdır. Meselâ
Nevevî, sakalı, bıyığı altdudak altı tüyleri biten kadınları bu tüyleri yolması
lânetten müstesnadır. Onun bunları yolması hattâ müstehaptır, der. (Nevevi,
Serhu'I-Müslim XIV/353; Münâvî; Feyzu'I-Kadir V/373) Ibn Hacer bunun kocanın
iznine bağlı olduğunu da ilâve eder. (Kaşı dışında) ;tüy kazıma, tırnak
törpüleme (manikür), tüy yolma (naks), kızıllama (ruj) gibi şeyler kocanın izni
ile olursa câizdir, çünkü bunlar zînettirler, der. (Bk. fethu'I-Bârî X/378)
Taberî şöyle bir rivayet nakleder: Güzelleşmeyi (makyajı) seven genç bir kadın
Hz. Aişe'ye geldi ve kadın kocası için alnındaki tüyleri yoIabilir mi? diye
sordu. O da: Beni rahatsız eden şeyleri giderebildiğin kadar gider, dedi. Buna
rağmen Taberî bunların hiçbirisinin câiz olmadığı görüşünü de açıklar. (Nevevî
age XIV/354; ibn Hacer; age X/378) Ama Nevevi nin dediği gibi kaşlar ve normâl
ayva tüyleri dışındakileri yolmakta (Allah'u alem) bir mahzur yoktur.
TÜY TEMIZLIĞI VE GUSÜL
Koltukaltı ve kasık tüyleri temizlendikten sonra gusül abdesti
almak gerekir mi? Fıkıh ve ilmihal kitaplarımızda guslü gerektiren haller
etraflıca belirtilmiştir. Bunların içinde böyle birşey yoktur. Tüy temizlemekle
guslün ne alakası olabilir? O da bir temizlik değil midir? Temizlik temizliği
niçin gerektirsin? Hattâ bu temizlikler yapılırken kan çıkmayacak olsa bunlar
abdesti dahi gerektirmezler. Tırnak kesme de öyledir. Abdesti bozmadığı gibi,
kesilen yerlerin yıkanması da şart değildir. Ancak açılan kısmın kirli olacağı
hesaba katılarak ellerin yıkanması müstehab (aklen güzel) bir davranış olur.
UÇAK, GEMİ VE TREN GİBİ VASITALARDA NASIL NAMAZ KILINACAKTIR?
Uçak, gemi ve tren gibi vasıtada bulunan kimse, vakit gelip vasıta
henüz hareket etmemiş ise zaten normal olarak yerde olduğu gibi yüzünü kıbleye
çevirerek namazını kılacaktır. Hareket etmiş ise, ayak üzere kıbleye doğru
namaz kılmak mümkün isse öyle kılacaktır, başka bir yöne doğru namaz kılmak
caiz değildir. Vasıta namazda iken dönerse o da onunla beraber dönecektir.
Kıbleye doğru veya ayakta namaz kılmak mümkün değilse kıble istikametine doğru
ve oturarak namazını edda edecektir. Ancak imkan varsa iftitah tekbirini almak
isterken mutlaka yüzünüü kıbleye yöneltip öylece tekbir alacaktır. Vakit dar
olduğu takdirde namaz bu şekilde eda edilecektir. Mola yerine yetişebileceğini
biliyorsa namazın böyle kılınması caiz değildir. Mutlaka onu tehir etmek
lazımdır.
UGUR INANCI :
Ugur inancı da bundan önce saydığımız batıl inançların
akrabalarındandır ve Islâm'la kaldırılmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de ugursuzluktan
sözeden üç âyet-i kerîme vardır ve üçü de kâfirlerin uğursuz saymalarını
anlatır. (Yâ-sîn (36) 7 8; Neml (27) 47; A'raf (7) 131.) Bu bile, uğursuzluğun,
müslümanların işi olmadığını bize anlatmaya yeter.
Konu iyice düşünülürse uğursuzluğun da, nazarlık ve fal gibi inanç
zayıflığından ve Islâm'ı bilmemekten kaynaklandığı anlaşılır. Çünkü bu, Isâm'ın
kader inancıyla da çatışır. Peygamberimiz, bir hadîslerinde uğursuzluk gütmenin
şirk olduğunu söylemiş, bir hadîslerinde de aynı sonuca varmak üzere
uğursuzluğun "Cibt"e, yani Allah'ın dışında edinilen ilâhlara tapmak
olduğunu haber vermiştir. (Ebû Dâvûd, tib 23; Müsned NI/477, V/60; Ibn Hibbân
age. VN/ 646; Bir hadis-i şerifte de: "Bir kimseyi uğursuzluk gütmesi bir
ihtiyacından alıkoyarsa şirk koşmuş olur" Münavî, Feyz VI/136 Ahmed ve
Taberanî'den Hasen.) Çünkü herhangi bir şeyi uğurlu ya da uğursuz sayan insan,
sanki o konudaki tesiri o şeye bağlamış demektir. Halbuki, her şey Alah'ın
dilemesi ve gücüyle olur. Bu yüzden, her insanda bir parça da olsa
uğursuz.sayma inancı bulunduğunu, böyle bir şeyle karşıkarşıya gelen insanın,
yolundan dönmemesi gerektiğini söyleyen hadîsten sonra Ibn Mes'ûd, bu tür
uğursuzluk düşüncesinin ilâcının "tevekkül" olduğunu söyler. (Ebû
Dâvûd, tib 24; Tirmizî, siyer 47; Ibn Mâce, tib 43; Müsned I/389, 438, 440.)
Peygamber Efendimiz de böyle bir durumla karşılaşan insanın; "Allühümme
Lâ-ye'tî bi'l-Hasenâti illâ ente velâ yedfe'ussevvyiâti illâ ente, velâ havle
velâ kuvvete illâ bike" yani. "Allahim iyilikler sadece senden gelir,
kötülükleri de ancak sen savabilirsin, her türlü güç ve kuvvet ancak
sendendir" (Ebû Dâvûd, tib 24.), demesini öğütler. Ibn Âbidîn: Uğursuzluk
gütme, mütevekkil müslümanların değil, yahudilerin bir sünnetidir, der.( Geniş
bilgi için bk. Ibn Âbidîn VI/363-64.)
Ancak Peygamberîmiz, "hüsnü tefe'ul"ü, yani meselâ, bir
iş yapmakta iken "Sehl" isimli birisinin gelmesiyle. "eh, işimiz
kolaylaştı" demeyi. olayları hep müsbet yönleriyle değerlendirmeyi câiz
görmüştür. "Sehl", kolay demektir. Ya da "Mesut" isimli
birisinin kızına talip çıkması üzerine, "Haydi Allah mesut etsin"
diyerek talebini kabul etmek gibi. Yalnız böyle yapmak gerekir denmiyor. bu tür
davranışta zarar yoktur deniyor. Yani son örnekte kızın babas : "madem ki,
kızımı Mesut isimli birisi istemiştir, öyleyse mesut olacakları kesindir,
kızımı vermem lâzım" biçiminde düşünmemelidir. Yine rivayet edildiğine
göre Resulullah Efendiiniz (s.a.) "bir iş için çıktığında; ey Râsid, ey
Nacîh! gibi bir nîda duymak hoşuna giderdi". (Münavî, Feyzû'I-Kadîr V/229
(Tirmizî ve Hâkîm'den Hasen).) Çünkü "Râsid" yolu doğru olan,
"Nâcih" de başaran demektir. Bunları duymuş olmakla peşinde olduğu
için isabetli ve muvaffak olunacak bir iş olduğuna işaret görmüş sezmiş
olunabilirdi. Nakledildiğine göre : "Tefe'ul ederdi, tatayyur etmezdi"
(age. V/202 (Ahmed'den Hasen).) (Yani söylediğimiz anlamda müsbet işaretlere
değer verirdi, ama uğursuzluk aramazdı. Yine aynı anlamda: "Güzel fe'li
severdi, tiyera'yi terih görürdü" (age. V/231 (Ibn Mâce ve Hakîm'den
sahih).) "Uğursuz sayan da uğursuz sayılan da bizden değildir..."
(age. V/385 (Taberâni'den. Hasen); (Ayrıca bk. Ibn Abidin I/555). ) buyurdu.
ÜCRET MUKABLINDE HALKIN HIZMETINDE BULUNAN BIR MEMUR, HASTA
OLMADIĞI HALDE KENDI KENDINI HASTA OLARAK GÖSTERIP RAPOR ALAN KİMSENIN DINEN
MESULIYETI VAR MIDIR?
Hasta olmayan, ücret mukabılinde halkın hizmetinde bulunan bir
memur, hasta olmadığı halde kendini hasta gösterip rapor alırsa, üç yönden
büyük bir vebalın altına girmiş olur.
1- Kendini hasta olarak göstermekle yalan söylemek,
2- Amme hizmetini bırakıp onların işlerini aksatmak,
3- Hizmet vermeden haram bir ücret almaktır.
Mesela bir sağlık ocağında görev yapan bir doktor veya sağlık
memuru hasta olmadığı halde sırf keyfi olarak rapor alıp vazifesini bırakırsa
müslüman halka ne kadar zarar verdiği malumdur. Yine irşad vazifesinde görevli
bir din adamı haksız yre rapor alıp kutsal vazifesini terk ederse ne büyük bir
hiyanet işlediği herkesin malumudur (Rüdud 'ala Ebatıl).
ÜZERİNDE AYET-İ KERİME YAZILI BULUNAN PARA VEYA PARMAĞINDA
ALLAH'IN VEYA PEYGAMBER'İN İSMİ YAZILI BULUNAN BİR YÜZÜK BULUNSA HELAYA
GİDEBİLİR Mİ?
Cebinde üzerinde ayet-i kerime veya Allah'ın ismi yazılı bulunan
para veya parmağında Allah ve Peygamber ismi bulunan bir yüzük bulunursa helaya
gitmek istediği zaman onu çıkarması icab eder. Enes bin Malik'den rivayet
edilmiştir: Peygamber (sav) helaya bittiği zaman elindeki yüzüğü çıkardı. Çünkü
üzerinde "Muhammed Resulüllah " ibaresi yazılı idi.
VADE FARKI
Bir malın, peşin satılması halindeki fiyatı ile vadeli satılması
halindeki fiyatı arasındaki fark. Peşin fiyatı üç milyon lira olan bir mal,
altı ay vade ile beş milyona satılırsa, aradaki iki milyon lirası vade
farkıdır.
Vade farkı ile yapılan bir satışın caiz olup olmayışı mütedeyyin
esnafı hayli tedirgin etmektedir. Kimileri böyle bir uygulamanın faiz olacağı
endişesi ile, ya bu tür muamelelere girmekten kaçınmakta, ya da ticari
zorunluluktan dolayı girse bile huzursuz olmaktadır. Her ne kadar bu mesele
enflasyonun sebep olduğu günümüze has bir problem gibi görünüyorsa da, çok
eskiden el-e alınmış ve hakkında görüşler beyan edilmiştir. Konu büyük Hanefi
fakihi Serahsî'nin mütalaları ışığında ele alınacaktır. Bilindiği gibi Allah
(c.c) faizi haram, alış verişi helal kılmıştır (bkz. Bakara, 2/175). Alış
veriş, kâr gayesi güden bir muameledir. Kâr da, kişinin sattığı bir malı,
aldığından daha pahalıya satmasıdır. Bu, fiyatların sabit olduğu bir ortamda
görünür rakamlarla olabilir. Fakat fiyatların devamlı değiştiği bir piyasada
sattığı malın parasını aldığı gün, aynı malı yerine koyamayacak olan bir kimse
görünüşte fiyatı alış fiyatından fazla bile olsa kâr değil zarar etmiş olur.
Tabii bu durumda ya ticareti bırakması veya vadeli satıştan vazgeçmesi gerekir.
Gücün maddeye dayandığı günümüzde, şayet vade farkı alarak mal satmak caizse
müslüman tüccarları bu tür satıştan men etmek saf dillilik hatta ahmaklık olur.
Vade satışlarının yapılış şeklini iki türlü tasavvur edebiliriz:
1- Satıcı: "Bu malın peşin fiyatı şu, vadeli fiyatı
şudur" der, alıcı da bunlardan birisini tayın etmeden "tamam
aldım" der. Bu tür yapılan bir satış fasittir. Çünkü fiyat
belirtilmemiştir. Oysa bir satışın sahih olması için fiyatın rızaya
götürmeyecek şekilde belli olması lazımdır. Ayrıca Hz. Peygamber efendimiz bir
satışta iki şartı nehyetmiştir. Tekrar belirtelim ki, bu hüküm, taraflar
fiyatlardan birisi üzerinde anlaşmadan ayrılmaları halindedir.
2- Satıcı, malın peşin fiyatını ve belirli vadelere göre vade
fiyatını söyler; alıcı da bu fiyatlardan birisini tercih eder ve bunun
üzerinden alış verişi kesinleştirirler. Bu şekilde yapılan satış sahihtir ve
dinî bir mahzuru yoktur. Bu muameleyi faiz olarak değerlendirmek mümkün
değildir (Serahsî, el-Mebsut, XIII, 8). Çünkü kâr meşru olduğu gibi, her zaman
aynı olmasını gerektiren bir dinî hüküm de yoktur. Bugün % 10, yarın % 25 kârla
satmakta mahzur olmadığı gibi, peşin satılması halinde % 25, vadeli satılması
halinde % 80 veya başka bir oran kâr konulmasında da bir mahzur yoktur.
Vade farkı tesbit edilirken banka faiz oranlarının veya aylık
enflasyon miktarının göz önünde bulundurulması bu hükmü değiştirmez. Çünkü
itibar lafızlara değil, manalaradır (Mecelle, madde: 3). Vade farkı belirlerken
bu yollardan birisine tevessül eden şahsın maksadı, faiz almak değil, parasını
enflasyonun aşındırmasından korumaktır.
Şuna da dikkat çekmemiz gerekir. Vadeli satışın cevazı konusundaki
tereddüt, faiz endişesinden değil, fiyatı kesin belli etmeme ve akit
esnasındaki çift şarttan kaynaklanır. Çünkü faiz, aynı cinsten olan veya
aralarında alınıp satılmaları tartı veya ölçü ile olmaları bakımından birlik
bulunan malların (para ile para, buğdayla buğday, arpa...) birbirleri ile
alınıp satılmaları halinde söz konusudur (Merğınanî, el-Hidaye, III, 61 vd.).
Oysa vadeli satışta bu durum söz konusu değildir. Çünkü satılan bir meta, borçlanılan
ise paradır. Böyle olmayıp da aynı cinsten olan malların trampası söz konusu
olsa ve vadeli olan için fazlalık şart koşulsa da bu faizdir, caiz olmaz.
HEM PARA, HEM DE SATILAN ŞEY VADELİ OLMAK ÜZERE ALIŞ VERİŞ YAPMAK
CAİZ MİDİR?
Alışveriş akdi dört kısımdır:
1- Hem para hem de satılan şey peşin olmak üzere yapılan akittir.
2- Para peşin, satılan şey ise vadeli olmak üzere yapılan akittir.
Buna Selem akdi denilir. Mesela: Hasan Efendi, Halit Efendiye diyor ki:
"Şu vasıflarda bulunan on teneke buğdayı, falan yerde ve tarihte bana
teslim edilmek üzere şu onbin lira karşılığında senden satın aldım." Halit
Efendinin de onun sözüne uygun olarak: "Ben de sattım" demesinde
olduğu gibi.
3- Satılan şey peşin, para ise vadeli olmak üzere yapılan akittir.
Birisinin belli bir kitabı vadeli olmak üzere bir başkasına satması gibi.
4- Hem para hem de satılan şey vadeli olmak üzere yapılan akittir.
Akdin ilk üç çeşitli şartları yerinde olduğu takdirde caizdir.
Dördüncü kısım ise caiz değildir. Peygamber (sav) böyle bir alışverişi men
etmiştir. Yalnız, akit yapmadan iki, üç ay evvel ileride satıcı ve alıcı
vasfını kazanacak kimseler, satış akdini yapmak üzere birbirine söz verseler ve
zamanı gelince de akit yapsalar caizdir. Çünkü va'd ve akit ayrı ayrı
şeylerdir.
VATAN ÜÇE AYRILIR.
1. Aslî vatan: Bir kimsenin doğup büyüdüğü veya evlenip içinde
yaşamak istediği veya içinde barınmayı kasd edip, başka yeri vatan edinmek
istemediği yere "aslî vatan" denir.
2. İkâmet vatanı: Bir kimsenin doğup büyüdüğü, evlenip içinde
sürekli yerleşmeye karar verdiği bir yer niteliğinde olmaksızın, yalnız içinde
on beş günden fazla kalmak üzere yerleştiği yere de "ikâmet vatanı
(vatan-ı ikâmet)" denir. Askerlik, öğrencilik, işçilik veya memurluk gibi
hizmetler sebebiyle sürekli bir şekilde yerleşilmeyen beldeler on beş günden
fazla kalmaya niyet edilmesi yüzünden "ikâmet vatanı" niteliğindedir.
3. Süknâ vatanı: Bir yolcunun, içinde on beş günden az oturmak
istediği yer de kendisinin bir vatan-ı süknâsı olur. Bu sonuncuya itibar
edilmez. Bununla ne aslî vatan ve ne de ikâmet vatanı değişmez. Böyle bir
yolcu, hem yolculuk sırasında hem de on beş günden az kaldığı bu süre içinde
"seferî" sayılır; Aslî veya ikâmet vatanlarına olan yolculukta ise
yalnız yolculuk sırasında seferî hükümleri uygulanır. Bu vatanlara ulaşan
kimse, orada "mukîm" sayılır.
Seferîlik konusunda bu vatanlar kendi misli ile veya üstü ile
bozulur, aşağısı ile bozulmaz. Bu yüzden insanın asıl vatanı olan yer, diğer
ikâmet ve süknâ vatanları ile bozulmaz. Yani vatan-ı ikâmette bulunan kimse
vatan-ı aslîye dönmekle müsafir olmaz. İnsan doğup yerleştiği veya karısının
yerleştiği yere varınca seferî olmaz. Sadece gideceği bu yer
Bir kimse yerleştiği yerden, yine sürekli olarak yerleşmek
amacıyla başka bir yere giderse, gittiği yer vatan-ı aslîsi olur; birinci
vatanı vatan-ı aslî olmaktan çıkar. Çünkü, Hz. Peygamber (s.a.s) Mekke'ye
gittiklerinde kendisini müsafir saymış ve "Biz seferîyiz" buyurmuştur
(eş-Şevkânî, a.g.e., III, 270).
Vatan-ı aslî, vatan-ı ikâmetle bozulmaz. Doğduğu veya karısının
bulunduğu yerden öğrencilik, askerlik, işçilik gibi bir amaçla on beş günden az
kalmak üzere başka bir yere giden bir kimsenin önceki aslî vatanı nitelik
değiştirmez. Oraya dönünce üç gün bile kalacak olsa seferî sayılmaz. Çünkü
vatan-ı ikâmet, vatan-ı aslîyi bozmaz.
Bir kimse bir şehirde otururken ailesini nakletmeden başka bir
şehirde de evlense, her iki şehir kendisi için asıl vatan olur. Hangisine gitse
mukîm sayılır. Vatan-ı ikâmet ise, başka bir vatan-ı ikâmete gitmek veya oradan
ayrılıp yolculuğa çıkmak yahut aslî vatana dönmekle bozulur. Yani vatan-ı
ikâmetten ayrılan kimse, yeniden buraya döndüğünde on beş günden az kalacaksa
seferî sayılır.
On beş günden az kalınacak yer olan vatan-ı süknanın bir önemi
yoktur. Kişi orada seferî sayılır. Bu vatan, diğer vatan çeşitlerini
değiştirmez. Kişi onbeş günden kısa süren ve
Cemaatle namâzda mukîm müsafire uymuşsa, müsafir iki rekat kılınca
selâm verir, mukim selâm vermeyip namazı dörde tamamlar. Namazı dörde
tamâmlarken hiç bir şey okumaz; çünkü namazın baş tarafını imamla kılmış ve
farz kıraat yerine gelmiştir (İbnül-Hümam, I, 405; İbn Âbidîn, I, 733 vd.;
Zeylaî, et-Tebyîn, I, 215).
VATAN-I ASLÎ
Kişinin asıl memleketi, insanın doğup büyüdüğü veya evlendiği ya
da devamlı olarak kalmak için yerleştiği yer. Vatan-ı aslîye; vatan-ı ehlî,
vatan-ı karar ve vatan-ı fıtrat da denilmektedir.
Kendi aslî vatanında olan bir kimseye mukîm * denilir. Bu kimse
için yolcuya tanınan kolaylıklardan hiç birisi tanınmaz. Mukîm, namazını tam
kılar, orucunu tutar, kendisine cuma namazı farz, bayram namazı ve kurban
namazı vaciptir.
Vatan-ı asli, ancak başka bir vatan-ı aslî ile bozulur. Yani
kişinin başka bir memlekete yerleşmesiyle onun vatan-ı aslîsi değişmiş olur.
Meselâ; bir kimse doğup büyüdüğü yerden çıkar ve başka bir memlekete yerleşir
de ömrünü bu yeni yerleştiği yerde geçirmeye niyet ederse, artık yeni
yerleştiği yer onun vatan-ı aslîsi olmuş olur. Eski memleketi ise onun için
vatan-ı asl olmaktan çıkar. Dolayısıyla böyle birisi eski memleketine geçici
olarak gider de orada on beş günden daha az kalırsa orada misâfirdir. Misâfire
ait olan kolaylıklardan yararlanır.
Temelli değil de iş icabı veya tayin dolayısıyla başka bir
memlekette yaşayan, fakat orada yerleşip kalmak arzusunda olmayan kişi, sonunda
asıl memleketine dönmek niyetinde ise, kendi asıl memleketi onun vatan-ı aslîsi
olmaya devam eder (İbn Abidn, Reddü'l-Muhtar Mısır 1966, II,131, 132; Ö. Nasuhi
Bilmen, Büyük İslâm Büyük İslâm İlmihali, 231; Ayrıca bk. İlmihali, 231, 232).
Seferilik, mad).
VATAN-İ ASLİ NE DEMEKTİR VE HÜKMÜ NEDİR ?
Şafii Mezhebine göre bir kimse
Hanefi Mezhebine göre durum değişiktir,
Vatan üç çeşittir:
1-Vatan-ı aslıdır: Vatan-ı Asli bir insanın doğup büyüdüğü veya
evlenip içinde yaşamak istediği veya yerleşip kalmak istediği yerdir.
2-Vatan-ıikamettir:Bu da yukarıda sayılan şeylerden birisi
olmamakla birlikte bir misafirin on beş gün veya daha fazla bir süre kalmak
istediği yerdir.Mesela ;Adanalı bir vatandaş İstanbula gidip ticaret veya
okumak gibi bir iş için on beş günden fazla kalmak istediğinde İstanbul kendisi
için Vatan-ı ikamet sayılır. Hem Vatan-ı asli de hemde vatan-ı İkamette seferi
namaz söz konusu değildir.
3-Vatan-ı Sükna:Bir misafirin onbeş günden az kalmak istediği
yerdir.Vatan-ı sükna da bulunan bir misafir seferde olduğu gibi seferi namazını
kılacaktır.Buna göre yaklaşık olarak
VATAN-I İKÂMET
VATAN-I SÜKNÂ
VELISI OLMAYAN BIR KADIN HACCA GİDEBİLİR MI?
YAKINLAR VE MAHREMLIK
YALAN SÖYLEMENIN CAIZ OLDUĞU YERLER VAR MIDIR.
YAS TUTMAK:
YAŞAM SIGORTASI
YATAK ODASINDA KUR'ÂN-I KERÎM BULANDURULABILIR MI?
YATAKTA KURÂN-I KERİM OKUMAK CAİZ MİDİR?
YATANIN YANINDA KUR'ÂN OKUMAK
YATIR, TÜRBE VE KABIR ZIYARETI
YUNANİSTAN GİBİ İSLAM'A İNANMAYAN BİR DEVLET TARAFINDAN TAYİN
EDİLEN BİR DİN GÖREVLİSİNİN ARKASINDA NAMAZ KILMAK CAİZ MİDİR?
YÜZÜK TAKMAK
YÜZÜK TAKMANIN DİNİMİZDEKİ YERİ VAR MIDIR?
ZAMAN AŞIMI.
ZAMAN AŞIMINI KESEN ÖZÜRLER
ZAMAN AŞIMININ BÂTIL VEYA FASIT AKITLERE ETKISI
ZAMAN AŞIMININ DAVALARA ETKISI
ZARARLI HAYVANLARI ÖLDÜRMENIN HÜKMÜ NEDIR?
BİR KİMSE BİR MİLYON LİRA İLE TİCARET HAYATINA ATILIR, YIL
SONUNDA, MESELA ÜÇYÜZBİN LİRA VERECEĞİ BEŞYÜZBİN LİRA DA ALACAĞI OLURSA
ZEKATINI NASIL VERECEKTİR?
ZINADAN DOĞAN ÇOCUĞUN NE SUÇU VARDIR KI, TAHKIR EDILIYOR VE BAZI
HAKLARI KIŞITLANIYOR?
ZIYARETIN ÖLÜYE FAYDASI
ZORUNLU ESTETIK AMELIYAT
12)
13)
14)
15)
16)
ISLAM FIKHINDAN BAZI BAHISLER VE FETVALAR
AKRABA İLE EVLENMENİN DİNEN HERHANGİ BİR SAKINCASI VAR MIDIR?
Dinen mahrem olup kendileriyle evlenmek haram olanlar üç nevidir:
1-Nesep sebebiyle haram olanlar: Bunlar da yedi sınıfdır.
Anneler,Kızlar,Kızkardeşler,Halalar,Teyzeler,Erkek kardeşin kızı ve
Kızkardeşidir.
2-Süt sebebiyle haram olanlar: Neseb sebebiyle haram olanlar, süt
sebebiylede haramdırlar yani onlar da yedi sınıfdır.
3-Sıhriyet sebebiyle haram olanlar: Kur'an-ı Kerim'de bunlardan
dört sınıf dile getiriliyor.
A-Babanın eşi : Üvey anne,
B-Oğlun eşi : Gelin,
C-Eşin annesi : Kayınvalide.
D- Eşin kızı : Kocanın üvey kızı.
Yukarıda zikrettiğimiz kimseler ebedi olrak haramdırlar.Ayrıca
geçici olarak haram olanlar da vardır. Kur'an-ı Kerim bunlardan üç sınıf dile
getirmiştir:
1-İki kız kardeş ile aynı anda evlenmek,
2-Zevce ile halası veya teyzesi ile aynı anda evlenmek yani
ikisini bir arada bulundurmak,
3- Evli olan kadın.
Bunlardan maada akraba olsun,yabancı olsun onunla evlenmek
caizdir.Peygamberimiz halasının kızı olan Hz.Zeynep ile evlenmiştir. Aynı
zamanda Hz.Ali amcaoğlu Hz.Peygamber'in kızı olan Fatıma ile evlenmiştir. Demek
yakın olsun , uzak olan akraba ile evlenmek caizdir.Ama yabancı ile evlenmek
için tavsiyede bulunmakta bir beis yoktur. Hatta Şafii fıkıh kitabları yakın
akraba ile evlenmek tenzihen mekruhtur,diye kaydediyorlar.
ALIŞVERİŞTE VADE FARKINI EKLEMEK CAİZ MİDİR?
İslam dini ister peşin ister va'deli olsun alışverişi mübah
kılmıştır. Cenab-ı Hakk buyuruyor ki: "Allah alışverişi mübah kılmış,
faizi de yasaklamışıtr" (Bakara). Alışveriş peşin olursa normal olarak kar
etmek tabii olduğu gibi, va'deli olursa da insaf dairesinde karşı tarafı
yıkmadan belirtilen zamanı ölçerek kar etmek de tabi'dir. Her tarihte bu tip
alışveriş olmuştur. Yani alışverişte va'de farkı alınmıştır.
Alışverişte va'de farkını eklemek Cümhur-u ulemaya göre caizdir
(Neylü'l-Evtar). Bu hususta ulema arasında ihtilaf olmamıştır. Ancak idraki kıt
olan bazı kimseler, Peygamber (asv): "Bir ateş için de iki satış yapmaktan
men etmiştir" (Tirmizi) mealindeki hadise dayanarak alışverişte va'de
farkını eklemek caiz değildir, diyorlar. Halbuki bu hadis, va'de farkından hiç
söz etmiyor, fukahadan hiç kimse de ona hami etmemiştir. Hadis ya akd içinde
bir şartı koşmanın caiz olmadığını, mesela: Zeyd'in Halid'e evini bana yüzbin
liraya satarsan ben de şu tarlamı yüz elli bine sana satarım, demesi gibi. Veya
semen (bedel) belli olmadığından mesela: şunu peşin olarak bine, va'deli olarak
ikibine "sana sattım" şeklinde yapılan akdin muteber olmadığını ifade
ediyor. Şayet semen belli olur, kesin bir fiyat üzerinde anlaşılır, mesela:
Peşin olarak fiyatı bin lira olan bir meta' için, veresiye iki bine sattım
denilirse va'de farkı eklendiği halde, kesin olarak bu alış-veriş caizdir
(al-ahvazı,Şarh al-Tirmizi, al_mühazzab, Muğni'l-Muhtaç, İbni Abidin). Hatta
bir kimse satılık meta'için peşin fiyatı şu kadardır, veresiye fiyatı da bu
kadardır dese, yani hem peşin hem va'deli fiyattan söz edip, bilahare bir fiyat
üzerine akd yapılsa yine caizdir (al-ahvazı..)
Muhammed al-Hamid, alışverişte vade farkını eklemek hususunda
şöyle diyor: "Vade farkını eklemek haram değildir, faizle münasebeti
yoktur" (Rüdudün ‚ala Ebatıl).
Ancak alışveriş ister peşin ister vadeli olsun insafa göre ceryan
etmezse haram ve bereketsiz olur. Bunun için satıcı, kendi durumunu nazar-ı
itibare alması gerektiği gibi alıcının durumunu da nazar-ı itibare alması
gerekir.
ALKOLLÜ DEODORANTLAR, KOLONYA VE İSPİRTO
Içinde alkol bulunan deodorantları abdestli iken kullanarak ibadet
yapabilir miyiz?
Önce hangi türden olursa olsun, vücuda ya da elbiseye alkol sürmüş
olmanın abdesti bozmayacağını bilmek gerekir. Abdestin bozulması tamamen
insanın vücudundan bir şey çıkmasına bağlıdır. Ancak insanın üzerinde, ya da
elbisesinde pis bir madde varken namaz kılması câiz değildir. Çünkü namaz için
abdest şart olduğu gibi, üstünün başının temiz olması da şarttır. Sözü edilen
deodorant ve parfümlerdeki alkol ise, Hanefi mezhebinin bazı imamlarına göre
pis olan alkol türünden olmadığından, onlar namaza da mani değildirler: Ancak
diğer mezheplere göre onlar da pis sayıldığı için, onların değdiği yeri dahi
yıkayarak namazlarını kılanlar daha ihtiyatli davranmış olurlar.Bu konuda
kolonya ve ispirto için de aynı şeyler söylenir.
ALT MUDARABE
Mudaribin sermayeyi bizzat işletmesi şart değildir. Işleri
yürütürken başkalarını çalıştırması mümkün olduğu gibi, sermayeyi çalıştıracak
başka birisine vermesi de mümkündür. Böylece alt mudârebe meydana gelmiş olur.
Sermaye sahibine karşı ilk mudârib muhatap olacağı için onun menfaatı haleldar
olmaz. Belki daha iyi işletme yüzünden kâr marjı artabilir (es-Serâhsî, a.g.e.,
XXII, 98; el-Kâsânî, a.g.e., VI, 96; Ibnü'l-Hümâm, a.g.e., V, 70 vd.).
Mudâribin yaptığı işi daha düzenli ve geniş ölçüde bir girişimci
işletme yapabilir. Bu işletme birçok kimsenin tasarruflarını mudarabe
yönetimiyle işletmek üzere teslim alırsa vadelerine göre ayrı fonlarda toplar.
Bunları ticaret işlerinde bizzat işletebileceği gibi. Mudârabe akitleriyle
piyasada dürüst iş yapan yetenekli işletmecilere de aktarabilir. Böylece;
mevduata daha fazla devir sağlayarak kâr marjını yükseltebilir.
Kısaca, kâr-zarar ortaklığı biçiminde çalışan bir finans kurumuna
yatırılan tüm vadeli mevdûat, vadelerine göre kâr-zarar katılma hesaplarında
işletilir. Bu, ya murâbaha (peşin alıp vadeli, satmak) veya mudârebe (bir taraf
emeğini, diğer taraf sermayesini koyduğu ortaklık) yahut muşâreke (sermaye
ortaklığı) yönetimleriyle işletme şekillerinde olur.
Mudarabede, mudaribin iyi niyetten ayrılmadığı sürece rizikosu
bulunmadığı ve tüm risk, sermaye sahibine ait olduğu için, mudarabe sermayesine
"risk sermayesi" denilebilir. Risk sermayesi (mudârabe) uygulaması
1970'li yıllardan bu yana özellikle Amerika Birleşik Devletlerinde çok büyük
boyutlara ulaşan ve en son teknolojik yeniliklere yönelip bu tip projelerin
finansmanını sağlayan bir finansman yöntemi olmuştur. Az ihtimalle büyük kâr
büyük ihtimalle küçük zararın sentez edildiği bir finansman türü olarak tarif
edilir. Risk sermayesi ABD, Ingiltere, Japonya, Kanada ve Almanya gibi
ülkelerde ileri teknolojiyi gelıştıren itici bir güç olmuştur. Büyük kâr marjı
olan uzun vadeli projelerin faizli kredilerle desteklenmesi halinde henüz proje
sonuçlanmadan kredilerin vadeşinin dolması, girişimcileri çekingenliğe
itmiştir. Risk sermayesinde ise, girişimci (mudârib)nin rizikosunun
bulunmaması, onu uıun vadeli projelerin finansmanı olarak kullanılır hale
getirmiştir. Proje sahibi bilim adamı girişimci, projesini sermaye sahibine
para karşılığında satmak yerine projenin uygulanmasıyla elde edilecek gelirden
sürekli olarak kâr payı almakta, başka bir deyimle mudarabede mudarib olarak
fonksiyonunu ifa etmektedir.
Sonuç olarak, ileri ekonomilerde geniş uygulama alanı olan risk
sermayesi şirketleriyle mudarabe arasında büyük bir benzerlik vardır. Risk
sermayesi şirketi kamu veya özel sektörden sağladığı sermayeyi titizlikle
seçeceği projelere yatırır. Buna göre, risk sermayesi şirketi mudârib; proje
sahibi girişimci şirket, mudareb; finansman sağlayan kamu kuruluşu veya özel
sektör de rabbül-mal (sermayedar) durumundadır. Buna göre, Islâmi mudarabenin
Avrupa'ya 10. yy dan itibaren "Commenda" adı altında adapte edilmesinin
ardından, mudarabenin Avrupa ticaret hukukuna (Lex mercatoria) girdiği, buradan
tüm Avrupa'ya yayılıp standardıze edildiği bilinmektedir. Bunun sonucunda iş
ortaklıkları daha çok girişimci ve tasarrufçuyu bünyesinde toplamıştır.
ALTIN VE GÜMÜŞ KABLAR KULLANMAK CAİZ MİDİR?
Altın ve gümüş kablar kullanmak caiz değildir. Peygamber (sav):
"Altın ve gümüş kabda yemek yiyen veya su içen kimse karnına Cehennem
ateşi dökmüş olur” buyurmuştur.
Cumhur ulemaya göre kadının altın ve gümüş ile süslenmesi caiz ise
de altın ve gümüş kablar kullanması caiz değildir. Kaşık, kalem, bıçak, makas
ve benzeri şeyler de kab hükmündedir. Hem erkek, hem kadın için haramdır.
AMCA-DAYI HANIMLARI VE KAYINVALİDENİN MAHREMLİĞİ
1. Eşimin amca ve dayı hanımları ve kızları, hala ve teyze
karşısında tutumu ne olmalı? Hangi ölçülerde oturup yiyip-içebilir?
2. Kayınvalidenin damadına göre tesettürü nasıl olmalı?
l. Eşiniz de beraber oturduğu diğerleri de kadın olduğuna göre
kadının müslüman kadına göre avreti olan göbekle diz kapağı arası kapalı
olduktan sonra beraber oturmalarında bir mahzur yok. oturmanın; dedikodu
yapmamak, kendi kocaları ile olan ilişkilerini anlatmamak gibi adabı ise,
sanırım sorulmuyor.
2. Kayınvalide damada ebediyyen haram olduğu için, onun yanında,
saçını, başını, kollarını, böğrünü açarak oturabilir. Ancak kapalı bulunup
fitneye açık kapı bırakmaması daha güzel olur.
AMCA-DAYI HANIMLARI VE KAYINVALİDENİN MAHREMLİĞİ
Âdetli iken ameliyat olan bir kadın, ameliyattan bir iki gün sonra
âdeti biterse namaz kılabilmek için gusül yapmalı mıdır? Halbuki doktor buna
müsaade etmiyor. Teyemmüm yapsa yeterli olur mu?
Bu tür konularda karar verecek olan doktorun hem hâzik (bıransında
yetkili) hem de Müslümân (farzlara ve haramlara riayet eden) olması gerekir.
Böyle bir doktorun ameliyatta ya da herhangi bir hastalıkta, yıkanması
zararlıdır, dediği organ veya bölge yıkanmaz. Diğer yerler yıkanır; o bölge
sargı üzerinden meshedilir, zarar veriyorsa mesh de bırakılır. Ameliyatlı namaz
ve ibadetlerini böylece eda eder. Doktor, yıkamak vücudunun her yerine
zararlıdır, derse hiçbir yerini yıkamaz, teyemmümle ibadet yapar. Bu durumda
teyemmüm hem gusül hemde abdest yerine geçtiğinden, namaz için ayrıca abdest
almaya da gerek yoktur. Eğer abdest azalarm yıkaması zarar vermiyorsa oralarm
ve suyun zarar vermediği diğer yerlerini zaten yıkamalıdır. Dediğimiz geri
kalan yerlerini de meshetmelidir.
AT ETİ
Kur'an-ı Kerîm'de atlardan savaş aracı olarak söz edilir. Allah,
binmeniz ve süs hayvanı edinmeniz için atları, katırları ve merkepleri
yarattı" (en-Nahl, 16/8). Hz. Peygamber, Kur'an'da haram olduğu bildirilen
hayvanların dışında, bazı hayvan isimleri vererek veya vasıf larını belirterek
bu konuda yasaklar koymuştur.
Câbir (r.a.)'den rivayete göre, şöyle demiştir: "Nebî
(s.a.s.), Hayber gününde bizi katır ve merkep (eti yemek)'ten menetti. Bize atı
yasaklamadı" (Buhârî, Cihad, 130; Meğâzî, 35, 62; Zebâih, 27, 28; Ebû
Dâvûd, Cihâd, 45, 63, 98; At'ime, 33; Nesâî, Hayl,1; Ibn Hanbel, VI, 346).
Diğer yandan Hz. Peygamber'in at etini yasakladığına dair de
birtakım rivayetler gelmiştir. (Ebû Dâvûd, At'ime, 25; Nesâî, Sayd, 30; Ibn
Mâce, Zebâih, 14)
Yukarıdaki delillere göre, Imam Ebû Yusuf, Imam Muhammed, Imam
Şâfiî ve Imam Ahmed b. Hanbel, prensip olarak at eti yemenin caiz olduğuna
hükmetmişlerdir. Ebû Hanîfe ise bu konuda, yasak bildiren hadisleri de dikkate
alarak at etinin tenzihen mekruh olduğunu söylemiştir. Mâlikîlerin meşhur
görüşüne göre ise, at eti yemek haramdır (Zeylaî, Nasbu'r-Râye, IV, 196, 198;
Ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, I, 455).
Hadiste at etinin yasaklanması necis (pis) oluşundan dolayı değil,
zamanında cihat aracı olduğu için hürmetendir. Bu yüzden onun artığı da necis
sayılmamıştır (Ibn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Terc. A. Davudoğlu, Istanbul 1987,
XV, 234; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, Kahire, (t.y),III, 254, 255; ez-Zühaylî,
el-Fıkhu'l-Islâmî ve Edilletühû, Dimeşk, 1405/1985, III, 508, 509).
ATIŞTA PARALI VEYA PARASIZ MÜSABAKA YAPMAK CAİZ MİDİR?
İslam dini hakkı savunup zulmü kaldırmak için kuvvette büyük bir
itina gösterip müslümanların zamanın silahlarıyla silahlanmalarını emrediyor.
Cenab-ı Hakk buyuruyor: "Düşmanlara karşı kuvvet ve (cihad için) bağlanıp
beslenen atlar, hazırlayın" (el-Enfat).
Peygamber (sav) de şöyle buyuruyor: "Dikkat kuvvet atıştır,
dikkat kuvvet atıştır."
Bunun için fıkıh kitaplarının mühim bölümlerinden biri "Kitab
al-Sabk va'l-Ramy"; Müsabaka ve atış bölümüdür. Bu bölümde at ve deve gibi
bineklerle yarışmasıyla, ok atışı üzerine ihtimamla duruyor. Yarış ile atışın
sünnet veya vacib olduğunu beyan ederek müsabaka kazanan kimseler ikramiye
verilmesi için teşvik ediyor Ve bugün askerlikte yapılan silah ve atış eğitimi
İslam'ın emridir. İslam'ın emrine imtisalen bu eğitime katılan kimsenin büyük
mükafatı vardır.
Sa'id sünende Halid bin Zeyd'in şöyle dediğini rivayet ediyor: Ben
ok atıcısıydım Akbe bin Amir al-Sehni bana uğrar, derdi ki: Ey Halid birlikte
çıkıp ok atalım, bir gün geciktim. Bunun üzerine bana dedi ki: Gel Peygamber
(sav) şöyle buyurdu: Cenab-ı Allah bir tek okla üç kişiyi Cennete kor. Hayır
maksadıyla onu yapan, onu atan ve onu hazırlayıp veren. Atınız ve bininiz.
Atmanız binmenizden daha fazla hoşuma gider. Ancak şu şeyler gerçek eğlence
sayılır; Adamın atını alıştırması, zevcesiyle oynaşması ve ok atmasıdır (İbn
Kudame).
Peygamber (sav)'in zamanında at, deve, fil ve ok vardı. O zamanda
bunlarla müsabaka yapılıyordu. Bugün tüfek, top, roket, füze ve çeşitli hava,
kara ve deniz vasıtaları ve silahları vardır. Bunlarla yarış ve müsabaka
yapılmalıdır.Bunları iyi kullanmak ve eğitimi görmek lazımdır.
AV, AVCILIK
Eti yenilsin, yenilmesin yaratılışı icabı vahşî olup insandan
kaçan hayvana av; böyle bir hayvanı kaçmaz hale getirip yakalamaya da
"avlama" denir.
Islâm'da gerek kara ve gerekse deniz hayvanlarını avlamak
mübahtır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:
"Size temiz olanlar helâl kılındı. Allah'ın size öğrettiği
üzere alıştırıp yetiştirerek öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için
tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın. " (el-Mâide, 5/4)
"Deniz avı size helâl kılındı. " (el-Mâide, 5/96)
(ayrıca bk. el-Mâide, 5/1, 2, 94, 96). Ancak sadece eğlence maksadıyla avlanmak
mekruhtur. Hac ve ihramdayken avlanmak haramdır.
Av hayvanlarının bir kısmının eti yenir, bir kısmınınki ise
yenmez. Bunlar ya derisi, yünü ve dişleri gibi kısımlarından faydalanmak için,
ya da şerlerinden korunmak için avlanırlar.
Avlanan hayvanın etinin helâl olması için birtakım şartlar vardır.
Bu şartların bir kısmı avcı, bir kısmı av hayvanı ve bir kısmı da
av aletiyle ilgilidir.
1-Avcıda bulunması gereken şartlar a-Avcı; müslüman, mümeyyiz,
âkîl veya Hristiyan ve Yahudî gibi ehl-i kitaptan olmalıdır. Bunların
dışındakilerin kestikleri hayvan yenmediği gibi avları da yenmez.
b-Avcı avına silâh atarken ya da onu yakalayacak hayvanı
gönderirken besmele çekmelidir. Kasden besmeleyi terkederse av eti yenilmez.
c-Avcı silâhı ile vurduğu veya eğitilmiş hayvana yakalattığı avı
elde etmek için başka bir şeyle meşgul olmayıp hemen harekete geçmelidir. Bazen
atılan mermi ava isabet edip onu öldürmeyebilir. Bu nedenle avcının avını
araması ve canlı olarak bulduğunda kesmesi gerekir. Aramayıp başka bir işle
meşgul olur da sonra hayvanı ölü olarak bulursa eti yenilmez. Fakat oturup
beklemeksizin ya da başka bir işle meşgul olmaksızın yaraladığı avını arayıp da
ölü olarak bulursa eti yenir. (Meydanî, el-Lübab, III, 220)
d-Ava silâh atma veya avı yakalayacak hayvanı gönderme işi bizzat
ehil olan avcı tarafından yapılmalı, ava ehil olmayan biri buna
karısınıamalıdır. Resulullah (s.a.s.), taşla, sapanla, sopayla avlanmayı yasak
etmişlerdir. Müslim'de rivayet edilen bir hadis şöyledir:
"Taş ne avlar, ne de düşmanı yaralar. Ancak o, diş kırar, göz
patlatır. "
Avcı avını vurur ve fakat onu kaybederek bir müddet sonra bulur.
Bununla ilgili olarak Adıy b. Hâtem (r.a.)'dan aşağıdaki hadisler rivayet
edilmiştir:
"Okunu attığın zaman, suya düşmemiş olmak kaydıyla avı ölü
bulursan ye... Aksi halde, suyun veya okun onu öldürdüğünü kestiremezsin.
"
Eğer onda bir yırtıcı hayvan izi bulamaz ve "senin okunun onu
öldürdüğüne hükmedersen ye... "
"Okunu attıktan üç gün sonra avı kokmadan bulursan ye...
"
Avcılıkta dikkat edilmesi gerekli hususların başında elbette
merhamet ve ihtiyaç gelmektedir. Ihtiyacı için avlanan bir müslüman merhameti
elden bırakmamalı, hayvanların üreme ve yavrulama zamanlarında avlanmamalıdır.
Av hayvanlarının nesillerini kurutacak, tabiatın dengesini bozacak bir avcılık,
mümini vebâle sokar.
2-Av hayvanında aranan şartlar
a-Avlanan hayvan, eti yenen cinsten olmalıdır. (bk. Eti Yenen
Hayvanlar)
b-Yaratılışı icabı vahşî olup evcil olmamalıdır.
c-Haşeret cinsinden olmamalıdır.
d-Deniz hayvanlarından ise balık cinsinden (tatlı veya acı su
balığı) olmalıdır.
e-Hayvan av tesiri ile ölmüş olmalıdır. Avcı yaralanan avına
ölmeden önce yetişirse kesmesi lâzımdır. Aksi takdirde eti yenilmez.
3-Av aleti Av hayvanı ya eğitilmiş köpek, atmaca, doğan, şahin
gibi hayvanlarla, veya ağ, tuzak kurmak gibi vasıtalarla, ya da yaralayıcı
silâhla avlanır. Avlamada kullanılan hayvanlarda aşağıdaki şartların bulunması
gerekir:
a-Ava salıverildiği zaman gitmelidir.
b-Av için yetiştirilmiş olmalıdır.
Köpeğin eğitilmiş olması; üç defa yakaladığı hayvanı yememesi,
doğan ve şahin gibi hayvanların da çağırıldığında geri dönmeleri ile bilinir.
c-Yakaladığı hayvanın etinden yememelidir.
d-Avı boğarak öldürmemelidir. Yaraladıktan sonra başka bir tesirle
ölürse eti yenmez.
e-Avlama işinde ona eğitilmemiş tilki vb. başka bir hayvan yardım
etmemelidir.
Av, günümüzde genellikle silâhla yapılmaktadır. Yukarıda
belirttiğimiz gibi avcı ava silâh atarken besmele çekmeli, hayvanı vurunca
hemen koşup yanına varmalı, ölmemiş ise kesmelidir. Yetişmeden silâhın tesiri
ile ölmüşse bir şey gerekmez, eti yenir. (Meydanî, a.g.e. III, 217 vd.)
AV HAYVANLARININ SİLUETİ
Av hayvanlarını vurduktan sonra içleri doldurularak vitrinlerde
saklanması caiz midir?
Bizzat bu konu hakkında gelen bir nas bilmediğimizden bunun için
haramdır diyemeyiz. Ancak mes'elenin başka boyutlarına baktığımızda bunun
mekruh, hatta harama yakın bir mekruh olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki, resmin
gölgeli (heykel halinde) olanının haram olduğunda ittifak vardır. Bunun sebebi
(illet anlamında) büyük ihtimalle putatapıcılığa benzeme ya da putperestliğe
meyletme olasılığıdır. Bu şekilde içi doldurulan bir hayvan, bu konuda
insanların yaptığı heykellerden geri değildir. Sonra bu uygulama insanları
meşru sebepler (ihtiyaç) dışında av yapmaya avı meşru olmayan tarzda
boğazlamaya, ona eziyet etmeye götürür. Halbuki bunlar mekruhtur ya da
haramdır. Ayrıca bunun meşru bir faydasından da söz edilemez. Yani faydasız,
abes bir iştir. Halbuki, "Abesi terketme, kişinin İslam'ının
güzelliğindendir."
AVIN HELAL OLMASI İÇİN NE GİBİ ŞARTLAR VARDIR?
Avın helal olması için şu şartların bulunması lazımdır:
1- Avcının bulunması. Bir köpek kendiliğinden bir avı yakalayıp
öldürürse helal değildir.
2- Avcının müslüman veya kitabı olması.
3- İhramda olmaması.
4- Yaralayıcı bir alet almak veyahut avcı olan hayvanı göndermek.
5- Köpek veya doğan gibi bir hayvan ile yapılırsa öğretmiş olması,
yani avcı "git" dediği zaman gider. "Gitme" dediğinde
gitmez. Avı yakaladığı zaman ne onu yer, ne bırakır.
AVRET KONUSUNDA MUHTELIF KONULAR
Bakma konusunda kâfir kadın da müslüman kadın gibidir. Ancak
kâfir-kadının saçına bakılabileceğini söleyenler de vardır. Süfyanü's-Sevri,
(Mü'minlerin kadınlarına...) (en-Nûr 24/31) ayetini delil tutarak, zimmî
kadınların ziynetlerine bakmakta mahzur yoktur. Bunun yasak olması fitne
endişesindendir, haram olduğundan değildir, der. (M.Ali es-Sâbûni, Muhtaşaru
Tefsir-i Ibn Kesir, N/115.)
Avret olan herhangi bir kısım, bedenden ayrılması halinde de
avrettir, bakılması haramdır.
Çocuğun 4 yaşına kadar avreti yoktur. Bundan sonra şehvet duyacağı
yaşa kadar avreti sadece ön ve arkadır. Şehvet sınırına geldiğinde ise kız
olsun, erkek olsun, namazda da namaz dışında da avreti, cinsinden·olan bâliğin
avreti gibidir:
Erkek, annesinin, kızının ve kız kardeşinin odalarına izinsiz
giremez. Resim haline getirilen avret mahallere bakmanın haramlığı konusu, Ibn
Abidin'ne göre tereddüt mahallidir. (Ibn Abidin, Hâsiyetu Reddi'l-muhtâr, VI/
373.)
Saça insan saçı takmak (peruk kullanmak) haramdır. Takılan, insan
saçından başka bir şey ise, ruhsat vardır. Güzellik amacıyla yüz v.s.
yerlerinden tüy yoldurması, estetik ameliyat ve dağlama usulü ile dolgu
yaptırması haramdır. Bu işleri icra etmek de haramdır: (Bu konudaki hadislerin
tefsiri için bk. es-sevkânî, Neylü'l-Evtâr N/641-643.)
Avret olan kısmın, doğuracağı zararlar itibariyle, haramlık
derecesi de farklıdır. Diz uyluktan, uyluk da ön ve arka taraflardan haramlıkta
daha hafifdir. Buna göre dizini açan birisini her müslüman yumuşakça ikaz etme
durumandadır. Israr etmesi halinde üzerine varmaz. Uyluğunu açtığını görürse,
sertçe ikaz eder; ama ısrarı halinde dövmez. Ön ve arka uzuvlarını açanı
görürse örtmesine emreder. Israrı halinde terbiyesini verir denmiştir.
(Fetâvâ-yi Hindiyye, V/288.) Bu durumda öldürülebileceğini söyleyenlerin bile
bulunması, (Dürer Hâsiyesi, Abdü'l-Halım, I/199.) dikkat çekicidir.
AVRET OLAN YERE DOKUNMA VE "MUSAFAHA"
Genel kaide olarak; "bakılması helâl olan yere dokunmak da
helâldir." Bundan sadece erkeğe göre yabancı kadınlar istisna edilir.
Meselâ erkek, Hanefi mezhebine göre yabancı bir kadının eline ve yüzüne belli
şartlarla bakabildiği halde, dokunması caiz değildir.
Buna göre:Kadınla musâfaha, kadın genç ve şehvete sebep olabilecek
durumda ise, haramdır. Zira Allah Resulü, yabancı bir kadının elini tutanın,
eline Kıyâmet Günü ateş konacağını haber vermiştir. (Ibn Hümâm, Fethü'l-Kadir,
VN/98.) Kendisi de biat esnasında kadınlarla musâfaha yapmamış ve "Sizden
söz ile biat alıyorum." buyurmuştur. Hz.Aişe yemin ederek, Hz.
Peygamber'in elinin biat esnasında hiç bir kadına dokunmadığını söyler. (Bu
konuda daha geniş bilgi için bkz. Sabûnî, age. N/565-66.)Ancak şehvet duyulmayacak
derecede ihtiyar olan kadınla musâfaha etmekte bir beis yoktur. Hz. Ebû Bekir,
süt annesinin kabilesinden olan ihtiyar kadınlarla musâfahalaşırdı. Allah
Resulü'nün de biatta ihtiyar kadınlarla mushafaha yaptığı rivayeti mevcuttur.
(Ibn Hümâm age., VNI/98.) Erkeğin erkekle musâfaha etmesi ise câizdir. Çünkü
sahabe musâfahalaşırlardı. Muanakaları (birbiri boynuna sarılmaları) ise,
belden yukarıları açık olması halinde ihtilatlıdır. Ancak çıplak olmaması
kaydıyla câizdir. Zira Allah Resulü ile sahabe muânaka yapmışlardır. (Bu konuda
geniş bilgi için bkz. Ebu'l-Vefâ el-Efgani"nin "Muhtaşaru't-Tahavi'ye
yaptığı tâlikât, s. 438-39.)
AVRETLE İLGİLİ BAZI TERİMLER
"Zinet"
"Zinet"; ister doğuştan olsun, ister yapma olsun,
insanın başkalarının gözünde süsleyen ve güzelleştiren şeylerdir. Avret ve örtü
kurallarını belirleyen ayet-i kerime (en-Nûr, 24/31 ) iki kez kadınların
zinetinden sözetmekte ve birincisinde: "Kendiliğinden açılanı müstesna,
zinetlerini açıga vurmasınlar.", ikincide ise bu istisna zikredilmeksizin
"Zînetlerini ....den başkalarına açmasınlar" denmekte ve kadınların
mahremleri sayılmaktadır. İşte fıkıhçılar bu ikilemden hareketle kadınların,
herkesin görebileceği "kendiliğinden açılan" bir "dış
zinetleri" bir de sadece ayette sayılan mahremlerine gösterebilecekleri
"iç zinetleri" bulunduğunu söylemişler ve herkesin görebileceği dış
zînetin ne olduğu konusunda biraz değişik yorumlarda bulunmuşlardır.
Bu "dış zîneti", çoklarına ve bu meyandan Hanefilere
göre eller ve yüzden ibarettir. Çünkü kadının tabiilik ve zorunluluk
dolayısıyla kendiliğinden açılan yerleri buralardır. Namazda avreti örtmenin
farz olduğu herkesin malumudur. Eller ve yüz açıkken namazın caiz olduğunu da
herkes bilir. Öyleyse dış zinet'ten maksat buralar olmalıdır: Aslında zinet
buralara takılan süslerdir, ancak zinetin kendisi kastedilmeyeceğine göre -
çünkü vitrindeki zinetlere bakmanın haram olduğunu kimse söylememiştir-kastedilen
onun kullanıldığı yerolacaktır.
Diğer bazılarına göre ise, açılmasına müsaade edilen dış zinet,
ayette kullanılan "zahara" fiilinin özelliği gereği, kendiliğinden
açılan zinettir ki, bunun, kapatma imkânı olduğu için kendiliğinden açılması
söz konusu olmayan eller ve yüz olması mümkün değildir. Bu, kadının iradesi
dışında rüzgar v.s. ile açılan zineti olmalıdır. Söz konusu ayette zinetin
ikinci zikredilişinde bu istisnanın olmaması da bunu gösterir. Yahut da bu;
zaten kapatma imkânı olmayan dış elbiseden ibarettir. (Bu konudaki değişik görüşler
için bk: Alûsî, XVNI/141,142; Cessâs, V/l72; Kurtubi,VN/229; Suyûti,
el-Iklil,192.)
"Teberrüc"
Kur'an-ı Kerim'de avret ve mahremlikle ilgili yasaklardan birisi
olan teberrüc (bak el-Ahzab 33/32) nedir?
Kelime olarak "Teberrüc" zuhûr ve inkisafa delalet eder.
Şer'î istilahta kazandığı mânâ ise, ZeMahşeri'nin izahına göre,
kadının zinetlerini erkeklere açması ve güzelliklerini göstermek amacıyla
açılmasıdır. (ez-ZeMahşeri,Kessâf, NI/230.) Yani kadının güzel görünmek için
yaptığı her şey teberrüctür ve yabancıya karşı yapılması haramdır. Kadın yaşlı
bile olsa durum aynıdır. Zira gerçekten çok ileri yaşlarda bile kadınlar,
çeşitli makyaj malzemeleri sebebi ile câzip görünebilmekte ve şehvetin
uyanmasına sebep olabilmektedirler.
Kurtubî: "Kadının vücudunun şeklini belirten ince iki elbise
giymesi de "Teberrüc" cümlesindendir. "Zira Allah Resulü
böylelerini, giyen çıplaklar olarak vasıf lamıştır" der.
Ibnü'1-Arabî: "Giyıli olarak sayılmaları, üzerlerinde, elbise
bulunduğundan, çıplak olarak nitelenmeleri ise, elbiselerinin ince olup
içlerini belli etmelerinden ve çekici yönlerini belirtmelerindendir" der.
(Kurtubî, NI/3l0.)
Ya da giyili olmaları, elbiseli olmalarını, çıplak sayılmaları da
takvâdan soyulmuş olmalarını gösterir. Zira Allah, "Takvâ elbisesi daha
hayırlıdır" buyurur. (Sâbûnî,Revâi, N/2l7)
Katâde ve Ibn Ebi Nacîh: Kadınlann kırıtarak, kırıla-döküle nâzu
neşve yapmaları;
Mukâtil: Kadının başörtüsünü bağlamadan başına koyması, böylece
gerdanlığının, küpelerinin ve boynunun açılması;07 Ağustos 2004 Cumartesi
el-Müberrid; kadının örtmesi gereken güzelliklerini göstermesi
"teberrüc"dür, derler. (Alûsî, XN/88.)
"Ulü'l-irbe"
Kadının mahremine açabileceği, zînetini gösterebileceği
sınıflardan birisi olarak sayılan "Ulü'1-Irbe", saf ve aptal olup,
kadının dünyasından birşeyler bilmeyen, bedenî iktidarsızlıklardan, aklî
zaaflarından ve fakr ve meskenetlerinden ötürü, kadınlara karşı bir meyıl ve
arzuları olmayan kimselerdir.
Ibn Abbas, "Aptal olan ve kadına ihtiyaç duymayandır."
Mücâhid, "Karnından başka derdi olmayan ve kadınlardan bir
şey bilmeyen eblehlerdir." diyorlar.
"Avreti bilmeyen çocuklar"
Kadının zînetini gösterebileceği sınıflardan biri de
"Kadınların avretlerine muttalî olmayan çocuklardır." Bunun sınırı
için bazıları, şehvet sınırına ulaşmayanlardır, demiştir. Ayrıca, neyin avret
olduğunu neyin olmadığını bilmeyenlerdir, denmiştir ki bu doğruya daha
yakındır. Kadının vücûdu; hareketleri ve durusları, kendisinde hiç bir arzu
uyandırmayan çocuklardır, diyenler de vardır.
Ancak ayette yaş sınırı belirtilmemesi ve sadece, "Kadınların
avretlerine muttali olmayanlar" denmesi zamana ve mekâna göre bu yaşın
değişik tutulmasına müsâit olmalıdır.
AYAĞA KALKMAK
Selam verirken eğilmek, bazı insanlara isteyerek ya da istemeyerek
saygı göstermek için ayağa kalkmak, namazlardan sonra imamın,
"tekabbelellah" diyenleri, elini göğsüne koyarak selâmlaması mahzurlu
mudur?
1. Rasûlüllah Efendimiz (sav) bir defasında bastonuna dayanarak
bir grup sahabinin yanına girdi, onlar da ayağa kalktılar. Bunun üzerine:
"Acemlerin birbirlerini yücelterek kalktıkları gibi siz de ayağa
kalkmayın" buyurdular.(Ebu Davud, Edep 153; Müsned, V/253, 256)
2. Bir defasında da: "Kim insanların kendisi için hazırola
geçmesinden (el-pençe divan durmasından) hoşlanırsa ateşten yerine
hazırlansın" buyurdular.(el-Beyan vet-ta'rif, N/205)
3. Diğer bir defasında Sa'd b. Mu'az'i istemişlerdi, gelince
yanında bulunanlara: "Efendinize (ya da hayırlıniza) ayağa kalkın"
buyurdular.(Buhari, isti'zan 26; Ebu Davud, edep 144; Müsned, VI/142; Tirmizi,
edep 13)
Bu hadis-i şerifleri birarada düşünen alimlerimiz şunları
söylemişlerdir: Meselâ Ebul Velid Ibn Rüşd şunları demiştir. Ayağa kalkma dört
türlü olabilir.
A. Haram olan: Kibir ve yücelik taslayıp, ayağa kalkanlar
karşısında kendini büyük gören için kalkmak.
B. Mekruh olan: Kendini ayağa kalkanların karşısında böyle
görmemekle beraber bu yüzden kalbine birşeyler gelebilecek olan ve
kalkıldıgında zorbalara benzerligi ortaya çıkan için kalkmak.
C. Caiz olan: Kalkılmasını istemeyen ve zorbalara benzeme
sözkonusu olmayan kimseler için bir iyilik ve ikram olmak üzere ayağa kalkmak.
D. Müstehap olan: Yolculuktan gelen birisi için sevinç gösterişi
ve selamlama niyetiyle ve yeni bir nimete kavuşanın nimetini tebrik, bir
musibete ugrayanı teselli etmek için ayağa kalkmak (Aynî, Umdetü'1-kârî,
XX/252).
Haram olan kalkmaya bir de zengine malı-mülkü için kalkmayı katmak
gerekir. Rasulüllah Efendimiz (sav): "Kim bir zengine eğilir, onu
yücelttiği ve elindekilere göz diktigi için kendini küçültürse şahsiyetinin
üçte ikisi ve dinin yarısı gider" (Beyhakî es-Sünen el-kübrâ; Alâuddin
Abidin, el-Hediyye'1-Alâiyye, 249; Benzer bir hadis ve açıklaması için bk.
Fetâvay-i Ibn Salah,18) buyurmuşlardır.
Bazı fıkıh kitaplarında; "Mescidde oturanın ve Kur'ân
okuyanın da yanlarına giren için -eğer kalkılmaga layık birisi ise- saygı için
kalkmaları mekruh olmaz" denir (en-Nemenkanı, el-Fethur'-Rahmani,
"/256).
Tahavî, "ayağa kalkmanın kendisi (liaynıhi) mekruh değildir.
Mekruh (haram) olan ayağa kalkılmasından hoşlanmak ve kalkılmayacak kimse için
kalkmaktır" derken, Ibn Vehbân: "Bana göre günümüzde ayağa kalkılması
güzel (müstehap) olmalıdır. Çünkü kalkılmaması kin, bugz ve düşmanlıga
özellikle de kalkma adeti olan yerlerde-sebep olabilmektedir" der
(en-Nemenkanî age N/257). Ezraî ise; "Hatta günümüzde, Ibn Abdisselam'ın
da işaret ettiği gibi, düşmanlığı ve ilişkilerin kesilmesini önlemek için
kalkmak vacipbile olmuştur mefsedetleri önleme cümlesine dahil olmuştur"
görüşünü bildirir (bk. Ibn Hacer el-Mekkî, ez-Zevacır N/171). Ama onun bu
görüşünü el-Mekkî, büyük günahları saydığı kitabında "Üçyüz doksan yedinci
büyük günah, halkın kendisine saygı ve hürmetle kalkmasını insanın
sevmesidir" başlığı altında verir. Sonra yukarıya aldığımız hadis-i
şerifleri vererek : "Demek ki, ilim, şeref, ahâlak, evlat-baba ilişkisi,
arkadaşlık vb. duygularla kalkmanın mahzuru yoktur. Hatta Nevevi'nin bunu kabul
etmeyenlere cevap olarak yazdığı bir risalesi vardır" der.(el-Mekkî agk;
Ayrıca bk. Vehbe ez-Zuhaylî NI/571; (Nevevi'nin sözkonusu risalesinin adı;
Fadü'1-kiyâm li-ehli'1-ilmi ve'1-hadisi ve'zzühhâd ve'1-ubbâd ve's-salihin
ve'1-kurrâi min ehli'1-Islam"dir. bk. kesfu'zzunûn zeyli N/199))
Asr-i saadette mü'minlerin Hz. Peygamberi gördüklerinde ayağa
kalkma adetleri yoktu. Hatta Enes b. Malık der ki: Insanların Hz. Peygamberden
daha çok sevdikleri bir kimse yoktu. Buna rağmen onu gördüklerinde ayağa
kalkmazlardı. Çünkü onun bundan hoşlanmadığını bilirlerdi. Fakat uzaktan gelen
birisini karşılamak üzere ayağa kalkarlardı.(Ibn Teymiye Külliyati I/450-51;
Konu için ayrıca bk. Fetavay-i Hindiyye V/325, 369; Bezzâziye VI/354; Nevevî,
el-Fetâva 79; Hindî, K. Ummal, IX/157 158)
Imdi hadis-i şerifleri de gözönünde bulundurarak söylenenleri
özetlersek:
1. Insanların kendileri için ayağa kalkılmasını ve el-pençe divan
durulmasını sevmeleri ve istemeleri haramdır.
2. Ilim ehli, edepli, ahlâkli kimseler, baba, dede gibi yakınlar,
yolculuktan gelenler için bir gönül alma ve ikram için kalkmak güzeldir.
(müstehaptır.)
3. Insanlara zenginliklerinden ötürü ayağa kalkmak haramdır.
4. Kalkılmadığı takdirde, bu hareketin saygısızlık sayılacağı,
kine, buğza ve düşmanlıga, ya da kalkmayanın başka bir zarar görmesine sebep
olacağı yerlerde ayağa kalkmak, kalkan için mahzurlu değildir, ama kalkılan
için haramdır.
Eğilerek selam vermeye gelince bu da yasaklanmıştır. Bir
kardeşiyle karşılaştıgında eğilen kişinin durumunu Rasulüllah'a sordular da:
"Hayır, yapmasın" buyurdu (Tirmizî, Isti'zan 31; Ibn Mâce, Edep 15;
Müsned, NI/198. 121). Çünkü rükü ve secde Allah'tan başkasına yapılmaz. Selâm
maksadıyla bunlar, bizim şeriatımız dışındaki şeriatlerde yapılırdı.
Namazlardan sonra elini göğsüne koyarak "tekabbelellah."
gibi bir şey söylemek de selef-i sahihinimizin yapmadığı bir bid'attır ve
terkedilmesi gerekir. Ancak bid'at olan bunu söylemek değil çünkü o bir
duâdir-, bunu söylerken elini göğsüne getirmesidir.
AYAKKABI İLE NAMAZ KILMAK CAİZ MİDİR?
Ayakkabı temiz olursa onunla namaz kılmak caizdir. Ve bilfiil
bugün Türkiye'nin her tarafında cenaze namazı ayakkabıyla kılınıyor. Çünkü
cenaze namazıyla diğer namazlar arasında fark yoktur. Ebu Mesleme şöyle diyor:
Enes bin Malik'e (ra), Peygamber (sav) ayakkabıyla namaz kılar mıydı? Diye
sordum. Enes: "Evet” dedi (Tirmizi).
Yine Şeddad bin Evs dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu:
Yahudilere benzemeyiz, onlar ayakkabı ve mestleriyle namaz kılmazlar (Ebu
Davud).
Ancak ayakkabı temiz olmazsa; ne vakit namazı, ne de cenaze namazı
onunla kılınmaz.
BAĞKUR EMEKLİLİĞİ
Bakkalım. Bagkur'a kaydolmamız zorunlu. Kaydoldum ve pirim
ödüyorum. Devam edersem bir gün emekli olup emekli maaşı alacağım. Bu maaşı
almam caiz midir? Değilse nasıl bir yol takip etmeliyim, alacağım parayı ne
yapmalıyım?
Devletin kontrolünde bir sosyal güvenlik müessesesi olması
bakımından Bagkur ile Sosyal Sigortalar ya da Emekli sandığı arasında bir fark
yoktur. Bunlar kapıtalist ekonomik sistemlerin zorunlu kıldığı ve bu
sistemlerin doğurduğu aksaklıklardan sadece birini gidermeye yönelik
müesseselerdir. Bunları zorunlu kılan arızalar olmasaydı bunlara da gerek
duyulmayacaktı. Her neyse, bu sistemin günahı olan bu arızalar bulunduğuna göre
bu müesseselerde zararı hafitletmek üzere var olacaktır. Önce bir müslüman olarak
konumuza dikkat çekmiş olduk.Müslümanın müslüman olarak iradesine itibar
edilmeyen bir düzende yaşayabilmesi için ona, imanına mal olmamak üzere, zorla
yaptırılan uygulamalardan sadece yaptıranlar sorumludur. Öyleyse; iş yeri
açmak, ya da helâl bir işte çalışmak için Bağkur'a (sosyal Sigortalara, Emekli
Sandığına) kaydolma zorunlulugu getiriyorlarsa kaydolunur. Kaydolanın iradesine
rağmen kesilen pirimler verilir. Verildikleri zamanlardaki değerleri (en az
yanıltan altına göre) hesaplanır. Emekli olunca, verdiklerinin tamamını, değer
olarak tahsil edinceye kadar emekli maaşı almaya devam eder. Çünkü bu onun
kendi parasıdır. Böylece kendinden pirimler olarak kesileni ‚bitirdikten sonra
durumuna bakar. Fakir ise, çalışma gücü ve işi de yoksa almaya devam eder.
Çünkü bu durumda devlet zaten ona bakmakla görevlidir. Fakir değilse veya
geçinecek kadar para alabileceği bir işte çalışma imkânı varsa ondan sonra
alacağı aylıklar şüphelidir. Takvaya uygun olanın onu alıp; hayır kurumları
vasıtasıyla tekrar millete iade etmek olduğu söylenmektedir. Hiç almamak ise
uygun değildir. Çünkü devlete geri dönenin kötü yerlerde kullanılması kuvvetle
muhtemeldir.(Bunun Islâm tarihindeki örneği için bk. Fetavây-i Hindiyye. V/342)
BALDIZIYLA VEYA KARDEŞİNİN HANIMI İLE YOLCULUK YAPAR VEYA YALNIZ
KALABİLİR Mİ?
Mahremi olmayan bir kadınla baldızı veya kardeşinin hanımı veya
kayın biraderin hanımıyla yalnız kalmaları veya yolculuk yapmaları caiz
değildir.Peygamber (s.a.v)buyuruyor ki:''Kadınların yanlarına –yalnız
iken-girmekten sakının .Bunun üzerine birisi: Kadının kayın biraderi de böyle
midir? Dedi. Peygamberimiz(s.a.v) o, ölümdür(yani onunla bir arada bulunmak
daha tehlikelidir)'' buyurdu(Buhari ,Müslim)
BAŞ AÇIK OLARAK GEZMEK CAİZ MİDİR?
Kadının evinde oturup mahrem olmayan kimse bulunmazsa başını
açmasında beis yoktur.(el Fetava'i Hindiyye)Çünkü kadının avreti yabancı
olmayan kimselerin huzurunda diz ile göbek arasındadır.Evde yabancı varsa veya
evde değil dışarda ise başı avret olduğu için onu açması caiz değil, haramdır.
Erkeğin başı ise avret değildir. Kendi evinde,bağ ve tarlada
başının açık olarak kalmasında beis yoktur. Fakat sokak ve çarşıda baş açık
olarak gezmesi memleketin örf ve adetine göre değişir.Bulunduğu yerde baş açık
olarak gezmek ayıp sayılırsa baş açık olarak gezmemek lazımdır.Ayıp
sayılmıyorsa bu şekilde gezmekte beis yoktur.(el Muhezzeb,c.2.s.325)
BEDELLERİ AÇISINDAN ALIŞ-VERİŞ ŞEKİLLERİ
1-Bey': Malı para karşılığında satmaya bey' denir. Alış-verişlerin
büyük bir kısmı bu şekilde yapılmaktadır.
2-Sarf : Paranın para ile değiştirilmesi olayına sarf denir.
3-Mubâdele: Malı mal ile değiştirme işlemine denir. Halk arasında
buna trampa ve takas* gibi isimler verilmektedir .
4-Selem : Para peşin, mal veresiye yapılan ticarete selem denir.
Bu tür satışlara halk arasında ‚alevra satış' da denir. Bilhassa çiftçi ve
sanayıcilerin başvurduğu bir satış şekli olan selemin caiz olması için bâzı
şartların bulunması gerekir. Paraya muhtaç olan kimse, malını-elde etmeden önce
satmak ister. Islâm dini, satıcının darlığından istifade ederek alıcının, malı
ucuza kapatmasını önlemek, üreticinin malınıdeğerlendirmesine fırsat vermek
için bazı şartlarla bu tip satışları caiz görmüştür. Peygamberimiz, Medine'ye
geldiğinde, Medinelilerin mahsûllerini bir iki sene önceden Yahudilere
sattıklarını görür. Bunun üzerine şöyle der: "Kim hurmasını önceden
satacaksa; belirli ölçüde, belirli tartıda ve belirli bir vakte kadar olmak
şartıyla satsın. " (Müslim, Müsakat, 25).
Selem, var olmayan (mâdûm) bir malın satışı olduğundan, caiz
olmaması gerekirken, ihtiyaç ve zarûret sebebiyle caiz görülmüştür. Bunda her
iki tarafın da kârı vardır; müşteri biraz daha ucuza mal alır, satıcı da peşin
para ile ihtiyacını giderir. Meselâ bir sanayici nakit sıkıntısına düşerse,
belirli bir süre sonra teslim edilmek şartıyla, üreteceği -vasıfları belli olan
malları satar; alacağı para ile üretimini yapar. Böylece sanayicinin tezgâhı
çalışır, üretim devam eder, alıcı da normal zamana nisbetle biraz daha ucuz mal
almış olur.
Bu imkân üreticiyi, tefecilerin eline düşmekten de korur. Çünkü
üretimin devamı için paraya kaçınılmaz bir ihtiyaç vardır.
Fiyatlarda aşırı bir düşüklük olursa böyle alış-verişler caiz
değildir. Selemin sahîh olması için şu şartların bulunması gerekir:
a-Malın vasıflarının belli olması cinsi, nev'i, niteliğinin
önceden belirlenmesi.
b-Miktarının belirlenmiş olması. Kaç kilo, kaç metre, kaç ölçek
vs. olacağının bilinmesi.
c-Vadenin belirlenmesi. Selem yoluyla satılan malın ne zaman
teslim edileceği belirtilmelidir. Belirtilen vakitte malın teslim imkânı
olmayacaksa veya olmazsa selem bâtıl olur. Meselâ: Nisan ayında buğday teslimi
imkânsızdır. Nisan ayında buğday teslim etmek üzere bir çiftçinin önceden selem
tarzında satış yapması caiz değildir.
d-Mal karşılığında alınan paranın miktarını belirlemek ve parayı
peşinen almak. Fiyatta aşırı derecede ucuzluk olmamalıdır.
5-Veresiye satışlar : Satılan malın bedeli peşin alınabileceği
gibi, belirli bir süre sonra da alınabilir. Bu tür alış-verişlerde malın
karşılığının (bedel) para gibi başka bir cinsten olması gerekir. Aynı cins
malların (meselâ altınla altının...) veresiye satışı caiz değildir.
Alış-veriş çeşitlerinden bir diğeri de Bey' bi'l-vefa'dır. Vefâ
yoluyla satım akdi yapmak demektir. Bir terim olarak ise, bir malı, satış
bedelini iade edince geri almak üzere bir kimseye bir para veya borç
karşılığında geçici olarak satmak anlamına gelir. Satıcı semeni geri verince
veya borcunu ödeyince, alıcı satın almış olduğu şeyi geri verir. Böyle bir
akit, alıcının maldan yararlanabilmesi dikkate alınırsa sahih satım akdi;
tarafların akdi fesh edebilme yetkilerine bakınca da fâsid satım akdi niteliğindedir.
Alıcı, vefâ yoluyla satın aldığı malı başkasına satamayacağı cihetle de bu,
rehin* hükmündedir ve bu rehin olma özelliği üstündür. Fâkîhlerin çoğu, bey'
bi'l-vefâ şeklindeki satım akdini caiz görmüşlerdir. (Bilmen, Istılâhât-ı
Fıkhıyye Kâmusu VI, 126-127).
Bu muâmele faizden kaçınmak ve borcu teminata bağlamak amacıyla
örfleşen bir satış şeklidir. Burada, satıcı ileriki bir tarihte satış bedelini
geri vermeyi veya daha önceden kalma borcunu ödemeyi, alıcı da buna karşılık
malı iade etmeyi taahhüt ettiği için akit bu adı almıştır. Buna
"bey'u'l-muâmele" denildiği gibi, Mısır'da "bey'u'l-emâne"
adı da verilmiştir .
Mîlâdî XV. yüzyıl başlarında yaşayan Şeyh Bedruddin Mahmûd (ö.
823/1420) bey' bi'l-vefâ tarzındaki satışın başlangıcı hakkında şöyle der:
"Zamanımızda ribâdan korunmak için, bey'bi-l-vefâ şeklindeki satış örf
haline gelmiştir. Bu, gerçekte bir rehin muâmelesi olup alıcı mebia mâlik
olamaz ve mâlikin izni olmadıkça gelirinden de yararlanamaz (Ali Efendi,
Fetâvâ, c. I. s. 300)
Vefa yoluyla satışta, taraflar tek yanlı irade beyanıyle dilediği
zaman akdi feshedebilir. Alıcı, akit süresince mala mâlik olamaz. Satıcı her an
satış bedelini iade edip malı geri isteyebilir. Alıcı da malı geri verip,
parayı talep edebilir, tarafların sözleşmede belirlenen süreye uymaları da
gerekmez. Satışa konu olan mal, rehin hükmünde olduğu için, ne satıcı ve ne de
alıcı diğerinin izni olmadıkça malı başkasına satamaz. Bu hak tarafların
mirasçılarına da intikal eder. Ancak taraflardan birisi, diğerinin izniyle
satış yapabilir.
Rehin edenin izni bulununca, rehin bırakılan şeyden, rehin alanın
yararlanması mümkün ve caizdir. Vefâ yoluyla satış da rehin niteliğinde olduğu
için alıcının bundan yararlanması mümkündür. Mecelleyi şerh eden Ali Haydar
Efendi bu konuda şöyle der: "Mebî'in, yani vefâen satılan bir gayrı
menkûlün menfaatlerinden bir bölümü alıcıya ait olmak üzere şart kılınsa, bu
şarta riayet olunur. Çünkü Mecelle'nin seksenüçüncü maddesinde: "Imkân
ölçüsünde, şer'-i şerife uygun bulunan şarta uymak gerekir" hükmü yer
alır. Meselâ, vefâen satılan bir bağın üzümü, satıcı ile alıcı arasında yarı
yarıya paylaşılmak üzere, karşılıklı rıza ile mukâvele olunsa, bu mukâveleye
göre amel edilmesi gerekir. Ancak zikredilen menfaatlerin alıcıya ait olması
şart kılınmadığı halde, alıcı o menfaatleri izinsiz olarak istihlâk etse tazmin
etmesi gerekir. Çünkü vefâen satılan maldan meydana gelen mahsûle alıcı mâlik
olamaz. Ancak satıcının mübah ve helâl kılmasıyla istihlâk etmişse, satıcı bunu
alıcıya tazmin ettiremez. Mahsûl, alıcının haddi aşması veya kusûru
bulunmaksızın telef olsa, tazmin gerekmez. Ancak telef olan miktar kadar
borçtan düşülür. (Ali Haydar, Mecelle Şerhi, I, 664-667)
Borç para bulmaya veya bir borcu ertelemeye yönelik bu gibi
çareler, Ebû Hanîfe ve Imam Şâfiî'ye göre, yararlanma akit sırasında şart
koşulmaması kaydıyla caizdir.
BELEDİYE MEMURU TARAFINDAN KIYILAN NİKAH DİNEN MU'TEBER MİDİR?
Şafii mezhebine göre nikahın sahih olabilmesi için akidde kadının
velisi bulunması gerekir. Yani icab'ın veli veya vekili tarafından olması
lazımdır.
Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Veli ve iki şahidi bulunan
nikahtan başka nikah yoktur." (Yani muteber değildir). Belediye nikahında
ise veliye yer verilmiyor. Çünkü belediye memuru önce geline, sonra damada
hitaben der ki: Filan adamı veya hanımı eş olarak kabul ediyor musun? Onların
da "evet" şeklindeki cevaplarını aldıktan sonra nikahı ilan ediyor.
Görüldüğü gibi Belediye nikahında velinin hiç rolü yoktur. Bunun için Şafii
olan kimsenin Belediye tarafından nikahı kıyıldıktan sonra İslam'a uygun bir
şekilde yeni bir nikah kıydırması tavsiye edilir. Yoksa dinen nikahı vardır,
denilmez. Hanefi mezhebine gelince nikahın sahih olabilmesi için velinin
bulunması şart değildir. Fakat akit, siğanın her iki tarafı –icab ve kabul-
maziyi (geçmişi) ifade veya birisi mazi, diğer hali –şimdiki zamanı- veya
istikbali ifade etmesi gerekir. Yani nikah memuru; sen falan adamı veya hanımı
eş olarak kabul ediyormusun şeklinde değil; sen falan adamı veya hanımı eş
olarak kabul ettinmi? Dediği, onların da cevabı "evet" olduğu
takdirde nikah sahih olur, yoksa sahih değildir. Dinen naikahın kıyılması
hususunda ne imamın, ne Belediye memurunun rolü yoktur. Hanefi mezhebine göre
kadın, iki şahid huzurunda koca olacak kimseye: ben seninle evlendim. Koca da:
ben de seninle evlenmeyi kabul ettim deseler nikah kıyılmış olur. Şafii
mezhebine ise zevce yerine veli, nikahı kıyacaktır. Yalnız her önemli iş için
başında besmele, hamdele ve salvele getirmek sünnettir. Yoksa o iş bereketsiz
olur.
BELEDİYE NIKÂHI, YA DA RESMÎ NİKÂH:
Belediyenin evlendirme dairelerinde kıyılan nikâh Islâmî açıdan da
nikâh sayılır mı? Bu sorunun cevabını verebilmek için Islâmî nikâhın nasıl
olduğunu bilmemiz gerekir.
Fıkıh usulünde insanın fiilleri hissî ve şer'î olmak üzere ikiye
ayrılır: Şer'î fiiller, şeriat gelmeden önce bulunsa dahi, şeriatin müdahale
ettiği ve yeni bir şekle soktugu fiillerdir. Islâmî nikâh da; niteliklerini
şeriat belirlediği için şer'î, yani dinî bir fiildir. Dinî bir fiilin nasıl
olacağı, dîni kabul etmeyen bir sistem tarafından değil bizzat din tarafından
belirlenir.
Islâmî nikâh, tarafların müslüman olması halinde; "îcâb"
ve "kabul" ün bulunmasıyla gerçekleşmiş olur. "Icâb";
birinin diğeriyle evlenme isteğini bildirmesi, "kabul" de; diğerinin
bu teklifi kabul etmesi demektir. Bu karşılıklı sözleşmenin hiçbir şüpheye yer
bırakmaması gerekir. Çünkü nikâh önemli bir müessesedir. Taraflar bütün
varlıklarıyla birbirinin olmakta ve ömür boyu sürmesi gereken bir müessese bu
temel üzerine oturmaktadır. Onun için nikâhtaki anlaşma kelimeleri, ya açıkça
nikâhı ve evlenmeyi anlatan kelimeler olmalıdır, ya da o anda başka anlama
gelme ihtimalı olmayan ve kendileriyle evlenme kastedildiği kesin olan
kelimeler olmalıdır. Meselâ:
Kadın: - "Beni eşliğe (ya da zevceliğe) kabul ettin mi?"
Erkek: - "Ettim. (Ya da seni zevce olarak aldım, eşliğe kabul
ettim)" gibi.
Veya:
Erkek: - "Seninle evlenmek istiyorum, bana zevceliği kabul
eder misin?"
Kadın: - "Ettim."
Görüldüğü gibi birinci örnekte "îcâb" kadından,
"kabûl" erkekten, ikinci örnekte de "îcâb" erkekten,
"kabûl" kadındandır. Bu birşey değiştirmez, önemli olan:
1. Icâb ve kabulün başka anlama ihtimal olmayan sözlerle olması,
2. En azından birinin geçmiş zaman kipiyle bulunmasıdır. Ancak bu
Arapça'nın özelliğinden dolayı böyledir. Türkçe'de ise nikâh yapılan mecliste
taraflar "ediyorum" deseler dahi bu, istikbalde kabul edebileceği
ihtimalı taşımadığından bununla da nikâh gerçekleşmiş olur.
Ama "ettim" yerine, "ederim" demesi, şüpheye
yer vermiş olabilir. Çünkü bu ifade o anda kabul ettiğini kesinkes göstermez,
"mümkündür edebilirim" ve "ileride ederim" anlamlarına da
gelebilir. Nikâhta bunları üçüncü bir kimsenin, meselâ nikâh memurunun sorması
şart değildir. Hattâ bu, nikâhı papazın nikâh kıymasına benzettiği için bid'at
ve mekruhtur diyenler de vardır. Ancak karıkoca adayları onun sormasıyla cevap
vermiş olsalar da nikâh yine .gerçekleşmiş olur. Ikinci olarak; karıkoca
adaylarının "îcâb" ve "kabûl"lerini duyarak şahitlik eden
hür ve müslüman iki erkek, ya da bir erkek iki kadın şahit gerekir. Onların
hiçbir şey söylemelerine gerek yoktur.
Islâmî nikâhta ayrıca "mehir" vardır. Mehir nikâhın
geçerli olmasının şartı değildir ama, nikâhın gereğidir. Yani mehir söz konusu
edilmeden de nikâh geçerlidir. Nikâhın bulunması, kocanın karıya mehir
vermesini şart kılar.
Şimdi tekrar başa dönersek; eğer belediyede kıyılan nikâhta bu
şartlar varsa, Islâmî yönden o da geçerli bir nikâhtır, yoksa değildir
diyebiliriz.
Fakat itiraf etmeliyiz ki, belediye nikâhının Islâmî nikâhtan
ayrıldığı birçok yönü vardır:
l. Her şeyden önce nikâh Islâm'da bir ibadettir, dinî kabul
etmeyen, lâik sistemlerde ise sosyal bir mukaveledir.
2. Islâm'da kendisiyle evlenilebilen, ya da evlenilemeyen
kimseler, lâik sistemler tarafından, olduğu gibi kabul edilmemektedir. Meselâ
bu sistemde süt kardeşler birbirleriyle evlenebilirler. Evlenenlerin müslim,
gayrı müslim, ehli kitap olması ya da olmaması hiçbir şey değiştirmez. Halbuki
Islâm'da süt kardeşler birbirleriyle evlenemeyeceği gibi, müslüman bir kadın
gayrı müslim bir erkekle, müslüman bir erkek dinsiz ya da putperest bir kadınla
evlenemez.
3. Lâik sistemde sahitlerde aranan nitelik meselâ, T.C. vatandaşı
olmaktan ibarettir. Halbuki Islâmî nikâhta sahidin müslüman olma şartı vardır
ve iki sahitten en az birinin erkek olması gerekir.
4. Islâmî nikâhta "îcâb" ve "kabul"
ifadelerinden en az birinin geçmiş zaman kipi olması ya da o anda kabul
ettiğini gösteren bir ifade bulunması gerekir, halbuki, lâik sistemin nikâhında
"ederim" gibi ifadelerle de nikâh kıyılmaktadır.
Aslında nikâhın dinî bir iş olmaktan çıkarılamayacağını Batılılar
anlamışlar ve nikâh işini, kiliseye ve papazlara bırakmışlardır. Çünkü kudsîlik
vermeden bu müessesenin yürümesi zordur. Kudsîlik de ancak dînî olmakla olur.
Öyleyse Islâmî yönden de nikâhlı olmak isteyenler resmî nikâh
behemehal yapılacağına göre resmî nikâhtan önce ya da sonra. (Günümüz
şartlarında, resmî nikâhtan önce dini nikahın yapılmaması tavsiye olunur. Çünkü
Islâmî hükümlerin yaptırımı (müeyyidesi)- yaşadığımız ortam itibariyle-
bulunmadığından, bazı insanlar mâdur edilebiliyorlar ve resmî nikâhtan önceki
ayrılmalarda erkek ve genellikle de kız zarar görebiliyor.) dinî nikâh da
yaptırmak zorundadırlar denmektedir.
BELEDİYE OTOBÜSLERİNE PARASIZ BİNME:
Içinde yaşadığımız bozuk düzenin hakkını yemek caiz olur mu?
Meselâ otobüse 200 liralık yerine 100 liralık bilet atmak gibi. Caiz değilse
şimdiye kadar yaptığımız haksızlıkları kime helâl ettirecegiz?
Düzen ne kadar bozuk olursa olsun devlet, hakiki değil hükmî bir
şahsiyettir ve yaptığı harcamaları ve hizmetleri kendi parasından değil yine
halkın parasından yapmaktadır. Dolayısı ile devletindir denilip aşırılan
paralar, ya da elektrik, su, ulaşım vasıtaları vb. şeylerden yararlanıldığı
halde verilmeyen bedelleri aslında milletin fertlerinden aşırılmış olur. Onun
için buna caizdir diyebilmek, millet fertlerinin fırsat bulabilenleri,
bulamayanlarını soyabilir demek olur. Öyleyse bunu inananların yapmaması
gerekir. En zayıf düşünenlere göre bile, bu şüpheli bir konudur. Halbuki,
Rasûlüllah Efendimiz (sav), "Şüpheli şeylerden kaçınan dinini ve ırzını
korumuş olur"(Buhari, Iman 39, Buyû' 2; Müslim, Musakât 107,108; Ebu
Davûd, Buyû' 3) buyurmuştur. Kendileri de, somut bir küfür düzeni olan Mekke
toplumunda bulunmuş olmasına rağmen her konudaki güvenirliği ile
"Muhammedü'1-Emîn=Güvenilir Muhammed" ünvanını almışlardı. Bu noktayı
inananların çok iyi düşünüp değerlendirmesi gerekir. Çünkü öyle bir yönteme iki
düşünceden biriyle başvurulmuş olabilir: l. Mevcut sistemlerin ekonomik
tercihleri "vahşi kapitalizm" olduğu, zengin fakir demeden halktan
topladıkları paraların çok büyük bir yekününü ya mutlu azınlığın israf
harcamalarına, ya da kazandıklarının çoğunu Isviçre'de, Amerika'da, Israil'de
bloke eden oralarda harcayan, milletini düşünmeyen zenginlere, gerçek anlamda
karşılıksız denebilecek kredilerle verdiği için devletten aşırmak, aslında bu
tür israflara engel olmak, dolayısı ile "Hakça Düzen"in kurulmasını
kolaylaştırmak demektir diye düşünülmüş olabilir. 2. Biz de devletin
vatandaşlarıyız. Devlet, vatandaşlarına bakmak zorundadır. Öyleyse bu
hizmetlerden bedava yararlanmalıyız, denebilir. Bu mülâhazaları şöyle
cevaplandırabiliriz:1. Islâm, sadece gayenin değil, gayeye götüren vasıtanın da
meşru olmasını emreder. Eğer gaye, "Hakça" denen düzene kavuşmaksa en
kestirme yolun haklara riayet etme olduğu bilinmelidir. 2.. Devlet (bizim
anlayışımızda) herkese değil, muhtaç olan vatandaşına bakmak zorundadır. Malı
olana, malı olmasa dahi iş bulup çalışabilene, o da yoksa yakınlarından nafaka
alma durumunda olana bakmak zorunda değildir. Bunların hiçbirine sahip olmayana
bakmak zorundadır. Eğer siz de öyle iseniz, ihtiyacınız kadarını verilmese dahi
alabilirsiniz, değilseniz alamazsınız. Şimdiye kadar aldıklarınızı ise millete
(hayır kurumlarına) iade edeceksiniz.
BİD'AT
Daha önce mevcut olmayan, sonradan ortaya çıkan amel ve inançlar.
Hz. Peygamber ve Ashâb-ı Kirâm dönemlerinde görülmeyip onunla amel
edilmeyen, hattâ bir benzeri olmayan ve İslâm'dan olmadığı halde sonradan
ortaya çıkan ve ibâdet kabûl edilen görüş ve ameller, sünnete aykırı
davranışlar.
Bid'at'ın kapsamı konusunda farklı bakış açılarının olmasından
dolayı İslâm bilginleri tarafından farklı tarifler yapılmıştır.
Kimi âlimlere göre bid'at, Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sonra
meydana gelen her şeydir. Bu tarifi yapan âlimler bid'ate sözlük anlamından
daha geniş bir anlam yüklemişlerdir. Bu sebeple de sonradan çıkan amel ve
inançları iyi ve kötü olmak üzere ayırmak mecburiyetinde kalmışlardır. Sonradan
ortaya çıkıp Kur'ân ve Sünnet'e muhâlif olmayan ya da emirlerinin bir gereği
olan şey(ere bid'at-i hasene (güzel bid'at); muhâlif olanlara ise, bid'at-i
seyyie (kötü bid'at) ismini vermişlerdir. Ayrıca bid'at-i haseneyi kendi
arasında, bid'at-i seyyieyi de kendi arasında ayrı kısımlara tabi tutmuşlardır.
Böylece bid'at, vacib, mendub, mübah, mekruh ve haram olmak üzere beş kısma
ayrılmaktadır. Meselâ Kur'ân ve Sünnet'in anlaşılması için zorunlu olan Arap
gramerini bilmek, fıkıh, fıkıh usûlü gibi ilimlerle uğraşmak vâcib; Ehl-i
Sünnet itikadına muhalif sapık fırkaların ileri sürdükleri görüşler ise, bu
âlimlere göre, haram bid'at kapsamında mütalaa edilmektedir. (Tahânevî, Keşşâfu
İstilahâti'l-Funûn, İstanbul 1984 I, 133).
Bid'ati bu şekilde tarif edip taksimata tabi tutanlar, Kur'an ve
Sünnete muhalif olmayan ya da emirlerinin bir gereği olan"şeylere bid'at
isminin verilmesine dayanak olarak, Hz. Ömer'in şu sözünü ileri sürerler:
Hz. Ömer, Übey b. Ka'b'in, (r.a.) sekiz rekât olan terâvih
namazını yirmi rekât olarak kıldığını ve Rasûlüllah (s.a.s.) döneminde
münferiden kılınan bu namazın cemaat halinde kılındığını gördüğünde: "Bu
ne güzel bid ât"demiştir. (Muhammed Revvâs Kal'acî, Mevsüatu Fıkhı Umar b.
e!Hattâb, Kuveyt 1984, s. 125).
Diğer âlimlerin bid'at tarifleri ise şöyledir: Hz. Peygamber
(s.a.s.)'den sonra ortaya çıkan, din ile alâkalı olup bir ilâve veya eksiltme
mahiyetinde olan her şeydir. (Hayreddin Karaman, İslâmın Işığında Günün
Meseleleri, İstanbul 1982, II, 248).
Bu âlimlere göre önceki gruptakilerin "bid'at-i hasene"
kapsamına soktukları şeyler haddi zatında bid'at değildir. Onlara bid'at ismini
vermek yanlıştır. Çünkü bu gibi şeylerin Kur'ân ve Sünnet'te dayanakları
vardır. Bunlara sonradan çıkmış şeyler nazariyle bakılamaz. Rasûlullah
(s.a.s.), şu hadislerinde bid'atin tarifini yapmışlardır: "Sonradan ortaya
çıkan herşey bid'attır; her bid'at sapıklıktır ve her sapıklık insanı ateşe
sürükler. "(Müslim, Cumua, 43; Ebû Davud, Sünnet 5; Nesâî, lydeyn, 22; İbn
Mâce, Mukaddime, 7).
Huzeyfe b. el-Yamân'ın rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte:
"Allah bid'at sahibinin orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini,
cihadını, sarfını (maddi yardımını), şehadetini kabul etmez. O, kılın yağdan
çıktığı gibi İslâm'dan çıkar. " (İbn Mace, Mukaddime, 7/49). Bu ikaz
karşısında müslümanların dikkatli davranacakları ve bid'atın ne olduğunu
araştıracakları muhakkaktır. Abdullah b. Abbâs (r.a.)'dan rivâyet edilen bir
hadiste şöyle buyrulur: "Allah, bid'at sahibinin amelini, bid'atından
vazgeçinceye kadar kabul etmez." (İbn Mâce, Mukaddime, 7/50). Amellerinin
kabul edilmeyeceğini bilen bir müslüman korkar ve neyin bid'at olup, neyin
olmadığını araştırır.
Meselâ, Rasûlullah'a selam ve salât Allah'ın emridir. Ama
Rasûlullah'ı anmak için dini törenler yapmak ve mevlit okutmak kimin emridir?
Ölüleri hayırla anmak ve onlara dua etmek sünnette vardır. Ama
ölüler için mevlit okutup, kırkıncı, elli ikinci geceleri tertip etmek İslâm'ın
hangi hükmüne dayanır. Allah için sadaka vermek, zekât ve fitre dağıtmak
Allah'ın emri gereğidir. Ama ölen birisi için devir, yani ölünün ibadet borcunu
düşürmek için mal ve para taksimi yapmak, sabun, iğne, iplik dağıtmak kimin
emridir?
Aslında her iki gruba göre de dinin aslına olan ilâve ya da
aslından yapılan eksiltmeler yasaklanmış olup, kötü bir bid'attır. Ancak ikinci
grup âlimlerin bid'atin tarifi konusunda daha tutarlı oldukları görülmektedir.
Çünkü ilk grubun bid'at-i hasene kapsamına soktukları şeyler, aslında sonradan
çıkmış şeyler değildir; onların Kur'an ve Sünnet'te dayanakları vardır.
Şu da bir vakıadır ki, birinci gruba tâbi olan fakat bu âlimlerin
ne demek istediklerini hakkıyla anlamayan mukallidleri, dinde eksiltme ya da
fazlalık durumunda olan şeyleri de bazen bid'at-i hasene kapsamına sokmuşlar;
ikinci gruptakilerin mukallidleri ise, bid'at sayılmaması gereken bazı
hususları bid'at kapsamına sokarak onlara karşı çıkmış ve hemen hemen her
ictihada bid'at demeye başlamışlardır.
Kur'ân-ı Kerîm'i bir mushaf içerisinde toplamak, hadisleri
derleyip toplayarak kitap haline getirmek, camilerin yanında minare yapmak, her
ne kadar Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sonra olmuş birer bid'at iseler de, bunlar
bid'at kapsamına girmeyen güzel şeylerdir, İslâm'a aykırı değildir.
Bunun aksine yukarıda sözkonusu ettiğimiz hususlar kötü bid'at
olup câiz değildir. Çünkü bu âdetler sonradan meydana çıkmış ve İslâmî
itikatlarla çelişmektedir.
Bid'atlar alanları itibariyle de kısımlara ayrılmaktadır. İtikadî
konularla ilgili olanlara "itikadî bid'atler", iş ve hareketle ilgili
olanlara da "amelî bid'atler" denir. Ayrıca mahiyetleri itibariyle
küfrü gerektiren ve gerektirmeyen bid'atler vardır.
Günümüzde pek çok bid'at, müslümanların hayatına girmiştir. Bu
sebeple dininin emirlerini yerine getirmek isteyen her kişi, bu hususa dikkat
etmeli; dinde eksiltme ya da ilâve mahiyetinde olan söz, tavır ve davranışların
yasaklanmış şeyler olduğunu bilerek bunları hayatından ayıklayıp atmalıdır.
Burada müracaat edilecek yegane kaynak ise, Kur'ân ve Sünnet'tir..
BİDAT EHİLLERİNDEN BAZILARI:
1. Hâricîler: Bunlar, Imam Ali (r.a)'a karşı çıkan ve
ayaklananlardır. Bunların ayaklanmaları Irak'ta başlamıştır. Bid'atleri ise,
müslüman olup büyük günah işleyenlerin kâfir olduğunu söylemek ve ashabı kiramı
tân etmek şeklinde ortaya çıktılar. Daha sonra pek çok bid'atleri ilave ettiler
ve yirmiden fazla fırkaya bölündüler. (Ayrıca bk. Hariciler, Hariciye mezhebi).
2. Râfîzîler: Bunların bid'atleri ise Hz. Peygamber (s.a.s)'ın Hz.
Ali'nin hilafetini nâss ile tayin ettiğini, Hz. Ebu Bekir (r.a)'ın ve Hz.
Ömer'in Allah'ın Rasulünün emrine muhalefet ettiklerini ileri sürmeleridir.
Daha sonraları bunlardan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman'ı ve başka ashabı
yoluyla rivâyet edilmiş hadisleri de reddederler, Kurân-ı Kerim'in manâlarına
aykırı görüşler serdederler, yalan söylemeyi helâl kabul ederler.
3. Kaderiye: Bunlar da Allah'ın kadim ilmini kabul etmezler.
Bunlar, Kaderiyye'nin gulâtı (aşırı) olanlarıdır. Avâmı ise Allah'ın kadim
ilmini kabul etmekle birlikte, kulların fiilleri Allah tarafından yaratılmış
değildir derler. Ashâb döneminin sonlarında Ibn Abbas ile Câbir b. Abdullah'ın
hayatta olduğu sırada Basra'da ortaya çıkmışlardır.
4. Cehmiyye: Cehm b. Safvân'a uyan kimselerdir. Bunlar yüce
Allah'ın sıfatlarını te'villere saparak nefyederler. Şanı yüce Allah'ın arşının
üzerine yükseldiğini kabul etmezler. Onun konuşmasını, her gece dünya semasına
nüzulünü vb. diğer sıfatlarını ederler. Bu görüşler kısmen veya tamamen Kuran
ve Sünnetin neye delalet ettiğini bilmemekten dolayı, sünnet ehline mensup bazı
kimselere de geçmiş bulunmaktadır. Cehmiyye II. asrın başlarında Horasan'da
ortaya çıkmıştır, imamların pek çoğu onların küfrüne hükmetmiştir.
5. Mutezile: Bunlar da Allah'ın sıfatını kabul etmezler, büyük
günah işleyenleri ebediyyen cehennemde kabul ederler. Hz. Peygamber (s.a.s)'ın
şefâatini inkâr eder, Allah'ın mahlûkatı üzerinde yükselmesini kabul etmezler.
Bunlar da Hasan-ı Basrî'nin vefatından sonra Basra'da ortaya çıkmışlardır.
6. Mutasavvıflar: Bid'at olarak ortaya çıkmış ve ibadet şekline
girmiş çeşitli davranışları dinden ve dinin bir emri olarak kabul eden ve
şeyhler hakkında aşırılığa giden kimselerdir. Bazıları yüce Allah'ın şeyhe
hûlul ettiğini söyleyecek kadar sapıklığa varırlar. Onların pek çoğu da
vahdet-i vücûda, hulul ve ittihada, yani hâlikin mahluk ile birleşmesine
inanırlar. Bu. icmâ ile küfürdür. Onlar ayrıca, nassların te'vilinde
Batınilerin yollarını izler. Kanaatlerine göre bu gibi şeyler ise arifbillahın
bilebileceği şeylerdir. Bu taife yalan ve iftira olarak ehli sünnete nisbet
edilen taifelerin en kötü olanlarıdır. Hasan-ı Basri'nin vefatından sonra
Basra'da ortaya çıkmışlardır.
7. Mezhebî taassub bid'ati: Bu, zaman itibariyle yukarıdakilerden
daha sonra ortaya çıkmıştır. Böyle bir bid'at dört imamın vefatından bir süre
sonra görülmeye başlandı. Bu gibi bid'atçiler dilleriyle imamların masum
olduğunu kabul etmemekle birlikte vakıada böyle bir masumiyeti kabul ederler.
Meselâ, bu bid'ate sahip bir kimse: Imam herhangi bir hadisi bilmeyebilir veya
imamların hata edebileceği doğrudur ancak bizim imamımızın hata ettiği sabit
olmamıştır derler. Hatta müteahhirlerden birisi şöyle der: Bizim mezhebimize
aykırı olan her bir hadis ya te'vil yahut mensuhtur. Ancak ilim ehli bilirler
ki bu bir bid'at ve bir dalalettir.
Müslüman olan her kişinin görevi, Kur'ân ve sahîh Nebevî sünnete
tâbi olmak, Peygamber (s.a.s)'in ve ashabının izlediği yolu izlemektir. Asıl
Fırka-i Nacıye onların izlediği ve onların izinden gidenlerin gittiği yoldur.
BİDAT NE DEMEKTİR EHLİ BİDAT KAFİR MİDİR, MÜSLÜMAN MIDIR?
Bidat bir şüpheye istinaden Peygamber (sav)'den varit olan
sünnetin hilafına inanmak veya onu yapmaktır. Şafii mezhebine göre Bidat
Kur'an, sünnet, icma ve esere ters düşen şey kötü bidat, bunların hiçbirisine
ters düşmeyen iyi görülen şey, güzel bidattır (Fethü'l-Mübin). Mesela Şiilerin
yıkamak yerine ayaklarını mesh etmeleri bidattır. Çünkü namaz farzolduktan
sonra Hz. Peygamber'in (sav) her aldığı abdestinde mesti olmazsa mutlaka
ayaklarını yıkadığı ve yıkamasını emr eden çok hadisler vardır. Ancak Şiiler
bir şüpheye istinaden ayakları yıkamayarak meshediyorlar. Bu şüphelerinin
durumu beyan etmek için abdest ayetinde yer alan "ercüleküm"
kelimesinin hem mensup hem mecrur olarak okunmasını ileri sürüyorlar. Mensup
okunursa vücüheküm kelimesi üzerine matuf olacaktır ve ayetin manası şöyle
olacaktır: "Yüzünüzü, dirseklerle beraber ellerinizi yıkayınız. Başınızı
meshediniz ve ayaklarınızı da" (yıkayınız). Mecrur okunursa iki ihtimalı
vardır, birincisi Ercüliküm yine vüzühekim kelimesi üzerine matuf olmalıdır. Ancak
cerri civar ile yani komşusu olan Ruüsiküm cerri ile mecrurdur. Ehli sünnet de
bunu kabul etmektedir, ikinci ihtimal Ercüliküm kelimesi Ruüsiküm kelimesi
üzerine matuftur. Buna göre ayetin manası şu olur: "Yüzünüzü, dirseklerle
beraber ellerinizi yıkayınız, başınızı meshediniz, ayaklarınızı da "
(meshediniz). Görüldüğü gibi Şiiler de bunu kabul ediyor. Zayıf da olsa
Şiilerin de bir hüccetleri vardır.
BİR ÇOK KİMSE ŞU, BU BİDATTIR, ONU YAPMAK CAİZ DEĞİLDİR, DİYOR.
BİDAT NEDİR?
Bidat lugatte nümunesiz ve benzeri olmayan ve sonradan uydurulan
şeydir.Şeriatta ise Kur'an ve sünnette yer almamış ve sonradan icat edilmiş
nesnedir.Bu da hasene ve seyyi'e olmak üzere iki kısımdır.
Bidat'ı hasene,Kur'an ve sünnette yer almadığı halde İslamın genel
prensiblerine uyarak beşeriyete faydası dokunan şeydir.
Bidat' seyyie ise ,İslamın genel prensiblerine ters düşüp
beşeriyete faydası dokunmayan ,bilakis zarar veren şeydir..Başka bir yönden de
bidat beş kısımdır:
1- Din ve dünya için gerekli bir şey olup vacibin hududu dahilinde
olan bir şeydir.Mesela İslam dini Kur'an ve sünnete dayanır.Bunları iyice
anlamak için nahiv,sarf,me'ani,bedi ,beyan ve lugat gibi bilgileri bilmek
lazımdır.Bunları yazmak ve öğrenmek farz-ı kifayedir.Kur'an-ı kerimi bir araya
getirip cem etmek te bu kabıldendir.Peygamber(s.a.v)hayatta ikenKur'an-ı Kerim
sure ve parçalar halinde olup bir arada değildi.Bölümler halinde ashab-ı
kiramın yanında bulunurdu.Yalnız Kur'an-ı Kerimi ezberleyip hıfz eden çoktu.Ebu
Bekirin hilafeti sırasında Yemame savaşı patlak verdi. Ve bu savaşta
hafızlardan yetmiş kişi şehid oldu. Bunun üzerine Hz. Ömer endişe etti. Zamanla
hafızların vefat ve şehadetiyle Kur'an-ı Kerim'in kaybolmasından korktu ve
halife olan Ebu Bekir'e (ra) giderek kur'an-ı Kerim'in bir araya geirilmesini
teklif etti. Fakat Ebu Bekir bu iş bidat olup Peygamber'in yapmadığı bir şeydir
diyerek teklifi reddetti. Fakat Hz. Ömer (ra) durumu açıladı ve Hz. Ebu
Bekir'in kalbi de münşerih olup iyi olacağına kanaat getirdi. Ve bunun için
Zeyd bin Sabit'i görevlendirdi.
2- Küfrü gerektirmezse de Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'a muhalefet
eden görüş ve amel bidattır. Bu bidat da haramdır. Mesela birçok kimse tarikat
namı altında erkek kadın bir araya gelerek ayın yapar ve İslam'ın kabul
etmediği birçok gayr-ı İslami hallerin ortaya çıkmasına vesile olur. Bu gibi
hallerin tarikatla hiç ilgisi yoktur. Bidattır. Herhangi bir ibadet ve zikir
için hudud çizilmiş. Onu aşmak da bidattır. Mesela teravih namazı yirmi değil
fazla kılmak ve namazdan sonra tesbih, tahmid ve tekbirleri otuzüç defa değil
daha fazla yapmak da bidattır.
3- İslam'a ve müslümanlara hizmet etmek maksadıyla cemiyet kurmak
ve Kur'an kursu binasını yapmak da bidattır. Peygamber (sav)'in zamanında böyle
bir şey yoktu. Ancak İslam ve müslümanlara faydalı olmak ve ameli salih
kabilinden olduğu için sünnettir.
4- Camiye, minber ve mihrab gibi şeyleri yapmak gereklidır. Fakat
aşırı olarak onları süslemek ve israfa kaçmak doğru değildir. Peygamber
(sav)'in zamanında olmadığından mekruh ve bidattır.
5- Lezzetli yemek yemek ve çeşit çeşit elbise giymek de bidat
olmakla beraber mübahtır. İmam Şafii (ra) şöyle diyor: Kur'an, sünnet, icma ve
ashab yoluna aykırı icat edilen şey bidat-ı seyyi'edir. Hayırlı bir şey icat
edilse bidat-ı hasenedir (Fethü'l-Mübin)
BORÇ
Geri verilmek üzere alınan para veya eşya; bir veya birkaç kişiye
yahut bir kuruma karşı yerine getirilmesi gereken yükümlülük, ödünç.
Borç yahut fıkhî terim olarak "deyn" genellikle
borçlunun ödemeyi teahhüt ettiği nakit veya borçlunun zimmetinde bulunan mislî
eşya; yani ölçü, tartı vb. yollarla benzeri ile ödenebilen eşya karşılığında
kullanılan bir terimdir. Borcun zimmetinden maksat da şahsın borcu yüklenme
kabıliyetidir.
Insanların birbirleriyle yardımlaşma yollarından biri de borç alıp
vermedir. Borç alıp verme işlemi Islâm'da nakit para gibi sayılabilen; buğday,
arpa, pirinç gibi ölçülebilen; yahut altın, gümüş ve et gibi tartılabilen; ya
da yumurta ve ceviz gibi büyüklükleri birbirlerine yakın olan mallarda
geçerlidir. Fakat hayan vs. gibi her birinin kendine göre ayrı ayrı değer ve
özelliği bulunan mallarda borçlanmanın olup olmayacağı hususu ise Islâm
hukukçuları arasında ihtilaflı bir konudur. Böyle bir borçlanmanın caiz
olmadığı kanaatinde olan Hanefî hukukçuları; "alınan borç harcanır, sonra
benzeri ödenir. Canlı bir koyun borç alındığında tamamen aynı özelliklere sahip
bir koyun bulunmayabilir. Onun için bu gibi borçlanmalarda taraflardan biri
mağdur olabilir" demektedirler. Borç alınan para para ile; buğday buğday
ile ödenir. Fazla bir şey verilmez, istenirse faiz olur.
Borç verme Islâm'da sevaptır. Dinimiz bunu teşvik etmiştir. Hatta
bazı durumlarda sadaka vermekten de sevaptır. Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur:
"Eğer Allah'a içten gelen istekle ödünç verirseniz, Allah onu sizin için
kat kat artırır ve sizi bağışlar. " (et-Teğâbun, 64/17). Peygamber
Efendimiz (s.a.s.) de bir sadakaya on misli sevap verileceğini, borç vermeye
ise onsekizmisli sevap verileceğini bildirmiştir (et-Tergîb ve't-Terhîb, II,
40).
Bir kimse borç verdiği para vs.'nin bir kısmını veya tamamını
bağışlayabilir. Borçlusu güç durumda ise ona kolaylık gösterilmesine, hatta
mümkün ise alacağını bağışlamasını teşvik etmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de:
"Borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin.
Bilmiş olsanız borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır" (el-Bakara,
2/280) buyrulur. Yani şayet borçlulardan herhangi bir kimse zor durumda kalmış
ise "darda ise, eli genişleyinceye kadar mühlet veriniz. " Böyle bir
durumda verilecek olan hüküm, onun borcunu rahatlıkla ödeyebileceği zamana
kadar imkân tanımaktır.
" Eğer bilirseniz sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha
hayırlıdır. "
Borçlunuz olan kimse borcunu ödeyemeyecek kadar zor durumda olursa
ona mallarınızı veya bir kısmını sadaka olarak bağışlamanız kıyamet gününde
sizin için daha hayırlıdır. Burada "eğer bilirseniz" şartının
getirilmesi teorik olarak bilmeden kasıt, beraberinde amelin de söz konusu
olduğu bir bilgidir. Buna göre takdirî mana şöyle olur: "Şayet sizler
bunun Allah katında olduğunu bilerek gereğince amel edecek olursanız, ona
sadaka olarak bağışlamanız için daha hayırlıdır."
Tebarânî'nin Ebu Umâme (r.a.)'den nakline göre Rasûlullah (s.a.s.)
şöyle buyurdu: "Kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmayacağı bir
günde Allah'ın kendisini gölgelendirmesini arzu eden bir kimse, zor durumda
kalmış olana kolaylık sağlasın veya onun borcunu indirsin." Bu manada pek
çok hadis vardır. (Ibn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'anı'l-Azım, Istanbul 1984, I, 491).
Buhâri Ebu Hüreyre'den şöyle rivayet etmektedir: Hz. Peygamber
(s.a.s.) şöyle buyurdu: "Insanlara borç veren bir tüccar vardı. Zor
durumda kalmış birisini görünce çocuklarına, onun borcunu affedin, belki Allah
bizi bağışlar derdi. Nihayet Allah da onu bağışladı. " (Ibn Kesîr, aynı
yer).
Imam Ahmed'in rivayetine göre Ibn Ömer şöyle dedi: Rasûlullah
(s.a.s.) şöyle buyurdu: "Duasının kabul olunmasını, kederlerinin
açılmasını isteyen, borcunu ödeyemeyen, zorda kalmış kimseyi bu durumdan
kurtarsın." (Ahmed b. Hanbel, II, 23)
Taberâni Ibn Abbas'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir:
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine
kolaylıkla ödeyeceği zamana kadar mühlet veren bir kimseye, Allah da günahı
sebebiyle tövbe edinceye kadar mühlet verir. " Ibn Abbâs'ın rivayet edip
Imam Ahmed'in kaydetmiş olduğu hadise göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurmuştur: "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren veya
borcunun bir kısmını bağışlayan kimseyi yüce Allah Cehennem ateşinden korur"
(Buhârî, Buyû' 17; Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Buyû' 67; Ibn Mace, Sadakat 14;
Ahmed b. Hanbel I, 327, II, 359).
Imam Ahmed Bureyde'den rivayetle: "Peygamber (s.a.s.)'in
şöyle buyurduğunu dinledim: "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet
veren bir kimse her gün için onun gibi bir sadaka vermiş gibi olur."
Bureyde devamla dedi ki: Sonra da onun şöyle buyurduğunu dinledim:
"Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren bir kimseye, mühlet
verdiği her gün için iki katısadaka yazılır. " Bunun üzerine ben:
"-Ey Allah'ın Rasûlü, seni, borcunu ödemekte zorluk çeken
birisine mühlet verene her gün için onun gibi sadaka vardır, derken dinledim;
sonra da yine seni, borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren kişiye
her gün için iki kat sadaka verilmiş gibi olur buyurduğunu işittim" Hz.
Peygamber şu cevabı verdi:
"Borcun vadesi gelmeden önce verdiği her bir mühlet için onun
gibi bir sadaka vardır. Borcun vadesi geldiğinde ona mühlet verecek olursa iki
katısadaka vermiş gibi olur." (Ahmed b. Hanbel, IV, 442-443, V, 300, 308)
Borçlunun alacaklıdan biraz indirim yapmasını istemesi caizdir.
Mâlikîlerden bazıları bunu mekruh görmüşlerdir; zira bunda bir minnete katlanma
vardır. Kurtubî: "Ihtimal kerahati mutlak söyleyenlerin maksatları bunun
hilâf-ı evlâ olduğunu anlatmaktır." demiştir. Aynî, Imam A'zam'ın
görüşünün de böyle olması gerektiğini söylemiştir. Nevevî indirim istemekte
beis olmadığını söyledikten sonra: "Lâkin zarûret yokken ısrar derecesine,
nefsi tahkîre veya ezâya vardırmamak şarttır." diyor.
Rasûlullah (s.a.s.) borçlu olarak ölenin cenazesini kılmazdı. (Bir
gün) bir cenaze getirildi.
Rasûlullah (s.a.s.):
"- Onun borcu var mı?" diye sordu.
Evet iki dinar borcu var, dediler. "- Arkadaşınızın namazını
kılınız, " buyurdu.
Bunun üzerine, Ensâr'dan olan Ebû Katâde;
O iki dinarı ben yükleniyorum, Ya Rasûlullah, dedi. Hz. Peygamber
de adamın namazını kıldı.
Allah (c.c.), Rasûlüne fetihler müyesser buyurunca, efendimiz:
"Ben her mümine kendi nefsinden daha evlâyım. Her kim borç
bırakırsa (borçlu ölürse) onu ödemek bana aittir. Kim de mal bırakırsa
varislerine aittir." buyurdu. (Buhârî, Ferâiz 15; Müslim, Ferâiz, 16; Ebû
Davûd, Buyû, 9; Tirmizî, Cenâiz, 69; Ibn Mâce, Mukaddime,11; Sadakat 13; Nesâi,
Cenâiz, 67; Iydeyn, 22).
Rasûlullah (s.a.s.) bir kâfileden, yanında parası olmadığı halde
bir dana satın aldı. Danaya kâr verildi. Rasûlullah da sattı. Kârı,
Abdülmuttaliboğullarının muhtaç kadınlarına dağıttı ve: "Bundan sonra
yanımda para olmadan hiçbir şey satın almayacağım" buyurdu (Ahmed b.
Hanbel, I, 235, 323).
Diğer bir husus da borcun gereksiz ve mazeretsiz olarak
geciktirilmesidir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır:
"Zenginin borcunu geciktirmesi zulümdür. Biriniz (alacağı)
bir zengine havale edilirse kabul etsin (Buhârî, Havale 1-2; Istikraz, 12;
Müslim, Müsâkât, 33; Ebû Davûd, Buyû', 10; Nesâi, Buyû, 100, 101; Tirmizî,
Buyü', 68; Ibn Mâce, Sadaka, 8; Mâlik, Buyü', 84; Dârimî, Buyû', 48; Ahmed b.
Hanbel II, 71, 245, 254, 260).
Burada matl (geciktirme): bir kimsenin borcunu vermeyi
geciktirmesi, alacaklıyı oyalaması, savsaklaması karşılığında kullanılmıştır.
Kurtûbi bu kelimenin, "ödemesi gereken borcu, imkânı varken ödememek"
manasına olduğunu söyler.
Hadis-i şerif'te, önce borcunu ödeme imkânına sahip olduğu halde,
borcu ödemeyip geciktirmenin zulüm olduğu belirtilmektedir.
Bazı âlimler ise bu cümlenin "zengine olan borcu geciktirmek
zulümdür." manasına geldiğini söylerler. Bu durumda hadisi "Zengine
olan borcu ödemeyip geciktirmek zulüm olduğuna göre, fakire olanı geciktirmek
öncelikle zulümdür" şeklinde anlamak gerekir. Ancak, yukarıda da işaret
edildiği gibi, âlimlerin büyük çoğunluğu önceki manayı benimsemiş ve hadis
"Zenginin borcunu geciktirmesi zulümdür" şeklinde anlamışlardır.
Rasûlullah (s.a.s.) genç bir deve borç almıştı. Kendisine, sadaka
develeri geldi. Bana, (alacaklı) adama genç devesini ödememi emretti. Ben
efendimize: "Develer arasında altı yaşınıdoldurmuş güzel bir deveden
başkasını bulamadım" dedim. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
"-Adama onu ver, şüphesiz insanların en hayırlısı borcunu en
iyi ödeyendir. " buyurdu (Müslim, Musâkât, 118, 128; Tirmizî, Buyû', 73;
Nesâi, Buyû', 64; Ibn Mâce, Ticaret, 62; Dârimî, Buyû', 31; Mâlik, Buyû', 89;
Ahmed b. Hanbel, VI, 375, 390).
Nevevî ise "Zekât mallarını başkasına teberru olarak vermek
caiz olmadığına göre, nasıl olmuş da Hz. Peygamber aldığı borcu, zekât
develerinden fazlasıyla ödemiştir" şeklindeki muhtemel bir itiraza cevap
verirken şöyle der: Hz. Peygamber (s.a.s.), genç deveyi kendisi için ödünç
almıştı; sonra zekât develerinden birisini satın aldı ve borcunu ödedi. Ebû
Hureyre'nin rivayetindeki, "Onun için bir deve satın alıp alacaklıya
verdiler" şeklindeki ifade de buna delâlet eder."
Görüldüğü gibi Nevevî, Hz. Peygamber'in genç deveyi kendisi için
satın aldığı görüşündedir.
Hz. Peygamber'in deveyi kendisi için borç alıp bunu ihtiyaç
sahiplerine vermiş olması da mümkündür.
Hadîs'in zâhiri, hayvanı borç alıp vermenin caiz olduğuna delâlet
etmektedir. Evzai, Leys, Imam Malık, Imam Şafii ve Ahmed b. Hanbel bu
görüştedirler.
Hanefilere göre, yukarıda ifade edildiği gibi sadece para ve mislî
olan mallar borç verilebilir.
Mislî mal; piyasada benzeri bulunan, telef edildiğinde değeri
değil, misli ile tazmin olunan mallardır. Bunlar, mekil (ölçekle alınıp satılan
mallar) mevzûn (tartı ile alınıp satılan mallar) ve ceviz, yumurta gibi
büyüklükleri biribirlerine çok yakın olan aded-i mütekarıb mallardır.
Hanefiler bu sayılanların dışındaki mallarda borç alıp vermeyi
kabul etmezler. Çünkü bu adaletli bir ödemeye imkân vermez. Hayvan da, borç
olarak verilmesi caiz olmayan mallardandır.
Nevevî bu hadislerin Hanefiler aleyhine delil olduğunu, delil
olmadan nesh davasının kabul edilemeyeceğini söyler.
Hanefi âlimleri Hz. Peygamber'in hayvan ödünç aldığına delâlet
eden hadislerin mensuh* olduğunu ve nesh* davasının delilsiz olmadığını
söylerler. Tahavî, Meâni'l-Âsâr adındaki eserinde, hayvanı borç vermenin caiz
olmadığına işaret eden bazı hadisler rivayet eder.
Ibn Abbas (r.a.) şöyle der: "Hz. Peygamber (s.a.s.) veresiye
olarak hayvan mukabılinde satmayı nehyetti." (Şerhu Meâni'l-Âsâr, IV, 60).
Câbir (r.a.) şöyle demiştir:
"Rasûlullah (s.a.s.) -peşin olarak iki hayvanı bir hayvan
karşılığında satmakta bir beis görmez, fakat veresiye olarak satışım kerih
görürdü (Şerhu Meâni'l-Âsâr, IV, 60).
Tahavî; bu hadislerin hayvanı hayvan mukabılinde veresiye olarak
satmayı caiz gören hadisleri neshettiğini: hayvanı ödünç almanın da aynı
hükümde olduğunu söyler. Tahavî daha sonra, karşı görüş sahipleri tarafından
ileri sürülen bazı itirazlara işaret ederek, bunları cevaplandırır.
Hadis-i Şerif'in delâlet ettiği diğer bir anlam da şudur:
Borç alan kişi, borcunu aldığından daha üstün bir şekilde
ödeyebilir. Çünkü Hz. Peygamber borç olarak genç bir deve almış ve bunu yedi
yaşına girmiş iyi bir deve ile ödemiştir.
"Bekr" denilen genç deve, yedi yaşına giren deveye
nisbetle daha az değerlıdır. Üstelik bu iyi bir davranıştır, müstehaptır.
Üstünlük borcun miktarı yönünden olabileceği gibi; kalitesi yönünden de
olabilir. Meselâ bin TL. borç alan bir kimse,borcunu binyüz TL. olarak
verebilir. Yine ikinci kalite buğday borç alan, borcunu öderken birinci
kaliteden ödeyebilir. Ancak bunun borç verme esnasında şart koşulmamış olması
gerekir. Ama borç alınırken borcu daha fazlasıyla veya daha iyisiyle ödeme, ya
da borçlunun alacaklıya fayda temin edecek başka bir şeyi yapması şart
koşulursa bu caiz değildir; faizdir. Peygamber Efendimiz bir hadisinde
"Menfaat sağlayan her türlü borç faizdir." buyurmuştur (Suyutî,
el-Camiu's-Sağlır, II, 94).
Imam Malık'e göre şart koşulmamış bile olsa, borcu miktar olarak
fazlasıyla ödemek caiz değildir. Hadisteki
"insanların en hayırlısı, borcunu en iyi şekilde
ödeyendir" cümlesi Imam Malık'e karşı delil olarak ileri sürmüştür.
Borcun Yazılması: Kur'an'daki her hüküm ayetindeki açıklık gibi
borçlanma konusunda da öylesine pratik bir hüküm ortaya konmuştur ki, bu hükme
uyanlar hiç bir zaman öteki hükümleri kabul edenler gibi perişan olmazlar.
Çünkü Kur'an, müminler için rahmet ve şifadır. Onun şifa oluşu ona teslim
olanlar tarafından görülmüş ve yaşanmaktadır. Hakikatte onu kabul eden ve fakat
hükmüne teslim olmayan için Kur'an, ne rahmet, ne de şifadır. Bugün
alışverişlerini Kur'an'a göre yapmıyanlar, ekonomik bir takım prensiplerden
medet ummaktadırlar. Oysa Allah Teâlâ'nın emri dikkate alınmış olsa ve bu
emirle yaşanmış olunsa bütün iç ve dış borçlanmalar kendiliğinden ve Allah'ın
yardımıyla bir rahmet olarak karşımıza çıkar.
Kur'an'da toplum içinde yerleştirilmek istenen prensip, malın yok
olmaması ve muayyen bir zaman için alınan borçlar hususunda borcun miktarının
yazılmasıdır. Bunu yazmak isteğe bağlı olarak değil, ayet-i kerîme ile farz
kılınmış bir husustur. Ayet de hiç bir yoruma tabi tutulmayacak kadar açıktır.
"Ey iman edenler, muayyen bir zaman vaadıyle borçlandığınızda
onu yazın. Aranızda bir kâtip de doğrulukla yazsın. Yazan Allah'ın kendisine
öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin. Yazsın. Hak kendi üzerinde olan da
yazdırsın. Şayet, borçlu, sefih, küçük ve kendisi yazdıramıyacak durumda ise,
velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerden iki de şahit yapın. Eğer iki erkek
bulunmazsa Şahitlerden razı olacağınız bir erkek, biri unuttuğunda diğeri ona
hatırlatacak iki kadın olabilir. Şahitler çağırıldıklarında çekinmesinler.
Borç, küçük veya büyük olsun onu müddeti ile beraber yazmaktan üşenmeyin. Bu
Allah yanında adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye
düşmemenize de daha yakındır... " (el-Bakara, 2/282).
Süfyan es-Sevrî... "Ey iman edenler, muayyen bir vade ile
borçlandığınız zaman onu yazın. " ayet-i kerîmesi hakkında Ibn Abbâs'tan
şu sözü nakleder: "Bu ayet-i kerîme belli bir vade ile yapılan selef
(vâdeli satış) hakkında nazıl olmuştur."
Katâde Ibn Abbâs'tan rivayet ediyor ki, O: "Ben şehadet
ederim ki belli bir vade taşıyan selef (vâdeli satış)'ı Allah Teâlâ helâl
kılmış ve buna izin vermiştir" deyip, sonra da: " Ey iman edenler,
muayyen bir vade ile borçlandığınız zaman, onu yazın." ayet-i kerîmesini
okumuştur.
Süfyan Ibn Uyeyne tarikıyla Ibn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre
o şöyle demiştir:
Rasûlullah (s.a.s.) Medine'ye geldiğinde Medineliler bir, iki ve
üç senenin meyvesinden selef (vâdeli satış) yapıyorlardı. (Parayı peşin alarak
bir, iki ve üç senenin mahsulünü satıyorlardı). Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurdular:
"Kim selef yaparsa belli bir ölçü, belli bir ağırlık ve belli
bir vade ile selef yapsın." (Buhârî, Selem, 7).
Ibn Cüreyc der ki: Kim borçlanırsa yazsın, kim alış-veriş yaparsa
şahit tutsun.
Katâde der ki: "Bize anlatıldığına göre, Ebu Süleyman
el-Mar'aşî Kâ'b'ın arkadaşlarından birisiydi. Bir gün arkadaşlarına şöyle
sordu: "Rabbına dua ettiğinde duasına icabet edilmeyen mazlûmu biliyor
musunuz?" ona "Bu nasıl olur?" diye sorduklarında:
"Bir adam belli bir vade ile satış yapar, şahit tutmaz ve
yazmaz, malının zamanı gelince sahibi bunu inkâr eder, o da Rabbına dua eder,
ama duasına icabet edilmez. Çünkü o, Rabbına isyan etmiştir." dedi.
"Aranızda bir kâtip de doğrulukla (hak üzere) yazsın.
Yazarken kimseye ihanet etmesin. Ne eksik ne fazla; tarafların ittifak ettiği
şeyi yazsın. Yazan Allah'ın kendisine (bilmediği şeyleri) öğrettiği gibi
(herhangi bir zarûret olmasa da insanlar kendisinden bir Şey yazmasını
istedikleri vakit) yazmaktan çekinmesin ve yazsın." Ilâhî hükmü ile bu
hususta görev yapacakların tavır ve görevleri de belirleniyor.
Allah'u Teâlâ buyuruyor: "Hak kendi üzerinde olan (borçlu da
zimmetinde olan borcu yazdırsın. Rabbi olan Allah'dan korksun da ondan bir şey
(gizleyip) eksiltmesin. Şayet borçlu beyinsiz sefih, küçük (ya da deli) veya
(konuşamama ya da yanlıştan doğruyu ayııamıyacak derecede cahil olması
sebebiyle) kendisi söyleyip yazdıramayacak durumdaysa, velisi dosdoğru
yazdırsın."
Allah Teâlâ'nın: "Erkeklerinizden iki de şahit yapın."
buyruğu, yazıyla birlikte daha sağlam olması için şahit tutmayı emretmektedir.
"Eğer iki erkek bulunmazsa... bir erkek... iki kadın olabilir." Bu
durum ancak mallarda ve kendisiyle malın kastolunduğu şeylerde (akidlerde)
olabilir.
Islâm'ın insanlığa getirdiği güzel mesajlardan biri müsamaha ve
sevimliliktir. Islâm, tamahkârlık, bencillik, egoistlik ve cimrilik sahrasında,
insanoğlunun sığınabileceği yegane gölgeliktir. Bu din hem borçlanan, hem de
borç veren için ve gölgesine sığınan bütün topluluklar için bir rahmet ve
şefkat kucağıdır.
Çağdaş cahiliyyenin bencil duygularıyla yetişmiş olan kimselere bu
kelimeler bir mana ifade etmez. Bilhassa faizle beslenmiş kapıtalistlerin
dünyasında bu güzel duyguların hiç yeri yoktur.
BORÇLARDA ENFLASYON
Verilen borcun üzerinden bir yıl gibi bir zaman geçmekle
enflasyonun sebep olduğu değer farkını almak câiz midir?
Imam Ebû Yusuf'a göre, câizdir, diğerlerine göre câiz değildir.
Günümüzde olduğu gibi enflasyonun her yıl, hattâ hergün paranın reel değerini
büyük ölçüde aşındırdığını hesaba katarsak, selim vicdanlar, bu konuda Ebû
Yusuf'un görüşüne katılır. Bazı âlimler de Hanefî mezhebine göre fetvanın
bununla verileceğini söylerler. (bk. Nezih Kemal, "Tegayyuru'n-nukûd"
(mk.) 69) Bunu belirlemede en sihhatli ölçü ise altındır. Ancak en iyisi,
meselenin çözümünü sona bırakmadan, borç verirken altın olarak verip yine altın
olarak alacağını söylemektir. Bu, herkese göre câizdir. Ancak son zamanlarda
altın dahi enflasyona yenilir olmuştur. Buna göre değeri başka yollarla
hesaplanmalıdır.
2. Taksitli Satışlar
Taksitle eşya alımın faiz olduğunu, bu yüzden de câiz olmadığını
söylüyorlar, doğru mudur?
Taksitle eşya almanın fâiz olduğunu söyleyen yoktur. Fâiz;
taksitli satışlardaki vâde farkında söz konusu olabilir. Yalnız her vade
farkının fâiz olmadığı da bilinmelidir. Buna göre vâdeli satışlardaki muhtemel
durumları şöylece maddeleyebiliriz:
1- Fiyat farkı olmadan, ödeme süresi belli taksitle satış: Herkese
göre câizdir.
2- Peşin, meseIâ bin liraya satılırken, müşteriye peşin mi, vadeli
mi Istiyorsun diye sorduktan sonra, vadeli istediğini öğrenince, bin ikiyüz
lira diyerek yapılan ve ödeme süresi bilinen vadeli satış: Herkese göre
câizdir.
3- Peşin, meselâ bin lira, altı ay vadeli bin ikiyüz lira deyip,
sözleşme sırasında birinde karara varılan vadeli satış: Çoğunluğa göre câizdir.
4- Peşin bin lira, vadeli bin ikiyüzlira, deyip, hangisine karar
verildiği belirtilmeden kabul edilen vadeli satış: Herkese göre haramdır.
5- Geciktigin her ay için, yüzde, meselâ beş ödersin, şeklinde,
süresi ve dolayısıyla fiyatın tamamı bilinmeyen vadeli satış: Herkese göre
haramdır.
BORCU DÖVİZE ÇEVİRME:
Altı ay sonra alacağım bir milyon TL.yi şu anda dövize, meselâ
dolara çevirebilir miyiz?
Bu sorunun cevabını anlayabilmemiz için şu bilgileri tazelememiz
gerekir:1. Paranın para ile veresiye satışı caiz değildir. 2. Sırf Allah için
bir yardım olsun, bir iş görülsün diye başkasına verilen para (ve misli olan
diğer eşya) karz'dır ve karzda, Hanefilere göre, bağlayıcı bir zaman tayini
caiz değildir. Zaten karzı faizden ayıran özellik de budur. Yoksa ben bin lira
borç versem ve buna, altı ay sonra diye bir ödeme süresi belirlesek bu,
verdiğim para ile alacağım paranın veresiye satışı olmuş olur ki, bu faizdir.
Ancak bağlayıcı olmamak üzere bir süre belirlemede de mahzur yoktur. 3.
Veresiye satışlarda zimmete geçen borca ise deyn denir ve bundaki süre
bağlayıcıdır. Türkçede karz'a da, deyn'e de borç tabir edilir. Oysa aralarında
zikrettiğimiz gibi bir fark vardır. 4. Bir borcun, verecekliden başkasına
satılması, ya da bu borç karşılığında verecekliden başkasından bir mal (ya da
hizmet) satın alınması caiz değildir(bk. Bilmen, VI/96). 5. Alacaklının, bir
kısım alacağını, bağışlamayı kabul etmesi farklı meblağların satışı değil,
hakkının bir kısmından vazgeçmesi demek olduğundan bu caizdir, faiz değildir.
Buna göre meselâ, bin lira (karz) alacağı olan, su anda altı yüz lira ver
kalanını istemiyorum diyebilir. Günü gelmiş bin lira (deyn) alacağı olan da
aynı şeyi yapabilir, ayrıca misli ile ileri ve belli bir tarihe erteleyebilir.
Çünkü bu satış değil, hakkından vazgeçmelidir. 6. Günü gelmiş bin lira (deyn)
alacağını daha sonra ödemek üzere, meselâ marka çeviremez. Çünkü bu farklı
paraların veresiye satışıdır ve faiz olur. (Buna göre, Allah'u a'lem, bin
liralık karz alacağını, hemen kabzetmese bile, başka bir paraya
çevirebilmelidir. Çünkü karzda süre olmadığından bu, farklı paraların veresiye
satışı olmuş olmaz.) Ileri bir zamandaki bin lira (deyn) alacağını, şu anda
meselâ altı yüz liraya ya da o miktar mark'a değiştiremez. Çünkü bu paranın
para ile mübadelesindeki zaman farkı, ya da farklı paraların veresiye satışı
olur ki, ikisi de faizdir. Beşinci madde ile bunu birbirine karıştırmamak
gerekir. Orada sözkonusu olan alacak karz'dır. Burada ise deyn'den
sözedilmektedir.
Bütün bunlara göre altı ay sonra alacağınız bir milyon TL. karzın
dışındaki bir borç ise onu su anda dövize çevirip,borcu döviz olarak
sürdüremezsiniz. Çünkü bu farklı paraların veresiye satışı demektir ki, bu
faizdir. Ancak günü geldiğinde onu, üzerinde anlaşacağınız herhangi bir dövizle
tahsil edebilirsiniz. Ama işin başında, alırken meselâ mark olarak alırım
diyemezsiniz. Yok eğer bu alacağınız deyn değil de karz ise ve bağlayıcı olmasa
dahi, bir süre söylenmemişse, onu (Allah'u a'lem) şu anda herhangi bir dövize
çevirmeniz ve vereceklinin artık o döviz üzerinden borçlu olması, caiz
olmalıdır (Konu için zikredilen kaynaktan başka ayrıca bk. Mavsilî, E1-Ihtiyâr,
NI/8-9 (Ist.)).
BOŞADIĞI EŞİNE DÖNMEK
Bir hanımı, boşanmak istemediği halde, eşi boşarsa ve koca tekrar
eşine dönmek isterse bu, dinen câiz olur mu?
Islâm fıkhına göre eşler birbirlerine üç bağ ile bağlıdırlar.
Koca, karı-kocalık ilişkisi içinde yaşadığı eşiyle bu bağların üçünü birden
koparırsa normal şartlarda artık ona dönemez: Birini ya da ikisini koparırsa
bakılır: eğer "ric'î" talâkla (yani talâk ve boşama sözü ederek)
boşamışsa, iddet süresi içerisinde, kadın istemese dahi, istediği zaman
dönebilir. "Bâin" talâkla (yani ayrılık ifade eden sözlerle)
boşamışsa, ya da "ric'î" talâkla boşayıp ta, kadının iddeti dolmuşsa,
artık kadın kâbul etmedikçe, koca kendi istediğinde ve yeni bir nikâh yapmadan
dönemez. Sizin boşanmanızın ne tür bir boşanma olduğunu bilmeden size özel bir
şey söyleyemeyeceğiz.
BOŞAMA (TALAK)
Islâm'da boşama hakkının erkeğin elinde olması, erkeğin, kadın
istediği anda boşayabilmesi demek olacağı, bu yüzden boşanma olaylarının
çoğalmasıyla kadınların gadre ugrayacağı iddia edilerek, IsIâm'daki
"talak=boşama" müessesesi tenkit edilir.
Konunun Islâmî yönüne değinmeden, diyalektik açıklamasını vermeye
çalışalım:
Önemli olan boşama yetkisini kadına ya da erkeğe vermek mi, yoksa
boşanma olaylarını olabildiğince azaltarak, bundan doğacak maddî ve manevî
zararların maksimum düzeyde önüne geçmek mi? Elbette ikincisi denilecektir.
Öyleyse Islâmî olan ve olmayan toplumlar arasında, boşanma olayları konusunda
karşılaştırnmalı bir istatistik yapıp, bunun hangisinde daha zararlı boyutlara
vardığına bakmak, daha gerçekçi bir yol olmaz mi? Biz hemen şuracıkta, İslam'ın
bu öğretisini haksızlık gören batı ülkelerinin en gelişmişi olan Amerika'da,
seksenli yıllardaki boşanma oranını söyleyiverelim, yüzde kırk sekiz. Ve hemen
ekleyiverelim: Günümüzde olduğu gibi, tarih boyunca İslam'ın hayattan
olabildiğince uzaklaştırıldığı dönemlerde bile, Islâm toplumlannda bu oran,
bunun yarısına dahi çıkmamıştır. Öyleyse niçin sistemlerin sonuçlarına değil
de, prensiplerine bakılıyor?,
Şimdi islâm'a dönelim: Erkeğin daha önce sözünü ettiğimiz
konumundan ve tüm malî sorumlulukların onun omuzlarında olduğundan ötürü
Islâm'da boşama yetkisi ona verilmiştir. Erkek yerine kadına verilmesi
gerektiğini söyleyen zaten olmadığına göre, tek ihtimal, bu hakkı ikisinin
beraberce kullanmaları ihtimalı kalıyor. O takdirde:
1- Kadın güçlü olan duygusal davranışların etkisiyle boşanma
olayını daha çok gündeme getirecek ve ailenin huzurunu bozacaktır.
2- Iki taraftan da gelebileceği için boşanma isteği en az (çünkü
kadın daha duygusaldır) iki katına çıkacak veya karşı tarafın da bunu kabul
etmesiyle boşanma olayları da yine en az iki kat daha artacak, (Nitekim
Amerika'daki istatistikler bunu gösteriyor) ya da kabul etmemesiyle düşmanlık,
sürtüşme ve geçimsizlik daha da çoğalacaktır.
3- Böyleec ya, evleri kendilerine zindan haline getirilen eşler
başka ilişkilerle hayat sürdürmeye devam edecekler ve artık birbirlerinin,
sevecekleri eşle huzur dolu bir yuva kurmalarına engel olacaklar, ya da bir
taraf boşanmada aşırı istekli olan diğer tarafın bu arzusunu istismar edip,
ondan ancak çok büyük meblâglar alarak boşanmayı kabul edecek ve diğerini
zarara sokacaktır.
4- Bu arada boşanmak isteyen eşlerin ömürleri mahkeme kapılarında
geçecek ve herkesin huzurunda birbirinin kirli çamaşırlarını ortaya dökerek,
ondan sonraki hayatlarını da lekeleyecek ve karartacaklardır.
Halbuki Islâmî boşama tarzı, özellikle aile hayatının da Islâmî
olduğu bir toplumda, hem işleyişi, hem de sonuçları açısından son derece fitrî
ve makul görünmektedir:
(1) Bir defa boşama, helâl olmakla beraber, "Allah katında
helâlların en çirkinidir" (Ebû Dâvûd, talak 3; ibn Mâce, talak 1 .) ve en
son başvurulacak bir çâredir. "Allah sık sık eş değiştiren çeşnici
erkeklere ve çeşnici kadınlara lânet eder." (el-Hindî, Kenzu'l-Ummâl
IX/661; Suyûtî, e!-Câmi'us-sağîr H. No. 3288 (Taberânî'den)) Yani boşama, büyük
ölçüde dinî engelle karşı karşıyadır.
(2) Sünnetin öğrettiği boşama biçimi hiçbir sistemde bulunmayan
birleştirici ve yapıcı özellikler taşır:
a) Kadın erkeği âdetli halinde boşayamayacak, âdeti bittikten
sonra hiç cinsel ilişkide bulunmadığı temizlik süresinde boşayacaktır. Böylece
cinsel ilişkiye acıktığı bir anda onu gözden çıkaramayacak ve boşaması
zorlaşacaktır.
b) Islâm'da kadınla erkek birbirine üç bağla bağlı
bulunduklarından, birinci boşamada kadının erkekle bütün ilişkileri
kesilmeyecek, kadın "iddet" dönemine girecektir. Böylece erkek
yalnızlığın tadını birazcık tadacak, karısını arzulayacak ve boşadığı andaki
duygularından sıyrılmış olarak düşünme imkânı bulacak ve köklü bir sebep yoksa,
yeni bir nikâha bile gerek kalmadan karısına dönecektir. Aynı imkân ikinci
boşamasında da tanınacak, üçüncü defa boşaması ise böyle önemli bir kurumu
hafife alma anlamı taşıyacağından, artık o kadına dönmesine izin verilmeyecek
ve erkek bir bakıma cezalandırılmış olacaktır.
(3) Boşamada sünnete uymaz ve yasaklanan bid'at türü bir boşama
ile karısıyla kendi arasındaki bütün bağları bir anda koparırsa, bu boşama da
geçerlidir. Ancak erkek bir suç işlemiştir ve cezasını görmelidir. Bir defa
yaptığı iş bir günahtır ve manevî sorumluluğu vardır. Karısına artık istese de
dönemeyecektir. Onun "iddeti" süresince her türlü nafakasını
sağlayacak ve malî bir cezaya çarptırılacaktır. Ve görüldüğü gibi, bu sistemde
gadre ugrayan kadın değil, aslında erkektir. Bu yüzden, işin manevî sorumluluğu
bir tarafa, bu riskleri göze alamayınca erkek kolay kolay boşama yoluna
gidemeyecektir. Bu, işin işleyiş biçimine değil, sonucuna bakmakla kolayca
anlaşılabilir.
Diğer yönden boşanmak için ciddi sebepler varsa, kadın-erkek bir
sürü engelle karşılaşmadan, mahkemelere düşüp, milletin huzurunda birbirlerini
rezil etmeden kolayca ayrılabilecekler ve özledikleri yuvayı kurmak için
şanslarını yeniden deneyebileceklerdir.
Boşama uygulaması bu söylediğimiz biçimde olmaz ve kadının hakları
çiğnenirse, mahkemeleri yanında bulacak ve "haklı, hakkını alıncaya kadar
güçlü" olacaktır.
BOŞAMA YETKİSİNİ KARIYA VERMEK
Islâmda boşanma hakkı erkeğe verilmiştir. Kadın ancak mahkeme
kararı ile boşanma isteyebilir ve meşru sebepler varsa boşanır.
Ancak erkek kendi iradesi ile kendisinin olan boşama hakkına
karısına verebilir ve buna da Islâm hukukunda "tefvîzu't-talâk" adı
verilir. Koca talakı karısına nikâh esnasında "tefviz" edebileceği
gibi sonradan da edebilir ve bu bir "tevkîl=vekîl kılma" değil,
"temlîk=mülküne verme, ona mülk kılma" olur. Çünkü vekil başkası
adına çalışan kimsedir. Kendisini boşama yetkisi alan kadın ise, kendisi adına
iş göreceğinden vekil olamaz, nikâhına doğrudan sahip olur. Bu durumda:
1. Kadın nikâh esnasında "boşama yetkisine bana vermen şartı
ile seninle evlenmeyi kabul ederim" der, koca da kabul ederse koca bu
hakkını artık geri alamaz, kadın istediği zaman kendisini boşar ve bu bir
"bâin" talâk olur. ,
2. Nikâhtan sonra herhangi bir zaman koca karısına: Kendini boşama
konusunda muhayyersin, ya da bu konuda yetki senin elindedir, veya dilersen
boşanabilirsin, demesi ve karının da o mecliste bunu kabul etmesi halinde durum
yine aynıdır. Cumhur (fıkıhçılar çoğunluğu) karının, kabul ettiğini
bildirmeksizin o meclisten kalktıktan sonra artık kabul hakkının kalmayacağını
söylerler. Çünkü bu bir "temlik" tir ve gerçekleşebilmesi için o
mecliste kabul görmesi gerekir. Ancak bunu söyledikten sonra koca da bundan cayamaz.
Çünkü bunda yemin, yani talâkı, karının boşamasına bağlama, ta'lik anlamı
vardır. (Merginânî, Hidâye I/244) Ancak Ibn Hümâm, bu ifadelerle boşama yetkisi
kendisine verilen kadının, bunu o mecliste de, o meclisin dışında da (yani
sonradan da) kabul yetkisi vardır, der: Çünkü Rasûlullah Aişe validemize, böyle
bir durum söz konusu olduğunda: "Annene babana sormadan acele karar
verme" (Ibn Hümam, Fethu'I-Kadir N/410) diye buyurmuşlardır. Kocanın:
"Istediğin zaman kendini boşayabilirsin" gibi bir ifade kullanması
halinde karı, kendisini istediği zaman boşayabilir. (Merginânî,.)
BOŞAMADA PİŞMANLIK
Evli bir çift mahkeme kararı ile ayrılıyorlar. Sonra kadın pişman
olup tekrar kocasına dönmek istiyor, bu mümkün müdür?
Isâmda boşama yetkisi erkeğe aittir. Boşamanın mahkemede olması da
şart değildir. Karı-koca birbirlerine üç bağla bağlıdırlar. Haram ve çirkin bir
davranış olmakla beraber, erkek bu bağların üçünü birden koparmışsa artık
karısına istediği anda dönemeyecektir. Sözünü ettiğiniz olayda, henüz mahkemeye
gidilmemişken, ya da mahkemede erkek karısını üç "talak"la boşamışsa,
karısının ya da kendisinin pişman olması artık fayda vermez ve birbirlerinden
kesinkes ayrılmış olurlar. Eğer koca karısının, bütün bağlarını koparmayı
kastederek üç talakla boşanmamışsa tekrar birbirlerine dönebilirler. Boşama
şekli "ric'î" (cayılabilir) ise nikâh yapmalarına bile gerek yoktur.
BOŞANMA İLGİLİ BAZI ÖNEMLİ MESELELER
Koca, başka bir beldede adresli olan karısına gönderdiği mektup
v.s. ile de kadını boşayabilir.
Saralı koca, sarası esnasında hanımına "Boş ol" dese
kadın boş olmaz.
Dayak veya şiddetli hastalıktan dolayı aklı zail olan
kocanınboşaması geçerli değildir.
Koca bir kere "Şart olsun" deyip üç boşama kasdetse bir
boşama meydana gelir.
Koca. "Boş ol" dedikten sonra sesli ve ilave ederek
"Inşaallah" dese boşanma olmaz.
Koca karısına, "Beş talak (boşama ile boş ol) dese kadın üç
talakla boş olur.
Koca karısına "Anasını filân ettiğim" dese boş olmaz.
Koca, karısının kız kardeşi ile cinsel ilişkide bulunsa karısı boş
olmaz.
Koca karısına "Bre kahpe" dese boş olmaz.
Koca kızdığı anda, karısını boşadığını bilip kaç aded boşadığını
bilmese bir boşama meydana gelmiş olur.
"Başına gün doğsun" demek, "Karım boş olsun"
manasında örf bulunan yerdeki koca, karısına "Başına gün doğsun" dese
karısı boş olur.
Koca, karısına "Birden üçe kadar boş ol" dese iki boşama
gerçekleşmiş olur.
Delinin boşaması geçerli olmaz.
Koca karısına "Eğer istersen benden üç boşama ile boş
ol" deyip kadın susup ağlayacak olsa, boş olmaz.
Diliyle söylemediği müddetçe, işaretle boşama ve boşama adedi
gerçekleşmiş olmaz.
Uyuyanın uykuda ki boşaması geçersizdir.
Koca karısına "Sen bana yaramaszin" dese kadın boş
olmaz.
Koca "Falan işi işlemessem, şart olsun" der, fakat
zam'an tayin etmezse hayatının son anına kadar boşama gerçekleşemez.
Koca izin vermeden bir diğer şahsın, kocanın karısını boşaması
geçersizdir.
Karı kocasına "Ben seni istemiyorum, beni boşa" der,
koca da "Var benden falan ol" deyip boşamaya niyet ederse karısı boş
olur.
Koca "Evime girmeni yasaklamasam" diye şart etse,
birinci defa yasaklayıp daha sonra yasaklamasa kadın boş olmaz.
Koca karısına "Istediğin yere gidersen, benim karım
değilsin" deyip, kadın da istediği yere gitse boş olmaz.
Koca karısına "Ben seni bugün babamın evine götürmeye
şartliyim, gel gidelim" der fakat kadın gitmeyip o gün götürmek mümkün
olmasa, koca bu sözüyle boşama şartını kasdetmiş ise karısı boş olur.
Başkasından nesebi belli olan karısı için "Kızımdır"
dese boşanma meydana gelmez.
Koca karısına "Seninle kırk güne kadar geçinelim kırk günden
sonra ayrılalım sonra da kız kardeşim ol" demekle "kız kardeş gibi
haram ol" manasını kasdederse karısı boş olur.
Karısına "Bugün seni üç boşama ile boşamassam. üç boşama
(talak) ile boş ol" deyip o gün "Bana şu kadar para vermek üzere seni
üç boşama ile boşadım" dese fakat kadın kabul etmese,boş olmaz.
Koca karısına. "Şimdiden sonra anam ol" deyip haram
olmak anlamını kasdederse kadın bain boşama ile boş olur. .
Bazan kendine gelen deli aklı başında iken hanımını boşasa kadın
boş olur.
Koca "Odadan dışarı çıkarsan, şart olsun dese, emir
olmaksızın başka birisini arkasına alırdısan çıkarırsa boşama gerçekleşmiş
olmaz.
Koca karısına "Kız kardeşiin ol" deyip boşamayı
kasdetmese kadın boş olmaz.
Boşama konuşulurken, kızarak kayınpederine "Kızını istemem,
kime isterse gitsin" dese, boşamaya niyet etmediği müddetçe kadın bain
boşama ile boş olmaz.
Koca karısına "Var, yikil git" deyip, boşamaya niyet
etmese boş olmaz.
Karısına "seni iple bağlamadım, boşsun" der, fakat
maksadı boşama olmazsa sözüyle tasdik olunur.
Kadın kocasına "riikah ve nafakamdan vaz geçtim, beni
boşa" der koca da "çünkü sen beni istemezsin ben de senden vaz
geçtim" dese kadın bain boşama ile boş olur.
Koca karısını nafakasız bırakıp başka bir beldeye gitmek istediği
zaman, kadın nafakası için kocasından kefil isteyebilir.
Koca karısıyla beraber yemek yememeğe şart edip bir sofrada ayrı
bir sahandan yemek yese boşama gerçekleşmiş olmaz.
Koca arkadaşına hitaben "Eğer falan işi işlersem her ne
dersen öyle olsun" der ve o işi isleyip boşamayla alâkalı söz söylemeseler
boşama olmaz.
Koca karısını haksız yere dövmeyeceğine şart edip kadın kocasına
"Haram yiyici" ve benzeri bir söz sarfeder, kocası da onu döverse
boşanma meydana gelmez.
Karısına "Seni istemem" dese -boşamaya niyet etmemişse-
kadın boş olmaz.
Koca "Iznim olmadan oturduğumuz evden disan çıkarsan"
diye karısına şart kosup, kadın da bir defa izniyle birisine gidip daha
sonraları izinsiz olarak gittiği kişiye gidecek olsa boşanma meydana gelir.
Peşin mehri ödenmiş kadını koca evine getirse fakat kadın cinsel
ilişkiyi kocaya yasaklasa kadın nasize olmaz.
"Bana kadın lâzim değil" demekle boşama olmaz.
"Filân yerde olduğum müddetçe, filanca ile sohbet edersem,
şart olsun" deyip, o kişiyle başka bir yerde sohbet edecek olursa boşanma
olmaz.
Kayınpederine "Sen ve kızınla bir alâkam yoktur" deyip
boşamaya niyet etmemişse boşanma meydana gelmez.
Fakir olan karı ve kocanınnafakaları zengin ogulları üzerinedir.
Koca karısına "Aramızda nikâh yoktur" der, boşamaya da
niyet ederse kadın boş olur.
Koca karısına "Bana namahrem oldun ve bana haramsın"
dese hanımı bain olarak boş olmaz.
Kocaya "karın var mi?" denilip "yoktur" dese
boşanma meydana gelmez.
Kadın kocasına "ben sana karı olmam" der koca da
"öyle ise karım yoktur" dese boşanma olmaz.
Koca, "Şart" lafi "Boşama" anlamında örf olan
yerde, şarta bağladığı boşama gerçekleşecek olsa ricî boşama gerçekleşir.
Boşanma konuşulurken. koca "karımdan vazgeçtiin" dese
kadın bain olarak boş olur. Boşanmaya niyet olunmamissa boşama gerçekleşmez.
Boşanma iki şarta bağımlı kilinip, biri meydana gelir, diğeri
gelmezse boşanma meydana gelmez.
Koca karısına "Sana bu ayda falan şeyi hibe etmezsem.."
diye şart edip o ayda vadettiği şeyi hibe eder fakat karısı kabul etmese
boşanma gerçekleşmez.
Koca karısına "Sen bana haramsın" deyip boşamayı
kasdetmese boşanma meydana gelir.
Koca, alacaklıya borcunu vermemeye şart edip, başkasına emretmekle
borcunu verecek olsa boşanma meydana gelir.
Cinsel ilişkide bulunulan kadın bain boşama iddet süresi
tamamlanamadan önce birisiyle evlenecek olsa nikâh akdi sahih olmaz.
Koca "Her kim filân işi işlerse karısı boş olsun" deyip
kendisi o işi islese boşanma gerçekleşir.
Karısına "Iznim olmadan filân işi işlersen şart olsun"
der, kadın da izinsiz o işi işlerse boş olur.
Kocanıntenasül uzvu kısa olup, kadının tenasül uzvunun içine
girdiremediğinden dolayı kadın kocasından ayrılmak için girişimde bulunamaz.
Kocaya "karıni boşadın mi?" denildiğinde"
"boşadım" diye haber verse kadın boş olur.
Boşama konuşulurken karısına "Iraden elinde olsun" der,
kadın da orada kendini boşarsa bain olarak boş olur.
Koca kadını nikâhlarken boşama yetkisi kadının elinde olmak üzere
nikahlayacak olursa kadın kendisini boşayabilir.
Koca "karımı yakın zamanda boşamassam" diye şart etse,
bir sene geçip boşamayacak olursa boşanma gerçekleşir.
Kadın "Her ne zaman istersem boşanma yetkisi benim elimde
olacak" şartıyla evlenecek olursa boşanma konusundaki ilk teklif (veya
yetki) kadının hakkı olup diledigi anda kocasından boşanabilir.
Koca "Evime girersem karım boş olsun" dedikten sonra
birkaç kişi bunu tutup zorla evine çekerek içeri sokacak olsalar, karısı boş
olmaz. Bu durumda koca evinden çıkıp bilâhare kendi isteğiyle eve girse yaptığı
şarta binaen karısı boş olur.
Koca "Bugünden sonra şu evde oturursam şart olsun" deyip
kendisi çıksa fakat çoluk-çocuğunu ve eşyalarını o evde bıraksa boşanma meydana
gelir. Onları da çıkarır başka evde sakin olursa hanımı boş olmaz.
Kocaya "Filan işi işlersen, karın boş olsun mu?"
denildiğinde, susup o işi islese karısı boş olmaz.
Koca "Karımı bir defa boşa" diye vekil tayin ettiği
kimse üç defa boşasa -Imam-ı Azam'la (r.a) göre- boşama olmaz.
Koca "Filân işi işlersem şart olsun" dedikten. sonra o
işi işlerse maksadı da boşama ise, boşanma meydana gelir.
"Falan işi işlersem helâlim haram olsun" diyen koca, o
işi isleyecek olursa kadın bain olarak boş olur.
Erkek yabancı bir kadına "Eğer seninle evlenirsem boş
ol" dese, evlendiği zaman boş olur.
Bekâr erkek "Eğer filan işi işlersem. her helâl bana haram
olsun" der ve evlendikten sonra o işi isleyecek olsa karısı boş olmaz.
Erkek, "Şu kadını nikâhla" diyene cevab olarak
"nikahlamam, ne zaman nikâhlarsam benden üç boşama ile boş olsun" der
ve bilâhere nikahlayacak olursa üç boşama gerçekleşir
Içkiden sarhoş olmuş kişinin karısını boşaması ve boşama adedi
geçerlidir. (Ancak içki kendisine zorla içirilip hanımını boşamışsa bu boşama
geçersizdir. Esrar v.s. ile sarhoş olanlar için de hüküm aynıdır)
Içkiden sarhoş olan koca cinsel ilişki lâfziyle hanımına sövecek
olsa boşanma olmaz.
Koca karısına "Eğer filân kişinin evine varırsam, helâlim
haram olsun" deyip, varacak olursa hanımı bain boşanma ile boş olur.
Koca karısı için "Izinsiz filancanın evine varırsa boş
olsun" deyip sonra arkadan izin haber gönderir, haber ulaştığı zaman kadın
eve varmışsa boş olmaz.
"Boş ol" lafziyle ric'î boşanma meydana gelir.
Koca boşamayı bir işi işlemeye bağladıktan sonra herhangi bir
sebebden dolayı nikâhı yok olup, bilâhere başka bir kadını nikâhlayıp o işi
isleyecek olursa boşanma meydana gelmez.
Koca karısına "sen benim üzerime annem ve kız kardeşim gibi
haramsın" der ve boşanmaya niyet ederse bain boşama meydana gelir.
Koca bir başka adama "Seni evime korsam" diye şart edip.
Kocanın izni yok iken adam eve girecek olsa boşanma meydana gelmez.
Koca bir işi yaptığı halde "Eğer o işi isledimse..."
diye şart etse boşanma meydana gelir.
Koca karısını dövüp, sorulduğunda "Eşyamı kaybetti. onun için
dövdüm. Eğer onun için değilse şart olsun" der, kadın da kaybetmediğine
dair yemin ederse, boşanma meydana gelmez.
Hayız gören hamile olmayan, boşanmış kadın üç hayız görmeden
başkasıyla evlenemez.
Bekâr erkek bir işi işlememeye -bekârken- şart edip evlenince o
işi isleyecek olsa boşanma meydana gelmez.
Mektup göndermekle cinsel ilişkide bulunmuş olduğu hanımını
boşayacak olsa ric'î boşanma meydana gelir.
Koca karısını nikâhladıktan sonra "Eğer onu nikâhladımsa onu
boşamak üzerime olsun" dese, kadın boş olur.
Ric'î boşama ile kocasından boşanmış olan kadın, boşayan kocasına
şehvetle dokunur veya onu öpecek olursa kocasına dönmüş olur.
Kocanın boşamayı bağlı kıldığı şart gerçekleşince, boşanma meydana
gelir.
Kocası ölmüş hamile kadının iddeti doğumla nihayete erer. (Iddet:
Bir kadının, kocasının ayrılması veya ölmesinden sonra belli bir müddet başkası
ile evlenemeyip bekledigi süredir.)
Koca "Falan eşyayı satmaz isem" diye şart edip,
sattıktan sonra yine satın alacak olursa boşanma meydana gelmez.
Müslüman olan kimseden (dinden çıkmayı gerektiren) küfür kelimesi
sadır olmakla hanımı -mahkemeleşmeksizin- bain olarak boşanır.(Fetevây-i
Netice)
Koca "Bu köyde oturursam, şart olsun dese. çoluk çocuğu çıkıp
bir diğer köye yerleşdikten sonra bazı işleri için daha önceki köye gelse,
hanımı boş olmaz.
Koca karısının memesini, annesinin memesine benzetse keffâret-i
zihar lâzım gelmez. (Başını da benzetse durum aynıdır, gerekmez) (Keffaret-i
Zihar: Karısının tamamını veya onun yarısı gibi yaygın bir uzvunu kendisine
ebediyen nikâhı haram olan bir kadının tamamına veya bakması haram olan bir
uzvuna benzeten kimseye gerekli olan keffaret demektir.)
Koca karısına "Üzerine evlenirsem alacağım boş olsun"
demiş olsa aldığı hanım boş olur.
Bir kaç -dinden çıkmayı gerektirecek- küfür kelimesinin meydana
gelmesiyle nikâh yenilenecek olsa nikâh adedi tamamlanmış olmaz.
Erkeğin tenasül uzvunun ve husye(haya)'lerinin kesik olduğunu
bilmeden evlenen kadın bilâhere duruma vakıf olsa nikâhı feshettirebilir.
Koca karısına "Sen öldükten sonra eğer evlenirsem anam
avradım olsun" der, kadın ölür, kocada evlenecek olursa boşanma meydana
gelmez.
Koca bir diğer adama. "Evime girersen. şart olsun" der,
evi başkasına sattıktan sonra adam o eve girecek olursa boşanma meydana gelmez.
Koca karısına "Zaman tayin etmeksizin seni boşamaz isem şart
olsun" derse boşanmadan ümit kesildiği an boşanma meydana gelir.
Başkasının karısını nikâhlamak veya onunla evlenmek caiz değildir.
Cinsel ilişkiden ve halvetten önce boşanan kadının iddet beklemesi
gerekmez.
Ric'î boşamada iddet bitiminden sonra nikâh olunmadan izdivaç
muamelesi olmaz.
Kocasından (dinden çıkaran) küfür kelimesi sadır olmakla bain
olarak boşanan kadına, imanı tazelemesinden sonra yeniden nikâh için baskı
yapılamaz.
Kendinden küfür kelimesinin sadır olmasıyla bain olarak boşanan
kadına iman tazelemesinden sonra yeniden nikâh için baskı yapılır.
Kocaya "Filan işi işlersen hanımın üç boşama ile boş olsun
mu?" dediklerinde "Boş olsun" deyip, o işi islese hanımı üç
boşama ile boş olur.
Kadın zengin kocası varken oğlundan nafaka talebinde bulunamaz.
Fakir kadının nafakası beraberce kızının zengin oğlu ile kızının
zengin kızları üzerinedir.
Vefat eden kocanın karısı. kocasının terekesinden nafaka alamaz.
Karısını ve küçük çocuklarını nafakasız bırakıp kaybolan
kocanınBabası, oğluna müracaat etmek üzere bu kadına ve çocuklara nafaka
vermeye zorlanır.
Kocası olmayan fakir kadının nafakası zengin baba ile zengin oğul
ve kızları üzerine gerekli olur.
Kocanın boşamış olduğu kadından olan kızı on yaşına girince kadın
kocasına "A1 sen terbiye et" diyebilir.
Baskı ile olan boşama geçerlidir.
BÜLBÜL VE KANARYA GİBİ KUŞLARA KARŞI HEVESİM VARDIR. ONLAR İÇİN
KAFES ALIP BESLİYORUM. BU HUSUSTA DİNİ BİR SAKINCA VAR MIDIR?
Bülbül ve kanarya gibi kuşlarla oynayıp onlarla vakit geçirmek
doğru değildir. İnsan Allah'ın halifesi olduğundan kendisine düşen büyük
vazifeler vardır. Lüzumsuz şeylerle uğraşmamak lazımdır. Bununla beraber böyle
kuşları evde bulundurup kafeste hapsetmek haram değildir. Haram olduğuna dair
hiç bir şey varid olmamıştır.
Onları kafeste tutmak haramdır, denilmez. Çünkü hayvan için ahır
ne ise kuş için kafes öyledir. Yani hayvanları ahırda hapsetmek caiz olduğu
gibi kuşları da kafeste hapsetmek caizdir. Peygamber (sav)'imiz hizmetinde
bulunan Enes bin Malık'in annesinin evine arasıra giderdi. Küçük çoğunun bir
kuşu vardı. Peygamber (sav) kuşu ne yaptı diye latife edip çocuğa soradı. Şayet
kuşu hapsetmek caiz olmasaydı, Peygamber (sav) mutlaka onu yasakalayacaktı
(el-Fetava al-Kübra).
BURÇ VE FAL
Burç, gökyüzündeki özel yıldız kümelerinin herbirine verilen addır
ve bilinen oniki burç vardır. Bunların, astronomik konumları itibariyle, meselâ
Güneş gibi Dünya ile çeşitli etkileşimleri olabilir. Ancak gelecekle ve gaypla
ilgili bilgilerin onlardan alınması mümkün değildir. Çünkü "gaybı sadece
Allah (c.c.) bilir" (157 En'âm (5) 59) Fal ise, Kur'ân-ı Kerim'in
ifadesiyle "şeytanın işlerinden bir pisliktir" (158 Mâide (5) 90) Bu
yolla da gaybî bilgiler elde edilemez. Dikkat edilirse "Burç" ve
"Yıldız Falı" gibi şeytanlıklarla insanları meşgul eden gazete ve
dergiler, aslında "gayb"a hiç inanmayan insanların elindedir. Öyleyse
inananlar, onların bu hurâfelere niçin bu kadar önem verdikleri konusunu iyi
düşünmelidirler. Görülecektir ki, bu şeytanlıkların iki önemli hedefi vardır:
Umudundan başka birşeyi olmayan fukaranın o umudunu bile sömürüp kasalarını
şişirmek, inanmayı asılsıza çıkararak inançları sarsmak.
BÜYÜ, BÜYÜCÜLÜK
Buna Arapça'da "sihir" adı da verilir. Bir insanı
istenilen şeyi yapmağa sevk eden gizli kuvvet, tabiata aykırı haller vücuda
getiren etkiler. Bunları yapanlara "büyücü" denilir. Büyüyü şöyle
tarif etmek mümkündür. Herhangi bir çıkar uğruna başkasına zarar vermeye
yönelik meşru olmayan yollarla bir takım gizli kuvvetleri yönlendirerek yapılan
ve gerçeğe uymayan gözbağcılık, düzenbazlık, oyunculuk şeklindeki işler.
Gözbağcılık, düzenbazlık gibi oyunlarla insanları aldatan kişiye büyücü, bu
kişilerin yaptığı işe büyü, bu işin meslek haline getirilmesine de büyücülük
denir. Büyücülük, İslâm'dan önce Araplar'da, Rumlar'da, Hintliler'de,
Mısırlılar'da yaygın idi. Özellikle Hz. Musa zamanında büyücülük itibarlı bir
meslek idi. Hz. Süleyman zamanında da yaygındı. Büyünün kendine göre
özellikleri ve çeşitleri vardır.
Kara büyü: Asıl sihir bu olup bazı kimseler, perilerin ve
özellikle şeytanların müdahalesiyle, tabiatüstü bir takım fiiller
yapabilecekleri iddiasındadırlar.
Mecaz yoluyla büyü: Anlaşılamaz, akıldan hariç şey demektir.
Beyaz yahut (tabii) büyü: Zahiren acaip, fakat aslında tabii
sebeplerle meydana gelmiş bir takım fiiller yapmak sanatıdır. Hokkabaz kuleleri
gibi.
İslâm toplumlarında sihir: Müslümanlardan bazıları büyüde
Yahudilerden, Suriyeliler'den, İranlılar'dan, Keldânîler'den ve Yunanlılar'dan
ders almışlardır. Tütsü, tılsım, muska, cadılık, fala bakmak vs. hep oralardan
gelmiştir. Müslümanlar cinlere inandıkları için bu inanç sihre inanmaya da
yolaçabiliyordu. Rasûlullah (s.a.s.) "isabet-i ayn"a, yılan sokması
ve genellikle hastalıklara karşı rukyayı yani duayı caiz görmüştür. Fakat büyü
ile Hz. Peygamber'in (s.a.s.) duası arasında hiçbir ilişki yoktur. Bir takım
fal kitapları vardır ki kelime ve harflerin suretiyle geleceği bilmeye
çalışırlar.
Büyü ve büyücülük İslâm'da yasaklanmıştır. Kur'an-ı Kerîm'de
büyücülerin iflah olmayacağı (Tâhâ, 20/69) belirtilmiştir. Kâfirler,
kendilerini haklı çıkarabilmek, Allah'ın elçilerini yalanlamak için onları
büyücülükle, büyü yapmakla suçlamışlardır. Büyücülükle suçlananlar arasında Hz.
İsa (es-Sâf, 61/6); Hz. Musa (ez-Zuhruf, 43/49); (ez-Zâriyat, 51/39), Hz.
Süleyman (el-Bakara, 2/102), Hz. Muhammed (el-Hicr, 15/6) zikredilmektedir.
Başka bir ayette, inanmayan kişilerin bütün peygamberleri büyücülükle suçladıkları
görülmektedir (ez-Zâriyat, 51/52). Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde yedi
şeyden sakınınız" buyururken ikinci sırada "sihir yapmayı"
zikretmiştir. (Buhârî, Iiasâya 23; Müslim, İman,144). Başka bir hadiste büyü
yapan kişinin küfre girdiğini belirtmiştir. Muhabbet için efsun yapmanın,
ipliğe okumanın, büyü yapmanın şirk olduğunu da belirtmiştir (Nesâî, Tahrim
19). Büyüye inanan kişinin Cennet'e giremeyeceği de (Ahmed İbn Hanbel, II, 83;
IV, 399) belirtilmiştir.
Başka bir hadiste de büyücüye, müneccime, gaibden haber veren
kimseye inanan kişinin Kur'an'ı inkâr etmiş olduğu belirtilmektedir. (Ebû
Davûd, Tıp, 21).
CAMİDE KONUŞUP SOHBET ETMEK CAİZ MİDİR?
Camide yapılan konuşma din ile ilgili ise ibadet olduğundan
makbuldür. Fakat dünyevi olup da bir kimsenin gıybet ve dedikodusu yapılmıyorsa
mübahtır. Gıybet ise haramdır: Hülasa camide yapılan konuşmnın helali helal,
haramı haramdır.
CAMİDE YATMAK CAİZ MİDİR?
İslam dininde caminin büyük bir yeri vardır. Zikir, fikir ve
ibadet yeri olduğu gibi Allah'ın münacatına mazhar olmak için ayrılmış mukaddes
bir yerdir. Bu itibarla zaruret olmazsa camide yemek yemek ve yatmak uygun
değildir. Ancak yabancıların camide yatmalarında beis yoktur. Bunun için
eskiden olduğu gibi bugün de hacılar Mescid-i Haram ile Mescid-i Nebevi'de
istirahat edip yatarlar ve kimse de onlara mani olmaz.
Bazı 'ulema camide yatmakta beis yoktur, yabancı (misafir)
yatabildiği gibi yerli de yatabilir, diyor. Mesela İbn Hacer şöyle diyor:
"Camide yatmakta beis yoktur, çünkü Suffa ehli daima camide
oturup kalkarlardı” Selef-i salihinin bir kısmı camide yatmak herkes için
mekruhtur, diyor.
CİLBÂB
Müslüman kadını baştan aşağı örten çarşaf, ferâce ve câr gibi dış
kıyafet. Gerek Medine döneminde gerek daha sonra ki dönemlerde mümin kadınların
evden dışarıya çıktıkları vakit üstlerine giydikleri bol ve geniş bir örtü
olup, onları tanınmayacak şekilde örten bir nevi çarşaf demektir. Cilbab mümin
kadınların Allah'ın tesettür emrine uymak için giydikleri dış örtünün Kur'an-ı
Kerîm'deki adıdır.
Cilbab, mümin hanımların alâmetidir. Bunu giyen bir hanımın
tanınması ve hakkında su-i zanna düşülmesi mümkün değildir. Zira cilbablı
hanımların böyle bol ve geniş bir örtüye bürünerek saygıyı gerektiren bir dış
kıyafetle tam tesettürlü olarak vakarla dolaşmaları, sokaktaki kadınlara
sataşmayı huy edinen cahillere çekinme hissi verir. Böyle bir İslâmî dış
kıyafet bu gibi kimselerin yapacakları edepsizliğe engel olur. (Ayrıca bk.
Tesettür).
Cilbab tabiri Kur'an-ı Kerîm'in el-Ahzâb suresinde şöyle ifade
buyrulur: "Ey Peygamber! hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına
söyle, dışarı çıkarken üstlerine cilbablarını alsınlar. Bu, onların tanınmasını
ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Allah, Gafûrdur, Rahîmdir. "
(el-Ahzab, 33/59)..
CİLBAB" NEDİR?
Islâmî kadın elbisesi tipi sözkonusu olunca, günümüzde en çok
tartışılan konulardan biri de, "cilbab" ın ne olduğu konusudur. Biz
bu konuyu en geniş şekliyle araştırıp anlatmayı deneyecegiz. Ta ki, bu konuda
artık tartışma olmasın ve müslümanlar bu doğrultuda bir adım daha ilerlesinler.
Bilindiği gibi Kur·'ân-ı Kerîm'de erkek elbisesi konusunda detaylı
açıklama bulunmadığı halde, kadın kiyafeti konusunda detaylı sayılacak emir ve
yasaklar vardır: Kadınlara zinetlerini ve zinet yerlerini açmamaları,
başörtülerini yakalarını kapatacak biçimde üzerlerine atmaları, zinetlerini
duyurmak için ayaklarını yere vurmamaları, "cilbablarını" üzerlerine
sarkıtmaları ve süslü püslü sokaga çıkmamaları emredilmiştir ki, bunlar işin
teferruatına kadar belirtilmesi anlamını taşır. Bunlara bir de Resûlullah Efendimizin
açıklamaları eklenirse. kadın kiyafetinin, üzerinde ne kadar önemle durulması
gerektiğini anlamış oluruz.
Nûr Sûresi'ndeki bir âyette Allah (c.c.): "Kadınlar,
başörtülerini, yakalarını örtecek biçimde başlarına örtsünler" (Nûr (24)
31.) emrini vermiştir. Bu âyetten daha sonra gelen "Ahzâb" âyeti ile
de Allah "...Mü'minler'in kadınlarına da söyle, cilbablarını üzerlerine
sarkıtsınlar, yaklaştırsınlar." (Ahzâb (33) 59.) emrini vermiştir. Işte
daha sonra gelen bu "cilbab" âyeti, önceki ile aynı şeyi anlatmış
olmayacağına göre, birincisinde anlatılan başörtüsüne ilâve bir örtü ve elbise
emrediyor demektir. İşte Islâm bilginleri bu noktadan ve bu âyetin işin başında
anlaşılıp uygulanma biçiminden hareket ederek, "cilbab" hakkında
çeşitli yorum ve tanımlamalar getirmişlerdir. Biz önce onları görecek, sonra da
bir sonuca varmaya çalışacağız.
Tefsirlere ve klasik Arapça sözcüklere baktığımızda,
"cilbab" için şu değişik tanımların yapılmış olduğunu görürüz: Kamîs
(üstlük), kadınların başlarını ve göğüslerini örttükleri ridadan küçük,
başörtüden büyük elbise; milhafe yani çarsaf, milhafeden küçük geniş elbise,
kadının normal elbiselerini örttüğü üst elbise, vücudu baştan ayağa örten
elbise; mikna'a, yani peçe, başörtünün üzerinden örtülen rida; peştemalve rida,
kadının bulüzünün ve başörtüsünün üzerinden büründüğü çarsaf.. (Örnek olarak
bk. Zâdü'I-mesîr VN/422 ve Sabunî N/382. Bu tanımlar "cilbâb"
kelimesinin pekçok tefsirden çıkarılan tarifinin özetidir. Öyleki, bunların
dışında bir tanımı yok gibidir.) "Cilbab" için söylenenlerin farklı
olanları bunlardan ibarettir.
Görüleceği gibi bu tanımlarda genellikle belirlenen ortak özellik
"cilbab"ın giyilenden çok, bürünülen ve normal giysinin üzerine
atıverilen bir üstlük olduğudur.
Tefsircilerimiz bize cilbab'ın nasıl giyildiğini ve uygulama
biçimini de anlatırlar. Meselâ:
Ibnü'1-Cevzî: Başlarını ve yüzlerini örterler.
Ebû Hayyân: "cilbablarını idnâ etsinler" ifadesi, bütün
bedenin örtülmesini anlatır. "Üzerlerine" denmekle de yüzleri
kastedilmiştir. Çünkü Cahiliyyet Döneminde kadınların açık olan yerleri yüzleri
idi.
Ebu's-Su'ûd: Kadın cilbabı başına atar, ve kenarını da göğsüne
sarkıtır. Bu âyet; kadınlar herhangi bir sebeple çıkarlarsa, yüzlerini ve
bedenlerini örterler anlamına gelir.
Süddî de: Bir gözleri hariç, bütün yüzlerini kapatırlar, demiştir.
Ibn Kudâme: Cilbab (giyilmeyerek) entari üzerinden kuşanılır.
Ibn Abbas: Kadınlar hür olduklarının bilinmesi için tek gözleri
hariç, başlarını ve yüzlerini örterler.
Ibn Şîrîn: Ubeyde es-Sem'ânî'ye cilbabın niteliğini sordum: Bir
çarsaf alıp kuşandı. Başının tamamını kaşlarına kadar örttü. Sol gözünü açık
bırakarak yüzünü de örttü: (İşte cilbab böyle kuşanılır demiş oldu.) (bk.
Zâdü'I-mesîr V/250; Ebu's-suûd VI/81; ibn Kudâme, el-Mugnî I/602; Ebû Hayyân,
el-Bahru'l-muhît V/250; Sabûnî, Ravâyi N/283, 381.)
Elmalılı, âyette geçen: "cilbablarını sarkıtsınlar,
yaklaştırsınlar" ifadesini anlattıktan sonra şunları ekler:
"Bu açıklamada da iki şekil vardır: Birisi, kaşlarına kadar
başlarını örttükten sonra, büküp yüzünü de örtmek ve sadece tek bir gözünü açık
bırakmak. (Bizler yetiştiğimiz zaman validelerimizin tesettür tarzı bu idi.)
Ikincisi de, alnının üzerinden sıkıca sardıktan sonra burnunun üzerinden
dolayıp, gözlerinin ikisi de açık kalsa bile, yüzünün ekserisini ve göğsü
tamamen örtmüş bulunmakdır. (1310'da Istanbul'a geldiğim zaman, Istanbul
hanımlarının, bir peçe eklemek ve elde açık bir şemsiye bulunmak şartıyla tesettür
tarzları da bu idi). (Elmalılı, Hak Dinî V/3928.)
Cilbabda renk önemli midir? Ne örtünme âyetleri, ne de onları
açıklayan hadîsler, kadınların, şu, ya da bu renkte cilbab giymeleri
gerektiğini söylememişlerdir. Buna göre kadın ister siyahtan, isterse beyazdan
cilbab edinir.
Ancak ilk müslüman hanımlar ve özellikle de Resûlullah'ın
dönemindeki sahabî kadınlar cilbabın görev ve esprısını çok iyi
kavradıklarından olacak ki, genellikle siyah rengi tercih etmişlerdir. Meselâ
Ümmü Seleme Annemiz: "Cilbab âyeti indigi zaman, Ensâr kadınları siyah
giysilere büründüklerinden ötürü, başlarında kargalar. varmış gibi
çıktılar" (Cessâs, Ahkâmü'l-Kur'ân NI/372; Sabûnî N/382.) demiştir.
Şairler de cilbabı hep siyah olarak düşünmüş olacaklar ki, siyah
ve koyu renkli konuları cilbaba benzetegelmişlerdir.
Sonra, cilbabın verdiğimiz tariflerinden de anlaşılacağı gibi,
cilbabın asıl görevi kadının zinetlerini örtmesi ve dışarıda kadının
çekiciliğini azaltmasıdır; bunu ise koyu renkler daha güzel yaparlar. Buna
göre; farz ya da vâcip veya sünnet değildir ama, cilbabın koyu renkten olması
daha güzeldir, denebilir.
Bundan olacak ki, büyük Tefsirci Alûsî şunları söyler:
"Sonra bilesiniz ki, bana göre günümüzde ileri düzeyde
(müreffeh) hayat süren bir çok kadının, evlerinden çıkarken, üst elbise olarak
giydikleri örtülerde (cilbab olamayacakları gibi), gösterilmesi yasaklanan
zinetler türündendir. Çünkü bunlar nakışlı desenli ve göz alıcı giysilerdir.
Bana göre erkeklerin, kadınlarına böylece çıkma izni vermeleri, bundan
hoşlanmaları ve kadınlarının yabancı erkekler arasında bu şekilde dolaşması,
gayret, yani övülen kıskanma azlığındandır. Bu, yaygın bir musibet halini almıştır.
Böyle yaygın musibet haline gelen şeylerden biri de, kadınların,
kayınbiraderlerinden sakınmamaları, kocalarının da buna aldırmamaları, hattâ
çoğu zaman da bunu bizzat kandilerinin emretmeleridir... Bütün bunlar Allah'ın
Resûlü'nün müsaade etmediği şeylerdir. Lâhavle ve-lâ kuvvete illâ
billah..." (Alûsî, XVNI/146.)
Bütün söylenenleri gözönünde bulundurduğumuzda, sonuç olarak
cilbab için şunlar söylenebilir:
1. Cilbab, kadının evinden çıktığında başörtüsünün de üzerinden
büründüğü bir dış elbisesi ve üstlüktür.
2. Cilbab'in bütün vücudu örtmesi, genellikle en uygun model
olarak görülmüştür. En azı, yakaları örtecek kadar büyük bir başörtüsü
olmasıdır.
3. Cilbab'ın asıl fonksiyonu, kadının vücut hatlarını ve süsünü
örtmek suretiyle, bakanlara iffetli ve namuslu bir kadın olduğunu
hatırlatmasıdır.
4. Cilbab'da renk emredilmiş olmamakla beraber, siyah ya da koyu
renkli olması daha makbuldur.
5. Yurdumuzda giyilen kadın giysisi modellerinden cilbabın
târifine en uygun olanı, çarşaf ve Doğu'daki "ihram"dir. Atkı ve
omuzlarla beraber belden yukarısını örten geniş başörtüler ve Karadeniz
Bölgesinin mendilleri de bazı tariflere göre cilbab sayılabilir.
6. Çünkü cilbab, atılan, sarkıtılan ve bürünülen bir giysi olarak
tanımlanmış ve uygulanmıştır.
7. Kara çarsaf iyi bir cilbab olmakla beraber, cilbab sadece kara
çarşaftır, demek yanlıştır. Koyu renkli ve vücut hatlarını belli etmeyecek
kadar geniş abaye gibi pardesüler de bele ve göğüslere kadar sarkan koyu bir
başörtüsü ile birlikte "cilbab" sayılabilir. Cilbabin ilk
uygulamalarından anlaşılan sekle göre kolsuz ve bürünülen bir elbise olduğu
görülürse de böyle olması zorunda değildir.
d) Kadın Elbisesinde Aranan Özellikler
Islâm bilginleri kadının avreti ve elbisesi ile ilgili olan bütün
âyet ve hadisleri gözönünde bulundurarak kadın elbisesi için aşağıdaki
özelliklerin şart olduğunu belirlemişlerdir:
l. "Cilbab" âyetinde anlatılan biçimde bütün bedeni
örten bir elbise olmalıdır: Bundan sadece, fitne olmadığı zamanlarda eller ve
yüz istisna edilebilir.
2. Ince ve şeffaf olmamalıdır: Çünkü giyinmekten maksat, bedeni
göstermemektir. Halbuki seffaf bir elbise vücudu gösterir, hattâ bazan daha
câzip hale getirir. Dolayısı ile bu tür bir elbise giyen bayan "zinet
yerlerini göstermesinler" emrine uymuş olmaz. Resûlullah Efendimiz, ince
bir elbise ile yanına giren baldızı Esma dan yüzünü çevirmiştir. (Ebû Dâvûd.)
Âişe annemiz, ince bir başörtüsü ile gördüğü Abdurrahman kızı Hafsâ'nın
başörtüsünü yırtmış ve ona kalın bir başörtü örtmüştür. (Ibn Sa'd, Tabakât VllI/71-72;
Muvatta' Lebs 6.) O zamanın imkânları ve kalın iplikleriyle örülen kumaşlar
ince sayılabileceğine göre, günümüzde özellikle ilgi çekmek için yapılan şeffaf
bezlerin durumu daha iyi anlaşılır.
3. Dar olup, vücut hatlarını belli etmemelidir: Dar elbise giyen
kadını Resûlullah Efendimiz çıplak saymış ve cehennemlik olduğunu bildirmiştir.
(el-Câmiu's-sağîr 332.) Yine Efendimiz (s.a.s.) bazı "giyen çıplak"
kadınlardan söz etmiş ve bunların Allah'ın lânetine ugrayacaklarını ve
Cehenneme gireceklerini bildirmiştir. "Giyen çıplak" terimini
Şerahsî:"Ince elbiseler giydiklerinden dolayı çıplak gibi olan
kadınlardır", diye açıklamıştır. (Serahsî, Mebsût VNI/155.)
Hz. Ömer Halife iken halka dağıttığı bir çeşit elbisenin, vücut
hatlarını belli edeceği için kadınlara giydirilmemesini emretmiştir.(Beyhakî
N/234-35; Serahsî, Mebsût X/155.)
Kadının vücut hatlarını dışarı vuran elbiseye bakmak o uzuvlara
bakmak sayılmıştır.
Ibn Âbidin; "Kim bir kadını arkadan hayâle dalar ve
kemiklerinin şekli belirecek derecede elbisesini görürse, Cennetin kokusunu
duyamaz" hadisini delil tutarak, uzuvların şeklini belli eden elbise,
kalın olsa ve cildi göstermese bile yasaktır, demiştir. (Ibn Âbidîn.)
4. Kokusunu yabancılar duymamalıdır: Yerinde de gördüğümüz gibi,
Allah Resûlü Efendimiz, kokuyu çok övmek ve tavsiye etmekle beraber,
başkalarının duyacağışekilde koku sürünüp çıkan kadının zina etmiş gibi günah
alacağını bildirmiştir. Koku sürünüp camiye giden kadının namazının kabul
olunmayacağını haber vermiştir. (Ebû Dâvûd, teraccul 7; Tirmizî, edep 35;
Nesaî, zîne35; Dârimî, isti'zân 18.)
5. Erkek elbisesine benzememelidir: Allah Resûlü Efendimiz,
"erkeğe benzeyen kadına ve kadına benzeyen erkeğe Allah lânet etsin"
buyurmuş ve böyle olanları evlerinize sokmayın, diye emir vermiştir. (Buhârî,
Libas 62; Ebû Dâvûd, edep 53; Tirmizî, edep 34. )
Modern tıp da bu tür görünümlerin dengesizlik olduğunu ve gerek
giyim kuşamda, gerekse tuvaletinde karşı cinse benzeme eğilimini
"homoseksüellik"le açıklayarak, "seksüel stimulus
bozuklukları" türünden değerlendirmesi, bu maddenin anlaşılması için çok
ilginçtir. (Ayhan Songar, Psıkıyatri, Psikoloji ve Ruh Hastalıkları.)
6. Elbisenin kendisi de süslü olmamalıdır: Çünkü kadınların
yabancılara zinetlerini göstermeleri âyetle yasaklanmıştır. Allah Resûlü
kendisine bîat eden kadınlardan, cahiliyye kadınları gibi, zinetlerini
göstererek çıkmamaları üzere bîat almıştır. (Taberî I/79; Heysemî,
Mecma'ur-zevâid VI/42.) Kadının yabancıya göstermediği elbisesi istediği kadar
süslü olabilir.
7. Gayrı müslimlerin özel elbiselerine benzememelidir: Çünkü
Efendimiz: "Kim hangi millete benzerse ondandır" (Ebû Dâvûd, libâs 4;
Müsned N/50; Benzer bir hadîs için bk. Tirmizî, isti'zân 7.) buyurmuş ve
müslümanları devamlı, başkalarından ayrı olmaya çağırmıştır.
8. Üzerinde Kur'ân-ı Kerîm âyetleri işlenmiş olmamalıdır. (bk.
Kal'acî, Mevsû'atü-fıkh-ı Ibrahim en-Nehaî N/590-91. )
9. Ayakkabılar dikkat çekilecek derecede ses çıkaracak türden
olmamalıdır. Allah (c.c.); "... Gizlediklerinin bilinmesi için ayaklarını
yere vurmasınlar.." (Nûr (24) 31.) buyurmuştur.
Kadın süslü püslü elbiselerini namahremi olmadığı yerde, evinde,
kocasının yanında giyecektir.
Islâm sanıldığı gibi kadının süslenmesini ve güzel giyinmesini
yasaklamamış, tersine izin vermiştir. Hattâ altın ve ipek gibi değerli takı ve
kumaşları erkeğe yasaklarken kadınlara serbest etmiştir. Çünkü kadınlar
tabiaten süslenmeye eğilimlidir.
BİR ŞEHİRDE BİR KAÇ YERDE CUMA NAMAZI KILINABİLİR Mİ?
Peygamber (sav) ile Hulefa-i Raşidinin zamanında her şehirde
müte'addid yerlerde değil her şehirde birer yerde cuma namazı kılınıyordu.
Çünkü müslümanların haftada bir defa da olsa bir araya gelip görüşmeleri ve
birbiriyle kenetlenmeleri, İslam'ın gayelerinden birisidir. Eskiden şehirler
küçük ve bütün belde halkının bir araya gelmesi de mümkündü.
Şehirler gelişip halkın bir araya gelmesi zorlaşınca her şehirde
bir kaç cuma namazı kılınmağa başlandı ve şimdiye kadar böyle devam etti.
Hanefi mezhebinde racıh kavle göre ihtiyaç da olmazsa her şehirde ve kasabada
müte'addit yerlerde cuma namazının kılınmasında beis yoktur.
Zühr-u ahirin kılınması da söz konusu değildir. Ancak mercuh
(zayıf) kavle göre bir şehirde birkaç yerde cuma namazı kılınsa zühr-i ahir
kılınacaktır.
Şafii mezhebine göre ise asr-ı saadette ve tabi'in devrinde her
köy ve şehirde (köy diyoruz çünkü onlara göre köyde de cuma namazının kılınması
gerekir) birer yerde cuma namazı kılındığı ve İslam'ın en büyük gayelerinden
biri müslümanları bir araya getirip birleştirmek olduğundan zaruret olmadan
cumanın ta'addüdü caiz değildir. Amma zaruret varsa ihtiyaç nisbetine göre
birkaç yerde cuma namazını kılmak caizdir. Ve öğle namazı da
kılınmayacaktır.Mesela: bir köyün, şehrin halkı bir camii'ye sığmazsa iki camii'de
cuma namazı kılacaklar. Bu da kafi olmazsa üçe çıkarılır. Şayet bir şehrin
halkı beş camii'ye sığdığı halde altı camii'de cuma namazı kılarsa
tekbiretü'l-ihramı daha önce getiren hangi camii'nin cemaatı ise onların cum'a
namazı sahihtir. Diğerlerinin cuma namazı sahih olmadığından öğle namazını
kılmaya mecburdurlar.Hangisinin tekbiretü'l-ihramı daha önce getirdiği belli
değilse öğle namazını kılmaya mecburdurlar.
CUMA GÜNÜ CEMAATLE ÖGLE NAMAZI KILMAK
Herhangi bir sebeple cumaya gidemeyenler ögle namazını cemaatle
kılamazlar mı? Bu olmazsa kıldığımızı kaza mı etmeliyiz?
Cuma günü herhangi bir özrü sebebiyle cumaya gidemeyenler,
şehirlerde ve şehirlerdeki hapishanelerde, gerek cuma namazı kılındıktan sonra,
gerek önce, öğle namazını cemaatle kılamazlar. Çünkü bunda cuma cemaatini bölme
anlamı vardır. (Merginânî, el-Hidaye I/84)
Zira bazılarına göre cuma, bir şehirde bir yerde sahih olur. Ama
tercih edilen görüşe göre (ki, Imam Serahsî'nin görüşüdür) bir şehirde birden
çok yerde de cuma namazı sahih olur. Buna göre de öğle namazının cemaatle
kılınamamasının izahı şudur:
Herhangi bir camide kılınan cumayı kaçıran, muhtemeldir ki, öbür
camilerden birine yetişebilir. Binaenaleyh, öğleyi cemaatle kılmamalıdır. Çünkü
birisi cumaya gitmemekte mazur olabilir ama, öğleyi cemaatle kıldırırsa
kendisine uyacak olanları da muhtemelen yetişebilecekleri bir cumadan alıkoymuş
olur. (Ibn Hümam, Fethu'l-Kadir, N/65 )
CÜNÜBKEN YEME İÇME
Cünüp olan insanın yemek yemesi, su içmesi câiz midir?
Ihtiyatlı görüşe göre kadın için de erkek içinde cünübken yemek,
içmek mekruhtur. Çünkü kullanılmış suyu içmek mekruhtur. Kullanılmış su abdest
ve gusül için kullanılan sudur. Böyle bir su, maddi pislik taşımasa bile,
günahları süpürmekle manevi kir taşır. Ağız yıkanmadan ağıza, alınan su,
bedenin bir parçasına (yani ağzına) degmis ve bu manevi kiri yüklenmiş olur.
Yutulmasıyla o kir de yutulur. Ancak cünüp olan kimse, elini ve ağzını
yikadıktan sonra yiyip içebilir. Âdetli ve lohusanın durumu böyle değildir.
Onlar yıkanacak zamana gelmedikce, artıkları kullanılmış su gibi olmaz. Yiyip
içebilirler, artıkları temizdir. ( Halebî (sağîr) 41-42; Hindiyye I/13; Kâdihân
NI/404 ) Diğer yönden cünüp kimsenin ağzını yıkamadan da yemesinde mahzur
olmadığını söyleyenler olduğu gibi, ( Kadıhân I/46) yıkasa bile mahzurlu
olduğunu söyleyenler de vardır.( Halebî (sağîr), agk.; Ayrıca bk. es-Subkî,
el-Menhel N/288; Nemenkânî N/205) En iyisi sıkışık olunmadığı zamanlarda yemeyi
içmeyi yıkanmadan sonraya bırakmaktır.
CÜNÜP OLAN KİMSENİN TIRAŞ OLMASI VEYA TIRNAK KESMESİ CAİZ MİDİR?
Cünüp olan kimsenin yıkanmadan tıraş olması ve tırnak kesmesi
haram olmazsa da iyi değildir. İmam Gazali, ihyaü 'Ulüm ed-Din kitabında şöyle
diyor: Cünüp olan kimsenin tırnak kesmesi, tıraş olması, etek ve koltuk altını
temizlemesi, kan aldırması veya vücuttan herhangi bir parça kopartması uygun
değildir. Çünkü ahirette bütün vücud geri döneceğinden yıkanmadan kesilen veya
tıraş olunan şey cünüp olarak dönecktir
ÇALGI ÇALMA
Herhangi bir müzik aleti ile ritimli ses çıkarma.
Kur'ân-ı Kerîm'de çalgı çalmayla ilgili ne lehte ne de aleyhte
açık bir hüküm yoktur. Ancak müctehidler bu mevzuda, Kur'ân'ın bazı âyetleriyle
peygamber (s.a.s.)'den rivayet edilen bir takım hadislere dayanarak ictihadda
bulunmuşlar; neticede farklı farklı hükümler çıkarmışlardır. Ne var ki
müctehidlerin vardıkları sonuçları bize ulaştıran ve halen elde mevcut
kaynaklarda yer alan rivayetler arasında da çelişkiler vardır. Meselâ, bir
rivayette çalgı çalmanın haram olduğunu ifade eden bir müctehidin diğer bir
rivayette bunun aksini savunduğunu görebiliyoruz.
Müziğin ve çalgı çalmanın haram olduğunu söyleyenlerle, buna
itiraz ederek aksini savunanların ileri sürdükleri deliller incelenecek olursa,
her iki tarafın da sundukları delillerin kendi iddialarını ispatlayacak
açıklıkta olmadığı görülecektir. Meselâ:
"Insanlar arasında bilgisizce Allah yolundan sapıtmak ve
sonra da onunla alay etmek için boş sözleri satın alanlar vardır. Işte
alçaltıcı azap onlar içindir." (Lokman, 31/6) âyeti; çengiler, şarkıcılar
ve şarkı-türkü söyleme hakkında nazıl olmuştur, (el-Vâhidî,
"Esbâbü'n-Nüzûl ", Mısır 1968, 197-198; Ibnü'l-Cevzî, "Telbîsü
Iblîs", 257) diyen müzik aleyhtarlarına karşılık, aksini savunanlar, bu
âyetin, Kureyşliler'i, Kur'ân'ı dinlemekten alıkoymak için Iran'dan satın
aldığı masalları onlara anlatan Nadr b. Hârise hakkında nazıl olduğunu iddia
etmektedirler (el-Vâhidî, a.g.e., 197). Gerçekten de söz konusu âyet Mekkî
olup, henüz şarap içmenin ve domuz eti yemenin dahi yasaklanmamış olduğu bir
dönemde indiği düşünülürse bunun çalgı âletlerini yahut musıkıyi yasaklamak
için geldiği söylenemez.
Musikî aleyhinde delil olarak gösterilen âyetlerin (en-Necm,
53/59, 60, 61; Isrâ, 17/64; el-Enfâl, 8/35; Kasas, 28/55; ve Furkan, 25/72) de
aynı şekilde konu ile doğrudan alakaları yoktur.
Musıkıyi ve çalgı âletlerinin çalınmasını caiz görenlerin delil
olarak gösterdikleri (er-Rûm, 30/15; ez-Zümer, 39/18, Fâtır, 35/1; Lokman,
31/19 ve A'râf, 7/32) âyetleri de kezâ, iddialarını ispatlayabilecek özellikte
değildir.
Bu konudaki hadislere gelince; her iki tarafın iddiaları
doğrultusunda pek çok hadis vardır. Ancak bu hadislerin de bir kısmı ya hadis
âlimlerince tenkid edilmiş veya muhâlif görüşte olanlar tarafından değişik
şekillerde yorumlanmışlardır.
Nafi' şöyle anlatır: Bir gün Abdullah b. Ömer beni terkişine aldı.
Yolda giderken bir çobanın çaldığı kaval sesini işitti. Bu sesi işitir işitmez
parmaklarıyla kulaklarını tıkadı ve yoldan uzaklaştı. Bir müddet gittikten
sonra bana "Kaval sesi hâlâ geliyor mu?" diye sordu.
"Hayır" demem üzerine parmaklarını kulaklarından ayırdı. "Bir
kere de Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bulunuyordum. Böyle bir ses işitmişler
ve aynen benim yaptığım gibi yapmışlardı." dedi. (Ebu Davud Edeb, 52).
Hadisi, Sünen'inde rivayet eden Ebu Davud, bunun münker (güvenilir
bir râviye muhalif olarak rivayet edilen hadis) olduğunu söylemiştir. (Ebu
Davud, aynı yer) Kaldı ki sahih kabul edilse bile kaval çalmanın veya onu
dinlemenin haram oluşuna delil teşkil etmez. Öyle olsa, Rasûlullah (s.a.s.)
kulaklarını tıkama yerine çobanı ikaz eder, onu bu işten men ederdi. Ibn Ömer'e
de dinleme izni vermezdi. (Bu konudaki diğer hadisler ve tenkidleri için bk:
Ibnü'l-Cevzî, a.g.e. 261 dipnotlar; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VIII, 96-106;
Süleyman Uludağ, "Islâm Açısından Musikî ve Semâ", Istanbul 1976)
Müziğin ve çalgı çalmanın caiz olduğu görüşünde olanlar delil
olarak şunları ileri sürerler:
"Nikahı def çalarak ilan ediniz. " (Ibn Mâce, Nikah, 20)
"Nikahı ilân ediniz, mescidlerde kıyınız ve nikahta def
çalınız. " (Tirmizî, Nikah).
"Nebî (s.a.s.) gizli yapılan ve def çalınarak: "Size
geldik, size geldik. Bizi selâmlayın sizi selamlayalım." türküsü
söylenmeyen nikahlardan hiç hoşlanmazlardı." (eş-Şevkânî,
"Neylü'l-Evtâr", VI, 189).
Hz. Âişe'den: "Bir kere Rasûlullah (s.a.s.) yanıma gelmişti.
Yanımda, Buas günü ile ilgili şiirleri def çalarak terennüm eden iki câriye
bulunuyordu. Rasûlullah (s.a.s.) yatağına yatıp yüzünü öbür tarafa çevirdi,
sonra Hz. Ebu Bekir içeri girdi. "Bu ne hal! Rasûlullah'ın huzurunda
şeytan mizmarı (şeytan düdüğü sesi) ne gezer?" diye beni azarladı. Bunun
üzerine Rasûlullah ona dönüp: "Bırak onları, her milletin bir bayramı var
bu da bizim bayramımızdır. " buyurdu. Babam başka şeyle meşgul olunca
cariyelere işaret ettim dışarı çıktılar." (Buhârî, Ideyn) Hadisleri
Ibnü'l-Cevzî, "Telbîsü Iblîs" adlı eserinde genel olarak şu şekilde
tenkid etmektedir:
"Hz. Âişe hadîsinde, câriyeler teğanni etmemiştir. Belki Buas
günü ile ilgili şiir terennüm etmişlerdir. Bunun şarkı söylemek ile arasında
çok fark vardır. Kaldı ki günümüzde yapılan teğannî. kızdan kadından, yanaktan,
boydan-bostan ve nefsi şehevî arzularla coşturan ğına türüdür. Ensâr'ın
mâsumane şiirleriyle kıyas edilemez" (Ibnü'l-Cevşî, a.g.e., 265)
Mezhep imamlarının ve fıkıh âlimlerinin bu konudaki görüşleri:
Imâm-ı A'zam Ebu Hanife'ye göre eğlenmek için çalınan tüm çalgılar
haramdır. (el-Merginânî, el-Hidâye, IV, 80)
el-Hidâye sahibi, Hanefi mezhebinin görüşlerini şöyle açıklar:
Düğün yemeğine davet edilen kimse düğüne gittiği zaman orada oyun
ve çalgının bulunduğunu görse oturup yemeğini yemesinde bir sakınca yoktur. Ebu
Hanife der ki: "Bir kere böyle bir şeye mübtelâ olmuştum, fakat
sabrettim." Yani davet mahalli olan düğün yerinden ayrılmadım. Oyun ve
çalgı bulunan yeri terketmemekten ibaret olan bu hüküm, davete icabet etmenin
sünnet oluşundandır. Hadiste: "Davete icabet etmeyen Ebu'l-Kasım'a asi
olmuştur. " buyurulmuştur. O halde düğünde çalgı ve oyun gibi bidatler
vardır diye sünnet olan davete icabet terkedilemez. Bu, başkaları için örnek
olma durumunda olmayan kimseler hakkında söz konusudur. Başkalarına örnek
olanlar bu gibi şeyleri önleme gücüne sahip değillerse orada oturmaz çekip
giderler. Çünkü gitmemelerinde dine kötülük etme ve müslümanlara günah kapısını
açma gibi mahzurlar vardır. Imâm-ı A'zam'ın bahis konusu hareketinin, örnek
olma durumuna gelmeden önceki dönemine ait olduğu nakledilir.
Çalgı ve oyun, düğün yapılan evin yemek yenen kısmında ise, örnek
olmayan insanların bile orada oturmaları caiz değildir. Çünkü Kur'ân'da:
"Sana Kur'ân nazıl olduktan sonra zâlim insan gruplarıyla
oturma." (el-En'âm, 6/68) buyrulur.
Bu hüküm, çalgı ve oyunun olup olmadığını bilmeden düğüne gidenler
için söz konusudur. Gitmeden evvel bunu bilenler düğüne gidemezler.
(el-Merginânî, a.g.e., IV, 80)
Imâm Mâlik'in meazıf (genellikle telli çalgılar) ve ûd gibi çalgı
aletlerini mübah gördüğünü Keffâl ve Reyyânî naklederler. (Şevkânî, a.g.e.,
VIII, 105)
Medine uleması, çalgı aleti ile bile olsa, mûsikînin caiz olduğunu
söylemişler, Şafiîlerle Zâhirîler de bu hususta onlara uymuşlardır. (Şevkânî,
a.g.e., aynı yer)
Ibnü'l Cevzî, Imam Mâlik'in: "Medinelilere hangi mûsikî türü
hakkında ruhsat veriyorsun?" diye sorulduğunda "Hiçbir türüne müsaade
etmiyorum bunu içimizden fâsık olanlar yapıyor" diye cevap verdiği
nakleder. (ibnü'l-Cevzî, a.g.e., 256)
Hanbeliler; ûd, davul ve saz gibi çalgı âletlerini caiz görmezler;
bu tür aletlerin çalındığı düğüne gitmenin doğru olmadığına inanırlar. Fakat
mücerred musıkıyi, yani güzel sesle terennümü mübah görürler. (el-Fıkhu ala
mezâhibi'l-erbaa, II, 44)
Ibn Hazm, mûsikî'ye dair bağımsız bir eser yazmış ve mûsikîyi
yasaklayan tüm hadisleri tenkid ederek bunlardan hiçbirinin sahih olmadığını
ileri sürmüştür. Bu mezhebe göre mûsikînin her çeşidi helâldir. (Süleyman
Uludağ, Islâm Açısından Mûsikî ve Semâ, Istanbul 1976, 187)
Imam Gazâlî, semâın (müzik dinleme) mübah olduğunu zikreder ve
sesleri; canlılardan çıkan seslerle, cansızlardan çıkan sesler diye iki kısma
ayırır; bunları dinlemenin caiz olduğunu söyler. Ancak içki ile çalınması mûtâd
olan çalgıların haram olduğunu ifade eder. (Gazalî, Ihya, Kahire 1967, I,
343-348).
ÇALGI ÇALMA'NIN HÜKMÜ
Kur'ân-ı Kerîm'de çalgı çalmayla ilgili ne lehte ne de aleyhte
açık bir hüküm yoktur. Ancak müctehidler bu mevzuda, Kur'ân'ın bazı âyetleriyle
peygamber (s.a.s.)'den rivayet edilen bir takım hadislere dayanarak ictihadda
bulunmuşlar; neticede farklı farklı hükümler çıkarmışlardır. Ne var ki
müctehidlerin vardıkları sonuçları bize ulaştıran ve halen elde mevcut
kaynaklarda yer alan rivayetler arasında da çelişkiler vardır. Meselâ, bir
rivayette çalgı çalmanın haram olduğunu ifade eden bir müctehidin diğer bir
rivayette bunun aksini savunduğunu görebiliyoruz.
Müziğin ve çalgı çalmanın haram olduğunu söyleyenlerle, buna
itiraz ederek aksini savunanların ileri sürdükleri deliller incelenecek olursa,
her iki tarafın da sundukları delillerin kendi iddialarını ispatlayacak
açıklıkta olmadığı görülecektir. Meselâ:
"İnsanlar arasında bilgisizce Allah yolundan sapıtmak ve
sonra da onunla alay etmek için boş sözleri satın alanlar vardır. İşte
alçaltıcı azap onlar içindir." (Lokman, 31/6) âyeti; çengiler, şarkıcılar
ve şarkı-türkü söyleme hakkında nazil olmuştur, (el-Vâhidî,
"Esbâbü'n-Nüzûl ", Mısır 1968, 197-198; İbnü'l-Cevzî, "Telbîsü
İblîs", 257) diyen müzik aleyhtarlarına karşılık, aksini savunanlar, bu
âyetin, Kureyşliler'i, Kur'ân'ı dinlemekten alıkoymak için İran'dan satın
aldığı masalları onlara anlatan Nadr b. Hârise hakkında nazil olduğunu iddia
etmektedirler (el-Vâhidî, a.g.e., 197). Gerçekten de söz konusu âyet Mekkî
olup, henüz şarap içmenin ve domuz eti yemenin dahi yasaklanmamış olduğu bir
dönemde indiği düşünülürse bunun çalgı âletlerini yahut musikiyi yasaklamak
için geldiği söylenemez.
Musikî aleyhinde delil olarak gösterilen âyetlerin (en-Necm,
53/59, 60, 61; İsrâ, 17/64; el-Enfâl, 8/35; Kasas, 28/55; ve Furkan, 25/72) de
aynı şekilde konu ile doğrudan alakaları yoktur.
Musikiyi ve çalgı âletlerinin çalınmasını caiz görenlerin delil
olarak gösterdikleri (er-Rûm, 30/15; ez-Zümer, 39/18, Fâtır, 35/1; Lokman,
31/19 ve A'râf, 7/32) âyetleri de kezâ, iddialarını ispatlayabilecek özellikte
değildir.
Bu konudaki hadislere gelince; her iki tarafın iddiaları
doğrultusunda pek çok hadis vardır. Ancak bu hadislerin de bir kısmı ya hadis
âlimlerince tenkid edilmiş veya muhâlif görüşte olanlar tarafından değişik
şekillerde yorumlanmışlardır.
Nafi' şöyle anlatır: Bir gün Abdullah b. Ömer beni terkisine aldı.
Yolda giderken bir çobanın çaldığı kaval sesini işitti. Bu sesi işitir işitmez
parmaklarıyla kulaklarını tıkadı ve yoldan uzaklaştı. Bir müddet gittikten
sonra bana "Kaval sesi hâlâ geliyor mu?" diye sordu.
"Hayır" demem üzerine parmaklarını kulaklarından ayırdı. "Bir
kere de Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bulunuyordum. Böyle bir ses işitmişler
ve aynen benim yaptığım gibi yapmışlardı." dedi. (Ebu Davud Edeb, 52).
Hadisi, Sünen'inde rivayet eden Ebu Davud, bunun münker (güvenilir
bir râviye muhalif olarak rivayet edilen hadis) olduğunu söylemiştir. (Ebu
Davud, aynı yer) Kaldı ki sahih kabul edilse bile kaval çalmanın veya onu
dinlemenin haram oluşuna delil teşkil etmez. Öyle olsa, Rasûlullah (s.a.s.)
kulaklarını tıkama yerine çobanı ikaz eder, onu bu işten men ederdi. İbn Ömer'e
de dinleme izni vermezdi. (Bu konudaki diğer hadisler ve tenkidleri için bk:
İbnü'l-Cevzî, a.g.e. 261 dipnotlar; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VIII, 96-106;
Süleyman Uludağ, "İslâm Açısından Musikî ve Semâ", İstanbul 1976)
Müziğin ve çalgı çalmanın caiz olduğu görüşünde olanlar delil
olarak şunları ileri sürerler:
"Nikahı def çalarak ilan ediniz. " (İbn Mâce, Nikah, 20)
"Nikahı ilân ediniz, mescidlerde kıyınız ve nikahta def
çalınız. " (Tirmizî, Nikah).
"Nebî (s.a.s.) gizli yapılan ve def çalınarak: "Size
geldik, size geldik. Bizi selâmlayın sizi selamlayalım." türküsü
söylenmeyen nikahlardan hiç hoşlanmazlardı." (eş-Şevkânî,
"Neylü'l-Evtâr", VI, 189).
Hz. Âişe'den: "Bir kere Rasûlullah (s.a.s.) yanıma gelmişti.
Yanımda, Buas günü ile ilgili şiirleri def çalarak terennüm eden iki câriye
bulunuyordu. Rasûlullah (s.a.s.) yatağına yatıp yüzünü öbür tarafa çevirdi,
sonra Hz. Ebu Bekir içeri girdi. "Bu ne hal! Rasûlullah'ın huzurunda
şeytan mizmarı (şeytan düdüğü sesi) ne gezer?" diye beni azarladı. Bunun
üzerine Rasûlullah ona dönüp: "Bırak onları, her milletin bir bayramı var
bu da bizim bayramımızdır. " buyurdu. Babam başka şeyle meşgul olunca
cariyelere işaret ettim dışarı çıktılar." (Buhârî, İdeyn) Hadisleri
İbnü'l-Cevzî, "Telbîsü İblîs" adlı eserinde genel olarak şu şekilde
tenkid etmektedir:
"Hz. Âişe hadîsinde, câriyeler teğanni etmemiştir. Belki Buas
günü ile ilgili şiir terennüm etmişlerdir. Bunun şarkı söylemek ile arasında
çok fark vardır. Kaldı ki günümüzde yapılan teğannî. kızdan kadından, yanaktan,
boydan-bostan ve nefsi şehevî arzularla coşturan ğına türüdür. Ensâr'ın
mâsumane şiirleriyle kıyas edilemez" (İbnü'l-Cevşî, a.g.e., 265)
ÇALINTI MALI SATIN ALMA
Alım satımı kanunen yasaklanmış olan eski ve değerli halıların
camilerden çalınıp satıldığı oluyor. Cami malı olduğu üzerindeki işaretlerden
belli olan bu halıları alıp satmak caiz midir? Bazan da cami görevlileri camiin
masraflarını karşılamak için satıyorlar. Bunun hükmü diğerinden farklı mıdır?
Sattığı malın haram ve gayr-i meşru yoldan elde edilmiş bir mal
olduğu bilinen birisinin bu malını satın almak caiz değildir. Çünkü bu
gasbetme, çalma, haksız kazanç elde etme fiillerini teşvik ve bunları yapana
yardım anlamı taşır. Rasulüllah Efendimiz (sav): "Çalıntı bir malı,
çalıntı olduğunu bilerek satın alan onun günahına ve ayıbına ortak olmuş
olur"(Beyhakî, es-Sünenü'1-Kübra, V/336; Hakim; el-Müstedrek, N/35 (Hakim
hadisin sahih olduğunu söyler, Zehebî, iki ravisinin zayıf olduğunu söyleyerek
buna itiraz eder); Suyutî, el-Câmius-Sağîr (Feyzu'1-Kadir ile), VI/64;
kenzu'1-Umâl, IV/13 (9258); Münavî aynı hadisi, "ve onu yerse" kaydı
ile Taberani'den de nakleder) buyurmuşlardır. Hele bu çalıntı camiden olmuş
olursa günah kat kat daha artar. Çünkü bu sanki bütün bir ümmetin hakkına
tecavüz sayılır. Bunda zaman aşımı da söz konusu değildir. Çünkü zamanın
geçmesi haramı helal kılmaz. Ancak nereden alındığını bilmediğimiz malların
kaynağını tahkik etmek zorunda değiliz. Ne var ki, büyük şehirlerde ve özellikle
de Istanbul'da apartmanlardan ayakkabı çalınması yaygın bir musibet halini
aldığı günümüzde, Topkapı ve iskele önleri gibi kalabalık merkezlerde çok ucuza
satılan müsta'mel ayakkabıların bu yolla elde edildikleri kuvvetle muhtemel
olduğundan bu gibilerden kaçınmak da takva gereğidir.
Cami görevlilerine gelince: Camilerde mevcut halı vb. demirbaşlar
genellikle vakfedilmiş mallar olduğundan, mütevelliye benzeyen cami
görevlilerinin onları satması, ancak onların veriliş gayelerini yerine
getiremez hale gelmiş olmaları ve yerlerine daha az değerde olmayan yine bir
demirbaş alınmasıyla mümkün olabilir. Çünkü vakfın esprisi devamlı olmasıdır.
Ama camiye verilenler camiin her türlü ihtiyacı karşılanmak üzere verilmişse
onlar bilirkişilerin değer tesbitinden sonra satılabilir ve alınabilirler. Bunun
benzeri konular fetva kitaplarımızda ele alınmış ve hükmü
bağlanmıştır.Zehira'da şöyle denir: Insan, başkasının malını satan birisinden
bilmeden bir elbise satın alsa öğrendikten sonra onu giymesi haram olur.
Bezzâziyye'de: Birisi kamunun malını satan bir idareciden haram bir mal satın
alsa, idarecinin o malı başka şeylerle karıştırmamış olması halinde ahirette
hem bu idareci, hem de ondan bu malı alan hesaba çekilir, karıştırmış ise
sadece idareci mesul olur, denmektedir.(Fetavây-i Bezzazıyye, V/236 (Hindiyye
kenarında); Ayrıca bk. En-Nemenkânî, el-Fethu'r-Rahmanî, N6113-114; Hindiyye'de
de benzer ifadeler vardır bk. NI/402; el-Mecmhu, IX/377)
ÇARŞAF
Müslüman kadınların tesettür maksadıyla giydikleri kolsuz, bol ve
geniş üst örtünün adı. Buna "car" da denilirdi. Eskiden müslüman
kadınlar ferâce giyerlerken, Hicaz ve diğer Ortadoğu bölgelerine giden
ailelerin Arap kadınlarının giydikleri "torba", "dolma"
diye adlandırılan çarşafları Tanzimat'tan sonra İstanbul'a getirmeleri bu
örtünün İstanbul'da ve taşrada da yaygınlaşmasına neden olmuştur. Eskiden
Suriye'de, hristiyan ve yahudi kadınları; Rumeli'nin bazı yerlerinde de
hristiyan kadınları sokağa çıkarlarken çarşaf giyerlerdi.
Çarşaf, Farsça çarşeb'den bozmadır. Çarşeb'in aslı da gece örtüsü
anlamına gelen çarşeb'dir. Yatak ve yorganda kullanılan bez örtünün adı da
buradan gelir. Çarşaf, ilk kullanıldığı dönemlerde şimdiki yatak çarşafları
gibi tek bir parçadan ibaretti. Önden kavuşturulup ayaklardan bele kadar
bükülerek sağdan sola, soldan sağa beldeki kemerin arasına sokulur, arkadan
ortanın üst kenarı ile peçenin üstüne gelmek üzere baş örtülür, şakaklardan
iğnelenir, aynı kenarın baştan aşağı sarkan iki ucu üstüste kapanıp içinden
tutulurdu. İstanbullular ilk zamanlarda siyah kıl peçe yerine yüzlerine dallı
yemeni örterlerdi. Çarşaflar; ipekli yünlü kumaşlardan yapıldığı gibi muhtelif
renkleri vardı. Fakat en çok kullanılan renk siyah idi. Kıyafetlerde yapılan
değişiklik ve inkılâplardan sonra Türkiye'de çarşafın giyilmesi yasaklanmış
olmasına rağmen, bazı müslüman kadınlar bu tesettür biçimini korumuş ve
günümüze kadar giyilmesini sağlamışlardır.
İslâm'da tesettür yani kadının vücudunu örtmesi kesin nass ile
sabittir. Bu örtü nasıl olursa olsun önemli olan vücut hatlarını göstermeyecek
şekilde bol dikilmiş kalın bir kumaştan olmasıdır. Abâye, ferâce, harmani vb.
bol dikimli dış kıyafetler de müslüman kadınların giyebileceği kıyafetlerdir.
Çarşaf da bu kıyafetlerden biridir. Önemli olan, hür kadınların özgürlüklerini
simgeleyen ve onları yabancı erkeklerin bakışlarından koruyan ve İslâm'ın razı
olduğu bol bir kıyafet ile örtünmektir.
ÇOCUKLARIMIZA OYUNCAK BEBEK ALMAMIZIN HÜKMÜ NEDİR?
Çocuklar için yapılan oyuncaklar genellikle câiz görülmüştür.(bk.
Ibn Âbidin,V/226 (Terc. XI /285 vd.)) Çünkü bunların gayesi çocuğun egitimi ve
yetiştirilmesidir.(el-Cezîri, N/40) Yani kötü maksatlarla kullanılma
özellikleri yoktur. Âişe validemizden gelen bir rivâyete göre o (ilk
zamanlarda) Rasûlüllah'ın (s.a.s.) yanında kızlarla oynarmış. Âişe şöyle demiş:
Arkadaşlarım bana gelir; fakat Rasûlüllah'tan (s.a.s.) utanarak saklanırlardı.
Rasulüllah'da (s.a.s.) onları bana gönderirdi." Aynı hadîsin başka bir
rivâyetinde: "Ben onun evinde kızlarla oynardım, bunlar
oyuncaklardı." demiştir.
( Müslim, fedâiüls-sahâbe 81; Ayrıca bk. Buhâri, edep 81) Bu
hadîs-i şerife dayanarak meselâ Kâdî Iyâd, hâram kılınan suretlerden (resim,
heykel) kızçocuğu oyuncaklarının istisna edildiğini kesin ifade ile söyler ve
bunun cumhurun (âlimler çoğunluğunun) görüşü olduğunu zikreder. Aynı şekilde
cumhur oyuncak alım satımının câiz olduğuna da bu hadîsi delîl
getirmişlerdir.(Aynî XXN/170; Davudoğlu X/296; Bu iki kaynakta bu hadisin
neshedildiğine, bu ruhsatın sadece Hz. Aişe ye âit olduğuna ve onun oynadığı kızların
oyuncak değil, canlı kız çocukları olmasının da muhtemel olduğuna dair de
görüşler zikredilir. Ancak Buhârîde ki rivâyet son görüşünün doğru olamayacağın
açıkça gösterir.) Gaye eğitim olduktan sonra, erkek çocuklarını da bu ruhsattan
ayıracak bir delil (Allahu a'lem) yoktur.
ÇORAP ÜZERİNE MESH ETMEK CAİZMİ DİR?
Ayakta sadece Çorap bulunup,Çorabın alt kısmında deri gibi meshe
elverişli bir şey olmazsa üzerine mesh etmek caiz değildir.Fakat Sahabeden Hz.
Ali, İbn Mesud ,İbn Ömer,Enes Ammar,Bilal,(R.A)çorap üzerine mesh etmenin caiz
olduğunu söylüyorlar. Ama çorap sık ve alt tarafı deri olup kendisi ile yürümek
mümkün olduğu taktirde üzerine Mesh etmek hususunda ihtilaf vardır.Şafii
Mezhebinde Sahih kavle göre üzerine Mesh etmek caizdir.Hanefi Mezhebinde de
böyle bir Çorap üzerine mesh edilebileceği hususunda ittifak vardır.
ÇORAPLA NAMAZ
Fazla dar olmamakla birlikte, vücut hatlarımızı belli eden ve
topuktan bir karış yukarıda çorapla namaz kılınır mı?
Namaz için elbisenin şartı, avret olan yerleri örtmekle beraber
tenin rengini göstermemesidir. Tenin rengini veren bir elbise hiç giyilmemiş
hükmündedir. Dar olup vücut hatlarını belli eden elbise, avreti örtmediği için
değil tahrike ve fitneye (haram cinsel duygulara) sebep olacağı için haramdır.
Buna göre namahrem yanında olmayan bir kadın, dar fakat teninin rengini
vermeyen çoraplarla namaz kılabilir. Isterse elbisesi dizini aşağıya geçmemiş
olsun. Ama elbette en güzeli ayağının üzerine kadar inen elbise ile namazını
kılmasıdır.
DAR-I HARP'TE FAİZ:
Dâru'l-harp'te faiz olmaz, diyorlar. Türk bankalarından faiz alıp
yiyebilir miyiz?
Dâru'1-harpte faizin cereyan edip etmemesiyle Türk bankalarından
faiz alıp yemek ayrı ayrı şeylerdir. Önce bu hüküm sadece Imam Ebu Hanife ve
Imam Muhammed'in kabul ettiği ve Imam Ebu Yusuf dahil, Şafiî, Malik ve Ahmed
gibi diğer imamların karşı olduğu bir hükümdür. "Dâru'1-harp'te müslümanla
harbî arasında faiz olmaz" anlamındaki bir hadise dayandırılır. Hadis,
"Nasbu'r-râye" sahabi Zeyla'î'nin ve Allâme Ibn Hümâm'in tesbitlerine
göre "âhad" bir haberdir ve garibtir (sahih değildir).(Zeyla'i,
Nasbu'r-Râye, IV/44; Ibn Hümâm, Fethu'1-Kadîr, VN/39) Imam Şafiî böyle bir
hadisin sabit olmadığını, binaenaleyh, delil olamayacağını söyler. Nitekim
hadis, meşhur on hadis kitabında bulunmadığı gibi, "dâru'1-harb"
ifadesi de bunun dışında Hadislerde geçmemektedir. "Dâru'1-harb",
"Dâru'1-Islâm" gibi terimler sonradan müctehid imamlar döneminde
ortaya çıkan terimlerdir. Nitekim Ibnü'1-Esîr de "en-Nihâye" adlı
değerli eserinde "dâr" kelimesi ile ilgili böyle bir terimden söz
etme-· mektedir. Işin bir yönü budur. Diğer bir yönü de bu hükmün usûl
kaideleriyle çelişmesidir. Çünkü "haber-i vahidle ziyade, nesih
sayılacağından caiz olmaz." Bu haber de haber-i vahiddir. Kabul edilmesi
halinde faizi ayırım yapmadan (mutlak olarak) yasaklayan naslara ziyade bir
hüküm getirmiş olur ki, bu caiz değildir. Işin, Allâme Ibn Hümâm'ın da
irdelediği (Ibn Hümam, age. VN/39) bir üçüncü yönü vardır ki, sorunun cevabı
açısından önemli olan da budur: Imam Azam ve Imam Muhammed bu hükmü verirken,
parayı iktisadî bir silâh olarak düşünüp, müslümanın onu kafirin ülkesinde ve
onun rızasıyla, herhangi bir yolla alabileceğini, böylece onu iktisaden zayıf
düşüreceğini, müslümanın hiçbir surette faiz veremeyeceğini, yani fazlalığı
müslümanın alması halinde bunun caiz olabileceğini kastettiklerini, arkadaşları
olan imamlar açıklamışlardır. Nitekim Imamı Azam kumarı da aynı kategoriye
sokmuş ve yüzde yüz kazanacağını bilmesi halinde müslüman Darü'1-Harpte bir
harbî ile kumar oynayabilir, demiş ve mes'eleye Rum Sûresinin başında işaret
edilen ve Hz. Ebu Bekr'in Şirk diyarı olan Mekkelilerle girdiği bahsi delil
göstermiştir. Çünkü bahsin kumardan başka bir anlamı yoktur ama Hz. Ebu Bekr
kazanacağını Allah Rasûlünün haber vermesiyle kesinlikle bilmektedir. Durum
böyle olunca Imam Azam ve Imam Muhammed'in cumhurun karşısındaki bu görüşlerini
alsak dahi, günümüzde müslümanın hiçbir yerde onların görüşüne göre de banka
faizi alıp yiyemeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü faiz sistemi artık
değişmiş ve fertlerin yerini müesseseler almıştır. Diyelim ki Almanya'da bir
müslüman 100 markını bankaya yatırmış ve meselâ yılda: %10 faiz almış, sene
sonunda da parası 110 mark olmuş olsun. Banka, hali hazırdaki sisteme göre bu
sayede bu mevduatın (ankes hesabı ayrıldıktan sonra) yaklaşık 5 katıkredi
verebilecek ve daha yüksek, meselâ % 15 faiz uygulayacağından 5x15=75 DM.
kazanmış olacaktır. Yani müslüman Ahmet kendi kazandığı 10 DM karşılığında
Alman Hans'a 65 DM. Kazandırılmış olacaktır. Görüldüğü gibi buna caiz diyen
hiçbir Islâm Hukukçusu yoktur. Türkiye için durum daha da değişiktir.
Darül-harp olduğunu söyleyen görüşten hareket etsek dahi, faiz müessesesi
dediğimiz gibi bir banka olacaktır ve banka Yahudi Mason'un ve Masonlaşan
Türkün olsa bile bir taraftan Ahmet Ağa yatırıp, öbür taraftan Mehmet Ağa almış
olacağından, bir yönüyle müslüman faiz vermiş, öbür yönüyle de müslüman,
müslümandan faiz almış olacaktır. Bu ise hiç caiz görülemez.
DÂR-I HARPTE CUMA NAMAZI
Son yıllarda, kötü niyetlerinden ötürü böyle davrandıklarına
inanmak istemediğimiz bazı kimseler, "dâr-i harp" olduğu
gerekçesiyle, Türkiye'de Cuma Namazı kılınamayacağı fikrini yaymakta ve bu
fikre taraftar toplamakla Islâm adına:bir başarı elde edeceklerini iddia
etmekte ya da sanmaktadırlar.
Biz bu çalışmamızda cuma ile ilgili diğer konulara hiç deginmeden,
son derece tahsîsî (spesifik) olarak, sırf bu noktaya temas edecek, bu iddianın
delilleri üzerinde bazı değerlendirmeler yapıp, önemli bir çeliskiye de temas
ederek bir sonuca varmaya çalışacağız.
Türkiye'nin "dâr-ı harp" mi, "dâr-ı Islam"mı
olduğu konusu, ayrı bir platformun konusudur ama hemen söylenebilecek hükmüyle
ihtilâflı bir konudur. Fakat biz iddia sahiplerinin kanaatlerini doğru
farzedersek, meseleye o açıdan bakılması halinde sonucun ne olacağını
irdelemeyi deneyecegiz.
Bu kanaate göre; ülkemiz Islam ahkâmıyla idare edilmediği için,
"dâr-ı harpt" tir, Allah'ın ahkâmını reddedenler mü'min değildir.
Mü'min olmayanların, mü'minler üzerinde velâyet hakkı yoktur, yani;
"Ulü'1-emr" ancak mü'minlerden olur. Cuma namazını ancak
"Ulü'1-emr" ya da vekili kıldırabilir. Bunun delili Ibn Mâce'de geçen
ve "...âdil ya da zalim, imamı olduğu halde cumayı terkeden..." in
cezaya ugrayacağını haber veren hadistir.
Sözü edilen hadisin meâli Söyledir: "Muhammmed b.Abdillah b.
Nümeyr, Velîd b.Bükeyr'den, o da Ebû Cebbâb (Habbâb)'dan, o da Abdullah b.
Muhammed el-Adevî'den, o da Ali b. Zerd'den, o da Saîd b. el-Müseyyeb'ten, o da
Câbir b. Abdillah'tan, Resûlullah (s.a.) hutbe okurken bize şöyle dedi:
"Ey insanlar, bilmiş olun ki, şu yerimde şu günümde, şu ayımda ve bu
yıldan itibaren, kıyâmete dek Allah (c.c.) cumayı sizin üzerinize farz
kılmıştır. Artık kim onu gerek benim hayatımda, gerek benden sonra -âdil ya da
zalim bir imam varken- hafife alarak ya da inkar ederek terkederse, Allah onun
iki yakasını bir araya getirmesin, işinde bereket kılmasın. Dikkat edin! Onun
ne namazı vardır, ne zekâtı vardır, ne haccı vardır, ne orucu vardır, ne de bir
iyiliği vardır, Tevbe etmedikçe bunların hiç biri ondan kabul edilmez..."
(Ibn Mâce, el-Ikâme 78,I/343).
Cumanın Mekke döneminde farz kılındığı halde, orada eda edilmeyip,
ancak Medine'de kılınması da, hem cumanın bir devlet namazı olduğunu, hem de
"Ulü'1-emr" bulunmadan kılınamayacağını gösterir. Devletçi görüşlere
sahip olan Hanefiler de bunu kabul etmiş ve uygulâya gelmişlerdir. Bu devletçi
görüşlere sahip olduklarından ötürüdür ki, Islam tarihi boyunca devlet
kurabilen görüş hep Hanefi mezhebi olabilmiştir. Sütçü Imam'ın cumayı
kıldırmayıp, halkı Fransızlara karşı ayaklandırması bunun son ömegidir... vs. vs.
Bunlar, sözünü ettiğimiz iddia,sahiplerinin tutundukları
delillerin önemli olanlarıdır. Bir paragrafa indirgediğimiz bu özetin elbette
bazı cümleleri de doğrudur. Ancak biz; işin esasını teskil eden iki temel
noktaya: Ilk kılınan cuma namazı meselesine ve işaret edilen hadisin;
hadisçilerle yapılan kritiğine değinerek, ikisinin bir arada düşünülmesiyle,
karşı fikirde farkedilen bir çeliskiye temas etmek sûretiyle meseleye açıklık
getirmiş olacağız kanaatindeyiz. Hanefilerin tarihî süre boyunca hep aynı fikirde
olmadıklarını da bir kaç nakille görmeye çalışacağız.Bu konuda daha genış
bilgiyi cuma namazı meselesinde daha derin irdeledik cuma namazı meselesine
bakarak bulabilirsiniz.
DÂRÜ'L-ISLÂM
Islâmî hükümlerin tam anlamıyla uygulandığı ve başında halifenin
bulunduğu devlet; Islâm yurduna Dârü'L-Islâm denir.
Dâr, lügatte ev, bina, belde, ülke anlamında kullanılır. Istılah
olarak "dâr", bir idarecinin hâkimiyeti altında bulunan ülke
anlamında kullanılmaktadır. Ancak Islâm hukukçuları bu ülkenin niteliğini
belirlerken en önemli etken olarak ülkenin başında bulunan yönetici ile yönetim
şeklini göz önünde bulundurmuşlardır.
Bir devletteki yönetim ve egemenlik şekli o ülkenin müslüman bir
ülke olup olmadığını belirlemektedir. Islâmî açıdan bunu incelerken bu noktadan
hareket etmek gerekir.
Kur'ân-ı Kerim'de dâru'l-Islâm ve dâru'l-harp* tabirleri
geçmemektedir. Hadislerde ise Dâru'l-harp'te hadler uygulanmaz ve Dâru'l
harp'te müslüman ve harbî arasında faiz yoktur şeklinde geçmektedir. (Ibn
Kudâme, El Muğnî, Riyad 1981, IV, 45-46) Ancak Imam Zeylaî bu hadislerin garib
olduklarını kaydetmektedir. (Zeylaî, Nesbûr-Raye, III, 343). Dikkat edersek
burada yalnız dâru'l harp tabiri kullanılmakta olup, "dâru'l-Islâm"
tabiri ise daha sonraları Islâm hukukçuları tarafından, buna karşıt' bir tabir
olarak kullanılmıştır.
Fıkıh kaynaklarında bu konu işlenirken Hz. Peygamber (s.a.s.)
döneminde Islâm'ın uygulandığı Medine için "dâru'l-Islâm" ve diğer
yerler için "dâru'l-harp" tabirlerinin kullanılmadığı
belirtilmektedir.
Islâm devletinin sınırları genişleyip daha geniş coğrafyalara
yayılarak çok değişik devlet ve yönetimlerle karşılaşılınca, ister istemez
Islâm devletinin durumunu ve hukukî statüsünü ismen diğerlerinden ayırmak icab
etti.
Fâkihler, dâru'l-Islâm'ı tarif ederken;
1) "Islâm hukukunun açıkça uygulandığı ve müslümanların
Islâmî hükümleri uygulama imkânını bulabildikleri,"
2) "Müslümanların idare ve hâkimiyetleri altında
bulunan,"
3) "Müslümanların devlet başkanının yönetimini sürdürdüğü
yerlere dâru'l-Islâm; buna mukabıl kâfirlerin devlet başkanlarının emir ve
yönetiminin yürürlükte olduğu yere ise dâru'l-harp demişlerdir." (Ahmed
Özel, Islâm Hukukunda Ülke Kavramı, Istanbul 1982, 76)
Islâm ümmetinin vatanı, Allah'ın mülkü olan yeryüzünün tamamıdır:
"Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır." Yeryüzünün
sahipleri ise Allah'a inanan müslümanlardır.
"Allah sizden, iman edip iyi amel işleyenlere: "Onlardan
öncekileri nasıl hükümrân kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve
kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve
korkularının ardından kendilerini (tam) bir güvene erdirecektir." (diye)
va'detti." (en-Nur, 24/55) ve:
"Andolsun Tevrat'tan sonra Zebur'da da: -Yeryüzüne mutlaka
iyi kullarım vâris olacak (bu yer onların eline geçecek) diye yazmıştık. "
(el-Enbiyâ, 21/105).
Bu âyetler muvacehesinde Cenâb-ı Hak, yeryüzünün tamamına sahip
olma hakkını mü'minlere tanımıştır. Ancak bu şekilde yeryüzünün tamamı onlara
vatan olabilir. Bu hakkıelde etmeyi de Allah, müslümanlara bir görev olarak
vermiştir:
"Ey iman edenler, kâfirlerden size yakın bulunanlarla savaşın
(onlar) sizde (kendilerine karşı) bir sertlik (ve Şiddet) bulsunlar. Biliniz
ki, Allah, takva sahipleriyle beraberdir." (et-Tevbe, 9/123).
"Fitneden eser kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya
kadar (o müşriklerle) savaşın, eğer (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse artık
zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur." (el-Bakara, 2/191).
Yeryüzünün hâkimiyeti yalnız ve yalnız Allah'a mahsustur.
Hiçbir ferd, hiçbir aile, hiçbir hânedan ve hiçbir meclis veya
parti ve hâkimiyeti ele geçiremez. Bu hâkimiyet Allah'ın dışında bir otoriteye
verildiği takdirde mutlaka yeryüzünde fitne başlar. Çünkü yeryüzünün
hâkimiyetini ele geçiren kişi veya zümre, bu otoriteyi kendi lehlerine ve diğer
insanların aleyhlerine kullanacaklardır. Böyle bir durumda da fitne ve zulüm
kaçınılmazdır. Işte yeryüzü hâkimiyeti Allah'a verilmedikçe fitne var demektir.
Şayet yeryüzünde Allah'ın emirleri uygulanmaya konursa, o zaman fitne kalkmış
ve din yalnız Allah'ın olmuştur denebilir. İslam'ın yeryüzünde uygulanması
adaletin ve emniyetin sağlanması demektir.
Cenâb-ı Allah bu konuda bize bir vaatte bulunmuştur. Bunun için
geleceğe hep ümitle bakıyor ve bunun tahakkukunu bekliyoruz:
"O, Rasûlünü hidâyetle ve hak dinle gönderdi ki
(Allah'a)ortak koşanlar hoşlanmasa da o (hak di)ni bütün din(ler)in üstüne
çıkarşın. " (et-Tevbe, 9/33).
Işte bu âyete baktığımızda, İslam'ın ve Allah hâkimiyetinin bütün
yeryüzünü kuşatacağı ve Islâm şeriatının her tarafta söz sahibi olacağı
görülmektedir. Işte o zaman yeryüzünün tamamı müslümanların vatanı, yani
dâru'l-Islâm olacak ve ancak bununla müslümanlar tam bir güven ve huzur
ortamına kavuşabileceklerdir.
Bu duruma göre dünya, "dâru'l-Islâm ve dâru'l-harp" diye
ikiye ayrılmaktadır. Dâru'l-Islâm adını alan yerlerin gerçekten dâru'l-Islam
olabilmesi için orada Islâm hukukunun eksiksiz olarak uygulanması
gerekmektedir. Burada tek ölçü yönetim şeklıdır. Islam'ın getirdiği vahiy
nizamının bütün hükümleriyle uygulandığı yer dâru'l-Islam'dır. Buna göre dâru'l
Islâm'da oturan insanlar ister müslüman olsun ister olmasın neticeyi etkilemez.
Islam devlet başkanının otoriteşinin geçerli olup da Kur'ân hükümlerinin uygulandığı
coğrafya üzerinde yaşayan insanlar, müslüman değil de kitabî olsalar yine
orasıdâru'l-Islâm sayılır.
Şafiîlere göre ise dâru'l-Islâm, müslümanların ikâmet ettikleri
yerler ile müslümanların fethedip gayr-i müslim olan sakınlerinin cizye vererek
oturdukları yerlerdir. Ayrıca önceleri müslümanların oturdukları, ancak daha
sonra kâfirlerin hâkimiyetleri altına giren yerler de dâru'l-Islâm'dır. Buna
göre, İslam'ın ve müslümanların bir defa ele geçirip bir müddet dahi olsa
hâkimiyetlerinde bulundurdukları yerler dâru'l-Islâm'dır. Müslümanların hiç bir
zaman hâkimiyetlerine girmemiş yerler ise dâru'l-harp'tir. (Ö. N. Bilmen,
Hukuk-ı Islamiye Kamusu, III, 369-371).
Bundan maksat, müslümanların elinden çıkıp kâfir yönetimlerin
hâkimiyetleri altına alınan ve kâfirler tarafından işgal edilmiş olan yerleri
tekrar İslam'ın hâkimiyet alanına almaktır. Şafiîler, eskiden müslümanların
olan ülkelerin yeniden fethedilmesi hususunda, oraların dâru'l-Islâm olmaktan
çıkmadıklarını ve bunların mutlaka tekrar geri alınmaları gerektiğini ifade
etmişlerdir.
Dâru'l-Islâm'da "Hüküm, Allah'dan başkasının değildir.
" (Yusuf, 12/40), Teşri' hakkıne bir hükümdarın, ne bir
âilenin, ne bir zümrenin, ne de bir meclisin elindedir. Teşri sadece Allah'ın
hakkıdır. Vahy-i gayr-i metlûvv olan sünnet de, aynı zamanda bir teşrî'dir. Hz.
Peygamberin uygulamaları da Kur'ânî nâsları açıklayan teşrî'lerdir.
Islâm hukukçularının yaptıkları bu tariflere göre bir coğrafyanın
siyasî, ekonomik, idarî ve hukuk nizamı Îslâmî esaslara göre düzenlendiği
takdirde orasıdâru'l-Islâm'dır. Böyle bir yerde yaşama, yürütme ve yargı
yetkileri müslümanların elinde olmalı ve herşey Allah'ın emrettiği esaslar
dahilinde yürütülmelidir. Dâru'l-harp ise, İslam'ın ve müslümanların yaşama,
yürütme ve yargı yetkilerinin asla söz konusu edilmediği yerdir.
Dâru'l-Islâm'da yaşama: Islâm'a göre kanun koyma yani teşrî
(yaşama) yetkisi, yalnız Allah'ın elinde ve insiyatıfindedir. Teşri hakkıne bir
hükümdara ne bir aileye, ne bir zümreye ne de bir meclise verilemez. Teşrî',
sadece Allah'ın hakkıdır. Bu yaşama hakkının Allah'dan alınıp da O'nun dışında
başka bir otoriteye devredildiği bir ülke dâru'l-Islâm olamaz. Çünkü böyle bir
yerde insanların yönetimini sağlayan en mühim otorite olan teşrî, Allah'dan
başkası tarafından gaspedilmiştir. Bu sebeple oraşiartık müslümanların
hâkimiyeti altında değildir. Dolayısıyla orasıdâru'l-Islâm olamaz.
Dâru'l-Islâm'da Icra (Yürütme): Bir devlet veya toprak parçasının
müslüman bir hükümet tarafından Islâmî esaslara göre yönetilmesi halinde burası
dâru'l-Islâm olur. Aksi takdirde, bir devlet veya ülke, Islâm'ı, bir din ve bir
akide olarak kabul etmeyen hükümetler tarafından gayr-i Islâmî esaslarla
yönetilmesi halinde, orasıdâru'l-Islâm olamaz.
Dâru'l-Islâm'da Yargı:
Islâm toplumunda insanlar arasında meydana gelecek
anlaşmazlıklarda hakem, Allah ve Resûlüdür.
"Bir konuda ihtilâfa düştüğünüz zaman onu Allah'a ve Rasûlüne
döndürünüz (onu hakem yapınız)." (en-Nisâ, 4/59). Ilâhî emir gereği,
müslüman olsun veya olmasın, Islâm devletinin vatandaşları arasında meydana
gelen ve yargılamayı gerektiren anlaşmazlıklarda Islâm hukuku uygulanır.
Vatandaşların gerek birbirleriyle ve gerekse devletle olan ilişkilerinde Islâm
hukukuna göre yargılandıkları ve yargılamada yalnız ve yalnız Islam hukukunun
geçerli olduğu yer, dâru'l-Islâm'dır.
Dâru'l-İslam'ın Dâru'l-Harb'e Dönüşmesi:
Islâm devletinin ayakta durabilmesi ve gerçek "Islâmî
devlet" olma özelliğini taşıyabilmesi için, belirli bir toprağının, ona
bağlı halkının ve siyasî iktidarının olması gerekir. Bu üç özellikten biri
olmadığı takdirde Islâmî devlet olma özelliğini kaybeder. Belli bir toprağı ve
sınırları belirlenmiş bir ülkesi olmadıkça Islâm devleti adını alamaz.
Devletin, Islâm'ın devlet şeklini kabul eden sakınleri olmalı ve sakınlerin
siyasî otoriteyi tanımaları, devletin de sakınlerini iç ve dış düşmanlarına
karşı koruma imkânı bulunmalıdır. Islâm hukukuna göre bir ülkenin Islâmî ülke
olmaktan çıkması, ancak ülke topraklarının bir parçasının düşman işgalıne
uğraması; Islâm devletinin tümünün veya bir bölgeşinin irtidat etmesi veya
zımmîlerin, bulundukları bölgede isyan edip Islam devletinin otoritesini kabul
etmemeleriyle olur. (Bilmen, a.g.e., III, 370; Özel, 96-97).
Bu gibi durumlarda Islam devletinin siyasî iktidarının sona erip
yerine Allah'ın otoritesini tanımayan kimselerin hakimiyeti ellerine geçirmesi
ve tâğutî hükümlerle hükmetmesiyle ülke, dâru'l-harb'e dönüşür. Küfür ahkâmının
yürürlükte olması, bunun açık ve yaygın olması müslüman kadılarının hiçbir
fonksiyon icra etmemeleriyle orası dâru'l-harp olur. Bu görüşü ileri süren Imam
Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre; Islâmî hükümlerin uygulandığı bölgeye
ihtilâfsızca dâru'l-Islâm dendiğine göre, küfür hükümlerinin uygulanıp Islâmî
hükümlere son verildiği bölgeye de darü'l-harp adı verilmelidir ve bunun
dışında bir şarta gerek yoktur. Imam Ahmed b. Hanbel ve Imam Mâlik de bu konuda
aynı görüştedirler. (Özel, a.g.e., 9 vd.) Gerçekten nitelik açısından bu iki
ülke arasını ayıranve her birine ayrı özellik ve isim veren ölçüler, yönetim ve
hükümet şeklıdır. Bir ülkenin, Islâmî veya gayr-i Islâmî oluşunun tek delili
orada İslam'ın mı yoksa küfrün mü otoriteşinin sözkonusu olduğudur.
Islâm hukukçularının bazıları ise; "ülke, Islâmî hükümlerin
uygulanmasıyla dâru'l-Islâm olduğuna göre, orada Islâmî ahkâm ve eserlerden bir
şeyler olduğu müddetçe orasıdâru'l-Islâm'dır. Hattâ müslümanlar
dâru'l-Islâm'daki siyâsî otoritelerini kaybetseler bile Islam ahkâmından bir
eser kaldığı müddetçe orasıdâru'l-harb'e dönüşmez" kanaatini
savunmuşlardır. Ancak daha evvel dâru'l-Islâm olup da sonraları isyan veya
irtidat etmekle Islâm'dan uzaklaşırsa ve bu bölge dâru'l-harb'e bitişik olursa
orasıdâru'l-Islâm olmaktan çıkıp dâru'l harb olur.
Ebû Hanife'nin diğer bir görüşüne göre de, bir ülkenin Islâm veya
küfür ülkesi olması bizzat Islâm veya küfrün kendisinin hakim olmasıyla ilgili
değildir. Burada, "emniyet" ve "korku" sözkonusudur. Eğer
bir yerde mutlak anlamıyla müslümanlar güven içinde, kafirler de korku içinde
iseler orasıdâru'l-Islâm'dır. Ama durum bunun tersine ise, yani müslümanlar
inanç ve ibadetlerini Allah'ın emrettiği şekilde icra etmekten korkuyorlarsa
orasıdâru'l-harb'tir. Aynı şekilde, bu emniyet o bölgenin dâru'l harb'e bitişik
olmasıyla ortadan kalkar ve o bölgede müslüman kimseler yaşasa bile
orasıdâru'l-harb'tir.
Şafiî fakihlere göre ise, bir ülke müslümanların eline geçer ve
orasıkısa bir müddet de olsa müslümanların otoritesi altına girerse, oraşiartık
ebediyyen müslümanlarındır ve sonuna kadar dâru'l-Islâm kalacaktır. Bu ictihâdî
görüşle Şafiîler, meseleye ayrı bir noktadan bakmaktadırlar. Müslümanların olan
yerler, düşman tarafından işgal edilse bile, orasının yine dâru'l-Islâm olduğu
ve buraların tekrar küfür otoritesinden kurtarılmaları gerektiği ileri sürülür.
Ayrıca kâfir düşman kuvvetlerinin müslümanların mallarını ve ülkesini işgal
ettiklerinden dolayı aralarında harp ortamı doğmuş demektir. Dâru'l-Islâm'ı
tekrar geri almak ve düşman istilasından kurtarmak için onlarla savaşmak
vacipolmuş oluyor. Bu görüş, cihat anlayışını sürekli ve zinde tutmaktadır.
Şafiîlerin dışında kalanların görüşleri, müslümanların
otoriteşinin olmadığı yere dâru'l-Islâm denmeyeceği anlayışını; Şafiîlerin
görüşü ise, Islâm ülkesini istilâ eden küfür kuvvetleriyle savaşmanın bilincini
müslümanlara kazandırmaktadır.
Dâru'l-İslam'ın dâru'l-harb'e dönüşmesi ile bu bölge, Islâm
devletinin otoritesinden çıkmış ve kâfir bir yönetimin altına girmiş demektir.
Düşman istilasına uğramış bir bölgeyi kurtarmak için yapılacak bir savaşta,
normal şartlarda Islâm harp hukuku uygulanır. Şayet bu bölge düşman istilasına
değil de bir iç ayaklanma ile mürtedlerin istilasına uğramışsa; fukaha arasında
statüsünde ufak tefek değişikliklerin olması sözkonusu edilmişse de netice
itibariyle orasıdâru'l harb'tir. Çünkü orada Islâm hükümleri değil de, küfür
hükümleri uygulanmakta ve Islâmî hükümlere hayat hakkıtanınmamaktadır.
Dâru'r-ridde* ile savaşılıp orası tekrar ele geçirildiğinde Islâm'a dönenler
özgürdürler. Dönmeyenler esir alınamaz, hemen öldürülür. Malları yeni
fethedilen dâru'l-harb gibi işlem görür; Humus'*u, Beytü'l-Mal'*e aktarılıp
geri kalanı muhariplere dağıtılır. Daru'r-ridde ile asla sulh yapılmaz, savaş
yapılır. Ancak daru'l-harb ehli ile sulh yapılabilir. (Mâverdî,
Ahkâmü's-Sultaniyye, Çev: Ali Şafak, Istanbul 1976, 63 vd).
DÂRÜ'L-HARB
Harp ülkesi, küfür ülkesi, savaş alanı. İslâm'ın siyasî
otoritesnin dışında kalmış olup, yönetim tarzı ve yürürlükteki hukuku İslâmî
olmayan bölgeler. Genel olarak İslâm hukukunda kâfir ve İslâm düşmanı
yöneticilerin hâkimiyet ve yönetimleri altındaki toprakları anlatmada
kullanılır. Bu terim, Kur'ân-ı Kerim'de zikredilmemekte, ancak hadis-i
şeriflerde geçmektedir. Hz. Peygamber'in "darü'l harb'te hadler tatbik
edilmez" buyurduğu rivayet edilmiştir. Bu ibâre Sahihayn'da ve Sünen'lerde
geçmemektedir. Hanefîler bu hadisi delil kabul ederken, diğer mezhepler delil
olarak almamışlardır. İleri gelen Hanefi fakihlerden ez-Zeylaî de bunun garib
hadis olduğunu belirtir (Nasbu'r Râye, III, 343).
İslâm hukukçuları, ülkeleri, İslâmî hükümlerin uygulanıp
uygulanmamasına göre tasnif etmişlerdir. Dârü'l harb'te ikamet edenlere genel
olarak harbî denir. Harbîler, dârü'l-İslâm yönetimi ile bir emân anlaşması
yapmadıkları müddetçe, kanları ve malları mübah sayılır. Kâfir bir insanın
malının ve canının masun olabilmesi için müslüman olması veya İslâm devleti ile
anlaşma yapmış olması gerekir. Bir harbî gizlice ve emân dilemeden
darü'l-İslâm'a girip de yakalandığında kanı ve malı mübah sayılır. Darü'l harb'te
müslüman olan bir kimsenin ise hicret etmeden evvel, bulunduğu bölge
fethedildiğinde, elindeki mallar kendisine kalır, ancak gayr-i menkul malları
ganimet hükmündedir. (Maverdî, el-Ahkamu's-Sultaniyye, Çev: Ali Şafak, İstanbul
1976, 57 vd; W.W.Hunder, İA, Dârü'l-Harb md.).
Dârü'l-harb'te ikamet edip İslâm ülkesine gelmemiş olan
müslümânlar İslâm ülkesinde yaşayan bir fert gibi görülürdü. Dârü'l-İslâm'a
hicret etmek istediğinde engellenmezdi. İmam-ı Azam'a göre sadece müslüman
olmakla masun sayılmıyor; İslâm devletinin otoritesine girmekle can ve malını
emniyete alabiliyordu. Bir müslüman, Dârü'l-harb'te işlediği suçlarından dolayı
cezaya çarptırılamaz. Çünkü İslâm devletinin otoritesi oralarda geçerli
değildir. Dünyada had cezası verilmemesine rağmen, o suçların cezası Allah'a
aittir. (AbdulKadir Udeh, İslam Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk, çev. A. Nuri,
İstanbul 1976, I, 520). Ancak bu hususlarda çeşitli ictihadlar vardır. Meselâ
İmâm Şâfiî'ye göre, "Dârü'l-İslâm'da helâl olan şey Dârü'l-harb'te de
helâldır; haram olan orda da haramdır. Bir suçun Dârü'l-harb'te işlenmesi
cezayı düşürmez." (es-Serahsî, el-Mebsut, IX, 100; İmâm Şâfiî, el-Umm,
VII, 322).
İmâm-ı A'zam ise "Dârü'l-harb'te hadler uygulanmaz"
hadisine göre amel etmiştir. Dârü'l-harb'te bulunan askerlerden biri haddi
gerektiren bir suç işlese, Ebu Hanîfe'ye göre oradaki kumandanın haddi uygulama
yetkisi olamaz, ancak dârü'l-İslâm'a dönülünce devlet başkanı veya kadı'nın
vereceği hüküm geçerli olur. İmâm Mâlik ve İmâm Şâfiî ise haddin hemen
uygulanabileceğini savunmuşlardır. (İbn Kudame, el-Muğnî, IV, 46).
Bir müslümanın Darü'l-harb'te bulduğu define kendisine aittir.
Ancak İslâm devleti adına Dârü'l-harb'e girmiş bir heyet veya askerî birlik bir
define bulacak olursa, bunun humus'u Beytü'l-Mâl'e aittir. (Ömer Nasuhi Bilmen,
Hukuk-ı İslâmiyye Kamusu, IV, 103).
İslâmî hükümler kesin nass ile sabit ise bunlar hakkında ihtilaf
sözkonusu değildir. Cumhur-ı fukahâ'ya göre müslümanların dârü'l-harb'te
harbîlerle veya kendi aralarında faizle alış-veriş yapmaları haramdır. Faiz,
kesin nass ile haram kılınmıştır. Ebu Hanife ile İmâm Muhammed bu konuda
dârü'l-harb'te müslüman ile harbî arasında faiz muamelesini caiz görerek
Cumhur'dan ayrılırlar. Onlara göre, faizi müslümanları almalıdır; ama harbîye
faiz verilmesi haramdır. (İbn Abidin, Bulak 1272, IV, 188) Bu ictihada rağmen,
müslümanların takvaya sarılmaları ve bundan kaçınmaları evlâdır. Cumhur,
"Dârü'l-harb'te müslüman ile harbî arasında faiz yoktur" hadisini
delil almaz. Onlar, böyle mürsel* ve garib* derecesinde bir hadisle amel
edilemeyeceğini söylemişlerdir. Harhî'nin malı ancak ganimet yoluyla helâl
olup, alış-veriş akidleri yolu ile helâl olmaz. (İbn Kudame, IV, 46).
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Ey iman edenler, mümin kadınlar muhâcir olarak geldikleri
zaman onları imtihan edin. Allah onların imanını daha iyi bilir. Fakat sizde
mümin kadınlar olduklarına bilgi edinirseniz onları kâfirlere döndürmeyin.
Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar..."
(el-Mümtehine, 60/10). Bu ayetten nikâh akdinin bozulmasında ülke ayrılığı
değil de din ayrılığının etkili olduğu anlaşılmaktadır. Hanefîlere göre ise,
karı veya kocadan birisi dârü'l-harb'ten dârü'l-İslâm'a müslüman veya zimmî
olarak hicret edecek olursa, aralarında nikah ayrılığı sözkonusu olur.
İslâm'ın önemli bir ibadeti ve vazgeçilmez bir prensibi olan Cuma
namazı konusunda Hanefî fukahası "Cuma namazı ulu'l-emr'in iznine
bağlıdır" der. İzin, Cuma'nın edasının şartlarından sayılmıştır. Ulu'l
emr'in bulunmaması halinde Cuma namazı farz değildir. Dârü'l-harb'te Cuma
namazının kılınıp kılınmayacağı hususunda diğer mezheplerin görüşü,
"Cuma'nın hiçbir surette terkedilemeyeceği" doğrultusundadır. Zira
bu, Kur'anî bir nass ile sabittir. Diğer taraftan hanefîler, ulu'l-emr'in bulunmaması
halinde, müslümanların, aralarından birini tayin ederek Cuma kılabileceklerini
de söylerler. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VII, 4983 vd.)
Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Nefislerine yazık eden kimselere
canlarını alırken melekler: "-Ne işte idiniz?" dediler. (Bunlar):
"-Biz, yeryüzünde aciz Düşürülmüştük"diye cevap verdiler. Melekler
dediler ki: "-Peki Allah'ın arzı geniş değil miydi ki onda göç edip
İslâm'ı rahatça yaşayabileceğini;, bir yere hicret edeydiniz." İşte
onların durağı Cehennem'dir, ne kötü bir gidiş yeridir. " (en-Nisa, 4/97)
Bu ayetten anlaşıldığına göre müslümanın öz yurdu, İslâm'ın yaşandığı ve
Allah'ın hükümlerinin hâkim olduğu -dârü'l-İslâm'dır. Müslüman, dârü'l harb'te
küfrün zulmü ve işkenceleri altında sıkıntılı bir hayat sürüyor, dininin
emirlerini yerine getiremiyor, farzlarını ifa edemiyor ve kendisinin veya
neslinin küfre girmesi için zorlanıyor ya da zorlanmaktan korkuyorsa böyle bir
yerden hicret etmesi farzdır: Bu genel hükme göre Hanefiler hangi durumda
olursa olsun, bir müslümanın mutlaka dârü'l-harb'ten dârü'l-İslâm'a hicret,
etmesinin farz olduğunu öne sürerken; Şâfiîler, müslümanın bulunduğu yerde
açıkça dinini yaşayabiliyor ve tebliğini yapabiliyorsa orada kalmasının
gerektiğini savunmuşlardır. (Said Havva, İslâm, I, 309)
Ancak yeryüzünün muhtelif diyarlarında, küfür ülkelerinde yaşayan
müslümanların hicret edebilecekleri bir dârü'l-İslâm mevcut değil ise veya
mevcut olsa bile Halife bunların hicretlerine gerek görmeyip orada kalmalarını
isterse, artık, bulundukları bölgelerde İslâm'ı hâkim kılmak için gerekli
çalışmaları yapmak onların önemli bir görevi olacaktır. Çünkü müslümanların
İslâm devletini kurmaları, toprakları İslâmîleştirmeleri, zâlim ve kâfir
yöneticilerle mücadele etmeleri, yeryüzünde fitne ve zulüm kalmayıncaya kadar
gayret sarfetmeleri farz-ı ayndır. Bu görüşleri savunan İslâm fukahası,
Mekke'de kâfirlerin zulmüne uğrayan müslümanların gidecekleri bir
dârü'l-İslâm'ın olmadığını belirtmektedirler. Necaşî'nin ülkesi Habeşistan'a
veya Medine'ye yapılan hicrette Hz. Peygamber'in emri belirleyici olmuştur. Bu
da müslümanların yaşadıkları bir dârü'l harb'ten daha rahat bir şekilde İslâm'ı
yaşayabilecekleri bir başka dârü'l harb'e hicret etmeleri hususunda yol
gösterici bir sünnettir. Kur'ân-ı Kerim'deki âyetlerden birtakım belirleyici
nitelikler tespit etmekle, bir ülkenin nasıl dârü'l-harb olabildiğini ortaya
koyabiliriz. Ülkenin zalim yöneticileri, mustaz'afları baskı ve zulüm altına
alır, gayr-i müslimler her fırsatta müslümanlara eziyet eder, inançları
yüzünden yurtlarından Çıkarılırlar ve müslümanların dârü'l-İslâm dışında bir
yerde güvenlik içinde bulunmaları sözkonusu olmayıp, düzen onlara rahat vermez
ise, o zaman hicret etmek zorundadırlar. (en-Nisa, 4/75, 91, 92).
Demek ki İslâm hukukçularının savunduğu gibi, dârü'l-harb'te
yaşayan müslümanların orada kalıp mücadele etmeleri, orayı dârü'l-İslâm haline
getirmeye çalışmaları gerekmektedir. Ancak böyle bir durumda kâfir yönetimin
müslümanlara eziyet ve zulümde bulunacağı, onları şehid edeceği ve bunun çok
zulümlere neden olacağından hicret yolu daha uygun olmuştur. Zaten nasslardan
ve tarihi gelişmelerden de bu anlaşılmaktadır.
Dârü'l-harb terimi, müslümanlarla savaş halinde olan ülkeye
denildiğinden; harb ülkeleri, Allah'ın otoritesi yerine başka otoriteye
bağlanıp bu batıl otoritelere itaat ettiklerinden ve her zaman müslümanlara
karşı savaş durumunda bulunduklarından dolayı bu adı alırlar. İslâm'ın sürekli
savaşı temel aldığı şeklinde ileri sürülen yanlış kanaatin aksine, onlar eğer
barış istiyorlarsa müslümanlar bazı şartlara bağlı olarak anlaşma yapabilirler.
Böyle ülkelere, o zaman, anlaşmalı ülke anlamında darü'l-ahd* denilir ki, bu
ülkeler harb ülkelerinden ayrı bir hukuka tabi olur. İslâm'da zorlama yoktur,
ama din yalnız Allah'ın oluncaya kadar cihat vardır. Kâfirler emân dilerse,
ülkeleri cizye karşılığında dârü'l-İslâm'a dahil edilir ve kendilerine hak ve
hürriyetleri verilir. İslâm devleti yeryüzünden fitneyi kaldırmak için cihadı
temel siyaset yaptığı gibi, barış isteyenlere de şartlarına uydukları müddetçe
asla dokunmaz.
İmâm Kâsânî, "Dâr'ul İslâm ve küfre izafesinden kasıt, bizzat
İslâm veya küfrün mahiyeti değildir. Kasıt, emniyet ve korkudur. Eğer emniyet
mutlak surette müminlere, korku da mutlak surette kâfirlere aitse o belde
dârü'l-İslam'dır. Korku mutlak surette müminlere aitse orası da dârü'l
küfür'dür. Hükümler, emniyet ve korkuya bağlıdır" demektedir. (İmam
Kâsâni, el-Bedâiü's-Sanâyi, Beyrut 1974, VII. 131).
Dârü'l-İslâm'ın dârü'l-harb'e dönüşmesi meselesi, ilk müctehidler
zamanında teorik plânda tartışılırken; Haçlıların Filistin ve Moğolların diğer
İslâm ülkelerini istila etmeleriyle birlikte İslâm fukahası bu meseleyi geniş
olarak ele almıştır. Ebu Yusuf ile İmam Muhammed, bir İslâm ülkesinde İslâm
dışı hükümlerin hâkim olması durumunda oranın darü'l-harb olacağını
söylemişlerdi. Ebu Hanîfe de, İslâm ülkeşinin dârü'l-harb'e dönüşmesi için üç
şartın gerçekleşmesi gerektiğini belirtmişti. Bunlar, 1) Ülkede açıkça İslâm
dışı kanunların icrası, 2) Ülkenin, aralarında bir başka İslâm ülkesi
olmaksızın harb ülkesine bitişik hale gelmesi, 3) Müslüman ve zimmîlerin can ve
mal güvenliğinin kalmaması.
Bu hususta İbn Kayyim el-Cevziyye şöyle demektedir: İslâm
hükümlerinin uygulanmadığı sürece hiçbir yer dârü'l-İslâm'a bitişik de olsa
dârü'l-İslâm olmaz. İşte Tâif şehri. Çok yakın olmakla birlikte darü'l-İslâm
olmadı. Kızıldeniz sahilinde olan bölgeler de öyle... Yemen'e gelince; zaten
orada İslâm yayılmış bulunuyordu. Yemen'in bütün bölgeleri ise, ancak Hz.
Peygamber'in vefatından sonra halîfelerinin döneminde İslâm'a sarılmışlardır...
"Bir ülke, coğrafî bakımdan İslâm ülkesine yakın olmakla ya da halkı arasında
İslâm dinini kabul etmiş kimseler vardır diye "dârü'l-İslâm" olarak
nitelendirilemez." (İbn Kayyım el-Cevziyye, Ahkâmu Ehli'z zimme, I, 366).
İslâm'ın egemen olmadığı her yer -daha önceleri istediği kadar uzun dönemler
İslâm'ın egemenliği altında kalmış olsun ve bu egemenliğin maddî. ve beşerî
belgeleri istediği kadar çok bulunsun- İslâm diyarı olarak nitelendirilemez.
Olsa olsa buralarda bir zamanlar İslâm egemen olmuştu, şu gördüğümüz maddî
eserler ve onların soyundan gelen müslüman ismini taşıyan bu kimseler de
onların kalıntılarıdır, denilebilir... İmâm A'zam'ın üç şartından yola
çıkılarak bugün îçin hiçbir İslâm ülkesinin dâru'l-harb şartlarını taşımadığını
savunanlara karşı, bir zamanlar İslâm diyarı olan beldelerin küfür diyarına
dönüşüp dönüşmediklerini şöyle sıralamak mümkündür: 1) Bu ülkelerde İslâm
ahkâmı değil, beşerî kanunlar ve hükümler yürürlüktedir. 2) Dârü'l-harb'e hem
siyasal ve ekonomik paktlarla, antlaşma ve sözleşmelerle, hem de coğrafi olarak
bitişik ve iç içedir; 3) Bir zamanlar İslâm diyarı olan bu ülkelerde insanlar,
yani hem müslümanlar ve hem de kâfirler İslâm'ın emanı ile mi emindirler; yoksa
tâğutların İslâm'ı yaşamayı yasak kılan ve en büyük cürüm sayan kanun ve
hükümleriyle mi tehdit altındadırlar? Soru, ayrıca cevap vermeyi
gerektirmeyecek kadar açıktır. (bk. M. Beşir Eryarsoy, İslâm Devlet Yapısı,
İstanbul 1988, 67 vd.)
İslâm ülkeleri Doğu'dan gelen barbar saldırılarıyla yıkılınca,
imamlar şöyle diyordu: "Bugün kâfirlerin elinde bulunan ülkeler İslâm
ülkeleridir. İdareciler kâfirse de cuma ve bayram namazlarını kılmak caizdir.
İlletin bir parçası kaldıkça, ona bağlı olan hüküm de kalır. Herkes açıkça
namaz kılıyor, fetvalar veriliyor... Bu ülkelere harb ve küfür ülkesi demenin
mesnedi ve delili yoktur. Ezan ve cemaatle namaz gibi ibadetler icra
edilebildikleri sürece, yönetim kâfirlerde de olsa böyle bir ülke dârü'l-İslâm'dır..."
İmameyn, kıyasa başvurarak "dârü'l-harb, İslâm ahkâmının icrâsiyle İslâm
ülkesi oluyorsa, İslâm ülkesinde küfür hükümlerinin ve küfrün hâkimiyeti ile
dârü'l-harp olması lazımdır, demektedir. İmameyn'i destekleyen müctehidler,
müslümanlar emniyette olsalar da, bunun o ülkenin darü'l-harb olmasını
engellemediğini, hâkimiyet ile emniyet kavramlarından önceliği hâkimiyete
tanımak gerektiğini söylemişlerdir.
İmam Azam Ebu Hanife ise, hükmün bir illetle sabit olması
durumunda, illetten bir şey kaldığı müddetçe hükmün de onunla birlikte kalmaya
devam edeceğini söylemek istemiştir. Onun görüşünü benimseyen fakihler;
"İslâm üstündür, ona üstünlük olmaz. " şeklindeki hadisi (Buharî,
Cenâiz 79) delil almışlar; hâkimiyeti "itibarî" bir tarzda
yorumlamışlardır. Onlara göre, istila edilmiş bir dârü'l-İslâm'da mal ve can
emniyetine sahip müslim ve zimmîler bulunabilir ve o durumda orası dârü'l-harb
olmaz. Bu görüşe karşı çıkan fukaha ise; istila edilmiş, hâkimiyeti elinden
alınmış bir ülkede müslümanların mal ve can emniyetinin var olabilmesini
imkansız görmüşlerdir. Kuşkusuz, müctehidlerin bu görüşlerine tesir eden tarihi
şartlar mevcut olmuştur. Ondokuzuncu yüzyıldan sonra meydana gelen dünya
ülkeleri konjonktüründe, iki büyük dünya savaşı ardından oluşan dengelerden
sonra, İslâm hukukunun bazı içtihatlarının aynen geçerli olması mümkün
görülmemektedir. Nitekim, Ebu Hanîfe'den bir-iki asır sonra bile bu ictihadlar
şöyle değerlendirilmiştir: "Zannediyorum ki, Ebu Hanîfe'nin bu şartı
(Dârü'l-harb'e bitişiklik) kendi zamanında müslümanların ehl-i şirkle
cihadlarındaki vaki duruma dayanarak söylenmiştir. Dârü'l-İslâm ortasında bir
ülke halkının irtidad edip de, vatandaş ve sultan tarafından orduların
kuşatması olmaksızın orada kendilerini korur halde kalabilmeleri ona imkânsız
görünmüştür. Ama bu zamanda olanları; halkın cihâda karşı
"isteksizliğini" ve geri kalmaları onların işlerini yüklenen
idarecilerin fesadını İslâm ve "müslümanlara düşmanlıklarını", cihad
ve cihadın gereklerine önem vermemeleri gibi durumları görseydi, böyle bir ülke
hakkında Ebu Yusuf ve Muhammed'in görüşünü benimserdi."
İmam Ebu Hanîfe'nin, ictihadında "emân" kavramına
yüklediği anlam çok geniştir. Ancak itibari olarak bir ülkede İslâmî hükümlerin
yaşıyor olması, o hükümlerin kaynağının ve icrasının esas dayanağı olan
hakimiyet anlayışını geçersiz kılamaz. Müslümanların sadece ibadet bölümünde
muhtar kaldıkları, ukubat ve muamelat konularında karşı düşüncenin hukuk
kurallarına bağlandıkları bir düzen görüşü, bu hususta laik-demokratik ve aynı
zamanda da İslâmî ülke anlayışını çağrıştırmaktadır. "Şekk ile yakin zail
olmaz" kuralından hareketle, "Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması
asıldır" denilerek, belirli tarihi şartlarda hüküm verilebilse de, aynı
ictihadın bugüne uygulanması mümkün görünmemektedir: Aksine; İmameyn, Maliki ve
Hanbeli âlimlerinin görüşleri tutarlıdır ve yukarda zikredilen çelişkiyi de
ortadan kaldırmaktadır. Yani eğer bir dârü'l-harb'te İslâm uygulandığında orası
dârü'l-İslâm oluyorsa bunun tersi de geçerlidir. Yani bir dârü'l-İslâm'da küfür
ahkâmı uygulanıyorsa artık orasının da dârü'l-harb sayılması gerekmektedir.
Diğer taraftan yeryüzünde istilâ ve işgal altında birçok İslâm ülkesi
bulunmaktadır ve böyle ülkelere hâlâ dârü'l-İslâm diyebilen yerli ve yabancı
(müsteşrik) hukukçular bulunmaktadır. Şu bir gerçektir ki; eğer bir İslâm
ülkesinde İslâm ahkâmı yürürlükten kaldırılmışsa, o ülkedeki müslümanların
muhayyer bırakılmalarını beklemek en azından saflık olur. Yaşananların
gösterdiği gerçek şudur: Hangi çağda olursa olsun, eğer ülkelerinde İslâmî
hükümlerin tatbik ve kontrolü müslümanların ellerinden alınıp yerine beşerî
ahkâm geçirildiyse ve iktidar İslâm'ın dışındaki bir güce verildiyse, artık o
ülkede müslümanların rahat etmeleri, yani dinlerini bütün yönleriyle yaşamaları
imkânsızdır. Yani onlar asla karşı düşünce tarafından rahat bırakılmazlar. Ya
zulüm görürler, ya yurtlarından çıkarılırlar, yahut kendileri de düzene
uyumlulaştırılırlar. Oysa İslâm'ın, başka herhangi bir hukuk düzeniyle uyuşması
mümkün değildir. Bir başka deyimle,
"Siyer" adı altında kurumlaştırılan İslâm devletler
hukuku ile, çağdaş devletler hukuku arasında herhangi bir benzetme de
yapılamaz. Dârü'l harb kavramına bu bağlamda bakmak ve diğer İslâmî kavramlarla
birlikte mütâlaa etmek lâzımdır. (Ayrıca bk. Dârü'l-İslâm).
DARÜ'L-HARB,DARÜ'L-İSLAM'A VE DARÜ'L-İSLAM, DARÜ'L-HARB'E NASIL
DÖNÜŞÜR?
Hanefi mezhebine göre, darü'l-İslam, darü'l-Harb'e dönüşebilir.
Yalnız Hanefi alimleri dönüş şartlarında ihtilaf etmişlerdir:
İmameyne göre bir İslam ülkesine küfür düzeni hakim olduğu
takdirde darü'l-harbe döner. İmam-ı A'zam'a göre, bir İslam ülkesinin
darü'l-harbe dönüşmesi için üç şart vardır: üçü bir arada bulunduklarında
(Allah korusun) o vasıf ile vasıflanır (darü'l-harbe dönüşür). Bu şartlar
şunlardır:
1- darü'l-Harb ile bitişik olması,
2- İçinde İslam ahkamının tatbik edilmemesi,
3- Ahalisinin emniyet ve güvenliklerinin kalmaması.
Cuma ve bayram namazlarının hükmü hiç bir mezhebe göre değişmez.
Yani, mesela: Cuma namazının bir takım şartları vardır o şartları vardır o
şartlar oluşduktan sonra, onun farziyeti terettüp eder. Yer ister darü'l-İslam
olsun, ister darü'l-Harb olsun, hiç faark etmez. Şafii mezhebinde cuma böyle
olduğu gibi, her şey böyledir. Yani hiç bir hüküm değişmez. Ama Hanefi
mezhebine göre bazı hükümler değişir: bunlar şunlardır:
1- Darü'l-Harpte içki, zina, hırsızlık gibi haddi gerektiren bir
günah veya kısası gerektiren bir katil cinayeti işleyen bir kimse,
darü'l-İslam'a döndüğünde, Şafii'ye göre ceza ne ise uygulanacaktır. Hanefi
mezhebinde ise uygulanmayacaktır.
2- Bir kimse darü'l-harpte ribevi (faizli) bir akitte bulunsa,
İmam-ı Ebu Hanefi ve Muhammed'e göre caizdir. İmam-ı Şafii ile Ebu Yusuf'a göre
caiz değildir (Beda'iu's Sana'i).
3- Bir kimse müslüman olup darü'l-Harpten çıkarak İslam diyarına
hicret ederse, zevcesi orada kaldığı takdirde, Hanefi'ye göre boşanır; Şafii'ye
göre ise boşanmaz.
4- Bir kimse darü'l-Harpte müslüman olur, mal ve servetini
bırakarak İslam diyarına hicret eder; bilahare, müslümanlar darü'l-Harp olan o
ülkeyi istila ederek malınıalsalar. Hanefi'ye göre malı ganimet olur. Şafii'ye
göre ise malı ma'sundur; kendisine iade etmeleri gerekir.
5- Bir kimse darü'l-Harpte müslüman olur ve orada kalırsa bir
müslim bir zimmi tarafından kasden öldürülürse, Şafii'ye göre kısas gerekir,
Hanefi mezhebinde ise günahkar da olsa kısas gerekmez.
6- Kafirler müslümanlara karşı harp ilan edip mallarını ganimet
olarak alsalar; sonra müslümanlar güçlenip o ganimeti tekrar geri elde etseler,
Hanefi mezhebine göre dağıtacaktır. Şafii'ye göre sahiplerine iade edilecektir
(Te'sisu'n Nezar).
DARÜ'L-HARB VEYA DARÜ'L-KÜFÜR OLAN BİR ÜLKEDE BİR MÜSLÜMAN GAYR-I
MÜSLİMDEN VEYA BANKALARINDAN FAİZ ALMASI CAİZ MİDİR?
İmam-ı A'zam ile İmam Muhammed'e göre müslüman olmayan bir
memlekette bulunan bir müslümanın müslümanları aldatıp mallarını çalması veya
gasb etmesi caiz olmadığı gibi gayr-i müslimlerin mallarını da çalması veya
zayi etmesi caiz değildir. Çünkü İslam dini müsamaha ve fazilet dini olduğu
için hiyaneti, aldatmayı, gayr-i ahlaki ve çirkin şeyleri her yerde
yasaklamaktadır. Ancak küfür diyarında yaşayan bir müslümanın gayr-i müslimden
faiz almasında beis yoktur. Çünkü onlara göre faiz almak hiyanet sayılmaz, normaldır
(el-Fıkhu ala'l-mezahibel arba'a).
Şafii ile Ebu Yusuf'a göre faiz her yerde yasaktır. Ne İslam
diyarında ne de küfür diyarında onu almak caiz değildir. Alış verişte, ölçüde,
tarıda müslümanlara gösterilen mu'ameleyi gayr-i müslimlere de göstermek icab
eder (al-Fetva'l-Kübra).
Hatta bir kimse mesela Avrupa'ya giderse, orada devlete veya şahsa
ait bir şey bulursa onu sahibine vermeye mecburdur (Hidaye).
Küfür diyarında gayr-i müslimlerden faiz almak caizdir diyen
İmam-ı A'zam ile Muhammed'in sözü daha racıhdir. Çünkü bir müslüman parasını
mesela bir Alman bankasına yatırsa (ki yatırması doğru değildir) onlar,
parasını çalıştırıp bol bol kazanacaklar, para sahibi faizini almadığı takdirde
cebine hiç bir şey girmeyecek, üstelik de gayr-i müslimlerin istihzalarına
ma'ruz kalacaktır.
DAYI, TEYZE, AMCAOĞLU GİBİ AKRABAMIZLA AİLECEK OTURABİLİR MİYİZ?
Kadınların süslerini, dolayısıyla süs yerlerini, yani; el, kol,
yüz, kulak, saç, boyun ve bacaklarını kime gösterip kime gösteremeyecekleri
Kur'ân'ı Kerim Nûr Suresi 31. ayetinde açıklanmıştır. Buna göre kadın, sayılan
yerleri açıkken dahi ayette adı geçen erkeklerin yanında oturabilir,
konuşabilir. Mezkûr ayette amca ve dayının sayılmaması dikkat çekicidir.
Halbuki onların da mahrem oluşu Nisa Suresi 23. ayette zikredilmektedir. Diğer
yönden kadının zinet yerlerini sayılan kimselere, mahrem (nikahı kendisine
ebediyyen haram) oldukları için gösterebildiği de bir gerçektir. Öyleyse amca
ve dayı da mahremdir ve öyleyse onlara da gösterebildiği de bir gerçektir.
Cumhurun görüşü budur.(Kurtubî, XN/233) Ama yine de bu ayette sayılmamaları
anlamlı olmalıdır. Müfessirler bunu irdelemiş ve çeşitli şeyler söylemişlerdir.
Bu konuda en makul olan izah şudur: Ayette sayılan erkeklere kadının zinet
yerleririni göstermesi caiz olmakla beraber, bu konuda hepsi eşit değildir. Bu
yüzden en önce kocası zikredilmiştir ki, ona her yerini gösterebilir. Ondan
sonra kadınlarının kendi babaları, sonra da kocalarının babaları sayılır ki,
bunların ikisi arasında da fark vardır. Çünkü insanın fıtratı akraba ve hısım
olarak kendine en yakın olana en az cinsel ilgi duyacak şekilde ayarlanmıştır.
Bu izaha göre amca ve dayı "mahrem" olmakla beraber, sanki mahremlik
hududunun sonunda yer almakta ve kadının onların yanında bir derece daha
dikkatli olması istenmektedir. Buna: "Amca, baba makamında
sayıldığından"(Aclûni, Kesfu'1-Hafâda "Amca, babadır (vâlid)"
hadisini Sahid b. Mansûr'un mürsel olarak zikrettiğini söyler. meşhur olan
"Amca pederdir (eb)" hadisidir., der. N/90 (1770); Yakın anlamda
hadisler için bk. Müslim, Zekat N; Tirmizî, Menâkib 28; 28; Kurtubî, agy.),
dayı da amca gibi olduğundan zikredilmelerine gerek kalmamıştır. Binanaleyh,
zinetini gösterme konusunda babadan farkları yoktur, diye de cevap verilebilir.
Ama Tabiîn Müfessirlerinden Sa'bî ve Ikrime'nin amca ve dayıyı mahrem
saymamaları da birinci görüşü destekler. Onlara göre amca ve dayı ayette
zikredilmemiştir, çünkü onlar kendi oğulları mesabesindedirler.(Kurtubî, agy.)
Bunu böylece tesbit ettikten sonra bilinmelidir ki, müslümanlardan istenen şey
kadınlarının zinetlerini bu ayette sayılanların dışındakilere göstermemeleridir.
Şimdi sorunuza dönersek; amcaoğlu kadın için mahrem sayılmadığından zinetlerini
onun yanında açamayacağı anlaşılır. Ama zinetlerini, dolayısı ile zinet
yerlerini, ayet ve hadislerin istediği ölçüler içerisinde ve özellikle de
el-Ahzâb 59. (cilbâb ayeti) gereği kapadıktan sonra, kadınların, erkeklerin
yanında, halvet de değillerse, oturamayacaklarını söyleyen bir nas yoktur. Ama
bu yine de kötü duygulara sebep olmuyorsa kaydına bağlanmış, heryönüyle cazip
ve latîf bir varlık olan kadında, koku, teberrüc (süs) vb. bulunmaması şartıyla
caiz görülmüştür. Bunların yanında ayetle tesbit edilen çok önemli bir nokta
da, kadının sesiyle dahi dikkat çekecek tavır almasının, nazu-nesve ile,
kadınsı kadınsı, kırıla-döküle konuşmasının dahi mahremi olmayanlar yanında haram
olmasıdır. Çünkü böyle bir ses hasta kalpleri tahrik edebilir. (el-Ahzâb 32).
Bütün bunlara riayet edildikten sonra kadının, yanında yakınları varken,
yabancılarla aynı sofrada yemek dahi yiyebileceğine fetva verilmiştir. Ancak
buna gerek olup olmadığı ayrı bir konu olduğu gibi, takvaya uygun olan da
elbette, tabiîliği aşmayan "haremlik—selamlık" uygulamasıdır,
denebilir.
DEF ÇALMAK
Def; kadınların düğün ve bayram gibi sevinç günlerinde, toplu
bulundukları sırada çaldıkları, yuvarlak kasnağa gerilmiş deriden ibaret bir
eğlence âletidir.
İslâm'ın evrensel mesajı, insan hayatının bütün devrelerini
kapsar. Doğum öncesi, çocukluk, gençlik, evlenme, aile yuvası içinde sevinçli
veya üzüntülü bütün yaşama devreleri hakkında İslâm'ın öğretimi vardır.
Üzüntülü ve kara günlerde kadere teslimiyetle teselli olan müslüman, sevinç
günlerinde de bunun tezâhürü olan nezih eğlentiye meyillidir. İnsan hayatında
sevincin sembolü olan iki vakit önemlidir: Evlenme merasimi ve bayramlar.
Sahabe devrinde de. bu iki sevinç zamanında önceki alışkanlıkların görüntüsü
olarak def çalınması üzerine, konuyla ilgili hadîsler vârid olmuştur:
"Nikâhı ilân edin. Onu mescidlerde kıyın ve onun üzerine
defler çalınız." (Tirmizî, Nikah, 6).
Hz. Âişe, Es'ad b. Zürâre (ö. 1/622)'nin yetim kalmış kızı
Fâriga'yı himayesine alıp büyütmüştü. Büyüdüğünde onu Ensar'dan Nebît b. Câbir
ile evlendirdi. Gelini, koca evine götürenler arasında bulunan Hz. Âişe şöyle
der: "Döndüğümüzde Rasûlullah (s.a.s.) bize şöyle dedi: Ya Âişe damad*
evine gidince neler konuştunuz? Âişe dedi: Selam verdik ve evliliğin hayırlı
olmasını diledik. Allah Rasûlü buyurdu: Ya Âişe, sizin çalgınız yok mu? Ensar,
çalgıdan cidden hoşlanır." Başka bir rivâyette:
"Def çalacak, şarkı söyleyecek bir câriye gönderdiniz
mi?" buyurdu. Hz. Âişe, "Ey Allah'ın Rasûlü o ne söyleyecek?"
dedi. Hz. Peygamber: "Size geldik, size geldik. Bize selâm verin, biz de
size selam verelim " desin. " buyurdu. (et-Tâc, II, 275)
Rubeyye binti Muavviz'den şöyle dediği nakledilmiştir: Düğünümüz
olduğu sabah, Hz. Peygamber (s.a.s.) evimize teşrif etmişti. O sırada küçük kız
çocukları deflerini çalıyorlar ve Bedir harbinde şehit düşen atalarımızı dile
getiriyorlardı. Onlardan biri,
"Aramızda yarını bilen Peygamber vardır, susalım"
deyince, Allah Rasûlü, ona şöyle buyurdu: "Bu gibi sözler söyleme. Daha
önce söylediklerine devam et." (Tirmizi, Şerhi Tuhfetü'l-Ahvezî, Kahire
1967, IV, 211-212)
Başka bir hadiste, "Helâl ile haramın arasını def ve ses
ayırır." (Tirmizî, Nikâh, 6; Nesâi, Nikâh, 72; İbn Mâce, Nikâh, 20: Ahmed
b. Hanbel, III, 418) buyurulur.
Diğer yandan bayram günü şarkı söyleyen câriyelere Hz. Peygamber
(s.a.s.)'le birlikte bulunan Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in: Mescid-i Nebevî'de mızrak
oyunu oynayan Habeşlilere de Hz. Ömer'in engel olmaya kalkışması üzerine, Hz.
Peygamber (s.a.s.) buna gerek olmadığını bildirmiş ve kendisi de mesciddeki
Habeşlileri seyretmiştir. (Tecrid-i Sarih Tercemesi, III, 203, 204). Kız
çocuklarının defle şarkı söylemesi Kurban Bayramı günlerinde olmuş ve Allah
Rasûlü, Ebu Bekir'e: "Ey Ebû Bekir, her kavmin bayramı vardır. Bu da bizim
bayramımızdır. Onları bırak" demiştir. (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, III,
151-157).
Yukarıda zikredilen hadisler ve benzerleri, müslümanların sevinç
günlerini, bazı meşrû müzik aletleri ve müstehcen olmayan türkü ve şarkılarla
kutlayabileceklerini gösterir. Ancak bu, nefsi tahrik eden ve beraberinde içki
gibi meşru olmayan şeyleri getiren bir tarzda olmamalıdır. Ayrıca, çalınacak
defler, zilsiz olmalıdır.
BİR KİMSE EVİNİ MESELA BİR MİLYON LİRAYA SATAR VE PARASINI ALMADAN
ÖNCE YÜZDE YİRMİ NİSBETİNDE PARADA DEVELÜASYON OLURSA BU ALIŞVERİŞİN DURUMU
NASIL OLUR?
Bir ülkede altın ve gümüş değil, kağıt veya tunç para tedavülde
bulunursa onunla alışveriş yapmak tabidir. Fakat soruda zikredilen durum vaki
olursa yani birisi mesela evini bir milyon liraya satar ve parasını almadan
evvel yüzde yirmi nisbetinde develüasyon olursa İmam-ı A''am'' göre her ne
kadar bedel değer kaybedip, bir milyon, sekizyüzbin hükmüne iniyorsa da
alışveriş sahihtir ve satıcı bir milyondan başka bir şey de hak etmez. Şafii
mezhebi de böyledir (al-Havi). Ebu Yusuf'a göre ise, alışveriş vaki olduğu
günde bir milyon liranın değeri ne ise evi satan da o kadar hak eder, müfta bih
bu kavldir (Resail İbn Abidin). Ama misalimizde para yürürlükten kaldırırlırsa
İmam-ı A'zam'a göre alışveriş batıl olur. İmameyn'e göre batıl olmaz. Ama Ebu
Yusuf'e göre alış-veriş vaki olduğu gündeki kıymetine ise onu hak eder.
Muhammed' göre, yürürlükten kaldırdığı günün son anında değeri ne ise onu hak
eder (İbn Abidin).
DİLENCİYE PARA VERME:
Öncelikle dilenme ‚Islâm nazarında çok kötü bir kazanç yoludur.
Rasûlüllah Efendimiz (sav): "Kişi ister, ister.. nihayet kıyamet gününe
yüzünde bir parçacık et yokken gelir", "Ihtiyacı yokken dilenen, ateş
topluyor demektir"(E1-Hindî, VI/495; Ibn Hacer, Bulug'1-Meram, (Serhi)
N/144) buyururlar. Kur'ân-ı Kerim; iffetlerinden ötürü ihtiyaçsız sanılan,
insanlardan israrla istemeyen fukarayı över ve verilecek olanların onlar
olduğunu bildirir. (K. Bakara (2) 273) Dilenmenin kötülügü konusunda ayrıca çok
ve açık hadisler mevcuttur. (bk. el-Hindî, agk.)
Ancak bazı Kur'ân ayetlerine, Rasûlüllah (sav)'in fiiline ve
sözlerine baktığımızda dilenene verilmemesini ve onun reddedilmesini değil,
aksinin olması gerektiğini görürüz: Kur'ân'da iyıliğe (birre) ulaşma yolları
sayılırken, akraba, yetimler, miskinler ve yolda kalmışlarla beraber
dilenenlere de malı gönül hoşnutlugu ile vermekten söz edilir. (K. Bakara (2)
177) Aynı ayette arkasından zekât da zikredildiğine göre, onlara verilen
zekâtın dışında bir verme olacaktır. Ayrıca iki ayette daha takva ehli ve cennet
ikramına lâyık insanların özellikleri sayılırken "onlar ki, mallarında
dilencinin ve mahrumun bir hakkıvardır" ifadesi kullanılır. (bk. K.
Zâriyât, (51) 19; Me'câric, (70) 25) Demek ki, hakikaten mahrum olana da,
mahrum olup olmadığı bilinmeyen dilenciye de vermek gerekir.
Ayrıca Kur'ân'da: "Isteyeni (dilenciyi) de azarlama"
diye bir ayet daha vardır. (K. Duhâ 10) Gerçi bunu "dilenen" değil de
"soran", yani dini öğrenmek için soru soran şeklinde anlayanlar da
olmuştur. (bk. Kurtubî XX/101)
Ama ilk akla gelen mânâ dilenendir ve bunda diğer mânâ bulunsa
dahi dilenci mânâsını da içermediğine dair hiçbir işaret yoktur.
Rasûlüllah Efendimiz fiili hayatı boyunca kendisinden kibarca
isteyenlere verdiği gibi, kabaca isteyenleri de boş çevirmemiş ve "bunlar
ya çirkin sözlerle benden mal istemek ya da beni cimri göstermek arasında beni
muhayyer bıraktılar. Ben cimri değilim" buyurarak onlara da vermiştir.(bk.
Müslim, Zekât,127 (Davudoğlu V/479 vd.)),
Efendimizin sözlerinden anlaşılan da budur: "Sizden biriniz
(kendisinden) dileneni boş çevirmesin ve istediğinde vermemezlik etmesin, hatta
kolunda iki altın bilezik görse dahi"(Kurtubî, XX/101), "Eğer miskin
(dilenciler) yalan söylemiyor olsalardı, onları boş çeviren iflah
olmazdı".(E1-Hindî, VI/362) "Dilenciyi az (da olsa) bir şeyle ya da
güzellikle geri çevirin. Çünkü insan ve cin olmayan (melek) size uğrayıp Allah
(cc)'in bahşettiği nimetler konusunda nasıl davrandığınıza bakıyor
olabilirler".(Kurtubi, agek.; Benzer hadis için bk. el-Hindî, VI/390. (5)
E1-Hindî, VI/363) "Kimden Allah (cc) için diye istenir de verirse ona
yetmiş hasene yazılır".(5) "Allah (cc) için, deyip dilenen mel'undur,
Allah (cc) için diyerek dileneni boş çeviren de melundur, yeterki bir kötülük
istemiş olmasın", "Allah (cc) için diye, sadece cennet
istenir".(E1-Hindî, VI/502-503) Bu hadislerin sihhat derecelerini tek tek
araştırmış değiliz. Ancak çok ve aynı anlamda oluşları aksi yönde de bir
hadisin bulunmayışı dilencilere de vermenin uygun olduğunu gösterir.
Ibrahim b. Edhem: "Dilenciler ne iyi adamlardır; ahirete
bizim için azık taşıyorlar" demiş. Ibrahim en-Nehâi de: "Dilenci
ahiretin postacısıdır. Kapınıza kadar gelir ve yakınlarınıza bir şey göndermek
istiyor musunuz? diye sorar" dermiş. (Kurtubî, XX/101)
6. Ancak kişi yollarda oturup herkese el uzatanlara birşey vermek
zorunda değildir. Bizzat kendisinden dilenen olur ve "Allah (cc) için,
Allah (cc) rızası için" diye dilenirse ona az da olsa mutlaka bir şey
vermeli ve öyle diyerek dilenmesinin çok kötü olduğunu ona uygun bir dille
anlatmalıdır. Cami içlerinde dilenenlere ise bir şey vermemesi -Allah'u a'lem-
daha uygun olur. Çünkü böylece bir bidatin önüne geçmiş olur. Ihtiyacı olmadığı
halde dilenmeyi bir meslek haline getirdiğini bildiği kişilere de -bizzat
kendisinden istemedikçe- vermemesi daha uygundur. Ama her halûkârda dilenciyi
azarlamamak bir Allah emridir. Dilenciye hem verip, hem de onu inciten bir
davranışta bulunmaktansa güzel bir sözle onu savmak da Allah (cc) emridir.(bk.
K. Bakara (2) 263)
BAZI KİMSELER FAZLA ÇOCUK YAPMAMAK İÇİN TEDBİR ALIP BiRTAKIM
ÇARELERE BAŞ VURUYORLAR. FAZLA ÇOCUK YAPMAMAK İÇİN TEDBİR ALIP DOĞUM KONTROLÜ
YAPMAK CAİZ MİDİR?
Doğum kontrolü mes'elesi ülkemizi ve İslam alemini aşan bir
meseledir. Her yerde ondan söz edilmektedir. İslam aleminde münakaşası
yapıldığı gibi, hiristiyanlık aleminde de münakaşası yapılmaktadır. Asrımızda
Mevdudi, Seyyid Kutub, Ahmed al-Şarbasi ve Sa'id al-Buti gibi zevat bu konuyu
ele alarak durumu açıklamışlardır. (Allah onlardan razı olsun). Bunların bir
kısmı Türkçeye tercüme edilmiştir. Bunun için bu konuda fazla bir şey söylemek
icab etmez. Yalnız bazı kimseler bu hususta kanaatimi sordukları için kısa da
olsa bir şeyler söylemeye mecbur kaldım. Evlenmek, Peygamber (sav)'in
sünnetlerinden biridir. Onunla ilgili çok hadis varid olmuştur.Ez cümle şöyle
buyuruyor: "Nikah benim sünnetimdir" (İbn Mace). Evlenmenin birçok
hikmetleri vardır.
1- Fıtratın ihtiyacını karşılamaktır. Kur'an-ı Kerim şöyle
buyuruyor: "Huzur bulasınız diye cinsinizden sizin için eşler yaratması
Allah'ın büyük ayetlerinden biridir" (er-Rum).
2- Neslin devamı ve beşeriyeten çoğalmasıdır. Peygamber şöyle
buyurur: "Evleniniz. Çünkü ben sizin çoğalmanızla iftihar ediyorum"
(Buhari, Müslim).
3- Şerefi muhafaza edip ahlaksızlığa düşmekten korumaktır.
Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Ey gençler evlenmeye gücü yeten
evlensin. Çünkü o, gözü –harama bakmaktan- korur, zinadan da muhafaza eder
(Müslim).
Durum böyle olmakla beraber iradesi kuvvetli olup gayr-i meşru
hayata yaklaşmayacağını bilen kimsenin evlenmeyebileceği gibi, evlenen kimse de
azl gibi bir yol ile çocuk yapmamak için tedbir alabilir. Cabir bin Abdullah
(ra) dan şöyle rivayet edilmiştir:"Kur'an-ı Kerim nazil olurken biz azl
ederdik. Bu durum Peygambere (sav) ulaştığı halde bizi men etmedi" (İbn
Mace).
Azl'ın manası: meniyi dışarıya akıtmaktır. Azl ile ilgili çok
hadis vardır. Bir kısmı onu hoş görmemiş ise de, kesin olarak yasaklayan bir
hüküm de getirmemiştir. Bunun için Cumhur-u ulemaya göre, kadının rızasıyla azl
mübah kabul edilmiştir. Hatta Şafii ulemasının birçokları kadının rızasını
almak söz konusu değildir, diyorlar. Fakat tamamaıyla tenasül cihazının
görevine son vermek için ilaç kullanmak veya ameliyata başvurmak kesinlikle
haramdır. Bu husus için asla cevaz olmamıştır.
Sa'd bin Ebi vakkas'dan rivayet edilmiştir: "Peygamber (sav),
Allah'a kulluk etmek maksadıyla daimi surette evlenmeyi terketmek isteyen Osman
bin Ma'zun'un dileğini reddetti.İzin verseydi biz de kendimizi iğdiş
edecektik."
Meni rahimde yerleştikten sonra nutfe ve alaka –kann pıhtısı-
halinde iken herhangi bir ilaç ile onu düşürmenin caiz olup olmadığı hususunda
ihtilaf vardır.
Hanefi ulemasından meşayıh-i maveraünnehir, Cevahir al-Ahlati ve
al-Nehr ile Şafii ulemasından Abu İshak el-Merzedi ve Remli'nin sözünden
anlaşıldığına göre ma'zeret olmasa da caizdir (al-Fetava'l-Hindiyye,
Şebramilisi). Gazali, İbn Hacer, la-Bahr ve Hanefi mezhebinde racıh kavle göre
ma'zeret olmazsa caiz değildir (İbn Abidin).
Ama meşru bir ma'zerete binaen onu aldırtmak veya ilaç ile onu
düşürmekte beis yoktur. Meşru mazerete birkaç misal:
1- Hamile kadının hastalığını artıracak veya helakine vesile
olacak hastalığın bulunması.
2- Çevrenin çok bozuk olup, fitne ve fesadın azgın halde olması,
yani doğacak çocuğun ahlakını bozacak mahiyette olması,
3- Fakr ve zaruretin hüküm sürmesi, ibn Vehban şöyle diyor: Hamile
kadının hamlı alınmadığı takdirde, emzikli çocuğunun sütü bozulup babasının da
fakir oluşu yüzünden kendisine süt verecek bir kadın bulamamış olması bir
mazerettir (İbn Abidin).
DOĞUM KONTROLÜ CAİZ MİDİR?
1. Günümüzde insanlar, fakirlik gibi ekonomik gerekçelerle çocuk
sahibi olmaktan alıkonulmak isteniyor. Dinimiz açısından biz bu konûya nasıl
yaklaşabiliriz?
Önce son cümlenizden başlamama izin verin lütfen. Bizim zaten
"dinimiz açısından" başka bir açımız yoktur. İslamın kapsamlılığını
iyi kavrarsak, bu açının herşeye bakılabilecek kadar geniş olduğunu görürüz.
Aksi, çifte standardın doğmasına sebep olur ki, bunun da ne demek olduğu
açıktır. Şimdi sorunun esasına gelelim: Ali Efendimizin "batıl için
söylenmiş hak bir söz" diye bir ifadesi vardır. Yani doğru olan bir hüküm,
bâtılı ve yanlışı desteklemek için de söylenmiş olabilir. Batı, kendi doğal
kaynaklarını bitirmek üzere. Yüzyıllardır .sömürmekte olduğu doğuya uzanan
hortumları, çogalan nüfus sebebiyle kesilme tehlikesiyle karşı karşıya gelince,
doğudaki nüfus artışını önlemek istiyor. Özellikle Türkiye için bir başka sebep
de, yarın Avrupa Topluluğunda temsilcilerin nüfusa göre tesbit edileceği
gerçeği. Onlar kendi içlerinde nüfusu çoğaltıcı tedbirler alıyor, bir yönden de
on milyonlarca insanı bir anda öldürebilecek nükler silâhlar geliştiriyorlar,
sonra da "biz gelecekte insanları açlıktan öleceğinden korkuyoruz"
diyerek, bizdeki ağızlarıyla nüfus planlaması edebiyatı yaptırıyor ve aç
insanımıza prezervatif dağıtıyorlar. Bize de "Islâm şöyle demiş, böyle
demiş" dedirtilerek buna çanak tutuluyor. Tıpkı, plajların haram yönleri
söz konusu edilmeden, "denize girmek orucu bozar mı" diye sorulduğu
gibi. Halbuki, doğum kontrolü câiz olsa dahî, böyle bir durumda: "Islâmda,
aslında caîz olan bir şeyi Islâm düşmanları istismar etmeye kalkarlarsa ne
yapmak gerekir?" diye sormalıdır. Şimdi bu noktayı hep göz önünde bulundurarak
diyebiliriz ki: Islâm fıtrat dinidir. Fıtrat, kadını erkeğe, erkeği kadına
çeker. Birleşmelerinin zorunlu sonucu ise, neslin türemesidir. Dolayısıyla
tabii ve fitrî bir olguyu genel anlamda engellemek (devlet politikası olarak
demek istiyorum) insâni ;ve Islâmî değildir. Rızkın kısalacağı korkusunun
şeytandan kaynaklandığını, Allah'ın her canlının rızkını vereceğini Kur'ân-ı
Kerîm haber verir. Bu konuda çok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerifler vardır. Işin
fert düzeyinde olması ise ayrı bir konudur.
2. Doğum kontrol metodlarını ve bunların fıkhî hükûmlerini tek tek
ele almadan, genel olarak "çocuk sahibi olmamaya çalışmanın"hükmünü
sorabilir miyiz?
Dediğimiz gibi Islâm fıtrat dinidir. Bu noktayı her halükârda göz
önünde bulundurmak gerekir. Fıtrîliğin tabiî sonucu çocukların doğmasıdır ve
fıtrata (doğal oluşa) müdahale ise hoş karşılanmamış, ancak "kimse çocuk
yapmâyı engelleyici davranışlarda bulunmayacak" diye de tenbih edilmemiş,
hatta. "azıl"e, hoş görünmese dahi, müsaade edilmiştir. Azılde
aslolan korunmadır. Dolayısıyla bunun su ya da bu yöntemle olması, tıbbî
sakınca ve başka haramlar içermedikçe, birşey değiştirmez. Yani onlar da azıl
gibidirler. Ancak bu fertler için söylenebilecek bir olaydır. Bir
"azîmet" (yani zor olmakla birlikte işin en iyisi, en uygunu) değil,
bir "ruhsat" (yani bir tolerans, zayıflara bir izin)tır. Korunmanın
hiçbir şekli zararsız değildir. Bu bile tek başına onun hoş bir şey olmâdığını
gösterir. Hattâ materyalist bir tıp doktorunun şu ifadeleri ilginçtir.
"Çocuk olmaması yolunda alınan tedbirlerin hemen hiçbiri tehlikesiz değil
gibidir. Herhalde bu, çocuk istemeyenlerden tabiatın öç almasıdır." Bu
yüzden fıkıhçıların bazıları; meşru bir mazeret olmaksızın korunmanın, yani
doğum kontrolününün câiz görülemeyeceği kanaatindedirler. Mazeretler arasında
da "salt aç kalma endişesi" bulunmamaktadır. Ancak dediğimiz gibi,
mazeret olmaksızın korunmanın, hoş olmamakla birlikte, câiz olduğunu
söyleyenler de vardır.
3. Kullanılan metodlardan ikisi de spiral gibi rahim içi âletler
ve haplar. Bunların zararlı yönlerinin bulunduğunu da düşünürsek, fıkhî
hükümleri ne olabilir?
Bunların birer korunma yöntemi olmaları açısından bir önceki
soruda söylediklerimizi tekrarlamış olalım. Tıbben zararlı oluşları, Islâmi
açıdan en azından teşvik edilen ve "lekesiz helâl ve hoş" bir şey
olmadıklarını gösterir. Çünkü hakkında nas olmayan konularda islâm "âdil
tıb"bı hakem sayar. Ancak hoş olmasalar dahî, açıkça haram ilan
kılınmamışlardır. Hatta Ibn Âbidîn: "Kocanın izni ile kadının, rahminin
ağzını kapatma hakkıvardır" diye bir ifade nâkleder ki bu, spiralden başka
bir şey değildir. Ancak bir mazeret olmadan spiral taktırmak için kadın,
avretini bir başka kadına dahî gösteremez.
4. Azlin hükmü nedir?
Genellikle câiz görülmüştür: Mazeret olmadan câiz olmaz diyenler
de vardır. Ancak câiz diyenler de bir ruhsat olduğunu, iyi olanın azıl dahi
yapmamak olduğunu ve kadının izni olmazsa câiz olmayacağını da kabul ederler.
5. Sözünü ettiğiniz mazeretler, ya da doğum kontrolünü câiz kılan
haller nelerdir?
Özet olarak söylersek: Kadın emzikli olup yeniden hamile
kalmasıyla bebeğine zarar gelecekse, ortam kesinlikle edepli bir çocuğun
yetiştirilemeyeceği kadar bozuksa, hamile kalması tıbben sakıncalı görülürse,
hattâ Gazâli'ye göre erkek; eşinin formasyonunun ve güzelliğinin bozulmasından
endişe ederse, helâl olan korunma yolları uygulayabilir. Ama bu sonuncusunu
herhalde sadece kadına düşkün ve bu yüzden fitneye düsebilecek erkekler için
söylemek gerekir.
DOĞUMUNUN TEHLİKELİ OLMASI GİBİ BİR DURUMDA ANNE KÜRTAJ
YAPTIRABİLİR Mİ?
Cenine ruh üflendikten sonra (yüzyirmi gün) kürtaj ya da düşük
yapma annenin hayat tehlikesi dışında hiçbir sebeple câiz değildir. Hayat
tehlikesini de ancak âdil (yani Islâmi her şeyiyle düstûr seçmis ve farz
ibadetlerini yapan) bir doktor tesbit edebilir. Ruh üfleninceye kadar ise
kürtaj ve düşürmenin sebepsiz yere yapılması yine haramdır, ya da bazılarına
göre mekruhtur. Sebep varken yapılmasm ise bazı âlimler câiz görmüşlerdir.
Ortamın bozuk olup çocuğun Islâm terbiyesiyle yetiştirilememe ciddi endişesi ve
gebeliğin, emzirmekte olan kadının sütüne zarar vermesi bu tür sebeplerden
sayılmıştır. Doğumun zor olması, hayatî tehlikeye dönüşmedikçe, kürtaj ve
düşürme için bir sebep sayılamaz. Becerikli ebeler doğumu belli ölçüde
kolaylaştırabilirler.
DOLAR FARKI VE FAİZ
Dört yıl öncesine kadar Libya'da Çalışan kardeşim, çalıştığı
firmadan alacağı olan 5.500 doları, uzun mahkemeler sonucu, doların o zamanki
fiyatı üzerinden (600TL.) Türk Lirası olarak, ,şu anda %30 faiziyle birlikte
alıyor. Faiziyle beraber Dolar 900 TL.na gelmiş oluyor. Halbuki şu anda Dolar
yaklaşık 1.600 TL. Aldığıbu fark faiz olur mu?
Anlaşılan kardeşiniz Dolar karşılığı çalışmış, firma da kendisine
dolar borçlamıştır. Öyleyse alacağı da dolardır. Firma eğer mevcut sistemlerin
açığından yararlanıp bunu borçlandığı zaman itibariyle Türk Lirasi olarak
ödemeye kalkışıyorsa haksızlık ediyor ve borcunun bir kısmını vermiyor
demektir. O zamanki hesapla mahkemece terettüp ettirilen faiz aslında pozitif
(gerçek) bir fazlalık olmadığından faiz sayılmaz, alabilirsiniz. Hatta herhangi
bir yolla kalan farkı da alabilirsiniz. Böyle konularda Hanefi Mezhebindeki
fetva Ebu Yusuf'un görüşüne göredir. Ona göre borçlu borcunu öderken,
borçlandığı (yani borcun zimmetine yüklendigi) gündeki değeri öder(Ibn Abidin,
Tenbîhu'r-Rukûd, N/60, 61).
DÖRT MEZHEB'DEN BAŞKA BİR MEZHEBİ TAKLİD ETMEK CAİZ DEĞİLDİR.
Aslında Kur'an ve sünnetin terbiyesi altında; bildiğimiz dört
müctehid'den başka; Sa'id bin al-Muşeyeb, Ata, Sufyanal-Sevri, Sufyan bin
Uyayne, Evza'i ve Davud gibi birçok müctehid yetişmiştir. Ama bunların
mezhebleri zamanında tedvin edilmediği için yayılma isti'dadı göstermediler.
Ancak Zeyd bin Ali ile Ca'fer al-Sadık'ın mezhebleri, zamanında tedvin
edilmediği halde onların mezhebinde bulunduklarını iddi'a eden Zeydiye ve
Ca'feriye fırkaları vardır. İbn Salah dört mezheb'den Başka mezhepleri taklid etmenin
caiz olmadığına dair icma'ı nakletmiştir.
Bu hakk mezheplerden birisini taklid eden kimse hayatı boyunca o
mezhebde kalması gerekmez. İstediği zaman tamamen veya kısmen başka bir mezhebi
taklid edebilir.
İbn Hacer şöyle diyor: Bir kimse bir mes'elede tabi olduğu
mezhebden başka bir mezhebi taklid ederse o mes'eleye bağlı olan şeylerde de
taklıd etmesi gerekir. Mesela namazda Hanefi mezhebini taklıd ederse abdest ve
gusulde de taklid etmesi lazımdır.
İbn Ziyad ise diyor ki: Namaz ayrı, abdest ayrıdır. Namazda Hanefi
mezhebini taklid eden kimse abdestte de onu taklid etmesi gerekmez. Yani
abdesti Şafii'ye göre alır, namazı Hanefi'ye göre kılarsa beis yoktur.
Ulema'nın çoğu bu dört mezheb'den birisini taklid etmenin lazım
olduğunu söylüyor.
Bazıları da mu'ayyen bir mezhebe bağlı olmak gerekmez diyor.
Herhangi bir mezhebi nazar-ı i'tibara almadan bilen kimseye,
bilinmeyen mes'ele sorulabilir. Al-'izz bin 'Abdüsselam ve al-Şeref el-Barizi
böyle fetva vermişler. Gazali de bu kana'attedir. Binaenaleyh bir kimse bir
mezhebe bağlı kalmadan Allah'a kulluk ederse dinsiz değildir. Ancak mu'ayyen
bir mezhebe bağlı kalarak Allah'a te'abbud etmek daha iyidir. Gerektiği zaman
başka mezhebi taklid etmek de caizdir.
DÖVİZE ENDEKSLİ TAHVİL
Örnek: Dövize Endeksli PTT Tahvilleri
a) 104 milyon DM ve 56 milyon dolar tutarında tahvil ihraç
edilmiştir.
b) Tahvil sahipleri, Batı Alman Markı'na endeksli tahviller için
yıllik %5, ABD, Doları'na endeksli tahviller için yıllik % 8 faiz alacaklardır.
Ayrıca Dolar ve Mark'ın kur değişmeleri de tahvil gelirlerine aynen
yansıyacaktır.
c) Tahvil satışları, satış gününde Dolar ve Mark'ın TC. Merkez
Bankası'nca uygulanan "Efektif Alış Kuru" üzerinden Türk Lirası
olarak yapılacaktır.
d) Tahviller 6 yıl vadeli olup faiz ödemeleri 6 ayda bir
yapılacaktır.
e) Anapara ödemesi ise, son yıla ait 12 faiz kupon ödemesi ile
birlikte ve 6 yıllık vadenin son gününde TC. Merkez Bankası'nca uygulanan
"Efektif Alış Kuru" üzerinden "TL"e yapılacaktır.
Faizli bir muamelenin Islâm'ca onaylanmayacağı açık. Ancak bir
müessesenin faizle iş yapıyor olması, onunla kurulacak meşru bir şirkete ortak
olunamaz anlamına da gelmez. Elverir ki, kurulacak şirket faiz esasına dayalı
olmasın ya da daha başka haram unsurlar ihtiva etmesin. Herhangi bir şirkete
hisse senediyle ortak olma söz konusu olunca Islâm hukuku açısından
"Şirket-i Inan" karşımıza çıkar. Ya da mürekkep bir şirket çesidiyle
karşılaşırız. Bunun gerek kurucularında, gerekse işleyişinde aranan şartlar fıkıh
kitaplarında detaylıca anlatılır. Sizin sorunuz açısından önemli olabilecek
şartını belirtmemiz cevap için yeterli olur sanıyorum. Bundan sonraki
araştırmamızda da daha geniş cevap arayacağız: Ortaklardan birine belirli bir
kâr garanti edilmesi caiz değildir. Çünkü ticarette kazanmama, hatta kaybetme
ihtimalı de vardır. Böyle bir şartın bulunması, şirketi batıl ve hükümsüz
kılar. Kaybetme, kârdan olabileceği gibi sermayeden de olabilir. Öyleyse
sermayenin garanti edilmesi de akdin batıl olması için yeterlidir. Binanaleyh
asgari bu şartlara riayet etmeyen bir müessesenin ihraç ettiği tahviller Islâm
hukuku açısından su götürür.
Sözü edilen PTT tahvillerindeki muamelenin gayr-i Islâmiligi
oldukça açıktır sanıyorum. Öncelikle ortada ortak olunan hiçbir şey yoktur.
Bize gösterilen tahvil örneğine göre konuşacak olursak: PTT herhangi bir
isletmesini tahvil sahiplerine satıyor değildir. Yapılan şey; su anda kâr
getiren bir KIT olarak PTT'nin sözü edilmek suretiyle istikraza teşvik ve
garanti sağlamadan ibarettir. Ayrıca bir taraftan %5 ya da %8 faizden açıkça
söz edilmekte, diğer taraftan da tahviller dövize endekslenerek bu faizin pozitif
ya da reel bir faiz olduğu vurgulanmakta, zimnen de ana para garanti
edilmektedir. Eğer dövize ya da bir başka şeye endeksleme söz konusu olmasaydı
enflasyon yüzdesi gözönünde bulundurularak bir "negatif faiz" den söz
edilir ve hiç olmazsa Ebu Yusuf'un görüşüne istinaden bunun Islâm'a göre faiz
olmayacağı söylenebilirdi. O takdirde böyle bir ortaklığın anlamsızlığı da ayrı
bir konudur. Bana öyle geliyor ki, köprü ya da baraj satışlarındaki durumun PTT
tahvillerindekinden farkı, sadece onlardaki faizin sabit oranlı olmaması ve
köprü ya da barajın kârına endeksli olmasından ibarettir. Yine ortada satılan
ya da gerçek anlamda ortak olunan bir şey yoktur. Bilebildiğim kadarıyla yine
ana para -ma belki endekslemeden- garanti edilmektedir. Yani olay, orada da
burada da bir iç istikrar olayıdır, faiz olayıdır.
Ne var ki, kanaatime göre bu tahviller ya da hisse senetlerinin
cevazı söz konusu olduğunda bazı alimlerimizi müsbet doğrultuda düşünmeye
götüren şey, alternatif teklif bulma zorluğudur. Öyle ya, müslüman bu ortamda
parasını oraya vermesin, buraya vermesin hatta son zamanlarda bazı ciddi
itirazların doğurduğu şüphelerden ötürü faizsiz finans kurumlarına yatırmasın,
peki ne yapsın? Enflasyon canavarına mı kaptırsın ve böylece ekonomik hayattan
mı silinsin. Işte -eğer varsa- cevaza götüren saik bu olmaktadır. Öyleyse bu
probleme başka çözüm yolları aranmalı ve müslümanlar, en azından şüpheli bir
muameleye bulaşmaktan kurtarılmalı deriz. Çünkü caizdir, deyivermek bu arayışın
da kapısını kapamak anlama gelebilir. Yine de biz meselenin hisse senedi yönünü
bir sonraki soruya vereceğimiz cevapta biraz daha kurcalayacağız. Çünkü tahvil
meselesi açıktır ve bir faiz muamelesidir.
DÖVME
İnsan vücudunun muhtelif yerlerine yüze, kola, ele, göğse, derinin
iğne vb. sivri âletlerle şekle uygun olarak delinip, üzerine mürekkep, çivit
vs. dökülmek sûretiyle yapılan nişan ve resim hakkında kullanılan bir tabir.
Dövme süs olarak yapılırdı. Câhiliye Arapları arasında yaygın bir
âdetti. Bilhassa Arap kadınları dövme hususunda çok ileri gitmişler,
vücutlarının birçok kısımlarını nakışlarla doldurmuşlardı. Hattâ bazıları
vücutlarına, tapındıkları put şekillerini kazımışlardı.
Eski Trakyalılarda dövme asalet nişanesi, eski Yunanlılarda da
ahlâksızlık damgası sayılırdı. Hristiyanlar'da da vücutlarına dövme usulüyle
haç resmi kazıtanlar vardı. Kudüs'e hacca giden hristiyanlar, kol ve ellerine
dövme yaptırırlardı. Osmanlılar'da yeniçeriler arasında dövme çok yaygındı.
(Tecrid-i Sarih Terr., 351, 381).
Eski çağlardan türlü şekillere bürünerek zamanımıza kadar gelen
dövme geleneği bugün bile garip şekillerde sürmektedir. Cahiliye devirlerine
ait ilkel bir süs halinde kalması yirminci yüzyıl mantığına daha çok yakışacak
dövme; Mısırlılar'ın mumyası, Asurlular'ın örgü sakalı gibi, tarih
yapraklarında birer hatıra gibi kalmamış, garip bir ilgi ile günümüze kadar
gelmiştir. Dövmecilikte Japonlar oldukça ileridirler. Onlar bu işi güzel
sanatların bir dalı olarak kabul etmişlerdir.
Dövme, domuz yahut balık ödü, is karası, susam yağı gibi ilaçlarla
yapılır. İşlem sırasında kişi büyük bir ızdırap duyar. Büyük boyda dikiş
iğneleri yanyana dizilerek bir deste halinde bağlanır. Beğenilen resim ve şekil
çizilir, sonra bu iğne destesi o şekil üzerine bastırılarak zımbalanır. Bu cılk
yaranın üstüne renk verici madde sürülüp bezle sarılır. Renk maddesi yukarıda
saydıklarımızın dışında normal boya veya kara barut olabilir. Genellikle barut
ve çin mürekkebi kullanılır. Dövme iğnelerinin acısı bittikten sonra yaranın
acısı başlar. İğnelenen yer şişer, iltihap yapar, tıpkı normal bir yara gibi
işler ve kabuklanır. Bir de cilt altına yabancı bir cisim gömerek yapılan dövme
vardır ki, buna en fazla Eskimolar'da, Çukçiler'de Gurdenlandlılar'da ve İtalya'nın
bazı bölgelerinde rastlanır.
Veşm; hem eziyet, hem de Allah'ın yarattığı güzel sûreti
değiştirip bozmak olduğu için çirkin bir harekettir. İnsanları bu kötü işe
teşvik eden şeytandır. Cenâb-ı Hak bu durumu şöyle özetliyor: "Şeytan dedi
ki: Elbette senin kullarından belli birtakımı alıp onları saptıracağım. Onlara
kuruntu kurduracağım, develerin kulaklarını yarmalarını emredeceğim, Allah'ın
yarattığını değiştirmelerini emredeceğim. " (en-Nisâ, 4/119) Hz. Muhammed
(s.a.s.) "Allah'u Teâlâ dövme yapan ve yaptırana kaşlarını incelten ve güzellik
için dişlerini törpüleyip Allah'ın yarattığı şekli değiştiren kadınlara lânet
etmiştir. " (İbn Hacer el-Heytemî, ez-Zevacir, Mısır 1970, I, 141)
demiştir.
Bazı âlimler dövme yaptırmayı büyük günahlardan saymışlardır.
Lânet edilen bir hareketin ne derece kötü olduğu ortadadır. Hadis-i şerifte
sadece kadınların zikredilmesi, bu hareketin bilhassa kadınlar arasında yaygın
olmasından dolayıdır. Kadınlar için yasak olunca erkekler için de yasak olacağı
tabiidir. Yasağın bu derece şiddetli olması özellikle Allah'ın yarattığı tabii
güzelliği beğenmeyip bozmaya kalkışmaktan dolayıdır. İslâmiyet insan tabiatına
en uygun din olduğu için insanların her hal ve hareketlerinden daima tabii
olmalarını, sun'i ve sahte hareket ve fiillerden sakınmalarını istemektedir.
İnsanın şekli fıtrîdir. Allah'ın bahşettiği bu tabiî şekil ve güzelliğin
üstünde bir güzellik var mıdır? Şayet daha güzel bir şekil olsaydı meselâ Allah
dudaklarımızı, kırmızı yaratırdı (Tecrid-i Sarih Trc. V, 351-352).
Dövme günümüzde birçok ülkelerde bilhassa Afrika'da yaygın
haldedir. İnsanın tabii halini bozup zaman zaman çok gülünç ve iğrenç hallere
girmesi günümüzde çokça görülmektedir. Ruh ve ahlâk güzelliğinin değerini
kavrayamayanlar, kendilerini iman, ilim ve edeple süsleyecekleri yerde, çürüyüp
toprak olacak fâni vücutlarını süslemekle meşguldürler.
DÜKKANIMI BANKAYA YA DA İÇKİ SATACAK OLAN MARKETÇİYE KİRAYA
VEREBİLİR MİYİM?
Mes'elenin maslah'at-i âmme ve insan iradesine ve hürriyetine
saygı gibi iki önemli yönü vardır. Ebu Hanife tek başına kaldığı bu konuda daha
çok hür iradeye, ama bir yönüyle de maslahata ağırlık veriyor gibidir. Ona
göre:Bir müslüman arabasını ve hayvanını kilise tamiri için zimmîye (hiristiyan
ve yahudi azınlığa) kiraya verebilir, kendisi ücretle çalışabilir, bunu ona
içki taşımak için de yapabilir. Çünkü bu durumda yapacağı işin bizzat kendisi
ma'siyet değildir. Meselâ taşımaya ücret ma'siyet değildir. Bu, ma'siyete sebep
de değildir. Ma'siyet, içenin ihtiyarı ile oluşur. Zira taşımak bazan dökmek ya
da sirke yapmak için de olabilir. Ama şarap için üzümü sıkmanın bizzat kendisi
haramdır. Yine Imam Azam'a göre halkının çoğu zimmî olan bölgelerde müslümanın
binasını kilise olarak ya da içki satılmak üzere kiraya vermesi de caizdir.
Çünkü icare (kiralama akdi) evin menfaati üzerine yapılmıştır: Böyle
olduğundandır ki, sırf teslimle ücret gerekli olur. Bunda bir masiyet yoktur.
Ma'siyet kiralayanın fiilindedir ve o da kendi fiilinde ihtiyar sahibidir. Ama
halkının çoğu müslüman olan bölgede bunlar caiz değildir. Çünkü böyle olan
yerlerde zimmilerin kilise bina etmelerine, açıktan içki satmalarına imkân
verilmez: Binasını bankaya kiraya vermek de içki satışına kiraya vermek
gibidir.(Vehbe, NI/581-82) Ibn Kudâme, Imam Azam'ın bu görüşünü naklederken,
halkının çoğu zimmî olan bölge yerine, kırsal kesimi zikreder ve kırsal kesimde
caiz olupta diğer yerlerde olmayacağının izahında Ebu Hanife'nin arkadaşları da
anlaşamamıştır der ve bu meyanda havra ve kumarhaneyi de zikreder.(Ibn Kudâme,
E1-Mugriî, V/552)
Imam-ı Azam'ın bu görüşünün Hanefi usûlüne yansımasına bakılırsa
bu konuda kırsal kesim, ya da halkının çoğu zimmî olan bölge diye bir ayırım
yapmak bile zordur. Çünkü bunun usüldeki dayanağı şu esastır: Sebeple hüküm
arasındaki illet, ihtiyarı bir fiil olursa bu sebep hakiki sebeptir ve hüküm,
yani fiilin sonucu ona nisbet edilmez, hükümle sebep arasındaki illete nisbet
edilir. Bu yüzden meselâ, hırsıza çalacağı malın yerini gösterenden o mal
tazmin edilmez.(bk. Menâfiu'd-Dekâik, 270; Mir'ât (Izmirî kenarında),
N/406-407) Burada "tazmin" bir hükümdür. Illeti hırsızlık, sebebi ise
malın yerinin gösterilmesidir. Hükme, yani tazmine gerekçe olan hırsızlık
tamamen en muhtar birisinin fiili olduğundan hüküm sebebe, yani malın yerini
göstermeye nisbet edilemez.
Diğer iki imamımıza ve üç büyük imama göre binasını kilise, havra,
içki dükkanı, kumarhane (banka) vb. işler yapmak isteyene kiraya vermesi caiz
değildir.(Ibn Kudâme, EI-Mugni, V/552) Çünkü bu,ma'siyete yardımdır. Allah
Rasûlü'de içki konusunda on kişiye lânet etmiştir, biri de taşıyıcısıdır.(bk.
Ebu Davûd, Esribe 2; Müsned, I/316, N/97) Ebu Hanife'nin bu konudaki görüşü
kıyasa, Imameynin ki istihsana dayanır. Bu türden çoğu yerde itimad
istihsanadır.
Görüldüğü gibi dükkânını içki satıcıya ya da bankaya kiraya vermek
Imam Azam'ın dışındaki cumhûra (fıkıhçı çoğunluğuna) göre mutlak anlamda caiz
değildir. Imamı Azam'da bunun için bir takım şartlar ileri sürmüştür ki, onun
nokta-i nazarına göre de bu gün için buna fetva verilemeyeceği kanaatindeyiz.
Ihtiyata, cumhurun görüşüne, maslahat-i âmmeye uygun olan ve seddü'z-zerâyi'in
gereğide caiz olmamasıdır (Allah'u a'lem).
EĞLENCE VE CEVAZI
Ibadet ve çalışma dışında kalan vakti, faydalı bir işle meşgul
olarak geçirmek; ibadet ve çalışmak için yeni güç kazanmâk üzere gönlü
dinlendirmek, hoş vâkit geçirmek.
Dinimiz gâyesiz ve faydasız vakit geçirmeyi hoş görmemiştir.
"Boş vakit", değerlendirilmesi gereken en önemli nimetlerden
sayılmıştır "Iki nimet vardır ki insanların çoğu bundan gâfildir: Sıhhat
ve boş vakit."
Kur'ân-ı Kerîm'de çalışma dışında kalan vaktimizi ibadet ederek
değerlendirmemiz tavsiye edilmiştir: "Muhakkak her güçlükle beraber bir
kolaylık vardır." ; "Evet her güçlükle beraber bir kolaylık
vardır."; "O halde (işlerinden) boşaldığın zaman uğraş, (ibadetle
meşgul ol) yorul " (el-Inşirâh, 94/5-7).
"Manasız işler" (mâlâyâni) ile meşgul olan kimse
dinimizde makbul sayılmaz: "Faydasız şeyleri terketmesi bir kimsenin iyi
müslüman olduğunun alâmetlerindendir" (et-Tergib ve't-Terhib, IV/319). Boş
vakitler muhakkak dünya ve âhirete faydalı olacak bir işle doldurulmalıdır.
Hz. Ömer (r.a.) şöyle derdi: "Ben sizden birisinin ne dünya
işi ne de âhiret işiyle meşgul olmaksızın boş vakit geçirmesini hoş
karşılamıyorum. Herkes devamlı olarak faydalı bir işle uğraşsın; bir işi
bitirdiği zaman başka bir işe başlasın."
"Eğlence" kelimesinin Arapça karşılığı olan
"lehv"; âhiret amellerinden insanı alıkoyan eğlenceler demektir.
Kur'ân-ı Kerîm'de dünya hayatının ancak bir oyun ve eğlence (lehv) den ibaret
olduğu bildirilmiştir.
Âhiret amelleri; âhirette kurtuluşumuzu sağlayacak, cehennem
azâbından bizi koruyacak amellerdir: Helâli-haramı gözetmek, Allah'ın rızasını
kazanmak için devamlı gayret içinde olmak; peygamberimizin şefâatine nâil olmak
için onun sünnetine uymak; mü'minleri Allah için sevmek, kâfirlere Allah için
düşman olmak; müslümanların güçlenmesi, düşmanlarına galip gelmesi için cihad
etmek...
Bütün bu işler ve müslümanların bugün içinde bulundukları zayıf
durum çok çalışmayı gerektirmektedir. Bunun için müslümanın boşa geçirecek hiç
vakti yoktur.
Allah, dünya ve içindekileri kulları için yaratmıştır. Mü'min
olsun olmasın bütün insanlar dünya nimetlerinden istifade ederler. Mü'min
olanlar bu nimetlere şükrederek âhiret hayatını da kazanmış olurlar. Onun için
iki dünya saâdeti mü'minler içindir: "Onlardan kimi de, ‚Rabbimiz bize
dünyada da güzellik ver, âhirette de güzellik ver; bizi ateş azabından koru ‚
der" (el-Bakara, 2/201). Mü'min olmayanlar nimetin sahibini tanımadıkları
için O'na şükretmezler; helâl-haram gözetmezler. Onların âhiretten nasipleri
yoktur: "Insanlardan kimi, Rabbimiz, bize dünyada ver, der; onun âhirette
bir payı yoktur" (el-Bakara, 2/200). Onlara göre: "Bu dünyaya bir
defa gelinir, herkes gönlünce yaşamalıdır; yemeli, içmeli, eğlenmeli, gülüp
oynamalı zevk ve sefa etmelidir. " Bunları Cenâb-ı Hak şöyle tasvir
ediyor: "Inkâr edenler ise (dünya hayatından biraz) zevklenirler,
hayvanların yediği gibi yerler, (sonunda) yerleri ateştir."
Haram namına birşey tanımayan, dünya hayatını zevk ve eğlenceden
ibaret gören bu felsefe (hedonizm, epikürcülük) mensupları herşeyin dünyada
biteceğini söylerler: âhirete ve hesaba inanmazlar. Onlara göre akıllılık,
hayvanî bir hayat sürmektir:
"Iç bâde, güzel sev, var ise akl-ü şuûrun, Dünya var imiş ya
yoğ imiş ne umurun"
Islâm herşeye bir ölçü koymuş ve Allah'ın koyduğu sınırlara
uymanın insanı mutlu edeceğini bildirmiştir; nefs ve şehvet yolunda gitmenin,
geçici zevklere dalmanın akıbeti pişmanlıktır. "Kimi vicdâna dokundu kimi
cism-ü câne, Zevk nâmına ne yaptımsa peşiman oldum . "
Dünya nimetleri, bir bakıma insanı sıkıntıdan kurtarmak,
eğlendirmek için yaratılmıştır. Fakat bu "eğlenme"nin sınırlarını ve
ölçülerini bilmek gerekir.
Insan çalışarak dünya nimetlerinden faydalanır; mal ve evlât
sahibi olur; "dünya hayatının süsü" olan mal ve çocuklarıyla meşgul
olarak vaktini hoşça geçirmeğe çalışır: "Mal ve oğullar dünya hayatının
süsüdür; bâki kalacak olan güzel işler ise Rabbinin katında sevapça da, umutça
da daha hayırlıdır" (el-Kehf, 18/46).
Allah (c.c), yorgunluklarını gidermesi, gönüllerini eğlendirmeleri
için kullarına birçok nimetler ihsan etmiştir: "Binmeniz ve süs için
atları, katırları ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmedığınız nice
şeyler yaratmaktadır" (en-Nahl, 16/8).
Aslında vücudu dinlendiren, gönlü huzura kavuşturan ve ruhları
doyuran şey, ihlâslı olarak yapılan ibadettir: "Onlar ki, inanmışlardır ve
kalpleri Allah'ı anmakla huzura kavuşur; Iyi bilin ki ancak Allah'ı anmakla
kalpler huzura kavuşur" (er-Râd 13/28). Hadis-i şerifte meşrû ve faydalı
eğlence olarak dört husus bildirilmiştir; Atıcılık, binicilik, yüzücülük, aile
ve çocuklarla eğlenme:
"Allah'ın zikri olmayan herşey ya (faydasız) eğlencedir veya
vakti boşa geçirmektir. Ancak şu dört şey bunlardan değildir: Insanın (atıcılık
için) iki şey arasında yürümesi, atını terbiye etmesi, ehli ile oynaması ve
yüzücülüğü öğrenmesi. " Hz. Ömer (r.a.), "Çocuklarınıza yüzmeyi,
atıcılığı öğretiniz ve onlara sıçrayarak atlara binmeyi emrediniz"
demiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 46).
Eğlence iki kısma ayrılır:
1. Meşrû (yasak olmayan; mübah) eğlenceler;
2. Gayrımeşrû (yasak) eğlenceler.
"Eşyada asıl olan mübahlıktır" kuralına göre belirli
sayıdaki haramların dışında kalan şeyler mübah (helâl)tır. Harama düşme
tehlikesi olursa, bazı "mübah"ların terkedilmesi de tavsiye
edilmiştir.
Kur'ân-ı Kerim'de Allah'ın kulları için helâl kıldığı süs ve
eğlencelerin haram olmadığı bildirilmiştir: "Ey Âdemoğulları, her mesci(de
gidişiniz)de süs(lü güzel elbiseler)inizi (üzerinize) alın; yiyin-için, fakat
israf etmeyin; Çünkü O, israf edenleri sevmez. "; "De ki: ‚Allah'ın
kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?' De ki: ‚O,
dünya hayatında inananlarındır, kıyâmet günü de yalnız onlarındır. ‚ Işte biz
bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz" (el-A'raf, 7/31-32).
Meşrû Eğlenceler:
Peygamberimiz (s.a.s)'in tatbikatıyla sâbit olan helâl eğlenceler
şunlardır: Koşu, güreş, atıcılık, kılıç-mızrak oyunları, av.
1. Koşu: Islâm, insanın beden ve ruh sağlığına faydalı olan spor
çeşitlerini helâl kılmıştır. Savaşa hazırlık maksadıyla yapılan eğitimler ve
harp oyunları mübah olmanın ötesinde birer zarûrettir.
Sahâbîler, Peygamberimizin huzurunda koşu müsâbakaları yapardı.
Peygamberimiz (s.a.s) bizzat Hz. Âişe (r.a) ile yarışmış; bir defa kendisi
yenmiş, bir seferinde de Hz. Âişe Peygamberimizi geçmiştir.
Peygamberimiz (s.a.s) at yarışı yaptırmış ve galip gelene mükâfat
vermiştir. Yalnız bu, günümüzde yapıldığı gibi, her iki yarışmacının ortaya
para koyup, kazananın hepsini alması şeklinde yapılan at yarışı değildir. Bu
şekilde yapılan at yarışı kumardır ve yasaklanmıştır. Mübah olan at yarışında,
mükâfâtı, kazanan yarışmacıya, ya yarışmacıların dışında üçüncü bir şahıs veya
bir kurum verir veya yarışmacılardan yalnız birisi verir.
2. Güreş: Hz. Peygamber (s.a.s), iyi bir pehlivan olan Rükâne ile
güreşmiş ve onu yenmiştir.
Bedeni eğiterek güçlendirmek ve bu maksatla spor yapmak
gereklidır. Çünkü nefis müdâfaasında ve Islâm diyarını savunmada, eğitilmiş
güçlü bir bedenin hasmına, gâlip gelme şansı büyüktür. Islâm, kuvvetli
mü'minin, zayıf mü'minden hayırlı olduğunu bildirmiştir.
3. Atıcılık: Atıcılık hem meşrû bir eğlence hem de savaşa hazırlık
için bir eğitimdir. Islâm, müslümanların düşmanları karşısında güçlü olmasına
büyük önem ermiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de, "Onlara karşı gücünüz yettiği
kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın" (el-Enfâl,
8/60) buyurulmuştur. Peygamberimiz (s.a.s) burada geçen "kuvvet"
sözünü "atmak" olarak tefsir etmiş ve; "Dikkat ediniz!.. Kuvvet
atmaktır, kuvvet atmaktır... kuvvet atmaktır!.. " (Müslim, Imâre, 167; Ebû
Dâvûd, Cihad, 23; Ibn Mâce, Cihad, 19; Ahmed b. Hanbel, IV, 157) buyurmuştur.
Yine, "Atıcılık üzerinde durunuz; çünkü o, hayırlı
eğlencelerinizdendir" buyurmuştur.
Atıcılığı öğrenmek için güvercin vb. hayvanları besleyip hedef
olarak kullanmak yasaklanmıştır. Abdullah b. Ömer (r.a.) böyle yapan bir
topluluk gördüğünde kendilerine, "Peygamber (s.a.s) canlı bir şeyi vasıta
yapanları lânetledi" demiştir. Horoz döğüştürmek, deve ve boğa güreştirmek
de yasaklânmıştır; çünkü bu, eğlence için hayvanlara işkence etmektir. Câhiliye
Arapları, iki koç veya iki boğayı ölünceye kadar döğüştürürler, kendileri de
onları seyrederek gülüşürlerdi."
4. Kılıç-Mızrak Oyunları: Hz. Peygamber (s.a.s) Habeşlilerin
Mescidi Nebevî'nin önünde kendi millî oyunları olan "şiş oyunu"nu
oynamalarına ve Hz. Âişe'nin onları seyretmesine müsaade etmiştir. Hattâ,
"Göreyim sizi ey Erfede oğulları!.." diye onları teşvik etmiştir.
Peygamberimiz (s.a.s) bu oyunlara engel olmak isteyen Hz. Ömer (r.a.)'i de,
"Bırak onları ey Ömer!" diye uyarmıştır.
Peygamberimizin engin müsâmahalarıyla faydalı bir eğlence olan
"kılıç oyunu" mescidde oynanmış, Hz. Âişe vâlidemiz de bu oyunu
seyretmiştir. Hz. Âişe (r.anha) diyor ki: "Peygamber (s.a.s) kendi
örtüsüyle beni örttü ve kendim usanıncaya kadar mescidde oynayan Habeşlileri,
eğlenceye meraklı genç bir kızın seyredebileceği kadar seyretmeme müsaade
etti."
İslam'ın mübah saydığı eğlencelerin, oyunların hiçbirisinde hasmı
yaralamak, ona eziyet vermek yoktur. Çünkü insan hürmete lâyıktır. Oyuncu,
oyunun kurallarına göre gücünü ve zekasını kullanarak hasmını yenmeğe çalışır;
bilerek rakibine zarar vermez.
5. Avcılık: Avcılık da meşrû olan faydalı eğlencelerdendir. Hem
spor, hem eğlence; hem de kazanç yoludur. Kur'ân'da bildirildiğine göre hacc ve
umre için ihrâma girildiğinde av yapılması yasak olur (el-Mâide, 5/95-96).
Ayrıca kutsallığından dolayı Mekke'de bulunan hayvanların avlanması yasaktır.
Meşru Olmayan Eğlenceler:
1. Kumar ve şans oyunları: Içinde kumar* bulunan her oyun
haramdır. Kumar ise, oyuncuya mutlak bir şey kazandıran veya kaybettiren
oyundur.
Kumar olsun olmasın tavla oynamak haramdır: "Tavla oynayan,
domuz etine ve kanına elini bulamış gibidir. "; "Tavla oynayan,
Allah'a ve Rasûlüne karşı gelmiş sayılır' (et-Tâc, V/287).
Bazı âlimlere göre kumar karısınııyorsa tavla haram değil mekruh
olur.
Satrancın haram ve mekruh olduğu hakkında Islâm hukukçularının
farklı görüşleri varsa da en doğrusu şu şartlar altında onun mübah olmasıdır:
a) Satranç yüzünden namazın vaktinden sonraya bırakılmaması;
b) Kendisine kumarın karısınıamış olması;
c) Oyuncunun oyun esnasında dilini kötü sözlerden sakındırması.
Bu üç şart yerine getirilmezse satranç oyunu haram olur.
2. Sinema-Televizyon:Sinema ve televizyon, eğitim ve eğlence
aracıdır. Iyi yolda kullanılırsa iyidir ve faydalıdır; kötü yolda kullanılırsa
zararlıdır ve haramdır.
Sinema ve televizyon programlarını seyretmek şu şartlarda mübah
olur:
a) Programın Islâm inancına uygun olması; günahı teşvik eden,
sapık düşünce ve emperyalist kültürü aşılayan, bâtıl inançlara yer veren
filmleri seyretmek haramdır.
b) Insanı dinî ve dünyevî görevlerinden alıkoymaması. Film
yüzünden farz namazlardan birisini geciktirmesi, bakıma muhtaç ebeveyninin
hizmetini aksatmasına sebebiyet vermesi halinde haramdır.
c) Program seyrederken yabancı (mahrem olmayan) kadınlarla bir
arada bulunmak haramdır.
3. Musikî-Şarkı-Türkü vb: Haddi aşmadığı ve günaha sürüklemediği
takdirde musîkî mübahtır. Günümüzde mübah olan musikî çeşidi maalesef çok
azdır. Bugün yaygın olan; şehveti tahrik eden ve içinde müstehcen ifadelerin
yeraldığı müziktir.
Bayramlarda, düğünlerde meşrû ölçüler içerisinde eğlenmek Islâmî
marşlar söylemek mübahtır. Bir düğünde bulunan Hz. Âişe (r.anha)'ya
Peygamberimiz (s.a.s), "Beraberlerinde eğlence türünden ne vardı? Ensâr
eğlenceyi severler" buyurmuştur.
Hz. Âişe (r.anha) yakınlarından birisini bir Medine'li müslümanla
evlendirdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) geldi ve aralarında şu konuşma geçti:
Kızı gönderdiniz mi?
Evet.
Beraberlerinde şarkıcı gönderdiniz mi?
Hayır.
Medine'li müslümanların bir zevk tarafları vardır. Beraberinde
(size geldik, size geldik...) diyecek birisini gönderseydiniz !
Gönlünce eğlendiği halde bir türlü tatmin olmayan günümüz insanı,
yaratılış gayesine uygun olarak boş vakitlerini değerlendirmeli, kendisine
faydalı eğlenceler bulmalıdır.
İslam'ın hâkim olmadığı ortamlarda müslüman için en güzel zevkli
ve meşru eğlence akîdesini öğrenmek ve kitlelere ulaştırmak için uğraşmaktır.
EHL-İI KİTABIN KESTİĞİ HAYVANLARIN ETİ MÜBAH MIDIR?
"Bir müslümanın kestiği hayvanın eti helal olduğu gibi; bir
kitabı (hıristiyan veya yahudi ) nin de kestiği hayvanın eti helaldır". Bu
husus, kitap, sünnet ve icma-ı ümmet ile sabittir. Buna ilave edilecek pek bir
şey yoktur. Yalnız, şu hususlara değinmek istiyorum:
1- Kesim işinin dört rüknünden biri olan "kesen" kimse
için üç şart gereklidır:
a- Müslüman veya kitabı (yahudi veya hıristiyan)olması,
b- Kesilen hayvan av ise, kesenin ihramda olmaması,
c- Kesenin akıllı olması.
Buna göre, makina ile yapılacak kesimin durumu helal mıdır, haram
mıdır? Üzerinde durulması gerekir. Ahmed el-şerabasi, "Yes'eluneke Ani'd
Dini ve'l Hayatı" adlı eserinde, "makina ile yapılan kesimin helal
olduğunu" söylüyorsa da, fıkhı dayanağı yoktur, yalnız şahsi görüşüdür.
Böyle önemli mes'eleler için şahsi görüş bir çözüm getirmez.
İslam'ı yaşayan ve bilen İslam ülkelerinin temsilcileri, bu gibi
konularda bir araya gelip mes'elelere çözüm getirmek gayesiyle Kur'an, sünnet
ve İslam'ın koyduğu kaidelerin ışığı altında fikir teatisinde bulunup (görüş
alış-veriş yaparak) işi bir karara bağlamaları gerekkir. Her dört hak mezhebin
de fıkıh kitapları bu konuda, "kesenin müslüman veya kitabı olmasının
gerektiğini" beyan ediyorlar. Böyle olmadığı takdirde, kesilen hayvanın
eti haramdır.
Bu hükme göre, kesilecek hayvanı kesime götüren ceryan şeridi ve
kesim ameliyyesini icra eden de ceryanlı makina olursa, "kesenin müslüman
veya kitabı olması" şartı nerede kalır?
2- Şafii mezhebine göre, "kitabı olan kimsenin beni
İsrail'den olmadığı takdirde uzak dedelerinin İncil'in nesih ve tahrifinden
evvel mensup oldukları dine intisab etmiş bulunmalarının bilinmesi
şarttır" (el-Minhac (Siracü'l Vehhac'la braber)). Aksi takdirde, onun
tarafından (böyle olmayan bir kitabının) kesimi haramdır.
Bu durumda, Avrupa hıristiyanlarının dinlerine intisab tarihi
belli olmadığı için, Şafii mezhebine göre kestikleri haramdır ve Şafii olan
kimsenin onların kestiklerini yemesi caiz değildir.
3- Aslen hıristiyan olup sonra komünistleşerek semavi dinleri
inkar eden Bulgaristan gibi ülkelerde vaki olan hayvan kesiminin helal olduğunu
söylemek mümkün değildir. Çünkü kesimi yaptıran, hiçbir dine inanmayan bir
idaredir. Bu itibarla, komünist ülkelerde yapılan hayvan kesimi ayrı, hür
olarak yaşanılan (demakrasi idareli) başka bir kitabı ülkede yapılan hayvan
kesimi farklıdır
Ancak bu tür ülkelerde, "İslami kurallara uygun bir şekilde,
müslümanlar veya kitabiler tarafından kesim icra edildiğine dair dinsiz bir
kimse de olsa haber verirse o takdirde helal olur"
Netice olarak: Ehli kitabın kestikleri hayvanın eti helaldır;
Fakat yine de, durum böyle olmakla beraber, "müslüman olan kimse, besmele
ile ve müslüman bir el ile kesilen hayvanın etini yemeli ve şüpheli
yiyeceklerden kaçınmalıdır."
EHLİ KİTAPLA EVLENMEK.
Bakara suresi 221. ayetinin bir bölümünün meali şöyle dir:
"(Ey mü'minler) müşrik kadınlarla, onlar imana gelmedikçe evlenmeyin...
Müşrik erkeklere de, onlar imana gelmedikçe (mü'min kadınları) nikahlamayın...
Onlar sizi cehennem'e çağırırlar..." Bazılarına göre Yahudi ve
Hiristiyanlar (ehli kitap) müşrik sayılmadığından, bazılarına göre onlar da
müşrik olmakla beraber, evlenme konusunda daha sonra gelen Mâide suresi 5.
ayeti ile bu ayetin kapsamından (umumundan) çıkarıldıkları için onların
kadınları ile evlenmek caizdir ve bunda selefin hemen hemen ittifakı (icma)
vardır. Hatta Hz. Osman, Talha, Huzeyfe gibi, kitabî kadınlarla evlenmiş
sahabîler de mevcuttur (bk. Cessâs, N/16).
Ancak çocukların terbiyesinde ortaya çıkacak risklerden dolayı
bunu da mekruh görenler, harp halinde olunanlarla evlenmenin hiç helâl
olmadığını söyleyenler de vardır (bk. Cessâs, N/17; Kurtubî, III/67, 69).
Mecusî, putperest ve ateistlerin kadınları ile evlenmek ise ittifakla caiz
değildir ve sözü geçen Bakara 221. ayeti ile evlenilmesi yasak edilenler
arasında bunların bulunduğu konusunda kimsenin şüphesi yok gibidir (bk. Cessâs,
N/16; Kurtubi, NI/70). Rasûlüllah Efendimiz (sav)'in mecusiler hakkında "Karılarını
nikahlamaksızın, boğazladıklarını da yemeksizin onlara ehli kitaba
davrandığınız gibi davranın" (Râzî, VI/58; Hadis diğer kaynaklarda sadece
"... Onlara ehli kitap gibi muamele edin" şeklindedir. bk. Muvatta,
zekât 42; Bâcî, el-Müntekâ, N/173; Beyhakî, S. kubra, IX/189; el-Hindî, Kenz,
IV/502 (Ibn Ebî Şeybe'den)) buyurması, hem ehli kitabın karılarının
alınabileceğini, hem de mecusilerin karılarının alınamayacağını gösterir.
EL ÖPME VE "HÜRMET-İ MUSAHARA":
Islâm, büyüklerin küçükleri sevmesini, küçüklerin de büyüklere
saygı duymasını emreder. Peygamberimiz: "Küçüklerimize şefkat,
büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir" buyurmuştur.
(el-Câmiu's-sağîr V/388 (Tirmizî, Tabarânî ve Müsned'den).) Ancak, meşru olan
bir şeye ulaştıran yolların da meşru olması esastır. Bir haram işlenerek, bir
emir yerine getirilmez. Islâm'da bu, kurallaştırılmış ve: "Bir emirle bir
yasak çatışırsa, yasaktan kaçınmak tercih edilir" (bk. Mecelle md. 30; Ibn
Nüceym, Esbah 90; Hâdimî 319; Suyûtî, Esbah 87;105, el-Borno, el-vecîz 85;
Ayrıca bk. Aclûnî, Kesfu'l Hafâ N/254.) varsın emir yerine getirilmemiş olsun,
denmiştir.
Bunu hatırda tuttuktan sonra; el öpmenin; haram. mekruh, mubah ve
müstehap olanı bulunduğunu söyleyebiliriz:
Kadının, mahremi olmayan erkeğin elini öpmesi, erkeğin de mahremi
olmayan kadının elini öpmesi haramdır. Yine hem kadının, hem erkeğin, yakını
olmayan, tüysüz genç oğlanların elini öpmesi de haramdır. Kişiye makamı,
dünyalık şöhreti, ya da parası ve malı için saygı gösterip, elini öpmek
mekruhtur. Hattâ haram diyenler de vardır. Çünkü hadîste: "Kim bir zengine
malı için saygı gösterirse, dininin üçte ikisi gider" buyurulmuştur. (Ibn
Salâh, Fetâva 18; Hindî, age NI/230 (6288) Deylemî'den.)
Takvâ ehli, âlim ve sâlih kimselerin, ana-babanın elini öpmek ise
müstehaptır. Çünkü bunda, gerçekte ilme ve takvâya saygı vardır. Ancak hoş
olmayan şey, herkesin kendisini salih zannedip elini öptürmesidir.
Bunların dışında kalanlardan küçüklerin, büyüklerin ellerini
öpmeleri de mübahtır. Yapıp yapmamakta bir sakınca yoktur.
Gelinin kayınpederinin elini, damadın da kayınvalidesinin elini
öpmesine gelince: Bunlar birbirlerinin ebedilik mahremleridirler, dolayısı ile
birbirlerinin ellerine, kollarına, başlarına ve ayaklarrına bakabılirler ve
genel kural olarak, bakılması helâl olan yerin tutulması da helâldir. Ancak
Hanefî Bilginleri, bazı âyet ve hadîsleri diğerlerinden farklı anlamışlar ve
dokunma ile doğacak şehvetin de hısımlık oluşturacağına karar vermişlerdir.
Yani milyonda bir ihtimal de olsa, birbirlerinin elini tutan kaynana - damat,
ya da kaynata - gelinden birinin bu sırada şehvet duyması, derhal aralarında
yeni bir hısımlık oluşturur ye sanki karıkoca imişler gibi hüküm alırlar.
Meselâ bu olayın gelinle kayınpederi arasında olduğunu düşünürsek, onların
karı-koca olmaları varsayıldığında, birbirlerine haram olarak olan ast ve
üstleri bu olayla da haram olur ve damat, Babasının karısıyla evlenemeyeceği
için hanımı kendisinden derhal boşanmış olur. Damatla kayınvalide için de aynı
şeyler geçerlidir.
Hattâ bu durum sadece uyanık ve ayık hale ait değildir. Meselâ
karanlıkta hanımı sanarak, şehvet duyulacak yaşa gelmiş kızını, şehvetle tutan
babaya artık kendi hanımı haram olur.
Ancak bu tür sonuç doğuracak tutmanın, teni tenine değerek olması,
ya da altının sıcaklığını iletecek kadar ince bir örtüden olması gerekir. Kalın
elbisesinden tutarak, ya da vücuduna bakıp düşünerek şehvet duymak, bu tür bir
haramlıkoluşturmaz.
Bu tür hısımlık haramlığı oluşturan olaylar, sadece tutmaktan
ibaret değildir. Erkeğin kadının iç fercine, kadının da erkeğin organına
bakmasıyla şehvet duyması da aynı sonucu doğurur.
Yalnız, şehvet duymak, sırf kalbinden kötü bir ilişki geçirmek
demek değildir. Şehvet duymanın işareti, erkeğin organında bir uyanma, uyanıksa
uyanışının artması, kadının da kalbinin heyecanla çarpmasıdır. Ikisinde birden
bulunması şart değildir. Bunun, sadece birinde bulunması bile sözkonusu
haramlığın doğmasına yeter.
İşte, çok az da olsa böyle bir ihmalden ötürü, damadın
kayınvalidesinin elini, gelinin de kaynatasının elini öpmemesi daha iyidir,
denmiştir.
EL ÖPMEK
Sevgi, saygı ve hürmet ifadesi olarak yerleşmiş örfî, ahlâkı ve
geleneksel bir hareket. Müslümanlar arasında küçüklerin büyüklere hürmetlerini
göstermek için ellerini öpüp alınlarına götürmeleri yerleşmiş bir adettir.
Genellikle yolculuklara gidiş ve dönüşlerde, uzun ayrılıklarda,
misafirliklerde, düğün ve bayramlarda el öpme yaygınlaşmıştır.
Müslümanların kendi aralarında tokalaşma * ve musâfaha yapmaları
genel bir ahlâkı davranıştır: el öpme ise ana-babaya, saygıya lâyık yaşlılara
ve hocalara karşı yöneltilen bir davranıştır. Bunların dışında herhangi bir
menfaat için başkalarının elının öpülmesi mekruh olarak görülmüştür.
Sahâbilerin, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in elini öptükleri rivâyet
edilmiştir (Ebû Dâvûd, Sünen, Kitâbu'l-Edeb, 5223). Iki Yahudi'nin Resulullah'a
gelip ona soru sorduktan sonra elini öptüklerini Tirmizî nakletmektedir
(Tirmizî, Sünen, Isrâ Tefsiri, Ibn Mâce, II, 1221). Islâm âlimleri, hürmet ve
dindarlıktan dolayı kucaklaşıp, el ve bası öpmenin mübah olduğunu, dünyalık
için el öpmeninse mekruh olduğunu belirtmişlerdir (Şeyh Muhammed es-Sefarini,
Sülasiyâtü Müsnedi'l Imam Ahmed, Dımeşk 1961, II, 178-179). Hz. Ali'nin,
babanın çocuğunun elini öpmesinin bir şefkat, çocuğun babasının elini öpmesinin
bir ibadet, kocanın hanımının elini öpmesinin arzudan, kişinin din kardeşinin
elini öpmesinin dinden olduğunu söylediği nakledilmiştir (Osman Şekerci,
Kaynaklarımıza Göre Islâm Terbiyesi, Istanbul 1972, s.175). Islâm, mahrem
olmayanların elini sıkmayı yasakladığı gibi, bir kimsenin karşısında
dalkavukluk yapmayı eğilip bükülmeyi de çirkin bir hareket saymıştır. Hz.
Peygamber, "Bereket büyüklerimizdedir. Küçüklerimize acımayan,
büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir" buyurmuştur
(Mecmâu'z-Zevâid, VIII, 15). Bu sebeple saygıya lâyık yaşlı kişilerin ve
âlimlerin elının öpülmesi bir hürmet ifadesidir.
Kâb b. Mâlik ve arkadaşları, affedilmelerine ilişkin ayetler
inince Rasûlullah'a giderek mübarek ellerini öpmüşlerdir. Hattâ peygamberimizin
mübarek elini öpenlerin bile elleri öpülmüştür (a.g.e., s.42, Ahlâk Hadisleri
Trc:Fikri Yavuz; Istanbul 1975, II, 352-353.)
Çocuklar, genelde bütün büyüklerinin ellerini öperlerken; âkil
bâliğ olmuş bir kişinin anne, baba, dede nine, amca, dayı, hala, teyze, ağabey,
abla ve kayınbabasının elini öpmesi câizdir. Damadın kaynanasının, gelinin de
kayınbabasının elini öpmesi hususunda ihtilâf vardır. Çok yaşlı kadınların
ellerinin öpülmesinde beis yoktur: ancak mahremi olmayan kadınların elının
öpülmesi haramdır ve el zinası sayılmaktadır. Özellikle bu son husus, batılı
câhili bir burjuva âdetidir.
El öpmeyi, tek başına bir ahlâki davranış olarak değil,
müslümanlar arasında geçerli olan ahlâkı davranışların; kucaklaşma, tokalaşma,
güzel söz söyleme vb. hareketlerin bütünlüğü içerisinde bakılmalıdır.
ELEKTİRİKLE YAPILAN KESİM DİNEN CAİZ SAYILIR MI?
Ceryan makınesi ile yapılan kesim dört mezhebe göre caiz
değildir.Çünkü hayvanı kesen insanın müslüman veya kitabi olması gerekir.İnsan
da olsa müslüman ve kitabi olmadıktan sonra yaptığı kesim muteber
değildir.Mesela bir mecusi veya dinsiz bir kimse bir hayvanı keserse o hayvanın
etini yemek haramdır.Hatta fıkıh kitaplarının yazdığına göre bir müslüman eline
bıçak alıp hayvanın boğazı üstüne kor ve bir gayri müslim onun elini tutarak
hareket ettirmek suretiyle hayvanı keserse yine haram sayılır.
EMEKLİ, EMEKLİLİK
İslâm'da hastalığı veya yaşlılığı sebebiyle çalışamayan ve bir
geliri de bulunmayan kimseler için önce nafaka hükümleri cereyan eder.
Ana-baba, yoksul düşünce, çocukları onlara bakmak zorundâdır (el-İsrâ, 17/23;
el-Ankebût, 29/8; Lokman, 31/14-15; es-Serahsı, el-Mebsût, V, 222-229;
el-Kâsânı, Bedâyiu's-Sanâyi', IV, 30; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, III, 349
vd.). Kardeşler ve diğer hısımlar arasında da mirastaki hisse durumlarına göre
nafaka ödenir (el-İsrâ, 17/26; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul
1983, s.294-321). Hısımları yoksa veya onlar da yoksulsa, İslâm ülkesinde bütün
vatandaşlar yoksulluk, yaşlılık, iflâs vb. durumlar karşısında devletin
himayesi altında yaşarlar. Bu bakımdan yaşlanmış ve bir geliri bulunmayan işçi,
memur ve bütün yoksullar için temelde ayrıca emeklilik müessesesine ihtiyaç
duyulmaz. Yoksulun zekât dâhil, devletin bütün mal; kaynakları üzerinde hakkı
vardır. Ancak bu kapsamlı sosyal sigortanın işlemediği yerlerde işçilere,
memurlara ve esnafa mahsus emeklilik müesseseleri de kurulabilir.
İslâm hukuku prensip olarak emeklilik müessesesine karşı değildir.
Emeklilik bir çeşit yardımlaşma sigortasıdır. Sigorta; her bir kişinin yükünü
azaltmak amacıyla mümkün olduğu kadar çok kimse üzerine bir tek kişinin yükünün
dağıtılması demektir. İslâm. sermayeye dayanan sigorta şirketleri yerine,
mütekabiliyet ve işbirliği ile zirvesinde devletin bulunduğu bir sosyal sigorta
teşkilini öngörmüştür.
Hz. Peygamber Medine'ye hicret edince yapılan 47 maddelik ilk
anayasada bir sosyal güvenlik kuruluşu olan "maakil" sistemine yer
verilmiştir. Kuruluş şöyleydi: Bir kimse savaşta esir düşerse kurtarılması için
bir fidye vermek gerekliydi. Yine yaralama ve kasten olmayan öldürmelerde,
zarar ve ziyanın yahut kan bedelinin ödenmesi gerekliydi. Bunların miktarları
çoğu zaman esir veya suçu işleyen kimsenin gücünü aşıyordu. Hz. Peygamber şöyle
bir yardımlaşma teşkilatı kurdu:
Herkes kendi kabilesinin hazinesine bu iş için para yardımı
yapacak; esirlik, yaralama veya öldürme hallerinde, yardımlaşma amacıyla
kurulan bu fondan destek bekleyecekti. Bir kabîlenin bütçesi yeterli olmazsa,
diğer komşu kabîleler destek yapacaktı (M. Hamidullah, İslâm'a Giriş, Çev:
Kemal Kuşçu, İstanbul 1973, s.201-202).
Daha sonra hadislerle maâkil sistemi, tazmini tek kişiye ağır
gelen durumlarda hısımlar arasında yardımlaşma şekline dönüşmüştür. Bir kimse
diyet gerektiren bir suç işlerse, diyet miktarı ailenin ergenlik çağına gelmiş
erkekleri arasında bölüşülür ve bunu eşit taksitlerle üç yılda öderlerdi. Bir
kişinin hissesine düşen diyet miktarı yılda dört dirhemi geçerse, mirastaki
sıraya göre asabe * adı verilen diğer erkek hısımlar da âkîle * kapsamına
alınır. Eğer suçlunun hiç hısımı yoksa, diyeti kendi malından üç eşit taksitle
üç yılda öder. Yeterince malı yoksa diyeti devlet öder (İbn Âbidin,
Reddü'l-Muhtâr, V, Maâkil bahsi; Ö.N. Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye, III, 52-58) .
Hz. Ömer, karşılıklı yardımlaşmayı bir kimsenin mensup olduğu
meslek, askerî, mülk; idare esaslarına veya bölgelere göre teşkilatlandırdı.
İhtiyaç sırasında bir fonun yetersiz olması halinde merkezî hazine veya vilâyet
idârelerinin mahallî hazineleri bu üniteye yardım ederdi. Diğer yandan Hz. Ömer
ihtiyaç sahibi olan bütün tebâ için bir maaş sistemi geliştirmişti. Bu
teşkilata "divan" adı verildi (M. Hamidullah, a.g.e., s.201-203). Bu
yardımlaşma ünitelerinde biriken ve kullanılmayan sermayenin çoğaltmak amacıyla
gelir getiren işlere yatırılması mümkündür. Fonun geliri artınca, üyeler
katılma payı ödemekten muaf tutulabilir. Hatta büyük gelirler sağlanırsa onlara
kâr da dağıtabilir.
İşçi, memur, esnaf ve serbest meslek mensuplarından kesilecek
primler bir fonda toplanınca, bu sermayenin gelir getiren yatırımlarda
üretilmesi gerekir. Böyle bir fon giderek kendine yeterli hâle gelir ve üye ya
da ortaklarına, katılma payı olarak aldığı primlerden çok daha fazlasını geri
verebilir. Bir ücret karşılığı çalışanların ücretinden kesilen primlerin bir
fonda toplanmasıyla oluşan sermayenin işletilmesine Hz. Peygamber'in mağara
hadisinde işaret edilmiştir. Allah Resulu, eski toplumlarda işçilerin
haklarının gözetildiğini belirtirken özet olarak şöyle demiştir:
"Geçmiş kavimlerden üç kişi bir yere gitmekte iken, yolda
fırtınaya yakalanarak bir mağaraya sığınırlar. Fırtınanın getirdiği büyük bir
kaya parçası mağaranın ağzını kapattığı için, içeride mahsur kalırlar. Kendi
aralarında konuşarak, 'Allah katında, en değerli olması muhtemel amellerini öne
sürüp, kurtuluş için dua etmeye' karar verirler. İlk ikisinin duasıyla kaya
parçası biraz aralanır. Bir işveren olan üçüncüsü şöyle niyaz eder:
'Ey Rabbim, ben birtakım işçiler çalıştırmıştım. Ücretlerini
ödedim. Ancak içlerinden birisi ücretini almadan bırakıp gitmişti. Onun hakkını
ticaretle işletip arttırdım. Birçok malı oldu. Bir süre sonra bana gelerek
ücretini istedi. Ben; 'gördüğün şu deve, sığır, koyun ve hizmetçiler senin
ücretinden meydana geldi' dedim. 'Benimle alay etme' diye cevap verdi. 'Seninle
alay etmiyorum' dedim. Bunun üzerine bütün malını alıp, gitti, hiçbir şey
bırakmadı. 'Ey Rabbim, bunu sırf senin rızanı kazanabilmek için yapmışsam bizi
bu mağaradan kurtar". Bu duanın arkasından mağaranın ağzını kapatan taş
yuvarlanır ve oradan kurtulurlar (Buhâri, İcâre, 12; Tecrid-i Sarih Tercümesi,
VII, 37-41).
Mağara hadisinde ücret ve bu ücretin işletilmesi sonucu elde
edilen kârın tamamı işçiye ait olunca, işçiden sosyal güvenlik için kesilen
primlerin bir fonda işletilmesi sonucu,verdiğinden fazlasını geri almak mümkün
ve câiz olur. Yeter ki fonun işletilmesi İslâm; ölçüler içinde olsun.
İşçi, memur, esnaf ve serbest meslek sahipleri, emekli yardımlaşma
kuruluşuna bağlılık gerektiren bir işe intisab ederken, kendisinden emekli
oluncaya kadar prim kesileceğini ve bunların bir fonda toplanarak
işletileceğini bilerek seçimini yapar. Örfen de bu rızanın varlığını kabul
etmek gerekir. Çünkü bazı meslek kuruluşları, bu mesleğe girmek isteyenlere
belli kurallar uygulamıştır. Tarihte bunun örnekleri çoktur. Osmanlılarda
Ahîlik, Lonca ve Gedik gibi meslek kuruluşları bunlar arasında sayılabilir (Neşet
Çağatay, Ahilik, Ankara 1974, s.101; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre
Alım-Satımda Kâr Hadleri, s.184-185).
Bir sosyal güvenlik kuruluşunu ortaklık olarak değerlendirmek
mümkündür. şöyle ki, bir işçi veya memurun maaşından sosyal yardımlaşma
kuruluşu için her ay yüzde yirmi emekli primi kesilse, yirmibeş yıl devam eden
çalışma süresince, fonda on milyon lira prim biriktiğini farz edelim. Bu
primlerin gelir getiren yatırımlarda çalıştırılarak yirmibeş yılda yavaş yavaş
birkaç katına çıkmış olması gerekir. Fonun toplam bilançosu; kesilen primler
toplamı yirmimilyar, fonun mal varlığı ise yüzmilyar olsa, onmilyon emekli
keseneği biriken işçi ve memurun, toplam fon üzerindeki hakkı, beş katına
yükselmiştir. Hak, on milyondan elli milyona çıkmıştır. Böyle bir işçi fondan
kıdem tazminatı, emekli maaşı, ölümünden sonra da eş ve çocukları maaş olarak
elli milyona kadar alabilir. Fon üyeleri kâr ve zarara ortak oldukları için,
İslâm hukukunda inan şirketi ortağı gibidirler. Kârın anlaşmaya göre, kesilen
primlerin miktarına bakılmaksızın yüzde üzerinden değişik oranlarda
paylaşılması bu ortaklıkta mümkün olduğu için, üyelerin farklı emekli maaşı
alması statüyü bozmaz (es-Serahsı, el-Mebsût, XI, 152-154; el-Kâsânı,
Bedâyiu's-Sanâyi', VI, 57 vd.; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kâdir, V, 20 vd.).
EMEKLİLİK MAAŞI ÜZERİNE FAİZ EKLENDİĞİ İÇİN HELAL MI DEĞİL Mİ?
Devlet memuru memuriyetten ayrıldıktan sonra memuriyetle ilişkisi
kesilir. Devlet maslahata binaen herhangi bir vatandaşa yardım edebildiği gibi
emekli memura da toptan veya aylık halinde yardım edebilir. Bu yardımı
maslahata göre azaltır veya çoğaltır. Bu yardım çoğaltılırsa dinen buna faiz
veya riba denilmez. Hülasa İslam'a göre devlet, memuriyetten ayrılmış olan
kimseye emeklilik maaşını vermekle mükellef değildir. Amma isterse az çok
verebilir. Başkasına da verebilir.
ENFLASYON KARŞISINDA PARANIN DEĞER KAYBINI, FAİZ HADLERİNİ
UYGULAYARAK KARŞILAMAK CAİZ MİDİR?
Daha önceden de anlaşıldığı gibi düşük de olsa faizli bir
muameleye girmek caiz değildir. Şimdilik muamele faiz sayıdığına ve
istikbaldeki durumu meçhul olup her an değişmesi mümkün olduğuna göre hüküm
değişmez. Yalnız borcu kapatmak hususunda Ebu Yusuf'a göre durum değişir.
Mesela bir kimse bir milyon liralık parayı bir seneliğine faizle birbuçuk
milyona verirse faizli olduğundan haramdır. Yalnız bir sene sonra daha önce
verilen bir milyon para enflasyon sebebiyle ödeme anında birbuçuk milyona
tekabül ederse onu, yani başlangıçta verdiği bir milyon alması caizdir. Çünkü
bu para altın ve gümüş olmadığı ve değeri itibari olduğu için kendisine itibar
edilen değere göre muamele görür.
ENTLASYON VE DEFLASYON
Bu durumu fıkıhçılar kitaplannda zikretmemişler ve eserlerinde
buna değinmemişlerdir. Çünkü onların zamanlannda enflasyon vaki değildi. Bu
durumun esası; akd yapıldıktan sonra ve ödeme yapılmazdan önce enflasyonun
ortaya çıkması, böylece de zimmette sabit olan paranın satınalma gücünün; satış
eşyası, menfaatler ve karşılığında verilen hizmetlere göre düşmesidir. Paranın
değişmesi meselesinde fıkıhçıların sözlerinden elde edilen sonuç, tek başına
enflasyonun, borçlarda asla etkisinin olmadığıdır. Eğer enflasyonun yukarıda
anlatılan durumlardan birine yaklaşması sözkonusu olursa, o takdirde
enflasyonun kalıcı, ya da geçici olmasına bakmaksızın, hüküm o duruma göre
tesbit edilir. Bu, mücerred alacaklar ve borçlarda söz konusudur. Sabit
olmaları zamanında, paranın satınalma gücüne riayet edilen, sonra da enflasyon
ortaya çıkıp bu satınalma gücünün düştüğü mücerred borçlara gelince bunlar,
ortaya çıkan enflasyon oranına göre değişirler. Tıpkı nafaka borcu gibi. Meselâ
hâkimin bunu nafaka hakkına sahip olanın ihtiyacı olan şeylerin, rapor
günündeki fiyatlarına bakarak takdir edip, mükellef olan üzerine hükmetmesinden
sonra, piyasada bu ihtiyaç maddelerinin fiyatının artması halinde, paranın
değerinin değişmesine bağlı olarak borcun da değiştigine hükmedilir. Çünkü
nafakanın takdir edilmesini belirleyen esas, nafaka verilenin yeterliliğini
sağlamaktır. Halbuki, karara bağlanan bu meblağ, enflasyon ortaya çıktıktan
sonra, kendisine bağlanan maksadı karşılamaya yetmez hale gelmiştir. Bu yüzden
bağlı bulunduğu hedefin değişmesine uyarak, borç da değişecek ve sonradan
ortaya çıkan enflasyon oranına uygun olarak miktarı da artacaktır. (. Sûyutî,
Kat'u'l-mücadele'inde-tagayyüri'l-muamele ) Bu gibi olaylarda deflasyonun
ortaya çıkması durumunda ise, bunun aksi söylenir. Memurların, askerlerin,
isçilerin maaşları, eğer yeterlilik düzeyi gözetilerek takdir edilmişse, onlar
da böyledir. Çünkü onlar da fiyatların artmasına ve düşmesine göre enflasyona
ve deflasyona bağlı olarak yükselme ve alçalma şeklinde değişikliğe uğrarlar.
Mâverdî, Ebû Yâ lâ, Bedrüddîn b. Cemâ'a ve başkaları bunu böyle
açıklamışlardır. En iyisini Allah'u taâlâ bilir.
ERKEK, DOKTOR YANINDA DOĞUM YAPMAK SAKINCALI MIDIR?
Doğumda yardımcı olabilecek kadın doktor, ebe ya da herhangi bir
yardımcı varsa, bunlar bulunmasa dahi, kocanın yardımıyla, hattâ kendi kendine
doğum yapabileceklerinden eminse, bir erkeğe, doktor olsa dahi, doğum
yaptıramaz. Bunlârın hiçbiri yoksa, zaruret var demektir ve zaruret ölçüsünde,
yani zorunluluk olmayan yerlerini açmadan bir erkek doktordan yardım görebilir.
Ancâk bugünkü şartlarda doğum için bir kadının bir erkek doktora muhtaç kalıp
gidebilmesi; olsa olsa çok ender bir olay olabilir. Kaybedecek birşeyi
olmayanlar, elbette,zorunluluk yokken erkek doktora gitmekten birşey
kaybettiklerini anlayamazlar.
ESTETİK AMELİYAT :
Bir zaruret olmadan burnu, göğsü, kalçasi vb. organlarını
ameliyatla düzeltmek, ya da şeklının değiştirmek demek olan estetik ameliyat,
ya da güzellik ameliyati da. yukarıdaki âyet ve hadîslerden ötürü yasaklanan ve
lânetlenen davranışlardandır.
Bunlar sadece yasaklanan bir davranış değil, aynı zaman da birer
insanlık suçudurlar. Hasta disini çektiremeyen, en zarurî ilâçları sâtin
alamayan, zorunlu ameliyatları için para bulamayan binlerce biçâre varken,
sözde güzelleşmek, onu da başkalarını tahrik için yapmak ugrunda milyonlar
harcayan bu zavallılar gerçekte çirkinlesmektedirler. Isin bir de psikolojik
yönü vardır. Bu tür insanlar genellikle şahsiyet yapılan oluşmamis, aşağılık
kompleksi yaşayan uydu şahsiyetler, ya da teshir ve görünme hastalığına maruz
dengesizlerdir.
Ancak doğuştan gelen, ya da sonradan ortaya çıkan ve insanın
nominal görevlerini yapmasına engel olan, ya da toplum içinde bazılarınca
ayıplanma konusu olabilecek sakatlıkların tedavisini bu tür güzellik
ameliyatlarından ayırmak gerekir. Islâm insanın şahsiyetini küçülten
davranışları yasaklar, eksikliklerin telâfisini ister. Allah Rasûlü Efendimiz
harpte burnu kesilen bir sahabinin çirkin görünümünü gidermek için altından
burun yaptırmasına müsaade etmiştir. (Ebû Dâvûd, hatem 7; Tirmizî, libas 31;
Nesâî, zinet 41.) Çıkan dişlerin yerine protez kullanmak ve dolgu yaptırmak,
câizdir. (Merginânî, Hidâye IV/83; Kâsânî, Bedâyî V/132; Zuhayli,
el-Fikhul-Islâmî NI/544.) Doğuştan var olan bir fazlalık parmağın alınmasına
izin verilmiştir. (Kurtubî V/393.)
ESTETİK AMELİYAT YAPTIRMANIN HÜKMÜ NEDİR?
Kur'ân-ı Kerim'de bir ayet-i kerimenin meali şöyledir: "...
Allah şeytanı rahmetinden kovdu. O da; senin kullarından belli bir pay edinecek
ve onları saptıracağım. Kuruntulara boğacağım, onlara emredeceğim ve onlar da
davarların kulaklarını yaracaklar, emredeceğim de Allah'ın yarattığını
bozacaklar. Allah'ı bırakıp, şeytanı dost edinenler apaçık kayba uğramıştır.(K.
Nisa (4) 119) Rasûlüllah Efendimiz (sav) de bir hadislerinde: "On şey
fıtrattan (yani Allah'ın yaratması ve adeta görmek istediği şekilden)'dir:
Bıyıkları kesmek, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, burna su çekip sümkürmek,
tırnakları kesmek, mafsalları yıkamak, koltuk altını yolmak, kasığı tıraş
etmek, su ile istincada bulunmak" buyururlar. Ravi, "Onuncuyu unuttum
ama ağzı çalkalamak olabilir" der.(Müslim, Taharet 56; Ebu Davud, taharet
29; Tirmizi, Edep 14; Nesai, zinet 1; Ibn Mâce, taharet 8; müsned, VI/137) Bir
başka hadiste: "Allah güzellik(estetik) için iğne vs. ile kakma yapan ve
yaptıran kadına, (yüzünden, kaşından vb.) tüy yolan ve yolduran kadına,
dişlerini seyrelttiren ve bütün yollarla Allah'ın yaratmasını bozan kadına
lânet etsin (onu rahmetinden kovmuştur) (Buhari, Libas 82-87; Müslim, Libas
119,120; Ebu Davûd, Teraccül 5; Tirmizi, Libas 25) buyurulmaktadır. Bir
diğerinde: "Saç (peruk) takan ve taktıran"a da lânet edilir. Bu son
hadisin vürûd sebebi söyledir: "Ebu Bekr'in kızı Esma anlattı: Bir kadın
gelip, ey Allah'ın Rasûlü, benim gelinlik bir kızım var. Hastalıktan dolayı
saçı döküldü. Ona saç ekleyebilir miyim? diye sordu da, Rasûlüllah böyle
buyurdu".(Kurtubi, V/392-94, XVNI/18; ed-Düm'l-Mensûr, N/691;
Mecmau'1-Enhur, N/553, Buhari, Tefsir (59) 4; Nesâî, Zinet 68, 70; Ayrıca bk,
Kadının Misvakı, Menhel, I/189) Bu naslardan hareketle fıkıhçılar vücuda
uygulanacak kına, boya ve sürme gibi kalıcı olmayanların dışındaki ameliyelerin
estetik maksatla yapılanlarını, Allah'ın yaratışına (Fıtrata) müdahele saymış
ve haram olduğunu söylemişlerdir. Zira hadisteki "güzellik için"
kaydı bunu gösterir. Islâmi, yani insanî olan da budur. Çünkü Allah bu dünya
sahnesinde herkese rolüne göre bir biçim ve tip vermiş ve o rolü adeta en iyi
oynamasını istemiştir. Zaruret yokken tipini ve biçimini değiştirmeye kalkışan,
bununla verilen rolü kabul etmediğini ihsas etmiş olur. Işin bir yönü budur.
Diğer yönü israfla ilgilidir. Islâm'da harcama, kazanmanın fonksiyonu değildir.
Yani kazanan, kazandığını istediği gibi harcama yetkisine sahip değildir. Her
devirde gerekli tedavi ve ameliyat masraflarını karşılayamadığı için ölen
binlerce insan varken, "Komşusu aç iken sabahlayan bizden değildir"
prensibini koyan İslam'ın, güzelleşmek için yapılan estetik ameliyatlara
yüzmilyonlar verilmesini onaylaması elbette beklenemez. Işin bir başka yönü
daha vardır: Estetik ameliyat yaptıranlar genellikle kadınlardır ve bunu
genellikle başkaları için yapmaktadırlar. Halbuki, Islâm kadının, kocasından
başkaları için süslenmesini yasaklamıştır. Yabancılara görünmeyen, yani
müslümanca yaşayan bir kadın buna zaten ihtiyaç duymayacaktır. Ancak yasak olan
ameliyat, fıtratı bozan ve güzelleşmek için yapılan olunca, her nasılsa bozulan
fıtratı düzeltmek ve zaruretten ötürü tedavi olmak maksadıyla yapılan
ameliyatlar caiz görülmüştür. Meselâ bir hastalık sebebiyle (hormon bozukluğu
vb.) kadının yüzünde ve bıyığında erkek sakalı gibi kalın tüylerin bitmesi
halinde onları yolmak fıtratı bozmak değil, aksine bozulan fıtratı tedavi etmek
olacağından caizdir, hatta Ibn Abidin'in dediğine bakılırsa müstehaptır.(Ibn
Abidin, V/239) Çünkü bunda hem erkeğe benzemekten kurtulmak, hem de, eğer istiyorsa
kocası için süslenmiş olmak vardır ki, ikisi de vacip olan şeylerdir. Ama tabiî
olarak her kadının yüzünde ve ayağında bulunan ayva tüylerini yolmak caiz
değildir. Zarar ve ızdırap veren eğri ve bozuk dişini aldırmak ya da
düzelttirmek, doğuştan olmakla beraber zarar ve acı veren, meselâ bir altıncı
parmağını aldırmak da fıtratı bozma sayılmayacağından caizdir, denmiştir.(Bu
konularda daha geniş ve etraflı bilgi için bk. Kurtubî V/389 vd.; Hattâb
es-Sukî, el-Menhel, I/183 vd.) Zaruretten ötürü takılan diş, protez vs. de
aynıdır. Çünkü Rasûlüllah Efendimiz, savaşta burnu kesilen bir sahabinin,
üstelik altından bir burun edinmesine izin vermiştir.(Imam-ı Merginani,
el-Hidâye, IV/82-83) Kadının ayaklarındaki erkek tüyü gibi kılları almasının
da, eğer kocası istiyorsa caiz olduğu söylenmiştir. Çünkü kadın ayağını zaten
yabancıya göstermeyecektir.
Kadının saçını erkeğe benzeyecek ölçüde kısaltması, ya da tıraş
etmesi de tedavi gayesiyle olmadıkça haramdır.(Ibn Kudame, el-Mugni, I/90)
Peruk olarak insan saçından başka birşey kullanmasına izin verilmiştir.(bk.
Ibni Abidin V/239) Güzellik için bu tür ameliyatların caiz olmaması erkekler
için de geçerlidir. Sakalla beraber bıyıkları da kazımak suretiyle tüysüz
(emred) bir hal alıp kadına benzemeleri de (Allah'u a'lem) caiz görülemez.
EVLAT EDİNME
İslâm'da çocuk, prensip olarak kadının evli bulunduğu erkeğe
nisbet edilir. Doğuran kadın, annesi; nikâhlı koca da babası olur. Bu yüzden,
evlâtlık anlamına gelen Arapça "da'y" tâbiri, nesebi başkasına ait
olan çocuğu bir başkasına nisbet etmek anlamına gelir.
İslâm'dan önce Araplar arasında evlât edinme anlayışı vardı.
Bizzat Allah Resulu de Zeyd'i evlât edinmişti. Bu, şöyle olmuştu: Zeyd bin
Hârise çocukken Esir edilmiş, onu Hakim b. Hizâm, teyzesi Hatice için satın
almıştı. Hz. Hatice Allah Resulu ile evlenince, onu kendisine hediye etmişti.
Daha sonra babası ve amcası Zeyd'i isteyince Resulullah (s.a.s.) onu muhayyer
bıraktı. O da Peygamberimizi tercih etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber Zeyd'i
azât edip, evlâtlık edindi. Onu "Muhammed'in oğlu Zeyd" diye çağırırlardı.
Daha sonra evlâtlığı kaldıran âyetler geldi:
''...Allah evlâtlıklarınızı öz oğullarınız gibi tanımadı. Bunlar
sizin dillerinize doladığınız boş sözlerdir. Allah gerçeği söylemektedir; doğru
yola O eriştirir" (el-Ahzâb, 33/4).
''Evlâtlıkları babalarına nisbet edin; bu, Allah katında en doğru
olandır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız bu takdirde onları din
kardeşi ve dostlarınız olarak kabul edin. İçinizden kasd ederek yaptıklarınız
bir yana, yanılmalarınızda size bir sorumluluk yoktur; Allah bağışlar ve
merhamet eder " (el-Ahzâb, 33/5).
Abdullah b. Ömer şöyle der: "Biz bu ayetler inmeden önce Zeyd
b. Hârise'yi, "Zeyd b. Muhammed = Muhammed'in oğlu Zeyd" diye
çağırırdık" .
Câhiliye devrinde evlâtlık; nesep, evlenme, boşanma, miras, sihrî
hısımlık gibi konularda öz çocuk gibi hükümler doğururdu. Evlâtlığın dul kalan
eşi ile de evlenilmezdi. Çünkü o, evlât edinen erkeğin gelini sayılırdı. İşte
Hz. Peygamber'in evlâtlığı Zeyd b. Hârise de Zeynep binti Cahş ile evlendi,
fakat mutlu olamadılar. Çünkü gerçekte Zeynep ve ailesi bu evliliği arzu
etmemiş, ancak Allah Rasûlü dünürcülük yapınca, şu âyete göre muvâfakatlarını
bildirmişlerdi.
"Allah ve Peygamberi bir iş hakkında hüküm verdiği
zaman," gerek mümin olan bir erkek ve gerekse mümin olan bir kadın için,
ona aykırı olacak şekilde diledikleri gibi davranmaya hakları yoktur. Kim
Allah'a ve Resulune isyan ederse, şüphesiz o, apaçık bir sapıklıkla yolunu
şaşırmıştır" (el-Ahzâb, 33/36).
Hz. Peygamber'in sabır tavsiyelerine rağmen, sonunda Zeyd,
Zeyneb'i boşadı. Zeynep iddetini tamamladıktan sonra da, evlâtlık hukuku
lağvedildiği için Hz. Peygamber (s.a.s.) ile evlendi. Ayette şöyle buyurulur:
"Sonunda mademki Zeyd eşiyle ilgisini kesti; biz onu, seninle
evlendirdik ki, evlâtlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla
evlenmek konusunda mü'minlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin" (el-Ahzâb,
33/38).
Buhâri'nin naklettiğine göre Zeynep, Hz. Peygamber (s.a.s.) ile
evlendikten sonra, onun diğer ailelerine karşı övünür ve şöyle derdi:
"Rasûlullah sizi ailelerinizden isteyip nikâhladı. Beni ise yedi kat
semalardan Allah (c.c.) o'na nikâhladı" (Sâbûnî, Tefsîru Ayâti'l-Ahkâm,
II, 322).
İslâm, gelinlerle evlenme yasağını öz çocukların eşlerine inhisar
ettirdi. Ayette, "Kendi sulbünüzden gelmiş oğullarınızın karısı... size
haram kılındı" (en-Nisâ, 4/23) buyurulur.
Bu duruma göre, başkasının çocuğunu evlât edinmekle öz çocuk gibi
hak ve görevler meydana gelmez. Evlât edinenin nafaka ve eğitim masrafları
yükümlülüğü olmaz. Aralarında bir hısımlık doğmadığı için evlenme engeli de
meydana gelmez. Miras cereyan etmez. Ancak nesebi bilinmeyen bir çocuğu, bir
kimse "bu benim oğlum veya kızımdır" diye ikrarda bulunsa, bu çocuk
onu tasdik etsin veya etmesin, nesebi ondan sabit olur ve aralarında miras
cereyan eder. Diğer yandan evlâtlıkla, süt hısımlığı birbirinden farklıdır. Süt
hısımlığı, bir kadının kendine ait olmayan süt emme yaşındaki bir çocuğu
emzirmesiyle meydana gelir ve öz çocuk gibi evlenme engelleri doğar. Buluntu
çocuk da, öz çocuk gibi sayılmaz (Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, V, 3869-3900;
Mehmed Zihni, Nimet-ı İslâm, İstanbul 1316 H., 3. Kısım, 271, 273).
Ancak yukarıdaki hükümler yetim, öksüz, fakir, kimsesiz çocuklarla
ilgilenmeme anlamına gelmez. Bu gibi çocuklar aileler nezdinde veya çocuk
yuvalarında himâye edilir; bakılır, eğitilir, sanat ve meslek sahibi kılınır,
evlendirilir. Müslüman, bu çeşit amellerden büyük ecir kazanır. Sadece, çocuğu
kendi nesep hısımı yapamaz, büluğ çağından sonraki görüşmeler İslamî ölçüler
içinde olur. Hîbe yoluyla dilediği kadar, vasiyet yoluyla ise malının üçte
birini himâye ettiği kişiye bırakabılir.
EVLAT EDİNMEK CAİZ MİDİR?
İslamiyet gelmeden önce evlat edinmek yaygın bir adetti. Hatta
Peygamber (sav) nübüvvetinden evvel cari olan adet üzere Zeyd b. harise'yi
evlat edinmişti. Ama İslamiyet geldikten sonra onu yasakladı.
Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Muhammed sizin
erkeklerinizden kimsenin babası değildir" (Ahzab suresi).
Peygamber (sav) şöyle buyurur: "Babasından başka bir kimseye
mensup olduğunu söyleyen kimseye babası olmadığını bildiği halde cennet
haramdır (Buhari-Müslim). Ve böylece İslamiyet evlat edinmeyi yasaklamış oldu.
Evlat edinmek çok çirkin bir iştir. Varis olmayan varis olduğu gibi, varis olan
da mahrum bırakılır.
EVLERDE KUŞ BESLENMESİ YA DA TİCARETİNİN YAPILMASI CAİZ MİDİR?
Bu mes'elenin iki yönü vardır:
1. Eti yenen ya da avcılık gibi başka meşru bir gaye ile
kullanılan bir kuşun evde beslenmesi ve alım-satımı helâldir. Çünkü
"yeryüzündeki her şey insanlar için yaratılmıştır."(K. Bakara (2) 29)
2. Bir süs unsuru olarak evde kuş beslemek ve böyle bir kuşun
ticaretini yapmak. Bunun caiz olmadığına dair de bir şey yoktur. Hatta Enes b.
Malık'in rivayetine göre: "Rasulüllah (sav) onun Ebu Umeyr denilen
kardeşini gördüğünde: Ebu Umeyr! ne yaptı Nugayr?, diye latife
ederdi".(Buharî, Edep 81,112; Müslim Terceme ve Serhi, IX/545) Nugayr,
serçe büyüklüğünde bir kuşun adıdır. Enes'in kardeşinin böyle bir kuşu varmış
ve onunla eğlenirmiş.
Bu hadisi şerhedenler, hadisten çıkarılan hükümler arasında,
"çocukların serçe ile oynamasına müsade etmek caizdir" diye
zikrederler.(bk. Davudoğlu, Sahihi Müslim Terceme ve Serhi, IX/545) Fıkıh
kitaplarımızdaki ibarelerden de serçe gibi kuşların satışı alınabileceği
(satılabileceği) ve mal sayılabilecekleri anlaşılıyor.(bk. Fetavay-i Hindiyye.
V/364) Ancak sırf bir süs unsuru olarak ve göz zevkini tatmin için, hayvan dahi
olsa bir can sahibini ömür boyu hapse mahkûm etmenin, İslam'ın ciddiyetiyle ve
acıma duygusuyla bağdaşmayacağı da açıktır. Bunda fıtrata müdahale de vardır.
Istediği gibi gezip-tozma ve çiftleşme kuşun da hakkıdır. Kendi ekstra zevkleri
için başkasının tabiî zevklerine engel olma egoistçe, belki de sadistçe bir
davranış olur. Sözü edilen hadisten hüküm çıkarırken "çocukların
oynamasına müsade edilmiştir" demeleri, bunun çocukça bir zevk olduğunu
gösteriyor olmalıdır. Her haram olmayan şeyin yapılması güzel demek değildir.
Bu tür kuş alım-satımı ile uğraşanların işlerini değiştirmeleri uygun bir
davranış olur kanaatindeyiz (Allah'u a'lem). Akvaryum balıkları için de aynı
şeyler söylenir. Ebu Yusufun av hakkında: "Oyun ve eglence için olursa
hayrı yoktur. Mekruh (haram) olduğu görüşündeyim"(bk. Ibn Abidin, VI6462)
demesi de söylediklerimizi doğrular mahiyettedir.
FABRİKADA ÇALIŞAN BİR İŞÇİ AYAKKABISI TEMİZSE AYAKKABISINI
ÇIKARMADAN NAMAZINI KILABİLİR Mİ?
Ayakkabısı temizse,yani namazı bozacak her hangi bir necasetle
pislendiği görülmemişse onunla namaz kılmakta hiç bir sakınca yoktur. Vaktin
darlığından dolayı durum elverişli değilse sadece farzı kılıp sünneti terk
etmek mümkündür.
FAİZ PARASININ VERİLECEĞİ YER:
Her ne maksatla olursa olsun, faize ve faiz muamelesi yapan
kuruluşlara para yatırılamaz. Her nasılsa bankaya yatırılan bir paranın faizi
de bankaya bırakılamaz: Böyle bir davranış, belki de faiz alıp yemekten daha
büyük bir vebaldır.
Çünkü faizin haram oluş hikmetlerinin başında, onun sömürüye,
zûlme sebep olması, servet sahiplerinin fakiri ezmelerine imkân sağlamasıdır.
Biriken faizi almamak, bu sömürü ve zûlüm mekanizmasını iki kere güçlendirmek
olur. Alınca da bunu kişi sahsına ve hayır işlerine harcayamaz. En doğrusu,
faiz parası halkın sırtından soyulduğu için yine halka çevrilmeli ve kötü bir
para olduğuna dikkat çekmek için de, meselâ umuma ait tuvalet gibi yerlere
harcanmalıdır. Ne gariptir ki, duyduklarımız doğru ise, özellikle doğudaki
vatandaşlarımızın bankalardan milyarlarca faizsiz yatırılmış mevduatları
varmış. Bu, cahil müslümanın maskara oluşunun tarihi bir delili sayılmaya
sezadır.
FÂİZSİZ EKONOMİ
Fâiz ve ribâ sözcükleri eş anlamlı olup, Islâm ekonomisinde bir
terim olarak, mübâdeleli akitlerde taraflardan birisinin hakkı kabul edilen ve
akit sırasında şart koşulan veya örfleşmiş bulunan fazlalık anlamına gelir.
Faiz; ölçü, tartı veya sayı ile alınıp satılan standard (mislî) mallarda
cereyan eder. Altın, gümüş ve nakit para çeşitleri de buna dahildir. Kur'ân-ı
Kerîm'deki ribâ âyetleri (er-Rum, 30/39; en-Nisâ, 4/160-161; el-Bakara,
2/275-279). Hz. Peygamber (s.a.s)'in bu konudaki hadis ve uygulamaları (Müslim,
Musâkât, 17, 80, 81, 102, Hac, 147; Ebu Dâvud, Büyû, 19). Incelendiğinde fâiz
yasağının haksız kazancı önlemek, paranın yalnız mübadele aracı olarak
kalmasını sağlamak, ödeme darlığı çekenleri istismar ettirmemek, kamu ve özel
sektöre daha sağlam kredi imkânları sunmak, mâliyetleri düşürmek ve paranın
satın alma gücünü korumak gibi sebeplere dayandığı görülür.
Konu biraz açılacak olursa, şunlar söylenebilir: Faizli kredilerde
ana paranın faiziyle birlikte geri ödeme taahhüdü, taraflardan birisini haksız
kazançla karşı karşıya getirir. Kredi kullananın zarar ettiği halde, ana para
ve faizi ödemek zorunda kalması veya bu kredi sayesinde yüksek satın alma gücü
elde ettiği halde bunun önceden miktarı belirlenmiş küçük bir kısmını sermaye
sahibine ödemesi, rizikoyu tek yanlı hale getirir. Ubâde b. es-Sâmit (r.a)'den
Allah Rasûlünün şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Âltın altınla, gümüş
gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpa ile, hurma hurma ile ve tuz tuz ile, misli
misline, birbirine eşit ve peşin olarak mübâdele edilir. Cinsler farklı olursa,
peşin olmak şartıyla, istediğiniz gibi satış yapınız. Her kim fazla verir veya
alırsa ribâ muâmelesi yapmış olur" (Müslim, Musakat, 81; Ebû Davud, Büyü,
18; Tirmizi, Büyü, 23). Islâm hukukçularının çoğunluğu, bu hadiste zikredilen
altı maddeyi "örnek kabılinden" saymış; maddelerin mislî oluşuna
bakarak, ölçü veya tartı ile alınıp satılan tüm malların mübâdelesinde, cins
birliği olunca "fazlalık" ve "vadenin"; cins farkı
bulunduğunda ise, yalnız vadenin fâiz olacağı görüşünü benimsemiştir
(el-Cassas, Ahkâmül-Kur'ân, II, 124). Sırf vade sebebiyle meydana gelen faize
"nesîe ribâsı" denir. Beş bin doların, üç ay sonra teslim alınacak on
bin mark'la değisimi halinde, bu çeşit ribâ söz konusu olur. Para peşin mal
veresiye bir akit olan selem, istisnâ ve mislî malların faizsiz olarak karz-ı
hasen verilmesi konunun istisnalarıdır.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in yukarıda da anlattığımız uygulamaları,
faizi anlamada yardımcı olabilir. Ashâb-ı Kirâmdan Fudâle b. Ubeyd (r.a) Hayber
günü boncuk ve altın dizili bir gerdanlığı 12 dinara (yaklaşık 48 gr. altın
para) satın almış, yalnız altınların 12 dinardan daha ağır olduklarını
anlayınca, durumu Hz. Peygamber (s.a.s)'e sormuştur. Bunun üzerine
"Rasûlüllah altın altına karşılık tartı iledir. Altınlar ayrıca
tartılmadıkça satın alınmaz" buyurmuştur (Müslim, Musakat, 17). Muâviye
devrinde gümüş para ile gümüş ziynet eşyasının, tartılarak eşit ağırlıkta
mübâdele edildiği nakledilir (Müslim, Musakat, 80). Bu duruma göre, meselâ;
Fâiz, ekonominin olmazsa olmaz bir rüknü değildir. Ekonomik
faaliyetlerin fâizsiz bir sistem içinde daha sağlıklı bir biçimde yürütülmesi
mümkündür. Ancak bu yapının oluşabilmesi için, sistem bazında aşağıdaki
noktalara ağırlık verilmesi gerekir.
1) Paranın satın alma gücünün sağlam bir esasa bağlanması. Günümüz
dünya ekonomilerinde kâğıt para kabul görmüş örfi bir paradır. J.
Dobretsberger, Mısır'da M.Ö. 1600 yıllarında banknot tedâvül edildiğinin
belirlendiğini söyler. Iktisat tarihçilerinin sözünü ettiği bu uygulama
(Feridun Ergin, Iktisat, Istanbul 1964, 569), Hz. Yusuf (a.s.)'un Mısır merkez
olmak üzere Orta Doğu yöresinde uyguladığı, çeyrek yüzyılı içine alan bir dizi
ekonomik tedbirlerin bir parçasıdır. O, yedi yıllık bolluk yıllarında halkın
elindeki ihtiyaç fazlası hububatı ve tasarrufları devlet hazıne ve depolarına
emânet olarak almış, sahiplerine emânet bıraktıkları şeylerin cins ve miktarını
belirten birer makbuz vermiştir. Elinde böyle bir makbuz olan kimse, belge
üzerinde yazılı cins ve miktardaki altın, gümüş veya hububatı dilediği zaman
çekebilirdi. Ticaretle uğraşanlar hâmiline yazılı olan bu makbuzları mal ve
para yerine kabul ediyorlardı. Hattâ belgeler Fenike ve Mezopotamya'ya kadar
yayılmıştı. Temelde vahye dayanan bu uygulamada kâğıt banknotun arkasında mislî
(standard) eşyanın bulunduğu açıktır (Yusuf, 12/ 10; Elmalılı, Hak Dini Kur'ân
Dili, Istanbul 1960, IV, 2861).
Kâğıt paranın 16. yüzyıldan itibaren Avrupa'da, 19. yüzyıldan
itibaren ise Osmanlılarda ortaya çıkışı ve gelişme süreci, daima altına göre
olmuş ve satın alma gücünü altından almıştır. Durum böyle olunca, altınla
ilgili hükümleri, onu temsil eden kâğıt paraya uygulamada tereddüt
edilmemiştir. Günümüz ekonomisinde kâğıt para veya benzeri menkul kıymetlerin
altın başta olmak üzere bazı misli eşyaya bağlanması, satın alma gücünü temsil
ettiği mislî maldan alan sağlam bir para anlayışını ortaya çıkarabilir. Enflasyona
karşı kendisini koruyabilen böyle bir para, karz, kredi ve sermaye birikimi
için daha elverişli hale gelir.
2) Karz-ı hasen'e işlerlik kazandırmak. Allah (c.c.) ihtiyaç
sahiplerine ödünç para vereni övmüş, âhirette ona kat kat ecir verileceğini
bildirmiştir (el-Hadıd, 57/11).
Diğer yandan, hadis-i şeriflerde; iki defa ödünç verenin bir defa
tasaddukta bulunmuş sayılacağı (Şevkanî, Neylül-evtar, V, 229). Bir sadakaya on
katı, karz-ı hasene ise on sekizkatıecir verileceği nakledilmiştir (Ibn Mace,
Sadakat, 19).
Islâm'da faizsiz ödünç para verme yoluyla kısa vadeli ve küçük
kredileri temin etmek mümkündür. Ticari olmayan ihtiyaçlar, dar ve sabit
gelirlilerin kısa süreli para sıkıntıları ve yine esnaf ve tüccarın geçici ve
kısa süreli ekonomik finansmanları bu yolla karşılanabilir. Günümüzde çek ve
senetlerin ödenmesinde veya protesto olan senet bedellerinin karşılanmasında
tüccar sık sık kısa süreli, kimi zaman birkaç saatlik kredilere ihtiyaç duyar.
Bu gibi kısa süreli ihtiyaçların hısımlar, esnaf, tüccar ve komşular arasında
çözümlenmesi ve bundan maddî bir yarar beklenmemesi en güzel ve kalıcı bir
çözümdür. Bu uygulama müslümanları birbirine yaklaştırır, iyilik yapma
duygularını güçlendirir, ayrıca taraflar sürekli olarak karz-ı hasen sevabı
kazanırlar.
Kısa vadeli küçük kredilerin daha düzenli ve faizsiz olarak temini
için, "yardımlaşma sandıkları"da oluşturulabilir. Bu sandığa her ay
belli âidat ödenerek, ihtiyaç olduğunda biriken primlerin birkaç katına kadar
kredi alınması ve bunun anlaşma şartlarına göre geri ödenmesi mümkündür. Diğer
yandan böyle bir sandık ticaret ortaklığı olarak düzenlenirse, kullanılmayan
krediler işletilir ve daha büyük krediler sağlama imkânları meydana
getirilebilir. Sandık, ortaklarının çek ve senet tahsillerini yapar, vadesiz
mevduatlarına da sahip çıkabılirse, küçük çapta banka işlemleri bu çerçevede ve
faizsiz olarak çözülebilir.
Islâm'da özel sektörün uzun vadeli ve büyük kredi ihtiyaçları için
"kâr-zarar ortaklığı" esası getirilmiştir. Mudâraba ve muşâraka
bunlar arasında sayılabilir. Kredinin süresi ve hacmi büyüdükçe, bunu karz-ı
hasen ölçüleri işinde çözmek mümkün olmaz.
3) Mudâraba ortaklığı. Bir ortak sermayeyi, diğeri emeğini ortaya
koyarak şirket kurabilirler. Buna mudâraba denir. Islâm'da mudâraba, özel
sektörün uzun veya kısa vadeli her çeşit kredi ihtiyacını karşılamak için
elverişli bir ortaklık çeşididir. Elinde büyük sermaye birikimi olan birçok
kimseler bunu işletmek, bir ticaret işinde kullanmak ister. Ancak bilgisi,
tecrübesi veya sağlığı elverişli olmadığı için bu arzusunu gerçekleştiremez.
Yine toplumda bilgili, yetenekli ve ticaret işine yatkın bir çok kimseler de
sermaye yokluğundan dolayı ticarete atılamaz. Işte, mudâraba, birbirine muhtaç
olan bu iki unsuru bir araya getirir. Ve iki taraf da bundan kârlı çıkar.
Böylece toplumda muattal kalan sermayeler ve iş bulamayan kabıliyetler
değerlenmiş olur. Bu çeşit ortaklık itimada dayanır. Işi yürütmeyi üzerine alan
ortak güvene lâyık olmaya çalışır. Giderek dürüst iş adamları meydana
gelebilir. Işletmeci (mudârib), emeğinin karşılığı olarak net kârın sözleşmede
belirlenen yüzdesini alır. Bu kâra mahsûben avans olarak maaş da alabilir.
Hesap dönemi sonunda zarar ortaya çıkarsa, bu yalnız sermaye sahibine aittir.
Zarar, önce kârdan karşılanır. Kâr yeterli olmazsa ana paradan ödeme yapılır.
Bu takdirde işletmeci herhangi bir şey alamaz. Kasıt ve kusuru bulunmadıkça
işletmeci zarardan sorumlu tutulmaz. Zarar halinde, sermaye sahibi sermayeşinin
tamamını veya bir bölümünü kaybederken işletmeci de emeğinin karşılığını
alamamaktadır (es-Serahsi, el-Mebsût, XXII,19, 98; el-Kâsânî, Bedayıus-Sanayı',
VI, 87, 98; Ibnül-Hümam, a.g.e., V, 58, 70 vd.; Ibn Rüşt, Bidâyetül-Müctehid,
II, 204).
Mudârabe ortaklığının bir başka önemli yönü de, ortaklığın
yürütülmesinde işletmeciye tanınan esnekliklerdir. Işletmeci, kendisine verilen
sermayeyi işletmek üzere üçüncü şahıslarla yeni ve ayrı mudâraba ortaklıklarına
girebilmekte, hattâ bu ortaklıklar çok sayıda olabilmekte ve bunların sayısına
bir sınırlama getirilmemektedir. Mudârabanın bu özelliği, Islâm bankacılığının
esasını oluşturur. Sermaye sahibine veya sahiplerine ilk işletmeci muhatap
olacağı için, onun menfaati zedelenmez. Belki daha iyi işletme yüzünden kâr
marjı artabilir. Işletmecinin yaptığı işi, daha düzenli ve geniş ölçüde bir
kuruluş yaparsa; tasarruf sahiplerinin mevduatını ticarete ve yatırımlara
yönlendirdiği, dürüst ve yetenekli alt işletmeci (mudârib)leri bulmada aracılık
ettiği için, ilk mudâraba anlaşmasında belirlenen işletme kârını almaya hak
kazanır. Faizsiz kredi kullandıran böyle bir finans kuruluşu, mevduat
sahiplerine daha fazla kâr verebilmek için gereken ihtimamı gösterir. Aksi
halde kâr miktarının belirsiz oluşunun yaratacağı olumsuz etki kendisini
gösterir.
4) Muşâraka (inan) ortaklığı. Iki ve daha çok kişinin ticaret
yapmak, elde edecekleri kârı paylaşmak üzere ortaklık kurmasıdır. Tasarrufların
doğrudan yatırımlara ve ekonomik faaliyetlere sevki, sanayı, ticaret ve tarım
kesiminde sermaye birikimi oluşturulması, muşâraka yoluyla mümkündür. Burada
her ortak şirkete belli miktar sermaye veya hem sermaye, hem de emeği ile ortak
olur. Net kârın paylaşılması serbest sözleşme ile olur. Zarara katlanma ise
sermaye oranlarına göredir.
Muşâraka'da ilk ana para mala dönüştükten sonra, ortakların
hakları şirketin mal varlığı üzerinde kuruluştaki hisse oranlarına göre devam
eder. Hesap dönemi sonlarında dağıtılmayan veya kısmen dağıtılan kârlar veya
enflasyon gibi sebeplerle şirketin mal varlığının büyümesi, ortakların
hisselerinin de büyümesi anlamına gelir. Bu fazlalığın hisse senetlerine
yansıtılması gerekir. Meselâ;100 kişi, her biri 1 milyon TL. koyarak bir
ticaret şirketi kursalar; 5 yıl sonra şirketin mal varlığı yeniden değerleme
sonucu 3 milyar Tl.na yükselmiş bulunsa, her ortağın hissesi mal üzerinden 30
katına, yani 30 milyona çıkmış olur. Eski hisse senetlerinin 30 milyon yazan
yenileri ile değiştirilmesi gerekir. Böyle bir şirketten bir ortak ayrılmak
isteyince, mallar bölünebilir cinstense, malın % 1'ini alır veya ortağın
hissesi şirketçe ödenerek geri kalan ortakların hisselerine eklenir. Ya da bu
hisse pazarlık yoluyla üçüncü bir şahsa satılabilir (es-Serahsî, a.g.e., 151;
el-Kâsânî, a.g.e., VI, 57-62; Ibn Kudame, el-Muğnî, V, 27).
Islâm'da, bir şirket yatırımlarını büyütmek isterse, mudâraba veya
muşâraka esasına göre, kısa veya uzun vadeli bütün kredi ihtiyaçlarını doğrudan
tasarruf sahiplerine başvurmak suretiyle karşılayabilir. Ancak yeni hisse
senedi çıkarıldığında, eski hisse senetlerini yeniden değerlemeye tabi tutarak
şirketin o tarihteki mal varlığını eski senetlere yansıtmak gerekir. Aksi halde
daha önceki yıllarda dağıtılmayan kârlara yeni hissedarlar da ortak yapılmış
olur.
Bu gün ülkemizde anonim şirketlerin çeyrek yüz yıl önce, o günün
kıymetlerine göre çıkarılmış hisse senetleri halkın elinde bulunmaktadır.
Yıllarca tamamen veya kısmen dağıtılmayan kârlar, kullanılan krediler ve
enflasyonlar yüzünden, şirket mal varlığındaki gerçek karşılığı bazan 150-200
katını aşan bir hisse senedinin 3-5 misli nominal bir değerle alıcı bulması
çözüm için yeterli değildir. Şirketlerin mal varlıkları yeniden değerlemeye
tabi tutularak, ellerinde o şirketin hisse senedi olanlara yeni değerler
üzerinden hisseleri verilmelidir. Üzerinde bir milyon yazan, fakat ticaret
şirketindeki mal karşılığı elli katına çıkmış bulunan bir senedi 3 milyon
nominal değerle satan ortağın, gerçekte 50 milyona yakın bir satın alma gücünü
47 milyon TL. eksiğine devrettiği halde, %300 kârla sattığını düşünmesi,
ekonomik gerçeklerle çelişmektedir.
Diğer yandan Islâm ekonomisinde altın, gümüş ve öteki mislî mallar
şirket sermayesi olarak belirlenebilir. Hatta bazı müctehidler fels adı verilen
ve maden değeri dışında nominal (itibarî) bir değerle dolaşan madenî paraların
(altın ve gümüş para dışında) şirketlerde ana para olamayacağını
söylemişlerdir. Osmanlılarda
Kredi kaynaklarından başka, devlet bütçeşinin yatırımcılara
kullandıracağı krediler, borçlarını ödeme güçlüğü çekenlere zekât fonunun
desteği, ziraat ortakçılığı esasına göre dağıtılacak tarım kredileri de
sayılabilir.
Buna göre Islâm ekonomisi her konuda olduğu gibi ekonomik
problemlere gerçekçi çözümler getirmiştir. Bu sistemde, tasarruf sahipleriyle
müteşebbisler doğrudan temas halindedir. Krediye ihtiyacı olan iş adamı dürüst
çalışır, sermaye sahiplerini gerçek mal varlığına ortak yapar ve gerçek kârı
paylaşmaya, ya da ortakların ana paralarına eklemeye razı olursa, kredi
problemine faizsiz çözüm yolu bulmak mümkündür. Günümüzde faizli kredi
mâliyetlerinin %100'ü aştığı bilinmektedir. Müteşebbisler bu kredileri ürettikleri
malın mâliyetine yansıttıkları için, fâiz, eşya fiyatlarının normalın üzerinde
yükselmesine sebep olmaktadır. Böyle bir kredi, çıkarılacak kâr-zarar
tahvilleriyle, mudâraba veya muşâraka ölçüleri içinde kullanıldığında ise,
üretim maliyetleri önemli ölçüde düşer. Taraflar ve toplum meşrû ticaretin
bereket ve semeresini hissetmeye başlar.
Toplumun ihtiyaç maddelerini üretip dağıtanlar ve ekonomik
faaliyetleri dürüst olarak yürütenler Allâh Rasûlünün diliyle şöyle öğülmüştür:
"Bir kimse gıda maddelerini (toplumun ihtiyacı olan şeyleri)
toplayıp günün rayıç fiyatı ile satsa, sanki bunları yoksullara ve ihtiyaç
sahiplerine tasadduk etmiş gibi ecir alır" (Ibn Mace, Ruhün, 16);
"Gönül hoşluğu ile görevini yerine getiren, harama el uzatmayan veznedar,
Allah rızası için sadaka verenin ecrini alır. " Yani harcaması ve
transferi kendisine emânet edilen bütün paraları yolsuzluk yapmaksızın hak
sahiplerine ulaştırdıkça sanki onları yoksullara dağıtmış gibi sevap kazanır"
(Buhârî, Zekat, 25).
FAİSIZ FİNANS KURUMLARI
Faizsiz finans kurumlarına gönül rahatlığı ile para yatırabilir
miyiz? Neden bu kurumlar banka faiz oranlarına yakın bir kâr payı veriyorlar?
Ayrıca diğer bankaların % 85'e varan son faiz ayarlamalarından sonra, bu
kurumlar da kâr oranlarını yükselttiler.Bu kurumlara gönül rahatlığı ile para
yatırabilir miyiz?
Müslümanların iktisadı yönden de bağımsız ve güçlü olmaları önemli
bir olaydır. Medine Site Devleti'nde teşebbüs edilen ve kazanılan ilk savaş
iktisadî savaştır denebilir. Bu açıdan böyle faize (sömürüye) dayalı kapitalist
bir ekonomi ortamında Islâm'a dayalı bu tür müesseselerin kurulması doğrusu
bizim gönlümüze su serpmiştir. Ancak bunların dayandığı esas prensipler ve
çalışma biçimleri hakkında Islâm iktisatçıları henüz son sözü söylemiş
değillerdir. Belki meselenin detayını iyi bilmediğimiz için bizler gibi
canhiraşane bu müesseseleri savunanlar, faizli sisteme alternatif.olduğunu
söyleyenler, inancının gereğini yaşamak isteyenlerin çalıştıramadıkları
sermayelerinin ancak bu yolla ezmekten kurtulacağını, hatta helâlinden
nemalanacağını iddia edenler, hatta daha iyimser davranarak faizli sisteme
öldürücü darbenin ancak bu yolla vurulabileceğine inananlar bulunmakla
birlikte, yine bizim basınımızda ve yine yerli ve yabancı müslüman iktisatçilar
tarafından bunların eleştirildiği ve inananların elinde âtıl halde bulunup,
mevcut kapıtalist sistemlerin yaşayabilmeleri için ihtiyaç duydukları paranın,
bu sistemlere kan takviyesi olmak üzere piyasaya kazandırılma hilesi olarak
görüldüğü, bunların, adlarına kâr ortaklığı demekle beraber, yaptıklarının
netice itibarı ile faiz olmaktan başka bir şey olmadığı, "ihtiyacı olan
öküzü, peşin yüzbin lira bulamadığı için bir yıl vadeli faizle ikiyüz bin
liraya satın almak zorunda kalan çiftçi Mehmet Efendi'nin bu sisteme müracaat
etmesiyle, yine bir yıl sonra ödemek üzere ve yine ikiyüz bin liraya satın
alabileceği, neticede isimden başka bir şeyin değişmeyeceğini" savunanlar
da oldu. Bütün bu olanlar bu kurumların Islâmîliğinin herkesçe kabul
edilebilmesi için daha çok bilgiye ve zamana ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Sözünü
ettiğiniz, kâr oranlarının faize göre ayarlanması aslında işin püf noktasını
oluşturuyor değildir. Her ticari ortaklık kâr etmek için kurulur. Bunun içi de
piyasa şartlarını göz önünde bulundurmak zorunda kalır. Eğer bu bir kâr
ortaklığı ise ve kârın dağıtılma oranı da tarafların rızasına bağlı ise, o
zamanki piyasa şartlarına göre o oranda, şu andaki piyasa şartlarına göre de bu
oranda kâr veriyorum diye bilirler. Bunu fıkhî bir baza oturtmak, ya da
kitabına uydurmak o kadar zor değildir. Bizi bu teferruata götüren sebep, bu
kurumların biriyle alâkalı olarak bir tüccarın yaşadığı bir uygulamadır:
"Diğer bankalara çok büyük miktarlarda para yatıran mevduat sahiplerine
bankalar, tahakkuk edecek faizin dışında hediye adıyla çeşitli ödemelerde
bulunmaktadırlar. Ben de bunu emsal göstererek aynı şeyi paramı yatırdığım A
Finans Kurumundan istedim. Onlar da bir ön şart olarak bana onbeş milyon
değerinde bir bilgisayar vermeyi kabul ettiler. Şimdi benim bunu almam caiz
midir? diye soruyordu bu tüccar. İşte Islâm nokta-ı nazarından kitabına
uydurulamayacak uygulamaların bir örneğidir bu. Bu alış veriş akdinde, akdin
gerektirmediği bir şarttır ve muamelenin fasit (faizli) bir muamele olmasını
sonuç verir: Aslında bu müesseselerin değerli ve güvenilir fıkıh danışmanları bulunduğuna
ve bu gibi uygulamaların onların gözünden kaçmayacağını gören, "acaba
kazanma hırsı müslümanları, menfi cevap alacakları şeylerin hükmünü sormamaya
mı itiyor?" diye aklımıza takılıyor. Biz, ihtiyaç kaydını ihmal etmekle
beraber bu müesseseleri; faiz (sömürü) sistemine alternatif olarak
kuruldukları, en az Türkiye'deki hissedarlarının inanan insanlar olduğu,
uygulamalarını güvenilir fıkıhçılara danışarak yaptıkları ve belki de daha
önemlisi elindeki üç-beş kuruş tasarrufu kapıtalizmin çarkları arasında eriyen
müslümanlara bir başka alternatif gösteremediğimiz için tavsiye ediyor ve
yaşamalarında fayda görüyoruz. Ama bu tür fasit uygulamalar gördükçe de daha
çok kazanma hırsının, müslümanlârı dahi fikren müslüman olmakla beraber fiilen
kapıtalistleştireceğinden korkuyoruz.
FAL :
Aslında falı da sihir içerisinde anlatmış sayılırız. Çünkü falın
aslı da gaipten haber verme ve gelecege ait olayları bilmeyi iddia etme esasına
dayanır. Halbuki, insanların ne olacağını bilemeyecekleri, Kur'ân-ı Kerîm
tarafından açıkça haber verilir. (Lokman (31 ) 34. ) Ayrıca Peygamberimiz bunun
mümkün olamayacağını, bir çok şeyin kendisine de bildirilmediğini söyleyerek
anlatır. Kur'ân-ı Kerîm fal bakma eylemlerinin, şeytanın işlerinden bir
"pislik" olduğunu söyler.(Mâide (5) 90.)
Fal bakmanın eskiden beri bilinegelen; yazılı ok çekme, yıldız
falı, kahve falı, iskambil kâğıdı ile fal... gibi çeşitli yanında, cinlerden
yararlanılarak gelecekten haber verme iddiasında olanı da vardır. Bunların
hepsi asılsız, hepsi batıl ve hepsi gerçeklerden uzaklaştırıcı yollardır. Çünkü
cinler bile gaybı bilemezler. Kaldı ki, cinlerden birşeyler sorduğunu iddia
eden insanların yüzde doksan dokuzu yalancıdır. Birini de cinler yanıltırlar.
Kahve ve iskambil kâğıdı falının ise, hiç aslı yoktur... Söyleyip tutturdukları
sanılan şeylerin hepsi zaten, hemen her insanda bulunan şeylerdir. Onların
becerdiği, bu işin sadece edebiyatıdır. Hele bazı gazetelerde verilen burç
falları, aklı başında olanları çok düşündürmelidir. Çünkü bu tür fal içeren
gazetelerin tamamı, aslında manevî dünyaya inanmayan ve maneviyatla alây eden
gazetelerdir. Öyleyse, maneviyatın makulünü kabul etmeyenler nasıl olur da
mantıksız ve asılsızını kabul eder ve yazarlar. Hayır, onlarda aslında bu
yazdıklarına inanıyor değillerdir: Buna rağmen bunu yazmalarının bir takım
sebepleri olmalıdır. bu sebeplerin önemlilerini söyleyelim. Bir önceki maddede
anlattığımız gibi, inançsızlık ve ibadetsizlikten ruhları acıkmış olan biçare
cahillerin bu duygularını sömürmüşler ve onlara gazete satmak yoluyla
kasalarını şişirmek. Daha önemlisi, gelecek adına Saçma sapan şeyler
söyleyerek, söyledikleri çıkmadığında inançları sarsmak ve işte bütün manevî
inançlar böyle asılsız ve batıldır, fikrini yerleştirmek. Ondan sonra da inancı
sarsılmış bu sürü insanları, yine onların cebinden aldıkları paralarla daha
değişik silâhlar üreterek, daha büyük çıkarları doğrultusunda yönlendirmek.
Görüldüğü gibi asıl din sömürücüleri bu adamlardır. Ve işin ilginç yani,
nazarlıkları kullananlar gibi, bu tür fallara inananların da hemen hepsi,
inancı ve ibadeti, ya zayıf, ya da hiç olmayan insanlardır. Demek ki din,
insanı Saçma inançlardan da koruyor.
FAL-FALCILIK
Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için
başvurulan çeşitli yollar. Baht, uğur ve talihi anlamak için birtakım garip
yollara başvurma, atılan boncuk ve baklaya, tesadüfen açılan bir kitabın bir
satırına, koyunun kürek kemiğine kahve fincanına vb. şeylere bakıp bunlardan
anlam çıkarma işi. Gelecekte olacak şeyleri anlamak maksadıyla yapılan eylemler
hakkında kullanılan bir tabir. "Kamûs-u Osmanî'de: "Kısa fikirlilerin
ümid ettikleri bir maddeyi çıkarmak maksadiyle; kitap açmak ve kitaba, baklaya
bakmak gibi değişik yöntemlerle yapılan teşebbüsü ve bu teşebbüsün gösterdiği
netice" olarak tarif edilmiştir.
Kur'an'da, "fal" kelimesi geçmemekle birlikte, Peygamber
(s.a.s.)'in bazı hadislerinde, şekil olarak buna benzer fakat mana yönünden
bizim anladığımız fal'dan daha değişik bir mana arzeden "fe'l" sözü
geçmektedir. Şöyle ki; "adva (hastalığın Allah'ın takdiri olmaksızın
bulaşması) yoktur, tıyara (bir şeyi uğursuz sayma) da yoktur. Ben hayırlı
"fe'l"i (bir şeyi hayra yorma) severim" (Buhari, Tıb, 43; İbn
Mâce, Tıb, 43), hadisinde geçen "fe'l" kelimesinin bildiğimiz falla
aynı anlama gelmediği açıktır.
Ebû Hureyre'nin, Peygamberimiz (s.a.s.)'den naklettiği başka bir
hadiste; ''Tıyara yoktur, daha hayırlı olan fe'l vardır." buyurdular. Ebu
Hüreyre; "Fe'l nedir ey Allah'ın Resulu? diye sorunca 'Sizden birinizin
işittiği salih sözdür' dedi" (Buhâri, Tıb, 44).
Hasta olan bir kimsenin; "ya sâlim" ! diye bağıran
birinin sesini duyması veya yitiğini arayan birinin; "ya vâcid! "
diye seslenen birinin sesini duyunca, "bununla tefe'ül ediyorum"
deyip, hastalıktan kurtulmayı umması ve yitiğini bulacağını ümid etmesidir.
Yani bu sesleri hayra yorarak, neticenin bu şekilde olmasını beklemesidir
(İbnu'l-Manzûr, "Lisanü'l-Arab " XI V.; İmam Ebi Bekir
er-Râzı, "Muhtaru's-Si hah" Fe'l maddesi).
Cahiliye Arapları, bir sefere, bir savaşa, bir ticarete, bir
nikâha yahut herhangi bir işe teşebbüs edecekleri zaman üç zar (veya ok)
çekerler yahut kuş uçururlardı. Bu zarların (veya okların) birinde,
"Rabbim emretti" yahut "yap" diye emir; diğerinde,
"Rabbim nehyetti" yahut, "yapma" diye nehy kelimeleri
yazılı olurdu, biri de boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar, zarlardan
birini çeker, emir çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir
daha çekerlerdi. Kur'an bunu şu ayetle yasaklamıştır: ''Ey iman edenler! İçki,
kumar, putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir,. bunlardan kaçının ki,
kurtuluşa eresiniz" (el-Mâide, 5/90).
Câhiliyede, bir de kuş uçurma âdeti vardı ki, bir yere gidecekleri
zaman bir kuş uçururlar, sağa giderse teyemmüm (uğurlu sayma), sola giderse
teşe'üm ederler (uğursuzluk sayarlar)dı. Peygamberimizin, "tıyara
yoktur" hadisi ile bunun da yasaklandığını biliyoruz.
Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern câhiliyenin
itibar ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan istidlâl ile yapılan bu
falcılığın aslı Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler, İdris (a.s)'ın, mucizesi
iddiasıyla sema'yı oniki burca taksim etmişler ve eflâktan yalnız tapındıkları
ve heykellerini diktikleri "sebaî" gezeğenlerin durumlarına göre,
yeryüzünde meydana gelecek of ayları bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili
birtakım hükümler yazmışlardı. Onların bu inançları günümüze kadar gelmiş
bulunmaktadır (Elmalılı M.H.Yazır, "Hak Dini Kur'ân Dili", VII.
5208).
Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber
vermedir. Halbuki, Kur'an-ı Kerîm; gaybı, Allah'tan başka hiçbir kimsenin
bilemiyeceğini, peygamberlerle melekler dahi, kendilerine vahyedilmedikçe
gaybdan haber veremeyeceklerini açıkça bildirmektedir:
"De ki: 'Göklerde ve yerde olan gaybı, Allah'tan başka bilen
yoktur" (en-Neml, 27/65) ve "De ki: Size 'Allah'ın hazineleri
elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum...." (el-En'âm, 6/50), "Eğer
gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım...." (el-A 'râf, 7/188)
âyetleri buna yeterli delildir.
Kendilerine "arrâf" yahut "kâhin" denilen
falcıları ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan veya destekleyenleri
Peygamber (s.a.s.) ağır bir dille kınamış hatta kâfirlikle nitelemiştir.
"Her kim bir arrafa gidip de ona bir şey sorarsa, kırk gecelik namazı
kabul olmaz" (Müslim, Selâm, 125) buyurmuştur. Ebû Dâvûd'da geçen bir
hadis ise şöyledir: "Kim bir kâhine gider, dediklerini doğrularsa;
şüphesiz ki Muhammed'e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur" (Ebû Dâvûd, Tıb,
hadis no: 3904).
FASIK BİR KİMSENİN ARKASINDA NAMAZ KILMAK CAİZ MİDİR?
Fasık bir kimsenin arkasında namaz kılmak caizdir. Yani batıl
değildir. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "İster salih olsun ister fasık,
her müslümanın arkasında namaz kılınız” (kılabilirsiniz). Sahabe ve tabi'in
Cum'a namazı olsun başka namaz olsun zamanın en büyük zalim ve fasıkı Haccac'a
tabi olmaktan çekinmezlerdi. Hatta Hasan el-Basri onun hakkında şöyle diyor:
Her millet kendi kötülüklerini, biz de Haccac'ın kötülüklerini getirirsek biz
(Haccac'ın kötülüklerinden dolayı) onlara galebe çalarız. Bununla beraber
fasıkın arkasında namaz kılmak mekruh sayılır.
FUTBOLA MÜSLÜMANLARIN BAKIŞI NASIL OLMALIDIR ?
Konuyu en azından üç yönüyle ele alıp değerlendirmek mümkündür :
1. Futbol oynamak
2. Futbol oyununu seyretmek, ya da takım tutmak
3. Futbolu bir hükümet politikası ya da bir din haline getirmek.
l. Futbol oynamak: Bu konuda önce şu hadisi şerifleri hatırlamamız
yararlı olur: "Üçü hariç, müslümanın her türlü eğlencesi haramdır.
Hanımıyla oynaşması, atını eğitmesi ve atış yapması" (Tirmizî,
fedâilü'l-cihad 11; Ibn Mâce, cihad 19; Darimî, cihad 14; Ahmed IV/l44,148;
krs. Ibn Abidin IV/395.). "Melekler atıcılıktan başka hiç bir eğlencede
hazır bulunmazlar" (Ibn Abidin IV/404 ) "Allah'a taattan alıkoyan her
eğlence batıldır" (Buharî, istizan 52). Birinci hadisi şerife dikkat
edilirse meşru eğlencede bulunması gereken üç özelliğe işaret ettiği görülür.1.
Kişinin evine huzur ve neşe temin etmesi. 2. Hayatla ya da düşmanla vereceği
mücadele için gereç (alt yapı) tedarik etmesi 3. Hazırladığı gereçleri kullanma
eğitimi yaparak bu mücadeleye bizzat hazırlanması. Islam'da abesle iştigal
olamayacağına göre, caiz görülebilecek spor ve eglencenin de öncelikle bu
özellikleri ya da birini taşıyor olması gerekir. Diğer hadisler de bu manayı
tamamlayıcıdır. Bunu futbola uygularsak o; (Eğer evde ya da tenha bir yerde beraber
oynamıyorlarsa) hanımıyla oynaşmak ve mücadele araçlarının temini anlamı
taşımadığına göre, geriye sadece mücadeleye hazırlanmak özelliği, yani kişinin
kendisini zinde ve sağlıklı tutma gayesi kalıyor. Bir diğer ifade ile, futbol
vücudun ihtiyacı olan spor gayesi ile yapılır ve başka mahzurlar da ihtiva
etmezse mübah (helâl) bir eğlence sayılabilir. Başka mahzurlar şunlar olabilir
: Futbolu spor ihtiyacından fazla oynayarak hem faydalı şeylerle
değerlendirebileceği zaman nimetini, hem de yine yararlı işlerde
kullanabileceği enerji (güç, kuvvet) nimetini israf etmek. (Bilindiği gibi,
israf her çesidi ile haram kılınmıştır). Oyun sebebiyle ibadetlerini aksatmak,
oyun sebebiyle dünyevi ödevlerini aksatmak ve bakmak zorunda olduğu fertlere
karşı görevlerini ihmal etmek. Oynarken giyeceği elbiselerde avret sınırına
riayet etmemek. Futbolu bir kazanç aracı olarak görmek ve uygulamak... Bu ve
buna benzer mahzurlar futbol oynamayı, mahzur olma derecelerine göre, mekruh ya
da haram hale getirmiş olurlar. böyle mahzurlar olmaksızın futbol oynamakta bir
beis olmayacağı gibi bazan sevimli ve istenen (mergub) bir spor dahi olabilir.
Ancak bugünkü şekliyle futbol bir spor değildir. Çünkü oynayanlar onu vücudu
güçlendirmek için oynamamakta, seyredenler ise hiçbir hareket yapmamaktadırlar.
2. Futbol oyununu seyretmek ya da takım tutmak : Bu konuda da
oynanmasına bağlı olarak değişik hükümler düşünülebilir. Yukarıda sözü edilen
mahzurlar varsa, futbolun oynanması gibi seyredilmesi de derece derece mahzurlu
olabilir. Seyretmekle spor yapmak gibi bir gaye olamayacağından seyretmenin
faydalı ve güzel olma ihtimalı daha azdır. Ancak oynayan tarafların birinin
yenme ya da yenilmesinden fazla etkilenmeyecek birisi için seyretmek, olsa olsa
bir nebze dinlendirici olabilir ve dinlendirici olduğu ölçüde de mahzursuz
olur. Herhangi bir tarafın diğerine galip gelmesini arzulamak ise, en büyük
arzusu bu olmadıktan sonra, fitri bir duygudur ve bir dereceye kadar normaldır.
Ne var ki, futbol seyretmekteki mahzurlar, oynamaktaki mahzurlardan genellikle
daha fazladır. Futbol seyretmekteki faydalar genellikle oynamaktaki faydalardan
daha azdır da diyebiliriz. Hele günümüzde futbol seyretmek, daha doğru
ifadesiyle takım tutmak ve taraftar olmak (Çünkü böyle olmayan insanlar
seyretmekten de zevk almazlar) bir heyecan ve tutku halini almış ve
insanlardaki müteal (aşkın) heyecanların yerini işgal eder olmuştur. Bu ise
dinle eşanlamlıdır. Çünkü din her hangi bir şeyi, ilah edinmedir. Ilah edinme
ise, herhangi bir güce gönüllü ve kayıtsız şartsız boyun eğme demektir. Buna
göre bir fert, meselâ bir futbol takımını her şeyden önde görüyor; canına,
malına, aklına, ırzına, dinine gelen zarardan ziyade takımının mağlubiyetine
üzülüyorsa, aksiyle; takımının başarısına diğerlerindeki salahtan çok
seviniyorsa, o takım onun için bir din halini almıştır ve böyle bir insanın
oluşumu, itikaden tehlikededir. Bugünde zaten futbol yeni bir dünya dini olarak
görülmektedir. Adına din denmese dahi futbol bu haliyle bir fonksiyonu
görmektedir. Nitekim bazı maçlarda "Haftada bir sana tapınmaya
geliyoruz" ibareleri dahi duyulur olmuştur. "En büyük ABC, başka
büyük yok" ibaresi tevile muhtaç bir ibaredir. Bununla nisbi bir büyüklük
kastedilmiş ve "takımlar arasında en büyük" anlamında söylenmişse
bunda bir mahzur olmayabilir. Ama takımına karşı duyduğu coşku ve heyecanla
bunu mutlak anlamda söylüyorsa, ya da o anda takımını gerçekten tüm varlıklar
içerisinde en büyük olarak hissediyorsa bu da itikaden tehlikeli bir noktadır.
Coşkunun sarhoşluğu ile alel-itlak söylenmişse belki tevil edilebilir, ama
Allah'ı da (c.c.) hesaba katarak söylenmişse küfür olur ve her şeyi altüst
eder.
3. Futbolu bir hükümet politikası ya da bir din haline getirmek:
Işin bu yönü "hükümetlerin hükümet etmeye" devam arzusuyla, hatta
bazan devletin temel nizamıyla ilgili olabilir. Bu durum insanlardaki din
ihtiyacını ve onun herhangi bir yolla mutlaka giderilmesi gerektiğini de
anlatır. Insanların ihtiyaçları sadece fiziki değildir, manevi ihtiyaçları da
vardır ve din bunların başında gelir. Fiziki ihtiyaçlardan mesela D vitamini
eksikliğinde kemik hastalığı, B vitamini eksikliğinde göz hastalığı, saç dökülmesi
olursa, manevî ihtiyaçların giderilmemesi halinde de bir takım ruh ve sinir
hastalıkları zuhur eder. Insanlar nihilizme ve anarşiye meylederler, düzen
tanımazlık ve anomi baş gösterir, bu da mevcut hükümetler, hatta rejimler için
tehlikeli boyutlara varabilir. Tıpkı gerekli proteini almayan tavukların
kendilerini yemeleri gibi, insanlar da birbirlerini yemeye başlarlar. Sonunda
da hükümetlerin, hatta rejimlerin de başını yiyebilirler. Bu noktada
Franko'nun, "Futbol sayesinde ülkeyi on beş yıldır idare ediyorum"
sözü çok anlamlıdır. İşte böyle kötü sonuçlara meydan vermemek için hükümetler
insanların manevi boşluklarını bu tür yapma dinlerle doldurmaya ve
hükümetlerini ya da rejimlerini biraz daha sürdürmeye çalışırlar. Çünkü açlık
hisseden bir bebek yalancı meme ile de bir süre oyalanabilir. Daha sonra
yalancı memenin yerini bir başka oyuncak alır ve oyalama alabildiğince
uzatılmak istenir. Peki neden bu ihtiyaç ana sütü yerine yalancı meme ile
karşılanmaya çalışılır? Ya da manevî ihtiyaçlar fıtrat dini ile değil de yapma
dinlerle giderilmek istenir ? Bu sorunun cevabı da açıktır. Her düşünce
sisteminde önemli olan iktidarın başkalarına kaptırılmamasıdır. Yapma dinlerle
oyalanmayıp, hiçliğe ve anarşizme kayan gençlik; kurulu sistemler için tehlike
olduğu gibi, fıtrat diniyle beslenen gençler (bireyler) de tehlikedir, önemli
olan, sistemin devamı olduktan sonra ona da imkân verilmemelidir.
Düşünen insanlar için futbolun ve benzer etkinliklerin bu yönü,
diğerlerinden daha önemlidir. Bu noktada kafa yanılırsa, devletlerin spora
trilyonlar harcaması, radyo ve televizyon programlarının saatlerini ayırması
kendileri açısından haklı ve zekice (akıllıca değil) bir tutum olduğu
anlaşılmış olur. Kimseden futbol yerine, gerçek dinî teşvik edipte başına bela
alması beklenmemelidir. Önemli olan bireylerin (fertlerin) avunuyor olması
değil, sistemlerin sürmesidir. Ama ne zamana kadar ? Allah bilir. Yalancı meme
ile susturulan çocuk, bir süre sonra ya baygın düşer, ya da öyle bir çığlık
atar ki, kendini avutanların kulak zarlarını patlatır. Ya da, fertler veya
sistemler...
GAZ VE ABDEST
Abdest aldıktan sonra sık sık gaz çıkardığım için abdestim
bozuluyor. Özür kabul ediyorum, ama olmadığı zamanlar da oluyor. Ne yapmalıyım?
Söylediğiniz hal sürekli oluyorsa bir özürdür. Sürekliliğin
ölçüsü, bir namaz vaktini hükmen ya da hakikaten kaplaması, ondan sonraki
vakitlerin her birinde de en az bir defa görülmesidir. Hükmen kaplaması, zaman
zaman kesilmesine rağmen, abdest alıp, o vaktin namazını kılacak kadar zaman
bulamamasıyla olur. Özrün, bir defa da olsa görülmediği bir vakit gelirse, özür
sahibi olmaktan çıkılır.
GECE TIRNAK KESMEK
Gece tırnak kesmek mekruh mudur?
Mekruh değildir. Imam Ebû Yusuf buna böyle cevap vermiş ve
"Delilin nedir?" diye soranlara "Hayır geciktirilmez"
hadîsini okumuştur. (159 Hindiyye V/358)
GELİNİN KAYINPEDERLE HALVETİ
Gelini ile kayınpeder tek başlarına bir odada kalabilirler mi?
Gelin kayın pederine ebediyyen haram olduğu için, bir odada
başbaşa kalmalarında haramlık yoktur. Ancak bir odada beraber ikâmet· etmeleri
ve bir odada başkası yokken yatmaları haram olduğundan değil, fitneye sebep
olabileceğinden uygun görülmemiştir. Bunun sebebi bir de Buhârîdeki bir
hadisten bazılarının anladığı mânâdır. Söz konusu hadîs-i şerifte Rasûllüllah
Efendimiz : "Kadınların yanına girmekten sakınınız." buyurdular.
Ensardan birisi : "Ya erkek akrabasına (Hamv) ne dersiniz? diye sordu.
Rasûlüllah "Onlarla başbaşa kalmak ölümdür" buyurdu. Burada kadınla
başbaşa bulunması yasaklanan, hattâ ölüme benzetilen (hamv), kocamın kardeşi,
dayı ve amca çocukları, kısacası kocamın Babası, dedesi ve oğullarından başka
akrabasıdır denmiştir. ( Aynî, XX/213; Kâmil Miras Tecrid XI/324 ) Ancak
Tirmizî gibi, kayınpederi de bu kelimenin anlamına soktuğundan, ( Tirmizî, radâ
16; Aynî,XX/213; ibnü'I-Esîr, en-Nihâye I/148; Sevkânî, Neyl VI/129) gelinin
onunla aynı odada başbaşa kalmasını mahzurlu görenler de vardır. En azından o,
kardeşi ya da Babası gibi değildir.
GELİNLİK GİYMEK GÜNAH MIDIR? İSRAF OLMASI, ÖDÜNÇ ALINMASININ
MAHZURU SÖZKONUSU OLABİLİR Mİ? :
Soruyu cevaplamadan önce su bilgileri yeniden hatırlamamız faydalı
olur: Rasûlüllah Efendimiz, "Kim hangi millete benzemeye uğraşırsa o da
onlardandır."(Ebû Dâvud, libâs 5127) buyurmuştur. Buradan hareketle,
fukahamız, başka milletlere, onların dinlerine has şiarlarda (alâmetlerde)
isteyerek ve benzemeye çalışarak benzeyenin küfrüne hükmedilir, demişlerdir.
Zimmîlere has zünnâr denilen kemer bağlamayı, başa papazlara has başlık
giymeyi, putun önünde eğilmeyi (rukû ya da secde yapmayı) buna örnek olarak
gösterirler. Dinlere has bu tür özellikler dışında, bütün insanların zamana;
zemine, tecrübe ve ilmî îcad ve inkisâflara bağlı olarak, pratik yararlarına
binaen ortaklaşa yapmakta oldukları şeyler, kullandıkları araç gereç ve
eşyalar, herhangi bir dinin alâmeti değillerse ve başka mahzurlar ihtiva
etmiyorlarsa, ortanın malı demektirler ve onları kullanmakta da bir mahzur
olmaz.Gelinliğe gelince: Bilindiği gibi bu, gelin olan kızların süslenmesinde
kullanılan en önemli unsurdur. Gelini süslemek ise meşru olmayan bir keyfiyet
değildir. Hattâ bir anlamda sünnet olduğu(gelinliğin değil, gelini süslemenin )
dahî söyleyebiliriz. Çünkü Âişe vâlidemizi, gelin olacağı zaman, bu işi beceren
kadınlar süslemiş ve taramışlardır.(bk. Müslim, nikâh 69; Müsned VI/438, 458;
Muhammed el-Ahmedî Ebu'nnûr, Menhecü s-Sünne fiz-zevâc 146) Sahâbeden de bu
işle meşgul olan kadınlar vardır. Rasûlüllah Efendimiz de (s.a.s.) Câbir'e bir
düğün münasebetiyle: "Enmât edindiniz mi?"(bk. Buhârî, nikâh 62.
Ayrıca bk. Aynî XVI/344; Ibn Hacer, Fethu'1- Bârî IX/225) buyurmuşlardı.
"Enmât" Nevevî'ye göre hevdec'in (gelin mahfe'sinin) üzerine cibinlik
gibi örtülen örtüdür.( Aynî, XVI/344) Duvak da onun bir benzeridir.(Ibn
Hacer'in ifâdesinden bu anlaşıliyor. bk. age. IX/225. Hattâ o bizzat "tekellül"
(taç takma) tabirini kullanıyor.) Bu yüzden bizim eski âdetlerimizde
"duvak" meşhurdur. Dolayısıyla duvağın dini kökeni (menşei)
sünnetteki bu uygulama olmalıdır. Çünkü nikâh bütün milletlerde dini bir
özellik taşır ve nikâhla ilgili merasimlerde çoğunlukla mensup olunan dinin
boyası ve sembolleri vardır. Bu açıdan bakıldığında bugün kullanılan
gelinliklerin batı ve Hristiyan kökenli olduğunu söyleyenlerin biraz hakkı
olduğu anlaşılır. Ortaçag Avrupasını konu edinen filmlerde kadınların
giydikleri kat kat kabarık elbiselerde bunu görmek mümkündür. Ne var ki bugünkü
şekliyle gelinlik, herhangi bir dinin sembolü olmaktan çıkmıştır. Bu yüzden bir
bakıma mahzuru ortadan kalkmış, ama bir bakıma da başka bir mahzuru doğmuştur.
O da, bugün dünyaya hakim olan kendini hiç bir dinle bağımlı görmeyen orta malı
(seküler) bir anlayışın malı olmasıdır. Ama bu onu elbette haram kılmaz; fakat
fazîletten ve dini boyadan da soyutlar. Oysa dinî bir merasim olan nikâh,
mensup olunan dinin boyasını taşımalı ve ibâdet kılınabilen evlenme gibi bir
müessesenin temelinde, dinî semboller de ihmal edilmemelidir. Gelin süslenmeli,
süslü bir elbisesi olmalıdır. Bu fıtratın da bir gereğidir. O ani özlemeyen
genç kız yok gibidir. Ama bu mümkünse inananlara has ve onların inancını
yansıtan ve öyle heyecanlı bir günlerinde dahî kulluklarını sembolize eden bir
modelle olmalıdır. Meselâ duvak yeniden gündeme gelmeli ve onunla bütünleşen
bir model geliştirilmelidir. Çünkü değindiğimiz gibi, duvağın bizim
geleneğimizde aslı vardır ve Anadolu müslümanı da bunu yüzyıllarca kullanmış ve
ona türküler ve ağıtlar yakılmıştır. Duvak gelinin başıyla beraber yüzünü ve
omuzlarını da örter ve bu yönüyle aynı zamanda bir cilbab özelliği de kazanır.
Allah, gelin olan ve olmayan diye ayırmadan kadınların "cilbâb"
kuşanmalarını emretmiştir(K.Ahzab (33) 59) ve cilbâbın asgarisi; başla beraber
göğüslere (bele) kadar örten üstlüktür.(Cilbab ve özellikleri hakkında geniş
bir araştırma için bk. F. Beşer, Fıkhı risaleler adlı eserin birinci bölümü)
Duvak da başı örterdi ve genellikle bekâret sembolü olarak kullanılırdı. Nikâh
yapılıncaya kadar duvak açılmazdı., Nikâhtan sonra damat tarafından açılırdı.
Köylerde daha çok yeşil duvak kullanılırdı.(bk. TA XIV/153) Bugünkü
uygulanışıyla gelinliği mahzurlu kılan bir yönü de, sizin de değindiğiniz israf
meselesidir. Milyonlar verilerek alınan gelinlikler, bir gün giyildikten sonra
ise yaramaz biçimde atılmakta ya da saklanmaktadır. Bunu akıl dahî onaylamaz.
Bir yönden de bu, fakir olan, ama mutlaka gelinlik alması istenen eş adayını
maddî sıkıntıya sokar, ezer ve evlenmeyi zorlaştıran unsurlara katılarak başka
kötülüklere az da olsa sebep olur. Bunun yerine gelinlik, başka münasebetlerle
de giyilebilen bir tarzda yapılsa, hiç olmazsa israf önlenmiş, gelinlik de çok
daha ucuza mal edilmiş olur. Gerçi gelini süsleyecek giysiler ödünç alınabilir.
Bunun da sünnette aslı vardır. Yine bu maksatla Âişe vâlidemiz Esmâ'dan(Bu
Esmâ, Hz. Âişe'nin kardeşi Esmâ da olabilir. Ama muhtemelen kendisini süsleyen
Esmâ bnt. Yezîd'dir. Şerhlerde bu konuda bir açıklık yoktur.)bir gerdanlık
almıştı, sonra da kaybetmişti...( bk. Buhârî, nikâh 65) Bunu değerlendiren
âlimler bunun elbiseye de şâmil olduğunu ve gelini süslemek için bu tür eşyanın
iâre edilebileceğini söylemişlerdir.( bk. Aynî XVI/347; Ibn Hacer, Fethu'1-Barî
IX/228) .
Hulâsa edersek:
1- Gelinlik giymeyi bizzat haram kılan bir sebep yoktur, ancak
onun yerine kendi dînî boyamızı taşıyan duvaklı gelinlik modelleri geliştirip,
kızlarımıza onları giydirmemiz daha güzel olur.
2- Herşeye rağmen bugünkü gelinlik uygulaması bize ait olmamakla,
haram olmasa dahî kerahatten de hâlî değildir.
3- Buna rağmen giyilirse; haram olmaması için:
a- Erkeklerin gördüğü yerde üzerine duvak vb. atılmak sûretiyle
süsü kapatılmalı ve tam örtünmeyi sağlamalıdır.
b-Erkeklerin görecegi yerlerde dar ve şeffaf olmamalı,
c-Yine erkeklerin duyacağı mahallerde koku ihtiva etmemelidir.
4- Bir seferliğine giyilip atılacak tarzdaki gelinlikler israf
tır, israf ise haramdır ve Allah'ın sevmediği bir şeydir.
5- Gelinlik ve gelini süsleyen diğer aksesuar ödünç alınabilir.
GÜNEŞ ENERJİSİYLE ISITILAN SUYLA, AÇIKCA KALAN VEYA BİR KAPTA
GÜNEŞLE ISINAN SU ARASINDA FARK VAR MIDIR? GÜNEŞ ENERJİSİYLE ISITILAN SU İLE
ABDEST ALMANIN VE GUSLETMENİN HÜKMÜ NEDİR? VARSA MAHZUR VE ZARARI NEDİR?
Demir, tunç ve bakır gibi madeni kaplarda ve sıcak memleketlerde
güneş enerjisiyle ısıtılan suyla abdest almak ve gusletmek mekruhtur. Çünkü Hz.
Aişe bir gün Hz. Peygamber(sav) için güneşte su ısıttı. Bunun üzerine
Peygamber(sav): "Ey Humeyra (Hz.Aişe'nin lakabıdır) öyle yapma. Çünkü o
alaca hastalığına sebebiyet verir" buyurdu.
Fıkıh alimleri bu hususta şöyle diyorlar. Madeni bir kapta sıcak
bir memlekette güneş enerjisiyle su ıstılırsa güneşin etkisiyle o kaptan
küçükce parçalar kopup suya karışır, kullanıldığı zaman vücutta mesameleri
çağaltır ve vücut hava alamaz bir hale gelir. Böylece vücudun her tarafında
dolaşan kan kirlenip bozulur ve hastalık meydana gelir. Fakat su altın, gümüş,
ağaç, cam ve topraktan yapılmış çanak gibi kaplarda veya göl ve havuzda veyahut
sıcak olmayan bir memlekette güneş enerjisiyle ısıtılırsa onu abdest ve gusülde
kullanmakta bir sakınca olmadığı gibi madeni kaplarda ve sıcak memleketlerde
güneşte ısıtılan suyun abdest ve gusülde değil, çamaşır yıkamak gibi şeylerde
kullanılmasında da beis yoktur. Güneş enerjisiyle ısıtılan suyun, içinde
bulunduğu kabın kapalı veya açık olması arasında fark yoktur. Her ikisi de
mekruhtur. Yalnız kabın ağzı açık olursa keraheti daha şiddetlidir.
GURBETTE VEFAT EDEN KİMSENİN CENAZESİNİ MEMLEKETİNE GETİRMEK CAİZ
MİDİR?
Gurbette vefat eden kimsenin cenazesini memleketine götürmek
hususunda ulema arasında ihtilaf vardır. Şafii mezhebine göre, cenazeyi bir
yerden başka bir yere götürmek caiz değildir. Vefat nerde meydana gelirse
cenazeyi orada defn etmek gerekir.
Hanefi mezhebine göre ise toprağa verilmiş ise mezarı kazıp onu
götürmek caiz değildir. Ama toprağa verilmeden önce cenazenin bir yerden başka
bir yere taşınışında beis yoktur.
GÜZEL VEYA ÇİRKİN GÖRÜLEN İŞLER
Kadının oğlunun kızının kocasına -fitnesinden emin olmak şartıyle-
görünmesi caizdir.
Sütkız kardeşin, süterkek kardeşe -fitne konu olursa- görünmesi
caiz değildir.
Karı-koca ilişkide bulunurlarken birbirlerinin tenasül uzuvlarına
bakmaları helâldir. (Kadının tenasül uzvunun içine bakılmasının ise unutkanlık
meydana getirdiği kitaplarda konu edilmiştir.) (Fetevây-i Abdürrahim)
Kocanın, kayınvalidesi mahremi olup ona görünmesi caizdir.
Kocanın cinsel ilişkide bulunduğu karısının diğer kocadan
getirdiği kızına fitne korkusu yoksa görünmesi caizdir.
Kadının, kocasının erkek kardeşine görünmesi caiz değildir.
Kadının, kocasının üvey Babasına görünmesi caiz değildir.
Kadının, kendi kız kardeşinin kocasına görünmesi caiz değildir.
Müslüman olan kocanın karısının, kafir olan akrabalarına görünmesi
caizdir.
Kadın dini bir konuyu kocasından öğrenmek ister fakat bilemiyecek
veya bilene gidip öğrenip kadına anlatmayacak olsa, kadının kendisinin bir
alime gidip problemini sorup öğrenmesi caizdir.
Ihtiyar yaşlı kadın mecburiyetten ötürü yüzü açık olarak erkekle
sohbet edip bazı yabancısı olduğu erkekler eline dokunsalar -şehvet hissi
olmamak şartıyle- bir mahzur görülmez.
Kadın kocasını veya koca karısını yaralayıcı bir aletle öldürecek
olsa kısas gerekli olur. (Kısas: Şer'î bakımdan, öldüreni öldürülen mukabilinde
öldürmek veya yaralanan veya uzvu koparılana karşılık bu işi yapana da aynı
cezayı uygulamaktır.)
Erkek kadını zorla zina etmek maksadıyle kaçırıp, kadının da
kurtulmak için öldürmekten başka çaresi olmayıp, erkeği öldürecek olsa kadına
herhangi bir ceza verilmez.
Kadın kocasını boğazından tutup yatırıp, diğer iki erkek de
yaralayıcı bir aletle bilerek kocayı öldürecek olsalar öldüren iki erkeğe kısas
kadına da şiddetli ta'zir ve iyi hali zahir oluncaya kadar hapis cezası
verilir.
Koca karısını yabancı bir erkekle oturup, sohbet ederken görüp,
zina etmedikleri halde koca yaralayıcı bir aletle kadını ve yabancı erkeği
öldürecek olsa kısas gerekli olur.
Kadın, kocasının tenasül uzvunu ve hayalarını tamamen dibinden
kesecek olsa her birisi için kamil birer diyet vermesi gereklidır. (Kamil diyet
:Öldürülen şahsın nefsine bedel olarak cinayeti işleyen veye akrabasından
alınan tam diyettir.(Hür bir erkeğin diyet-i kamilesi yüz deve veya karşılığı
olan mebladır.))
Çocuğun annesi uyurken çocuğun üzerine yuvarlanıp, çocuk bunalıp
ölecek olsa kadının diyet vermesi gerekir.
Kadın kocasının vurmasından dolayı uzuvları belli olmuş ölü bir
çocuk düşürecek olsa kocasına gurre gerekir. (Gurre: Beş yüz dirhem gümüş veya
kıymetidir. Bir dirhem yaklaşık üç gramdır.)
Kadının diyeti beş bin dirhem gümüştür.
Erkek kadının tenasül uzvunu bıçakla yarar, fakat iyileştikten
sonra kadın sidiğini tutamayacak olursa kocanın bir kadın diyeti vermesi
gerekir.
Koca karısının saçlarının bir kısmını yolup bir seneye kadar
saçları bitmeyecek olsa kocaya hukümet-i adl gerekir.(Hukümet-i adl:Miktarı
şer'an muayyen olmayıp bilirkişinin usulü dairesinde taktir ve tayin edeceği
diyettir.)
Hamile kadın çocuk düşürmekle iddeti sona ersin diye ilaç alıp
diri diri diğeri iki cenin düşerse diri derhal ölecek olsa kadına ölen için
gurre diri için diyet ve kefaret gerekirli olur.
Koca hanımının bir gözünü çıkarıp diyetini vermeden ölecek olsa
kadın gözünün diyetini kocasının terekesinden (bıraktığı mirasadan) alabilir.
Kadın, oturmakta olduğu kocasının evinde kendi kendini aşacak olsa
varisleri kocadan diyet isteyemezler.
Erkek kadının üç parmağını diplerinden kesecek olsa, kadının
parmaklarına has olan her bir parmak için beşyüz dirhem gümüş veya kıymetini
vermesi gerekir. (Bir dirhem yaklaşık üç gramdır.)
Bir' kadın diğer bir kadının yemeğine zehir koyup, diğer kadın
yemeği kendi eliyle yiyip zehirin etkisiyle ölecek olsa zehiri koyan kadına
şiddetli ta'zir ve hapis cezası verilir.
Kadın kocasına zehir verse de yine ona varis olabilir.
Erkek hamile kadının göğsüne veya arkasına vurmakla kadın diri bir
cenin düşürüp cenin o anda ölecek olsa vurana diyet cezası verilir.
Hamile kadın kocasından izinsiz olarak çocuk düşürmek için ilaç
alıp uzuvları belli ölü bir çocuk düşürürse kadına gurre gerekir. (Gurre:
beşyüz dirhem gümüş veya kıymetindedir.)
Bir kadın bir hamile kadınla çekiştikten bir ay sonra hamile kadın
diri bir çocuk düşürüp çocuk ölecek olsa çekişen kadına bir şey gerekmez.
Koca karısının burnunu ve kulağını diplerinden kesecek olsa, burun
için tam, kulak için yarım kadın diyeti gerekir.(Diyet miktarı az evvel
açıklanmıştı.)
Erkek cinsi münasebet gücü olmayan küçük kızla cinsel ilişkide
bulunduğunda tenasül uzvuyla dübür arası yırtılıp kız sidiğini tutamaz hale
gelirse, erkeğin kadın diyeti vermesi gerekir.(aralarında karı kocalık varsa
gerekli olmaz.)
Koca karısının çenesine vurup çene kemiği kırılsa kocanın, kadın
diyetinin ondâ birini (Beşyüz dirhem gümüş veya kıymetini) vermesi gerekir.
Adam kadına tekme ile vurup kadın merdivenden aşağı yuvarlandıktan
sonra darbe tesiriyle ölecek olsa. Kocanın diyet vermesi gerekli olur.
Hamile kadın kocasından izinsiz kendi annesine çocuk düşürmek için
ilaç yapmayı emreder o da ilacı yapıp, bundan dolayı ölü bir çocuk düşürür.
sonra da kendisi ölecek olsa, annesine ceza olarak bir şey gerekmez.
Ebe olan kadın, hamile kadını doğurturken doğum esnasında bırakıp
gider, çocuk da ölü olarak dünyaya geldiği zaman anne de ölecek olsa ebe olan
kadına bir ceza gerekmez.
Kocanın hanımı, kocasının kendi evinde asılı olup ölmüş olsa
-katili belli değilse- kocaya kaseme ve diyet gerekir. (Koca ölü bulunsa kadına
diyet cezası verilmez.) (Kasame: Katili bilinmeyen ve üzerinde öldürme eseri
bulunan bir katilin bulunduğu yerin ahalisinden kimsenin belli şekilde yemin
etmeleridir.)
HACAMAT (HICAMAT)
Iki omuz arasından, sırttan, başın arka tarafından yahut vücudun
herhangi bir yerinden tedavi maksadıyla bardak, şişe veya boynuzla kan aldırma.
Peygamberimiz (s.a.s)'in sağlıkla ilgili tavsiyelerinden ve bizzat tatbik
ettiği sünnetlerindendir.
Hacamat, sebebi belli bir hastalığın tedavisi olmaktan ziyade kan
fazlalığının vücutta meydana getirdiği rahatsızlıkları gidermek için kullanılan
genel bir tedavi usûlüdür.
Eskiden yaygın olarak "hacamat bıçağı" veya
"hacamat zembereği" denilen bir aletle tatbik edilen bu usûl, bugün
yerini enjektörle kan almaya bırakmıştır. Hacamat bıçağı, tarak biçiminde,
vücutta bir sıra çizik meydana getiren bir alettir. Bir yüzünde birçok yarık
bulunan bakır bir kutu içinde tetikli bir zembereğe bağlı olan bıçaklar,
düğmesi basılınca zembereğin boşalmasıyla yarıklardan dışarı fırlar ve vücutta
çizikler meydana getirir. Bardak vb. bir şeyle çizikler üzerinden kan çekilir.
Bir cins sülük de bu iş için kullanılmaktadır. Sülük vücudun ağrıyan
bölgelerine konularak kanı emmesi sağlanır.
Hangi araç ve metodla olursa olsun önemli olan kan aldırmaktır.
Uzman bir hekimin muayenesi ve tavsiyeşiyle yaptırılan hacamat faydalı ve
Islâm'da caiz olan bir tedavi usûlüdür.
Ameller niyetlere göre değer kazanır. Sünnete uymak niyetiyle ve
bize emanet olan vücudumuzun sağlığına kavuşması için yaptırdığımız hacamat bir
ibadet değeri taşır. Çünkü ibadetlerimizi ve diğer görevlerimizi ancak sağlıklı
bir bedenle tam olarak yerine getirebiliriz.
Peygamberimiz (s.a.s)'in yaptığı ve yapılmasını tavsiye ettiği
işlerin şüphesiz bir anlamı ve hikmeti vardır. Onun hayatı bizim için örnektir:
"Andolsun Allah'ın Resulu'nde sizin için Allah'ı ve ahireti arzu eden ve
Allah'ı çok anan kimseler için (uyulacak) en güzel bir örnek vardır"
(el-Ahzâb, 33/21).
Mirac gecesinde yanından geçtiği bir melek grubunun
Peygamberimize: "ümmetine hacamatı emret!" diye söylediğini Abdullah
b. Abbâs (r.a) rivayet etmektedir (Ali Nâsıf, et-Tâc, III, 203).
Hz. Peygamber (s.a.s) bizzat kendisi Ebû Taybe adında bir Haccâm'a
hacamat yaptırmış ve başından kan aldırıp haccâma ücretini ödemiş ve şöyle
buyurmuştur: "Kan aldırma yollarının en güzeli hacamattır. (yahut hacamat
sizin en iyi tedavi yollarınızdır)"(Buhâri, Tıb 13; Müslim, Musakat 62,
63; Ebû Dâvûd Nikâh 26, Tıb 3).
Hz. Peygamber (s.a.s) ihramlı iken hacamat yaptırmıştır (Buhârî,
Savm, 22; Müslim, Hac 87, 88; Ebû Dâvûd Menâsik 35). Ihramlı iken saç
kestirmemek şartıyla hacamatın caiz olduğu hususunda âlimler arasında görüş
birliği vardır. Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.s) oruçlu iken de hacamat
yaptırmıştır. Yani kan aldırmıştır (Buhârî, Tıb II; Ebû Davûd, Siyâm 29).
Nâfi (r.a)'den rivayet edildiğine göre Ibn Ömer (r.a) (Kendisine):
Nâfi, kan (fazlalaşmak suretiyle) beni yedi. Bunun için sen bana bir hacamatçı
getir ve genç bir hacamatçı seç. Ne yaşlı ne de çocuk hacamatçı seçme demiştir.
Nâfi der ki; Ibn Ömer (r.a) şöyle dedi: Ben, Resulullah
(s.a.s)'den şu buyruğu işittim: "Hacamat olmak aç karnına daha faydalıdır.
Hacamat olmak aklı ve hıfzetme (ezberleme) gücünü arttırır. Hâfız olanın da
hıfzetmek kabıliyetini kuvvetlendirir. Artık kim hacamat olmak isterse Allah'ın
ismini anarak perşembe günü hacamat olsun " (Ibn Mâce, Kitâbu't-Tıb, 22).
Ibn Hacer Buhârî şerhindeki Hacamat bölümünde özetle şu bilgiyi
verir: Buhârı, Sahîhinde "Hangi saat hacamat olur" başlığı altında
bir bâb açmış ve burada Ebû Mûsa'nın geceleyin hacamat olduğuna dair bir eseri
ile Hz. Peygamber (s.a.s)'in oruçlu iken hacamat olduğuna dair Ibn Abbâs
(r.a)'ın bir hadîsini rivayet etmiştir.
Ibn Hacer bununla ilgili olarak şöyle der: Hacamat olmak için
uygun vakitler hakkında birkaç hadis vârid olmuş ise de hiçbiri Buhârî'nin
sözkonusu ettiği şarta uygun değildi. Bana öyle geliyor ki: Buhârî hacamat
işinin ihtiyaç olduğu zaman yapılabileceğine ve bunun belirli bir vakte bağlı
olmadığına işaret etmek istemiştir. Çünkü hacamat işinin geceleyin yapıldığını
ve Hz. Peygamber (s.a.s)'in oruçlu iken hacamat olduğuna dair hadîsi rivayet
etmiştir.
Hacamatın yani kan aldırmanın insan sağlığına birçok katkıda
bulunduğu tıbbî bir gerçeğe dayanır. Özellikle bazı deri hastalıklarının
tedavisinde hacamatın faydası görülmüştür.
HACİZ, HACZ
Ayırmak, bölmek; Islâm hukukuna göre, borçlunun malına hâkim
kararı ile el koymak.
Fıtratının gereği olarak yaptığı işlerde iradesine göre hareket
etme serbestisinde bulunan insan bu serbestisini aklî yetenekleri var olduğu
sürece devam ettirir. Ancak akıl ve şuur ile ilgili bir kısım noksanlıklarında
şahsın adına faaliyette bulunması hem kendine hem de ilgili bulunan bir
başkasına zararı olacağı nedenle Islâm hukuku bu şahsı "hacr" altına
alır.
Hacr, lügatta engel olmak demektir. Islâm hukukunda hacr, bir
kimseyi sözle olan tasarruflarından alıkoymaktır. Hukukî ifadeyle "bir
muayyen şahsı tasarruf-ı kavlîsinden men etmektir ki, o şahsa bu hacr'den sonra
"mahcur" denir. Tasarruf-ı kavlîden men, o tasarrufu hükümsüz, gayrı
sâbit ve gayr-ı nâfiz addetmektir (Mecelle, mad, 942). Bir şahsın
"hacr" altına alınması için çocukluk, cinnet hâli, bunama hâli ve
kölelik gibi gerekli sebepler olmalıdır. Bu grup insanlar, hâkimin kararına
gerek olmaksızın aslında hacr altında kabul edilir ve kendiliklerinden
yaptıkları muâmeleler hükümsüz sayılır. Hâkim kararı ile hacr altına alınanlar
ise: a) Borçlu olanlar; b) belâhet (ahmaklık, düşüncesızlık, ne yaptığını iyi
bilmemek); c) sefâhet (zevk ve eğlenceye ve yasak şeylere düşkünlük, akılsızlık
edip lüzumsuz yere sonunu düşünmeden, hazz-ı nefs için masraf etmek); d) amme
zararına çalışma (câhil olan tabîbin tedavide bulunması, insanlara
müctehidlerin ictihadlarına aykırı birtakım bâtıl hileleri öğreten, bilmediği
halde fetvâ vermeye kalkışan "müftî-i macın" ve kendisinin muntazam
nakil vasıtaları ve parası olmadığı halde yolcuların naklını deruhte eden ve
nakil zamanı ortadan kaybolarak yolcuları aldatan "Mükarı-i müflis"
gibi kimseler) gibi haller, bu icraatta bulunan şahısları hâkimin kararı ile
hacr altına almayı gerekli kılan sebeplerdir.
Borçlanmanın, hacrin sebebi olduğu Islâm hukukunda belirtilmiş
olmakla birlikte borçluya genişlik verilmesi ve ödemek kastıyla borçlanana
Allah'ın yardım edeceği hususunda Allah ve Rasûlü şöyle buyurmaktadır:
"Eğer (borçlu) darlık içinde ise, bir kolaylığa çıkıncaya
kadar beklemek (lâzımdır). Eğer bilirseniz (verdiğiz borcu, eli darda olan
borçluya) sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır"
(el-Bakara, 2/280, 282,, 283. Ayrıca bk. en-Nisâ, 4/11,12, et-Tevbe, 9/60, 88,
et-Tur, 52/40, el-Vâkıa, 56/66, el-Kalem, 68/46).
Hz. Peygamber (s.a.s) "Her kim halkın malınıödemek niyetiyle
(istikraz eder veya bir muâmele sebebiyle) alırsa, Allah o kimseye (dünyada)
edâsını müyesser kılar. Her kim de halkın malınıitlaf etmek kastıyla alırsa,
Allah (onun malını) telef ettirir" (Nesai, Buyû, 99) buyurmaktadır.
Hz. Âişe bir kere borç almış da kendisine "Ey
Ümmü'l-Mü'minîn. Ne cesaretle borçlanıyorsun? ödeyecek malın yoktur,"
denilmiş. Hz. Âişe de:
"Ben her zaman Rasûlullah'ın; "Borcunu ödemek niyetinde
bulunan her kula Allah yardım eder" buyurduğunu işittim. Ben de Allah'ın
bu yardımını dilerim, demiştir (Sahih-i Buhârî, Tecrid-i Sarîh Tercümesi Hadis
no: 1074).
Hacr altına alınan borçlunun malına el konulması demek olan
"hacz" hususunda müctehidler şu görüşleri ile sürerler:
Genel olarak, borçlunun yaptığı tasarruflar, alacaklılarına tesir
etmektedir. Mesela borçlu arsasını satıp mülkiyetinden çıkarınca alacaklının bu
arsa üzerinde herhangi bir tasarrufta bulunması mümkün olamaz... Bunun aksine
borçlu, bir mülk edindiği zaman alacaklının, alacağı nisbetinde bu mülk
üzerinde de tasarruf hakkı doğar. Borçlunun, ölümle neticelenen son hastalığı
döneminde yaptığı teberru cinsinden tasarrufu vasiyyet hükmüne girmektedir. Bu
durumda vasiyyet, borçların ödenmesinden sonra kalan malın üzerinde geçerli
olmaktadır. Dolayısıyla teberru cinsinden yapılan tasarruf, alacaklının
alacağını almasına engel teşkil etmez, yani teberrunun borç karşılığı olan
kısmı geçersiz sayılır. Ancak sağlıklı döneminde yaptığı tasarruflar borçluyu
iflâs durumuna getirmedikçe ve alacaklıyı zarara uğratmadığı ölçüde geçerli
olur.
Imam Ebû Hanife'ye göre borçlunun mal varlığı borcundan daha az
olsa ve alacaklıları da borçlunun hacrini (sözlü tasarruflarını) talep etseler,
borçlu hacredilmez. Ancak, alacaklıları borçlunun hapsedilmesini talep ederse,
malınısatıp borcunu ödemesi için borçlu hapsedilir. Imam Ebû Yûsuf ve Imam
Muhammed'e göre ise, iflâs hâlindeki borçlunun, alacaklıların isteği ile
hacredilmesi câizdir (Mecelle mad, 998). Diğer bir görüşe göre ise borçlu iflâs
hâlinde olmasa bile, imkânı olduğu halde borcunu ödemekten kaçınması hâlinde
borçlu hacredilebilir. Mecelle, sözkonusu maddede bu görüşü kanunlaştırmıştır.
Borçlunun hapsedilmesi ya da hacredilmesi şâhitlerle ispat ve ilân edilir
(Mecelle mad, 961). Netice olarak borçlunun varsa mevcut parası, kâfî gelmezse
ticaret malları, o da yetmezse diğer akarı borcuna karşı haczedilir, satılıp
borcu ödenir. Ancak mesken, giyim gibi borçlu için kâfi miktarda, lüks olmamak
şartıyla, zarûrî ihtiyaçların haczine gidilmez (Mecelle mad. 998-999).
Hacr müddetince borçluya ve bakmakla görevli olduğu şahıslara
kendi malından, yeme içme hakkı ve imkânı verilir. Hacr hâli borçlunun
hacredildiği andaki mülkiyeti üzerinde geçerlidir.
Mâlikiler de borçlunun hacri hususunda Hanefiler gibi düşünürler.
Iflasına hükmedildiği zaman borçlunun mevcut malları, hâkim tarafından,
borçlunun huzurunda imkân nisbetinde en yüksek fiyatla satılır; elde edilen
bedel, alacaklılara hisseleri oranında paylaştırılır. Bu işlemin sonunda borçlu
hacr hâlinden kurtulur. Bu halden sonra borçlunun miras, hibe, vasiyyet yoluyla
elde ettiği yeni mallar üzerinde eski hacr kararı geçerli olmaz. Gerekirse
yeniden dava açmak icap eder. Borçlu borcunu ödemek için çalışmaya zorlanmaz;
iş ve zanaatı ile ilgili aletleri, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu
kişilerin nafakası ve elbiseleri haczedilerek satılamaz.
Bütün mezhepler hacrin, ancak vadesi gelmiş borçların mal
varlığını aşması, alacaklıların hacri talep etmeleri, hacre hâkimin hükmüyle
karar verilmesini, bu hükme şâhid tutulması ve verilen hükmün ilân edilmesi
gereğinde ittifak hâlindedirler.
Ebû Hanife'ye göre borçlu hayatta kaldığı sürece borcundan ve
iflâsından dolayı onu hacretmek ve mallarını haczederek cebren satmak câiz
değildir. Imam Ebû Yûsuf ve Imam Muhammed aksi görüştedirler. Diğer bir ictihad
da Hanefî mezhebi tüKerimek durumunda olan malı borcundan çok olan borçlunun
hacrini câiz görürken; bir başka ictihadda da malı borcuna yetmediği zaman
borçlunun hacrini câiz görür.
Malıkî hukukçular, ikinci bir görüşte yalnız ödeme tarihi gelmiş
borç, malınıaştığında hacre gerekli gördüğü gibi, vadesi gelmiş ve gelmemiş
borçlar toplamı, mal varlığını aştığı zaman da borçlunun hacrini câiz görüyor.
Ancak borçlu temerrütte bulunmazsa yani imkân nisbetinde borcunu ödemekten
kaçınmazsa hacrine karar verilmez.
Şâfiî hukukçular borçlunun gideri gelirinden fazla olunca ve iflâs
âlametleri belirince, malı, vadesi gelmiş borçlarını ödemeye yeterli olan
borçlunun dahi hacredilmesini câiz görüyor. Aynı mezhebe göre borçlu, hâkime
başvurarak kendini hacrettirebilir.
Bütün mezhebler hacr altına alınan borçlunun mallarının
satılacağı; bozulması ve değişmesi muhtemel olanların hemen satılacağı,
diğerlerinin en yüksek fiyatla satılması hükmünde ittifak hâlindedirler. Hanefî
ve Mâlikîlere göre hacr, yalnızca hacre hükmedildiği zaman mevcut bulunan
malları kapsadığı halde, Şâfiî ve Hanbelî hukukçulara göre, yeni bir hacr
kararı alınmaksızın, sonradan edinilen mallarda da eski alınan hacr kararı
uygulanabilir. Ebû Hanife, mahcurun mallarının zorla satışını câiz görmez; onu
satıp borcunu ödemeye zorlamak maksadıyla hapsedilmesini câiz görür. Imam Ebû
Yûsuf ve Imam Muhammed ise hem zorla satışı (haczi) hem de hapsi câiz görürler.
Hacr altına alınan borçlunun zanaat ve iş aletleri ve nafakası
için gerekenler satılmaz. Bu hususta bütün Islâm hukukçuları görüş
birliğindedirler. Mâlikî ve Şâfiîlere göre oturduğu ev satılır. Hanefî ve
Hanbelilere göre satılmaz. Üç mezhebe göre malları haczedilerek satılan
borçlunun, diğer borçların ödenmesi için çalışmaya zorlanmaz. Hanbelilere göre
ise çalışmaya zorlanır.
Alacaklılar haczedilip satılan malların bedellerinden alacakları
nisbetinde mal alırlar. Sonradan ortaya çıkan alacaklı, alacaklılara başvurarak
onlardan hakkını alır. Bir alacaklı, sattığı malı, vasfı değişmemiş olduğu
halde borçlunun elinde mevcut olursa; ya satış akdini feshederek malının
aynısını alır, ya da diğer alacaklılar arasına katılarak alacağı nisbetinde
hakkını alır.
Mâlikîlere göre borçlunun, vadesi gelmemiş borçları, hacr
sebebiyle vadesi gelmiş borç sayılır. Diğer üç mezheb bunun aksini savunur. Bu
duruma göre vadesi gelmemiş alacak sahipleri, haczedilip satılan malın
bedelinden birşey alamazlar. Hanefîler bir alacaklının, mahcur borçlu yanında
malınıdeğişmemiş ve üzerinde başkasının hakkısâbit olmamış malıntn aynısını
bulması hâlinde satış akdini feshederek bu malı alma hakkına sahip olduğunu
kabul etmez. Ancak satılan mal, henüz satıcının yanında bulunuyor ise bu takdirde
bedeli ödeninceye kadar malı kendi yanında hapsedebilir. Dört mezhebe göre
borçluyu, iflâs etmese de borcunu ödemeye zorlamak maksadıyla hapsettirmek
caizdir.
HALVET VE MAHREMLİK
Bir erkeğin, yabancı ve hür bir kadınla, bir evde başbaşa
kalmaları, harama yakın mekruhtur. (Bazı fıkıh kitaplarında ise
"Haramdır" denilir. Bak. Ibn Nüceym, el-esbah ve'n-Nezâir (Hamevi
şerhi ile birlikte) M. Âmire; N/lll.) Ancak bulundukları odaların araları
kesikse ve herbirinin ayrı ayrı kilidi varsa; ya da kilidi yoksa da aralarında
duvar ve perde gibi bir engel olup, erkek de güvenilir birisi ise veya kadının
yanında bir mahremi, ya da cinsel ilişkide bulunamayacak, ancak saldırıyı önleyebilecek
derecede yaşlı bir kadın varsa, veya erkek o derece (yaşlı kadın gibi) yaşlı
ise veya yanında bulunduğu kadın borçlu olup, erkek onu takip için orada
bulunuyorsa, halvet haram değildir.(Alâuddin Abidin, el-Hadıyy·e'l-Alâiyye,
(1984) s. 243-44; Resülullah: ‚Biriniz, mahremi olmayaan bir kadınla başbaşa
kalmasın" , "Bir erkekle bir kadın başbaşa kaldıklarında, üçüncüleri
mutlaka şeytan dır." buyurmuştur. (Buhârî, Nikah, 111-ll2; Müslim, Hac
424; Tirmizi, Radâ', 16)) Erkeğin, mahremi olan kadınla halvette bulunmasında
ise, şehvetten emin olunması halinde mahzur yoktur. Ancak süt kız kardeş, genç
kayınvalide ve eşinin başka kocadan olan kızı gibiler bunlardan istisna
edilmiştir. (Alâuddîn - Abidin, age. 244.) Erkek, yabancı kadınlarla, birden
çok olsalar da bir arada bulunamaz. (Kadızâde Efendi, Netâicü'l-Efkâr, N/122.)
Bu yüzden erkeğin; içlerinde başka erkek ya da kendi hanımı ve annesi gibi bir
mahremi bulunmayan kadınlara, ev gibi bir yerde imam olup namaz kıldırması,
mekruh görülmüştür. Ancak bunun camide olması halinde mekruhluk ortadan kalkar.
(Serahsî, age N/166.) Serahsî'nin bu ifadesine dayanarak bazıları; bir erkekle
bir kadının halveti, yabancı da olsa, bir başka erkeğin bulunmasıyla önlenmiş
olur, ancak mahremi ve güvenilir bir yaşlı kadın dışındaki yabancı kadınlarla
ortadan kalkmaz ve erkeğin birden çok yabancı kadınla başbaşa kalması da,
harama yakın mekruh olur demişlerdir. (Bak. Ibn Abidin, age. VI/368-69; Hamid
Mirzâ Fergâni, el-Fethur-Rahmanî, Kahire 1396, N/212.)
HARAM MALDAN İKRAM
Malına herhangi bir yolla haram karıştığı bilinen birisinin
ikramını, ya da hediyesini kabul etmek için bakılır, eğer malının veya
kazancının çoğu haramdan değilse alınır ve yenilir. Bu durumda ikram ettiği
şeyin haramdan olduğu bilinse, malının çoğu helâldan olsa dahi kabul edilemez,
yenemez. Aksine, malının çoğu haramdan olsa ve fakat ikram ettiği şeyin
helâldan olduğu bilinse, ya da ikram eden öyle olduğunu söylese alınır ve
yenilir.(Hindiyye, V/342; Kâdihan, NI/400-402). Faizle para kazanan için de durum
aynıdır.(Hindiyye, V/343) Helâl kazancı daha çoksa ikramı alınır, değilse
alınmaz. Durumu bilinmiyorsa, bir mü'min ancak helâl yolla kazanır diye hüsn-i
zan edilir ve yine kabul edilir.
HARAM PARA İLE TAHSİL
Diploma belli bir ilmi ya da meslegi öğrenmiş olmanın belgesidir.
Ehil olma açısından hakederek alınmış olduktan sonra, haramla beslenerek
alınmış olsa bile onu kullanmamak, bildiklerini unutmakla eş anlamlıdır. Bu
olmayacağına göre, söz konusu diplomadan yararlanmamak da olmaz. Ama ne var ki,
haram yapacağı tahribatı yapar. Içe doğru olan duyuların, alıcıların (letaif)
paslanıp körelmesine vereceği zarardan da geri durmaz. Bunun için de ondan
sakınarak çok tevbe edip bağışlanma dilemek gerekir. Işi daha sağlama bağlamak
isteyenler için, (Allah'u a'lem) bir de yediği paraya karışan faiz (haram)
miktarını hesap ederek eline para geçtikçe, ne olduğunu söylemeden halka
yönelik meşru hizmetlere (çünkü faiz bütün bir milletten sömürülmektedir)
vermek iyi olur. bu konuda fıkıhçılarımız şöyle açıklamalarda bulunmuşlardır:
"Birisine bir hediye ya da ziyafet verenin, malının çoğu haramdan ise
alanın kabul etmemesi ve yememesi gekerir. Ama ona verdiği kısmı, miras ve karz
gibi helâl yoldan edindiği bir malından ise onu almasında ya da yemesinde
mahzur yoktur. Malının çoğu helâl olan ise almasında ve yemesinde zaten mahzur
yoktur. Yeter ki bizzat verdiği kısmın haramdan olduğunu biliyor olmasın. O
takdirde onu da alamaz ve yiyemez. Böyle olmadıkça yer çünkü az da olsa malına
haram bulaşmayan insan (özellikle de günümüzde) yoktur."(Hâniyye (Hindiyye
kenarında), NI/400; Hindiyye; V/343)"Böyle bir durumda hediyesi ya da
ziyafeti kabul edilmeyecek olan kişi kırılacaksa, hediye ya da ziyafet verilen
yiyeceğinin tutarı (Bezzâziye, VI/360) kadar bir hediyeyi ona götürür ve adeta
kendi malından yemiş olur."
HARAM VE TEMİZ OLMAYAN BİR İLACI TEDAVİDE KULLANMAK CAİZ MİDİR?
İslam dini sağlığa büyük ihtimam gösterip hasta olmamak için
tedbir almamızı emrettiği gibi, hastalık olduktan sonra tedaviyi de
emretmiştir. Ancak varsa tahir bir ilaç kullanmak gerekir. Necis veya
müteneccisi kullanmak caiz değildir. Remli ve Şirazı: Temiz bir ilaç
bulunmadığı takdirde müslüman bir doktorun tavsiyesine binaen necis veya
mütenecis bir ilacı tedavide kullanmakta beis yoktur, diyorlar. Bir hastalık
için, "İçkiden başka ilaç bulunmazsa içilmesi caizdir” diyen olduğu gibi
"caiz değildir” diyen de olmuştur. Yalnız Şafi'i mezhebine göre, ilaca
maslahata binaen müteneccis bir şey katmakta beis yoktur. Binaenaleyh çeşitli
hastalıklara yarayan ve içinde alkol bulunan şurubu ( başka bir ilacın
bulunmaması şartıyla) içmek caizdir.
HAREMLİK - SELÂMLIK:
Arapça bir kelime olan "Harem", girilmesi yasak olan
yer, mukaddes ve muhterem olan şey demektir. Eskiden saray, konak ve evlerin
kadınlara ait kısmına "Harem", erkeklere ait kısmına ise
"Selâmlik" derlerdi. Kadınlar ayrı, erkekler ayrı yerlerde
otururlardı. Bu uygulama örften ve âdetten değil, dinî ernirlerden
kaynaklanırdi. Çünkü "Avret ve Örtü" bölümünde de gördüğümüz gibi,
erkeklerin mahremi olmayan kadınlara, kadınların da mahremi olmayan erkeklere
belli ölçüler dışında bakmaları câiz değildir. Buna göre aralarında birbirinin
mahremi olmayan kadınlar ve erkekler bulunan insanlar, birbirlerini görmeyecek
şekilde ayrı ayrı yerlerde oturacaklardır. Bu nefislere zor gelir ama,
kalplerin ve duyguların selâmeti için daha elverişlıdır.
Aslında haram olan, bir kadınla bir erkek başbaşa kalmadıktan
sonra bir arada oturmak değil, birbirlerinin avret yerlerine bakmaktir. Buna
göre; elleri ve yüzünden başka bir yeri açık olmayan kadınların, kendi
erkekleri de yanlarında varken, erkeklerin bulunduğu mecliste oturmalarının ne
zararı vardır? denebilir. Zararlarını saymadan önce biz aynı soruyu tersine
çevirerek soralım: Ne yarari vardır? Buna verilecek cevap, bir
"hiç!"ten ibarettir. Öyleyse şimdi de zararlarını söyleyelim:
Sadece Hanefi mezhebinde kadınların elleri ve yüzü avret değildir,
ancak bu fitneye yani kötü bir düşünceye sebep olmamakla sınırlandırılmıştır.
Eğer kem düşüncelere sebep olacaksa, onlara göre de kadın elini ve yüzünü
kapatmak zorundadır. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm de kadınların seslerine de dikkat
etmeleri, kadınlığını hatırlatacak biçimde kırıla döküle konuşmamaları
emredilmiştir. (Ahzâb (33) 32.) Çünkü kadının çekici yönü erkekten fazladır. O
sırf seşiyle bile bir erkeğin beynini döndürebilir. Gülüsleri, gamzeleri,
egilip-bükülmesi, cinsel câzibe açısından özelliği olan yönlerindendir.
Şimdi bir kadının sadece yüzü ve elleri açık olarak da olsa böyle
bir mecliste oturduğunu düşünelim. Sesiyle ve davranışlarıyla mahremi olan
erkeğin devamlı dikkatini çekecek ve sırf kalbinde de kalsa, şeytanla nefsin
işbirliği yapmasına sebep olacaktır. Bu. yüzde bir ihtimalle de olsa onu,
ileride nefsî arzulanın gerçelestirmenin planlarını yapmaya itecektir. Ya da
ilk bakışta birşeyler düşünemediği yüzüne uzun zaman bakma imkânı bulunca, yine
yüzde bir insan için de olsa kalbine bazı duygular uğrayıp uğrayıp geçecektir
ve o takdirde yüz. Hanefîler için de avret olmuş olacaktır.
Böyle söyleyenleri kalbi pis olmakla suçlayanlar çıkabılir. Onlann
da haklı tarafları vardır. Ancak herkesin kendileri gibi temiz kalpli olacağını
düşünmek de hatadır.
Ancak avretini İslam'ın emrettiği şekilde örten, kadınsi konuşma
ve gülümseyişlerine dikkat eden, normal bir ev elbisesi üzerine
"cilbâb" sayılabilecek geniş ve süssüz başörtü gibi bir üslük atan
kadının, fitne endişesi de yoksa, kocasıyla beraber olan misafirlerine edeple
hizmet etmesinin câiz olduğu söylenmiştir.
Halvet, yani birbirlerinin mahremi olmayan bir kadınla bir erkeğin
başbaşa kalmaları ise, haramlığı kesin olan daha kötü bir davranıştır.
Peygamberimiz böyle zamanlarda üçüncü kişinin mutlaka şeytan olacağını söylemiş
ve inananların bundan sakınmalarını emretmiştiir. (Tirmizî, radâ' 10, fitne 7;
Müsnerl 1/18, 26 NI/339, 446. )
"Kayınbiraderler de mi Ey Allah'ın elçisi," diye soran
sahabiye, "o zaten ötüm demektir!" cevabını vermiştir. (Tirmizî,
radâ' 16; Dârimî, istizân 16; Müsned IV/149,153.) yanlarında başka erkek
bulunmaksızın, bir erkeğin birden çok kadınla bir arada bulunmamasının da
yasaklanan halvet türünden olduğunu söyleyenler vardır. (Kadızâde Efendi,
Netâicül-efkâr N/122; Serahsî I/166.)
HAVA PARASI
Bir dükkan veya işyerini kira ile tutacak kimseden, kira bedeli
dışında karşılıksız olarak alınan bedel.
İslâm hukukuna göre kira akdinin geçerli olması için şu şartların
bulunması gerekir:
1- Tarafların rızası. Satım akdinde olduğu gibi, kira akdinde de
tarafların rızası gerekir (en-Nisâ, 4/29). Malı malla mübâdele niteliği
yüzünden kira akdi de ticârî bir muamele sayılır.
2- Akdin konusu olan "yararlanma"nın, anlaşmazlığa yol
açmayacak şekilde belirli olması. Bu şart; kiralanan malın, kira süresinin ve
iş akdinde, yapılacak işin belirlenmesini gerektirir. Çoğunluk bilginlere göre,
kira süresi kısa olsun, uzun olsun akit geçerlidir. Hatta kiralanan malın var
olabileceği süreye kadar akit yapılabilir. Çünkü süre belli olunca yararlanma
miktarı da belirlenmiş olur. Ancak Hanefîlere göre, vakıf ve yetim mallarında
kiracının mülk iddiasında bulunmaması için, bunlara ait gayr-i menkullerde en
uzun kira süresi üç yıl, menkullerde ise bir yıl olarak sınırlandırılmıştır
(el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', IV, 179, 180; es-Serahsî, el-Mebsût, XVI, 43;
İbnü'l-Hümâm, Tekmiletü Feti'l-Kadîr, VII, 150; el-Meydânî, el-Lübâb, II, 88).
Diğer yandan kiralanan kiracıya tesliminin mümkün olması ve
yararlanma şeklinin meşrû bulunması da gereklidir.
Bu duruma göre, bir kimse menkul veya gayri menkulünü, peşin veya
ay, ya da yıl sonlarında alacağı kira bedeli ile kiraya verebilir. Kira
bedelinin bir bölümünü peşin, yani akit yapılırken topluca; geri kalanın da
sözleşmeye veya örfe göre va'de sonlarında alabilir. Peşin aldığı meblağ,
akitte şart koşulan ücretin peşin bir parçası sayılır. İleride ay veya yıl
sonlarında ödenecek kira ise, peşin kirayı tamamlayan başka bir parçayı
oluşturur. Kısaca, mal sahibinin, gerek ilk kiraya vermede ve gerekse kiralananın
başlaması hâlinde, daha sonraki kiraya vermelerinde bu hakkı vardır.
Kiracının, menkul veya gayr-i menkul üzerinde, kira akdinden doğan
"yararlanma hakkı"ndan üçüncü bir şahıs lehine feragat etmesi
karşılığında alacağı bedele gelince, şu temelde mücerred bir hakkı başkasına
satmak demektir. Hanefîler şuf'a hakkı gibi mücerred haklarını bir bedel
karşılığında satılmasını câiz görmemişlerdir. Ancak Hanefilerin çoğu, imamlık,
hatiplik ve müezzinlik gibi görevlerden bir bedel karşılığında feragatın câiz
olduğuna fetvâ vermişlerdir. Bu fetva, zarurete ve örfe; Kıyas olarak ise, iki
hanımlı bir evlilikte bir kadının kocasının nöbetini diğer eşe bırakmasının
câiz olduğu esasına dayanır. Çünkü bunlardan her biri, mücerred hakkı düşürmek
anlamındadır. Nitekim vakıf nâzırı da, hâkim önünde, görevinden başkası lehine
bir bedel karşılığında feragat ederek kendisini azledebilir.
Hanefiler dışındaki İslâm hukukçuları ise yararlanma hakkı verme
mücerred hakların satımını caiz görürler. Ancak kira akdinde kiracının bir
bedel karşılığında ferâgatının akit süresi içinde olması gerekir. Şâfiîler bu
konuda, bir görevden, bedel karşılığı feragatın caiz olduğu prensibine dayanır
(ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî fî Uslübihi'l-Cedîd, Dımaşk (t.y) I, 566, 567).
ez-Zühaylî bu konuda müteahhirûn âlimlerine ait "Tunuslulara
Göre Hava parası ve Yararlanma Hakkından Ferâğat Konusundaki Ölçü ve Fetvâlara
Toplu Bir Bakış (Cümletu Tekâdîr ve Fetâvâ fî'l-Huluvvât ve'l İnzâlât
ınde't-Tûnusiyyîn)" adlı bir risaleden söz eder. Burada, hava parasının
örf ve âdet deliline göre câiz olduğu belirtilir ve şöyle denir: Kiracı,
kiralanan maldan yararlanma hakkına sahiptir. Bu hakkından kira akdinde olduğu
gibi bir bedel karşılığında, âriyette olduğu gibi bedelsiz feragat edebilir. Diğer
yandan hava parasını mugâreseye (bk. Mugârese) benzetenler de olmuştur. Ancak
hava parası yararlanma karşılığı olduğu için, bununla kuru mülkiyet üzerinde
bir hak meydana gelmez (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 567, 568).
HAVA PARASINI, İCAD VE TE'LİF GİBİ ŞEYLERİN ÜCRETİNİ ALMAK CAİZ
MİDİR?
Zaman değişti, büyük İslam hukukçularının kaleme almadıkları ve
hükmünü beyan etmedikleri birçok şeyler hayat sahnesinde ortaya çıktı. Onların
bazıları da soruda adı geçen şeylerdir. Yalnız Kur'an'da ve sünnette ve bu
büyük hukukçuların meydana getirdikleri güzel eserlerde bunları ve benzerlerini
kapsayacak kaideler vardır. Ortaya çıkan her şeyin hükmünü anlayabilmek için bu
kaidelere baş vurmak kafidir. Bu soruda sorulan şeylerin hükmünü anlayabilmek
için bey'in –alış verişin- şartlarını gözden geçirip ne olduğunu bilmemiz
lazımdır. Bey'in şartı beştir:
1- Satılan şeyin satış zamanında mevcut ve ele geçmesi mümkün
olması.
2- Nehir ve deniz suyu gibi herkes için mübah olan şey olmaması.
3- Satıcının mülkü olması.
4- Dinen değer sahibi olması.
5- Teslim alınması mümkün olması, yani denizdeki balık, havadaki
kuş gibi, satıcının elinde olmayan bir şey kabilinden olmaması.
Binaenaleyh hava –kiralık bina veya dükkan devretme- icat ve
te'lif gibi şeylerin hakkını satmak cümhür-i ulemaya göre caiz demücerrede
kabilindendirler. Yalnız Maliki mezhebinin büyük ulemasından olan Nasır al-Din
al-Lakanı ve Abd al-Rahman al-İmadı gibi bazı ulema örfe veya zarurete
dayanarak hukük-ı mücerrede satılabilir diye iddi'a etmişlerdir (İbn Abidin).
Asrımızda da hala yaşamakta olan Ahmed Mustafa al-Zerka şöyle
diyor:Mal olsun, hukuk-ı mücerrede olsun örfen değeri olan her şey satılabilir
(al-Fıkhü'l-İslami fi sevbihil cedid). Al-Fıkh ala'l-mezahib al-arba'a isimli
kitap, Malıki mezhebinde hava parasını almanın caiz olduğunu beyan ederek şöyle
diyor: Mısır'da meşhur olan hava parası da böyledir. Mesela: birisi bir dükkan
kiralar, sonra boşaltma karşılığında bir miktar para almak üzere başkasına
devreder. Halkın örfüne istinaden bu mu'amele caizdir. Çünkü dükkanın menfaati
kendisine aittir (al-Fıkh ‚ala'l-Mezahib al'Arbaa). Ancak Maliki mezhebinde bu
fetva varsa da, mal sahibinin izni olmadan kira için tayin edilen müddetten
fazla oturması doğru değildir. Dolayısıyla başkasına devr etmesi de caiz olmaması
gerekir. Şunu da ilave etmek isterim. Hava parası ile icat ve te'lif hakkı
arasında fark vardır. Dükkan ve binanın sahibi malını kısa süreli olarak kiraya
veriyor. Ma'lum olduğu gibi, para sabit olmadığı, ev ve dükkan devamlı
yükseldiği için uzun zaman kiraya verilmezler. Her sene yani bir fiat tayin
edilir. Durum böyle iken kiracının ne hakkı var ki, onu başkasına devr edip
parasını alsın. Ama icat ve te'lif meselesi uzun bir çalışmanın neticesidir.
Cümhur-i ulemaya göre satışı mümkün değilse de ca'ale yoluyla onları
değerlendirmek mümkündür. Mesela bir yayınevi sahibi bir yazara şu kadar
sahifelik bir fıkıh veya tefsir kitabını yazarsan sana şu kadar sahifelik bir
fıkh veya tefsir kitabını yazarsan sana şu kadar para vereceğim, dese ca'ale
akdi sahih olur. Ve böylece yazar, harcadığı emeğin karşılığını almış oluyor,
filvaki bugün müslüman yazarlar da yazdıkları eserlerin parasını almaktadırlar.
HAYAT SİGORTASI:
Günümüzde yaygınlık kazanan "Hayat sigortası" (Halk
sigorta ve Anadolu sigorta gibi) caiz midir?
Sözü edilen iki sigorta kurumunun mahiyetini ve çalışma biçimini
bilmiyoruz. Ancak genel olarak "hayat sigortası" için şunları
söyleyebiliriz:
Sigorta bir takım risk (tehlike)lerin zararlarından korunma
müessesesidir ve Türkiye için "Sosyal Sigortalar" ve "Özel
sigortalar" diye ikiye ayrılır. Sosyal Sigortalar Emekli sandığı, Isçi
Sigortası ve Bağkur olmak üzere üç birimden oluşur ve resmi bir kurumdur. Kâr
düşüncesi yoktur, ideal şekliyle yardımlaşma (sosyal dayanışma) ve sosyal
risklerin zararlarını daha çok kişiye dağıtarak azaltmayı hedefler.
Kapitalizmin doğurduğu haksızlıklar ve sosyal riskler sonucunda zorunlu olarak
ortaya çıkmıştır. Islâm'da böyle bir müesseseye hiç ihtiyaç yoktur, ancak
yardımlaşma esprisi taşıdığı için Islâm'la idare edilmeyen ülkelerdeki
müslümanlar adına tartışılmış ve birçok çagdaş Islâm alimince caiz
görülmüştür.Soruda sözü edilen özel hayat, yangın, araba vb. sigortalar ise
bünyelerinde taşıdıkları birçok haram unsurdan dolayı gayr-i Islâmîdir, caiz
değildir. Çünkü bu sigortalar "garar" (taraflardan biri için aldanma
ve zarar) içerir. Kumar, faiz, başkasının malınıbedelsiz alma, lûzumlu olmayanı
lûzumlu kılma, borcu borca karşılık satma, müşterek bahis ve Allah (cc)'in
gücüne karşı koyma... gibi ma'nâlar ihtiva eder ki, bunların hepsi haramdır.
Çok büyük suistimallere, yakmalara ve tahriplere sebep olur ki, bunlar da hem
haram hem de ekonomik açıdan gayri makuldür.(Geniş bilgi için bk. Dr. Muhammed
Biltacî, ‚Ukûdût-Te'min min Vicheti'1-Fıkhı'1-Isâmî, 150 )
HAYVANLARDA SUNİ TOHUMLAMA
Bu konu hakkında, bilebildiğimiz kadarıyla, klasik fıkıh
kitaplarımızda bir hüküm yoktur. "Eşyada aslolan ibahadır", yani
Allah her şeyi insanlar için yaratmış olduğuna göre (bk. Bakara(2) 29) haram
kılınmış olmayan şeylerin helâl olmakta devam ediyor olması gerekir. Sözü
edilen suni tohumlamanın da direkt olarak haram olduğuna dair bir nas
bulunmadığına göre bunun da helâl olması gerekir, diye düşünülebilir. Ancak
mesele o kadar da basit değildir. Yine Kur'ân-ı Kerim'de "Allah (cc)'ın yaratışını
(fıtratı)" bozanlar şeytanın dostu olup hüsrana ugrayanlar olarak
nitelendnilirler.(K. Nisâ (4) 119) Bu da acaba fıtrata müdahale değil midir?
Hayvanların normal çiftleşmesine engel olunması halinde, erkeklerinin hakkına
ve tabiî ihtiyacına tecavüzden sözedilebilir. Ama bunun için denebilir ki,
onlar da insanlar için yaratıldığına göre spermalarının bu yolla alınması daha
yararlı ise bu yolla alınır, fazla gelenleri de kesilerek değerlendirilir ve
artık onların ihtiyaçları da söz konusu olmaz. Sonra hayvanların erkeklerinin
semirmesi ve bu yolla daha faydalı olmaları söz konusu ise birçok alim
burulmalarının caiz olduğunu ve bunun fıtratı değiştirme sayılmayacağını
söylemişlerdir.(Burmanın caiz olmadığını söyleyenler de vardır. bk. Kurtubî,
V/390-91)
Ama yine de ilerleyen zooloji ve özellikle de genetik ilminin
verileri kesin sonuçlara varmadan nihâi sözü söylemek imkânsızdır. Kiloda biraz
daha ağır, süt veriminde biraz daha fazla bir hayvan türü geliştirelim derken,
insana da, çevreye de ve hatta o türe de zararlı bir sonuç ortaya çıkabilir.
Günümüzde çokça sözü edilen hormon skandalı bunun bir başka açıdan tezahürü
sayılmalıdır.
Diğer yönden meselenin, bir ölçüde ağaçların aşılanması olayına
benzerliği de yok değildir. Bilindiği gibi Rasulülah Efendimiz (sav) Medine'ye
geldiklerinde halkın hurma çiçeklerini aşıladıklarını görmüş ve: "Bunun
faydalı olacağını sanmıyorum", ya da, "bunu yapmasanız belki de daha
iyi olur" buyurmuş, onlar da aşılamayı terketmişlerdi. Sonunda verimin
düşük olduğu kendilerine hatırlatıldığında da "faydalı işi yapsınlar. Ben
sadece zanla konuştum. Zandan dolayı beni muahaze etmeyin. Ama size Allah
(cc)'tan gelen bir şeyden sözedersem onu hemen alın... Siz dünya işinizi iyi
bilirsiniz"(bk. Müslim, Fedâil,139,141; Ibn Mâce, Ruhun 15; Müsned, V/16,
298, VI/128) buyurmuştu. Hayvanların suni yolla tohumlanması da bir bakıma buna
benzer. Ancak benzemediği yönler de vardır. Meselâ hurmanın aşılanmasında
yapılan şey tabiî olanı kolaylaştırmak ve çabuklaştırmaktır. Erkek hurma ve
onun hakkına tecavüz söz konusu değildir. Çiftleşme ve ondan doğacak tabiî
etkileşimden söz edilemez. Kimbilir, belki de hayvanların tabî çiftleşmelerinde
bilinen sperm alışverişinin dışında başka psikolojik ve genetik etkileşimler
vardır ve bu etkileşimler neslin sıhhatli devamında bir takım fonksiyonlara
sahiptirler. İşte bunlar özellikle genetik ilminin ve müstakbel fıkıh
heyetlerinin ileride halledecekleri meselelerdendir. Şimdilik mahzurlu olduğunu
gösteren bir delil yoktur (Allah'u a'lem).
"Hayvanların spermlerinin (melakîh) ve ceninlerinin (medâmîn)
satışı yasak edildi" (Muvattâ, Buyû 63) diye bir hadis vardır, ama bununla
anlatılan sun'i dölleme değil, sağlam doğumla sonuçlanıp sonuçlanmayacağı
bilinmeyen sperm ve ceninin satılmasıdır.
HEYKEL
Taş, tunç, mermer ve pişmiş toprak gibi dayanıklı maddelerden
yapılmış insan ya da hayvan görüntüsü, simgesi. Heykel, Islâm terminolojisinde
"suret" kavramı içerisinde değerlendirilmiş resim anlamındaki
suretten bunu ayırmak için "gölgeli suret" deyimi kullanılmıştır.
Heykel, şekil olarak müşriklerin tapındığı putlarla aynı olmakla birlikte
kendisine tapınılan anlamda put olmadığı için suret kavramı içerisinde ele
alınmış ve onunla birlikte hükme bağlanmıştır.
Kur'an, heykelden put anlamı dışında bir yerde söz etmekte,
hakkında herhangi bir hüküm vermemektedir. Sebe' sûresinde cinlerin bir
kısmının Hz. Süleyman'ın emrinde çalıştığı bildirildikten sonra "Ona
dilediği gibi kaleler, heykeller, havuzlar kadar (geniş) leğenler, sabit
kazanlar yaparlardı"(Sebe 34/13) buyurulmaktadır. Bu âyet bilginlere göre
Hz. Süleyman devrinde heykel yapmanın mübah olduğunu ifade etmektedir. Ama yine
bilginler Hz. Süleyman devrine ait olan Rasulullah (s.a.s.) den gelen haberlerle
ortadan kaldırıldığını, Islam dini tarafından neshedildiğini söylemektedirler.
Kur'an, Hz. ibrahim (a.s.)'ın putları, heykelleri kırdığını
anlatmaktadır. Rasul (s.a.s.)'da Mekke'nin fethinde Kâbenin içinde, çevresinde
ve Safa ile Merve tepeleri üzerinde bulunan putları (heykelleri) kırıp
temizletmiştir.
Rasulullah (s.a.s.)'dan gelen hadisler heykel (suret) yapmayı
yasaklamaktadır. Bu konuda gelen haberler tevâtür derecesine ulaşacak kadar
çoktur. (Resim için bk. Resim mad.)
Hz. Âişe (R. anha) dan Nebi (s.a.s.)'in şöyle dediği
nakledilmiştir: "Kıyamet günü en şiddetli azaba uğrayacak olanlar, yaratma
hususunda kendisine Allah'ın yerine koyup, kendini ona benzetenlerdir"
(Buhari, libas, 39; Nesai, Zinet, 112-114).
Ibn Abbas (r.anhum)'a Iraklı bir adam gelip; Şu suretleri
yapıyorum, bu konuda ne dersiniz diye sorunca, o, şu cevabı vermiştir: Yaklaş,
yaklaş, Muhammed'i (s.a.s.)' şöyle derken işittim: "Kim dünyada bir sûret
yaşarsa, Kıyamet günü buna can vermekle yükümlü tutulur. Halbuki ona can
verecek değildir." Ibn Abbas ve Ebû Hureyre'nin naklettiği başka bir
rivayet şöyledir: "Kim suret yaparsa, ona can verilinceye kadar azap
olunur. Halbuki bu surete can verebilecek değildir" (Nesai, Zinet,113).
Ibn Ömer'den, Nebi (s.a.s.)'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Suret yapan
kimselere kıyamet gününde azap olunur ve kendilerine; yarattığınız şeylere can
veriniz, bakalım denilir" (Nesai, Zinet, 113).
Imam es-Sindi, Nesâi Hâşiyesinde yukarıdaki Ibn Abbas ve Ibn Ömer
hadislerini şöyle açıklar: Ibn Abbasa hükmü sorulan "suret" ten
maksat "canlılara ait sûretler" dir." Sureti diriltinceye kadar
azap olunmaktan maksat, azabın sona ereceği zamanı belirtmektir. Hadiste;
sureti hiçbir zaman diriltemeyeceklerinin belirtilmesi azabın devamlı olarak
uygulanacağını ifade eder. Ancak es-Sindi, yukarıda sözü edilen azabın, suret
yapma sebebiyle dinden çıkan kimse ile ilgili olduğunu belirtir. Ve bunun da üç
şekilde ortaya çıkabileceğini ifade eder. a) Helal kabul ederek suret yapmak,
b) Tapınmak amacıyla yapmak, c) Zaten mü'min olmayan kimsenin suret yapması? Bu
üç sınıfın dışında kalanlar, sureti helal saymadan ve tapınma kastı da
taşımaksızın yapmışsa bu fiili sebebiyle "asi" olur. Hak ettiği azabı
Allah affetmezse azap görür, sonra azaptan kurtulur. Yahut da bu azaptan
maksat; işin çirkinliğini şiddetle ortaya koyup, yasaklayarak suret yapımını
engellemektedir. Bu son değerlendirmeye göre, hadisin açık anlamının kastedilmediği
düşünülebilir (es-Sindi, ö 136/1724 Haşiye Süneni'n-Nesâi, Istanbul 1931, VIII,
215).
HEYKELİN YASAKLANMA NEDENİ
Yukarıda zikredilen hadisler incelendiğinde heykelin yasaklanma
nedenini de ifade ettikleri görülür. Islam bilginlerinin ortaklaşa
belirttiklerine göre heykelin yasaklanma nedeni, onları yapanların Allah'ın
yarattıklarına benzetmeye çalışmaları kendilerini yaratıcı yerine koymuş
olmalarıdır. Yasağın hikmeti ise, insanları putperestlikten uzaklaştırmak, saf
tevhid inancını şirk ve putperestlikten korumaktır. Çünkü bütün kavimlere
putperestlik heykel yoluyla girmiştir.
Âyette Nuh Peygamberin kavmi ile ilgili olarak şöyle buyrulur:
"Sakın ilahlarınızı bırakmayın "ved ", "suvâ",
"Yeğâus", "Nesr" gibi putlarınızdan vazgeçmeyin, dediler.
Böylece bir çok insanı sapıttılar. Sen bu zalimlerin sadece sapıklıklarını
arttır" (Nuh, 71 /23-24). Bunlar Nûh kavminin Allah'tan başka kendilerine
taptıkları putlarının adlarıdır. Abdullah bin Abbas ve Muhammed bin Kays'tan
şöyle dediği nakledilmiştir: Ayette adı geçen put isimleri Nuh kavminin bazı
salih kimselerinin adlarıydı. Bu kimseler öldükten sonra, şeytan onların birer
heykelinin dikilmesini öğütleyerek: "siz onların yaptıklarını bu heykeller
aracılığıyla hatırlar ve yaparsınız." der. Şeytanın bu yanıltmasına kanan
insanlar o salih kimselerin heykellerini yaparak dikerler. Önceleri güzel
amelleri hatırlamada birer araç olan heykeller, bir kaç nesil geçtikten sonra
nitelik değiştirir ve kendilerine tapınılan birer put halini alırlar. Işte
Islam'dan önceki arap toplumunda bu putları yeni ilavelerle devir almış ve
onlara tapınırken Islam güneşi doğmuştur (Ibn Kesir, Muhtaşaru Tefsiri Ibn
Kesir, 7. baskı, Beyrut 1402/1981, III, 554).
Sonuç olarak, Islam'ın heykel yasağının kökeninde tevhid inancını
korumak, yaratmada yüce yaratıcıya benzemeyi engellemek, mahrem yerleri tasvire
karşı tedbir almak ve zararı faydasından çok olan bir alanda israfı önlemek
gibi sebebler yatar. Diğer yandan Islam'da ne Hz. Peygamberin ve ne de din
büyüklerinin heykellerle tasvir edilmeye ihtiyaçları yoktur. Onlar mû'minlerin
gönüllerinde taht kurmuş, mesaj ve doktrinleri Islam toplumunda baş tacı
edilmiştir. Hatta Islam Peygamberi sözle aşırı övmeyi bile yasaklamıştır. O
şöyle buyurur: "Hristiyanların Meryem oğlu Isa'yı övdükleri gibi beni
övmeyiniz. Yalnız, Allah'ın kulu ve elçisidir. Deyiniz" (Buhari, Enbiya,
48; A.B. Hanbel, Müsned, I, 23, 24, 47, 55).
HIDRELLEZ
Hızır ve Ilyas (a.s)'ın her bahar başlangıcında buluştuklarına
inanılan milâdi 6 Mayıs, Rumî 23 Nisan'a rastlayan güne verilen isim. Söz
konusu günde Hızır ve Ilyas (a.s)'ın buluşarak sohbet ederler ve bu günlerde
vakitlerini Allah yolunda olmanın ve birlikteliklerinin verdiği sevinçle kuvvet
bulurlardı. Hızır (a.s)'ın Allah'ın lütfu ile dolaştığı yerde yeşillikler çıkar
ve çorak yerler çiçeklere bezenirdi. Işte bu olaya dayanarak, halk zamanla bu
günlerde buluşup Hızır ve Ilyas (a.s) ın geleneğini sürdürmek amacıyla özel
anda ve dua günleri tertib eder olmuşlar. Ancak bu zamanla aslî hüviyetinden
çıkanlarak günümüzde olan şekliyle Hıdrellez adını almıştır. Günümüzde
kullanılan mânası ise; Insanların kıştan kurutuluşlarının bir işareti ve bahar
güneşinden faydalanma, piknik yapma, stres atma, eğlenme, nişan, düğün, sünnet
törenleri tertip etme, uğursuzlukları giderme, adak adama, dilekte bulunma gibi
düşünceleri gerçekleştirme amacıyla gelenekselleşen "bahar bayramı"
inancıdır ki tam bir bid'at olarak ortaya çıkmıştır.
Hızır, Hıdır yahut Hadır Arapça bir kelime olup, yeşillik mânasına
gelmektedir (Tecrîd-i sarîh Tercümesi, IX,144). Islâm âlimlerinin çoğuna göre
Kur'ân-ı Kerîm'in Kehf sûresinde geçen Salih adam kıssasından Hızır (a.s)'ın
anlaşıldığı ve onun Peygamber olduğu görüşü müfessirlerin bazılarının tercih
ettiği bir görüştür (Ibn Kesîr, Tefsir, V,179; el-Kehf,18/65). Ancak bazı
âlimler tarafından da Nebî değil Velî olduğu görüşü ileri sürülmektedir
(Tecridî Sarîh tercümesi, IX, 145). Ebû Hureyre (r.a)'den nakledildiğine göre
Hz. Peygamber (s.a.s), Hızır (a.s)'a Hızır denmesinin sebebini izah ederken;
"Hızır otsuz kuru bir yere oturduğunda ansızın o otsuz yer yeşillenerek
hemen dalgalanırdı"buyurmaktadır (Tecrîdî Sarıh tercümesi, IX, 144).
Hızır (a.s) Kur'ân-ı Kerîm'in Kehf suresinde "Kullarımdan
birisi..." şeklinde sabit olmuştur. Veli olduğunu dahi kabul etsek,
"Ikinci Tabaka-i Hayatta bulunmaktadır. Bu mertebede aynı anda çok yerde
bulunmak mümkündür."
Ilyas (a.s) Israiloğulları Peygamberlerinden olup Kur'ân-ı
Kerîm'de ismi geçen ve Tevrat'ta "Elia" diye zikrolunan Peygamberdir.
M.Ö. IX. asırda yaşadığı ve daha sonra zamanın hükümdarları ile çok mücadele
ettiği, çoğu zaman mağaralarda yaşadığı kaydedilmektedir.
Hz. Ilyas (a.s) yada "Ilyasîn" şeklinde ismi zikredilen
(es-Sâffât, 37/130). Peygamberliği bildirilen "Hiç Şüphe yok ki Ilyas
gönderilen Peygamberlerdendir" (es-Sâffât, 37/123), şeklinde hitab edilen
Ilyas (a.s.) Israiloğullarına Allah'ın elçisi olarak gittiğinde onlar
"Ba'l" adında dört cepheli put'a tapıyorlardı. Hz. Ilyas'ın bütün
gayretlerine rağmen Israiloğulları bu puta tapınmaktan vazgeçmemiş Hz. Ilyas'ın
Peygamberliğini yalanlayarak (es-Saffât, 37/ 124). Onu ülkeleri olan
Ba'lbak'ten çıkarmışlardı. Fakat Allah'ın gazabı bunların üzerine geldiğinde
pişman olmuşlar ve Ilyas (a.s)'ı geri çağırmışlardı. Ancak tekrar nankörlük
etmişler, bunun üzerine Ilyas (a.s) oradan uzaklaşmıştır.
Ilyas (a.s)'ın Israiloğullarından ayrılması Hızır (a.s) ile
buluşması gerçekleşti. Bu buluşma "Hızır Ilyas" iken sonradan
Hıdrellez şeklinde değiştirilmiştir.
Halk inançlarında Hıdrellez:
Hızır'da darda kalanlara yardımcı olma, bereket getirme ve
gelecekte dilekleri gerçekleştirme vasıf larını görmek mümkündür. Geceden gül
dallarına gümüş kuruşlar, çeyrekler, kırmızı bezler bağlanır, gül dibine genç
kızlar yüzük atar, mani söyler, içki sofraları hazırlanır, davullar eşliğinde
oyunlar oynanır, su kenarlarında, yeşilliklerde eğlenilir, ateşten atlanılırsa
ev sahibi olacağına inanılır; öküzü arabaya koşmama... vb. gibi Islâm'la
çelişen ve din ile ilgisi olmayan inançlara rastlanmaktadır. Aynı şekilde
Hıristiyan inancına göre Saint Georges yortusu da bizim halk geleneklerimizle
paralellik arzeder ve Hıdrellezle aynı günde kutlanmaktadır. Görüldüğü üzere
İslam'ın Tevhid bilinçliğinden uzak, sahte mitolojik dürtülerin ve şamanist
kalıntılarını uzantılarını yansıtan günümüz Hıdrellez anlayışıyla, Hıristiyan
Saint Yortusunun paralelliği de göstermektedir ki Islâm dışı her şeye yakınlık
duyma ama İslam'ın gerçek kimliğine karşı çıkma düşünceşinin neticelerini
gözler önüne sermektedir.
Şu anda geçerli ve yürürlükte bulunan Hristiyan kültürüne paralel
olarak Islâm dünyasının Secular rejimlerle yönetilmesi ve bu kültürlerinde
Islâm Öncesi mitolojik özelliklerden oluşan geleneksel "Ulusal Islâm"
anlayışıyla paralellik arzetmesi, müslümanların tevhidî bilinçlerinden uzak
olmalarının bir neticesidir. Şüphesiz ki Allah'ın va'diyle Islâm dünyası
kendini değiştirmedikçe Allah'ta müslümanların durumunu düzeltmeyecektir. Allah
şöyle buyuruyor; "Kim Islâm'dan başka bir din (hayat Nizamı) ararsa, ondan
(bu din) asla kabul olunmaz ve o, ahirette de en büyük zarara uğrayanlardandır:
Kendilerine apaçık deliller gelmiş, O Peygamber'in şüphesiz bir hak olduğuna da
şahitlik etmişlerken imanlarının arkasından küfre sapan bir kavmi Allah nasıl
hidayete erdirir (muvaffak eder)? Allah zâlimler gürûhunu hidâyete erdirmez.
Muhakkak Allah'ın Meleklerin, bütün insanların lâneti onların üzerlerinedir.
Işte onların cezaları" (Âlu Imrân, 3/85-87).
HİLAFET İLE SALTANAT ARASINDAKI FARK:
Hilafet şûra esasına dayanır. Yani halife müslümanların istişâresi
ve seçimi (bey'at) sonucunda işbaşına gelir. Saltanatta ise buna yer yoktur.
Saltanat babadan oğula geçen bir hak olarak kabul edilir.
Ibn Hazm; hilâfetin verâsete dayanmayacağını söyler ve İslam'ın
soya dayanan saltanatı tanımadığını şöyle belirtir: "Müslümanlar
arasındaki imamette verasetin câiz olmadığını Râfızîler dışında kabul etmeyen
yoktur. Onlar hem erginlik yaşına gelmemiş kimsenin Imam olabileceğini kabul
ederler, hem de bu konuda veraseti câiz görürler" (Ibn Hazm, el-Fisal, IV,
166'dan nakleden M. Ebu Zehra, Islâm'da Fıkhî Mezhebler Tarihi, IV, 73).
Buna göre halîfelik, her türlü tasarruf ve adalet ölçüleri
içerisinde yapılmalıdır; Meliklik öyle değildir. Saltanatta başkanlık verasetle
geçer, halifelik makamlarla ise şûra (seçim) ile gelinir.
Hz. Peygamber (s.a.s), halifeliğin melikliğe dönüşmesi halinde
kötü yönde pek büyük olayların meydana geleceğini, kıyameti andıran büyük
olayların yaşanacağını anlatmıştır (Ebû Dâvûd, Cihâd, 35). Anlaşılan Hz.
Peygamber (s.a.s) bu hadisle Hz. Osman'ın hilafetinin son yıllarında başlayan
ve Muaviye'nin başa geçmesiyle sonuçlanan olaylara işaret etmektedir.
BİR KİMSENİN HERHANGİ BİR FABRİKADA BİR VEYA BİRKAÇ HİSSE SENEDİ
BULUNSA ZEKATINI VERECEKMİ, VERMEYECEK Mİ, VERECEKSE NASIL HESAB EDECEK?
Bir kimsenin bir fabrikada bir veya birkaç hisse senedi
bulunduğunda (nisaba malikse) zekatını verecektir. Bunun hesabı şu şekilde
yapılır.
Önce hisse senedinin o günkü değeri tesbit edilecek, sonra bütün
hisse senetlerinin yekün değeri hesaplanacak. Daha sonra, fabrika binası,
makina, alet ve bütün demirbaş eşyanın kıymeti hisse senetlerinin yekün
değerinden çıkarıldıktan sonra kalan ticaret eşyası, hammadde ve elde mevcut
olan para hisse senetlerine bölünecektir. Çıkan meblağ kırka bölünerek zekatı
bulunmuş olur. Başka bir ifade ile, fabrika binası, makinalar ve demirbaş eşya
hariç ne varsa hesaplanacak ve hisse senedine düşen pay bir milyon ise, her
hisse senedinin zekatı yirmi beşbin liradır.
Ticaret şirketlerinin hisse senetleri alış-verişte bugün değeri ne
ise hesaplanacak ve zekatı verilecektir.
HİSSE SENEDİ ALIM-SATIMI:
Son zamanlarda bir hayli revaç bulan hisse senedi alım-satımı
dinen mahzurlu mudur? Değilse bizler de bu kârlı piyasadan istifade edebilir
miyiz?
Önce, hisse senetleri gibi ortaya yeni çıkmış ve Islâm Hukukun'da
benzer bir akid bulunmayan konularda nihai hükmü vermenin çabucak mümkün
olamayacağına işaret ederek başlayalım. Dolayısıyla çeşitli kaynaklardan halka
intikal ettirilen fetvâ ya da görüşlerin, çok aceleye getirilmiş ve meselenin
sadece bir yönüne bakan sığ açıklamalar olduğunu ilgilenenler hemen
anlamışlardır.
Bu girişe şunu da ilâve edelim: Istanbul'da bulunan ve kariyer
olarak fıkhı seçmiş zevat, El-Baraka'nın girişimi ile meseleyi birkaç oturumda
görüşmüş ve çeşitli yönlerini ele alarak tartışmıştır. Hasbelkader biz de bu
zevat-ı kirâmın beraberinde bulunduğumuzdan, meseleyi her yönüyle aynı
görmemekle beraber, vardığımız sonuçta onların da payı vardır. Bu itibarla
kendilerine hem teşekkür borcumuzu bildirir hem de özür beyan ederiz.
Imdi: Hisse senetleri temel esprisi itibari ile faize alternatıf
bir uygulamadır. Zirâ çeşitli teşebbüsler ve yatırımlar projelerini
gerçekleştirmek için kredi kullanmak ya da sermaye artırımına gitmek suretiyle,
ihtiyaçları olan meblağı hisse senetleriyle toplamak zorundadırlar. Bunun
dışında bir kaynağın bulunması istisnai bir durumdur. Öyleyse hisse senetleri
üzerinde durulmalı ve zulüm ve haksız kazanç kendisine yasak edilen
"müslüman adam" için bile bir alternatif olabileceği hesaba katılmalıdır.
Ancak bizim görebildiğimiz kadarıyla şu andaki işleyiş şeklinin şer'an mahzurlu
yönleri vardır, biz onlara işaret etmekle yetinecek, hem fetvâyı hem de
inananlar açısından işin pratik hallini ehline bırakacağız:
Fıkhı mezhepler ya da "icma-i mürekkep" açısından:
Hisse senetlerinin isleyiş biçimine baktığımızda ve görüşleri bize
"zahir" olarak ulaşan dört mezhebe başvurduğumuzda her birinin bir
yönüyle buna "faizsiz" ya da "bâtıl" diyeceğini görürüz. 0
takdirde ictihadı ihtilaflar açısından bunun caiz olamayacağında âdeta icmâ
olmuş olur. Bundan sonra zikredeceğimiz maddeler, mezheplerin söz konusu
nokta-i nazarları cümlesindendir.
Naslar açısından:
Örneğin Islâm fıkhında bulunmayan bir meseleye ihtilafli
içtihatlardan gitme yerine, konuylâ ilgili nasların esprileri (illetleri)
araştırılarak cevap bulmak gerekir, denebilir. O takdirde karşımıza şunlar
çıkar: Kur'ân'ı Kerim'de "insanların mallarını bâtıl yollarla
yemeyin"(Bakara (2),188) denir. Spekülatif kazanç ve kumar diye nitelenen,
ilgili çevrelerin bir parmak ve kaş-göz işaretiyle piyasası inip çıkan hisse
senetlerinde bunun hiç olmadığını söylemek mümkün değildir.
Diğer yönden, Islâm'da temel üretim faktörü emektir. Halbuki bu
uygulama bir aylaklar gürûhunun ortaya çıkmasına, dolayısı ile emeksiz kazanca
sebep olmaktadır.
Hadislere baktığımızda ise: "Yanında olmayan bir şeyin satışı
helâl değildir", "satın alınan bir şeyin, alındığı yerde satılması
memnu'dur", "serbest piyasanın oluşabilmesi için kırsal kesimden mal
getirenlerin yolda karşılanması menhidir", "spekülasyon
yasaktır" ifadeleriyle karşılaşırız. Bütün bunların özünde haksız
kazancın, aldatmanın, gararın, meçhuliyetin önlenme esprisi vardır. Hisse
senedi satışı bunlardan bütün bütün uzak değildir.
Akdi fâsit kılan unsurlar açısından:
Az önce sözünü ettiğimiz garar, fahiş mechuliyet, faizli muamele
gibi unsurlar, az da olsa bu satışlarda söz konusudur. Garar, mevcut olmama
ihtimali de olan şeyin satışıdır. Piyasaya hisse senedi süren şirketlerin
gerçekte pozitif mal varlıkları hiç olmadığı olabiliyor. Fâhiş mechuliyet satın
alınan şeyde, nizaa sebep olabilecek ölçüdeki bilinmezliktir. Bunların
herbirerleri akdi fâsit kılan unsurlardır.
Şirketi elinde tutanlar açısından:
Bu günlerde pek üzerinde durulmayan, gayrı müslimle ortaklık kurma
meselesi ehli kitap açısından klâsik Islâm hukukçularınca ele alınmış ve bazı
içtihatlar serdedilmiştir. Öncelikle müslümanların "ehli kitap" la
ateist ve mecusileri bir tutmadıklarını bilmek gerekir. Ehl-i kitap (Yahudi ve
Hiristiyan) olmayanlar, olanlara göre her konuda daha olumsuz bir
durumdadırlar. Ne hikmetse ehli kitabın dışındaki gayr-i müslimlerle yapılacak
böyle bir muameleden söz edilmemektedir. Bu, onların bunu meşru görmediklerini
anlatır olmalıdır. Masonlar, komünistler ve ateistleri bu grupta mütalâa
edebiliriz: Ehli kitapla ortaklık kurmaya gelince: Ortaklığa konu olan mala
müslümanın hakim olması, onun insiyatifinde bulunması şartıyla caiz olacağını
söyleyenler çoğunluktadır. Her halükârda ortak olunması, mekruhtur diyenler de
vardır. Onlarla ortaklığı mahzurlu görenler Atâ'dan rivayet edilen:
"Rasûlüllah (sav), alım-satım müslümanın elinde olmadıkça Yahudi ve
Hiristiyanlarla ortaklığı yasakladı" mealindeki rivayeti delil getirirler.
Benzer bir rivayette: "Çünkü onlar faizli muamele
yaparlar" gerekçesi (illet) de zikredilir. Dikkat edilirse
"yaparlar" denilerek inançları sözkonusu edilir, fiilen yapıyor olup
olmamaları söz konusu edilmez. Bu açıdan günümüzdeki şirketlere baktığımızda
şirket idaresini ellerinde bulunduranların kimligi önemli bir unsurdur.
Şirkette çalışanlar açısından:
Bildiğimiz kadarıyla günümüzdeki şirket çalışanlarının yönetici
olarak, idare heyeti üyesi olarak kazanç dışında belirli bir maaş almaları söz
konusudur. Halbuki Ibnü'l Münzir şirketten ortaklara sâbit bir maaş
verilemeyeceğinde icmâ' olduğunu söyler. Sadece Hanefi mezhebinde, ortakların
çalışmaları halinde şirketten, ancak sene sonu itibariyle kazançtan mahsuben
sabit maaş alabilecekleri, şirketin zarar etmesi halinde ise aldıkları maaşı
geri vermeleri gerektiği söylenir. Görüldüğü gibi bu meselede akdi fasit kılan
unsurlardan sayılır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki: Bu mahzurların her biri teker teker
düşünüldügünde belki şu ya da bu mezhebe göre ortadan kalkabilirler. Ancak tümü
birden hesaba katıldığında başta da söylediğimiz gibi, şu kadar ya da bu kadar
mahzurun varlığında ittifak edilmiş ve hisse senedi alım-satımı da o ölçüde
mahzurlu olmuş olur. Genel olarak durum budur ve bu günkü şekliyle bu muamele
tertemiz bir kazanç olarak görülmemektedir. Zaten böyle konularda safi hayır,
ya da safi şer olamaz. Birisinin diğerine galibiyeti olabilir. Bu konunun da
bizim anladığımız kadarıyla-şerri hayrına galip görülmektedir. Bununla
birlikte:
a. Doğrudan faiz muamelesi yapan şirketlerin hisse senetlerini
almak ittifakla haramdır. Bankalar, bankerlik ve tefecilik kuruluşları gibi.
b. Şer'an mütekavvim mal sayılmayan şeylerin üretim ve
alım-satımıyla ugraşan şirketlerin hisse senedini almak da aynıdır; şarap, bira
vb. şeyler üreten kuruluşlar gibi...
c. Mütekavvim mal üretmekle beraber, bizzat ortak olunan o malı
faizli muamelelerle satan ve faiz sebebiyle elde ettiği kârı diğerine karışan
ve toplam kârının yarısı ve daha fazlası faiz olan şirketlere hisse senediyle
ortak olmak da haramdır.
d. Ortak olunan şey helâl bir üretim olmakla beraber şirketi
elinde bulunduran müslümanlar başka haram işlerle de uğraşıyorlarsa, onlardan
hisse senedi almak suretiyle onları desteklemek "günahda yardımlaşma"
anlamı taşır. Halbuki bu Kur'ân'ı Kerim'de yasaklanmıştır.
e. Yahudi ve Hristiyanların hakim olduğu şirketlerden hisse senedi
almak, başka hiç bir mahzur yoksa en azından mekruhtur.
f. Fıkıh kitaplarımıza bakıldığında; komünist, mason ve
ateistlerin hakimiyetinde bulunan şirketlerden hisse senedi almak caiz değildir
gibi bir sonuç çıkıyor, araştırılmalıdır...
g. Idaresine müslümanların hakim olduğu, haramla iştigal etmeyen,
daha şeffaf olup, satıma konu olan şirket varlığını, dolayısı ile satılan
senede düşen hisseyi açıkça bildiren, senetleri ise muharrer olup, ortaklıktan
vazgeçmek isteyenlere bu imkânı sağlayan şirketlerin hisse senetlerini almak
ittifakla caizdir. Ve bu Müslüman işadamları, Islâmî teşebbüsler ve helâl
sermaye için son derece önemli bir konudur. Çünkü, işaret ettiğimiz gibi, hisse
senetleri, Islâm'a göre en büyük haramlardan olan faizin şu andaki en önemli
alternatifi, işletme ve yatırım sermayesi temini için en kestirme yoldur.
Müslümanlar bunu haram unsurlardan uzaklaştırarak uygulayabilseler, helal
temellere oturmuş, millete hizmeti ibadet bilen çok büyük işletmelerin
doğmasına ve faizin belinin kırılmasına sebep olabilirler.
h. Söylediklerimiz bir hüküm ve fetvâ değil, bu konuda daha
sağlıklı düşünecek olanlara bir fikir beyanından ibarettir.
HİSSE SENETLERİ
Birden çok kişiler arasında ortak olan bir mal üzerinde, her bir
ortağın hakkı ve payı. Hisse; pay, nasip, belli bir zaman anlamındadır. Çoğulu
"hises"tir. Senet ise; maddî ve mânevi dayanak, bir mal üzerindeki
hakkı belirleyen belge, vesîka anlamına gelir. Hisse senedi; birden çok
kişilerin belli sermayeler koyarak kuracakları bir şirkette, onların hisse
miktarlarını ve haklarını gösteren belgeleri ifade eder.
Hisse, ortaklık içinde söz konusu olacağı için, kısaca İslam'da
ortaklık anlayışını belirlemeye çalışacağız. Şirket, sözlükte; iki maldan
birisini diğeriyle, birbirinden ayrılmayacak şekilde karıştırmak, demektir. Bir
terim olarak ise; iki ve daha çok kimsenin ortak iş veya ticaret yaparak, elde
edecekleri kârı paylaşmaları ve ortaya çıkacak zarara da katlanmaları şartıyle
kurdukları ortaklık, anlamına gelir (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, V, 2; İbn
Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, III, 364; İbn Kudâme, el-Muğnî, V, 1).
Geleceğe ait borçlanmaların yazıyla tesbit edilmesi, tarafların
inkâr etmesi hâlinde bir isbat vasıtası olması için belge düzenlenmesi,
İslâm'ın öngördüğü hususlardandır. Âyette "Ey iman edenler, belli bir
vadeye kadar borçlandığınız zaman, bunu yazınız" (el-Bakara, 2/280)
buyurulur. Şirket sözleşmeleri ve hisse senetleri genellikle geleceğe ait hak
ve menfaatleri belgelediği için, bu yazım kapsamına girer.
İslâm hukukunda hisse senedi genellikle mufâvaza, inan ve mudârabe
şirketlerinde söz konusu olur.
Mufâvaza, eşitlik esasına dayanan bir ortaklık çeşididir. Sermaye
miktarlarının eşit olması, kâr ve zararın paylaşılmasının da eşitlik esasına
göre çözümlenmesi gerekir. Ortaklar birbirinin hem vekili ve hem de kefilidir.
Özellikle tamamen şirket hesabına çalışan, bunun dışında hiçbir özel mülkü
bulunmayan, tüm harcamalarını şirketten yapan aile şirketleri, kardeşler veya
baba ile çocukları arasındaki bazı ortaklıklar bu guruba girebilir. Burada
hisse senetleri bütün ortaklar için eşitlik esasına göre düzenlenir.
İnan şirketi iki ve daha çok kişinin ticaret yapmak ve kân
aralarında paylaşmak üzere ortaklık kurmasıdır. Burada sermayelerin eşit olması
gerekmediği gibi, kârın da sermaye oranlarına göre paylaşılması şart değildir.
Ancak zarara sermaye oranlarına göre katlanılır. Bu şirket çeşidi, günümüzdeki
anonim ortaklıkların benzeridir. Ancak İslâm hukukunda ortakların haklarını
koruyucu nitelikteki bazı tedbirler dikkati çekmektedir (es-serahsî, el-Mebsût,
II, 151; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, V, 20; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, VI,
57; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, III, 372).
İnan şirketinde, sermayeler şirkete teslim edilip mala dönüştükten
sonra, haklar, hisseler oranında şirketin tüm mal varlığına intikal eder. Şöyle
ki; 10 kişi 10'ar milyon lira sermaye koyarak bir ortaklık kursalar, şirket
sermayesi 100 milyon lira olur. Bu para mala dönüşünce, her ortağın tüm şirket
mal varlığı üzerinde onda bir hakkı doğar. Başlangıçta 10 milyon lira
sermayesini ve onda bir oranındaki hakkını belirleyen yazılı bir belge
düzenlenip, ortağın eline verilirse, bunun ekonomideki adı "hisse senedi"
olur. Kâr, ortaklar arasındaki anlaşmaya göre paylaşılır. Zarara ise, her ortak
onda bir oranında katlanır. Yıl sonlarında kârın hiç dağıtılmaması yahut kısmen
dağıtılması ortakları ekonomik bakımdan etkilemez. Dağıtılmayan kâr şirketin
mal varlığına yansıyacağı için hisse büyümüş olur. Hareketli bir ticaretten
sonra, diyelim beşinci yılın sonunda, hisselerin para olarak belirlenmesi
gerekse, bütün borçlar ve amortisman bedelleri düşüldükten sonra şirketin
müsbet mal varlığı yeni fiyatlar üzerinden değerlendirilince, iki milyâr lira
olsa, her bir ortağın hissesi 10 milyondan 200 milyona çıkmış olur. İlk kuruluş
sırasında; üzerinde 10 milyon lira yazan hisse senedi iptal edilerek, ortaklara
bunun yerine 200'er milyon lira yazan yeni hisse senedi verilecektir. Çünkü
şirketin yeni sermaye durumuna veya mal varlığının yeniden değerleme sonucuna
göre hisseler 20 kat büyümüştür. Günümüz anonim şirketlerinde ise, bazan çeyrek
asır geçtiği halde hiç değiştirilmemiş hisse senetleri vardır. Yukarıdaki
örneğimizde, üzerinde on milyon yazan hisse senetleri devam ettirilirse, iki
milyar mal varlığına karşılık yüz milyon ana sermaye çelişkisi ortaya çıkar.
Gerçekte onda bir hisseye sahip olan ortak bu hisse senedini % 300 kârla 30
milyona satsa, gerçekte ikiyüz milyonluk hakkını yaklaşık yüz yetmiş milyon
eksiğine devretmiş olur. İşte İslâm, hisse senedi konusunda, ana paraya değil
de, ortaklığın mal varlığı prensibini esas almakla ortakların haklarını
korumuştur. Böyle bir uygulama, halkın tasarruflarını doğrudan doğruya
yatırımlara çeker ve ekonomik hayatın hızla gelişmesine katkıda bulunabilir.
Mudârebe şirketi ise, bir veya daha çok ortak sermayeyi, diğer
ortak da yalnız çalışmasını ortaya koyarak kurdukları şirkettir. Toplumda,
elinde büyük meblağlara ulaşan nakit parası olan birçok kimseler bunu işletmek,
ticarî bir işte kullanmak ister. Ancak bilgisi, tecrübesi veya sağlığı
elverişli olmadığı için bu arzusunu gerçekleştiremez. Yine toplumda bilgili,
yetenekli ve ticaret işine yatkın birçok kimseler de sermaye yokluğundan dolayı
ticarete atılamaz. İşe, mudârabe şirketi birbirine muhtaç olan bu iki unsuru
bir araya getirir ve iki taraf da bundan kârlı çıkar.
Mudârabe için sermaye verilirken, kârın paylaşılma şartlarının da
belirlenmesi gerekir. Kâr sermâye sahibi ile işletmeci arasında I/2,1/3, 2/3
gibi bütün kârın (şâyi) bir cüz'ü olarak belirlenir (es-Serahsî, a.g.e., XXII,
27; el-Kâsânî, a.g.e., VI, 85; İbn Rüşd Bidayetü'l-Müctehid, II, 234; İbn
Kudâme, el-Muğnî, V, 30; İbn âbidin, a.g.e, IV, 505).
Mudârabede, hisse senedi, kâr ortaklığı niteliğindedir. Çünkü
sermayeyi çalıştıran işletmeci yalnız kâr üzerinde, anlâşma şartlarına göre hak
sahibi olur: Kasıt veya kusur bulunmadıkça, meydana gelecek zarardan sorumlu
olmaz. Zarara yalnız sermaye sahibi katlanır. Bu takdirde işletmeci, kâr
olmadığı için meccânen çalışmış olur.
HIYAR (MUHAYYER) OLMAK:
Hiyar, üç kısma ayrılmaktadır:
a- Hiyar El-Meclis:
Alıcı ile satıcının akid yaptıktan sonra bir arada kaldıkları
müddetçe yaptıkları alış verişi bozmak hususunda serbesttirler. Bu Şafii
mezhebine göredir. Hanefi mezhebine göre Hiyar El-Meclis yoktur. Ancak akidde
şart koşulursa, yani akid yapılırken: "Bu mecliste kaldığımız sürece, akdi
bozmağa yetkimiz vardır" şeklinde bir şart koşulursa Hiyar El-Meclis
vardır.
b- Hiyar El-Şart:
Yani riba ile selem hariç diğer alışverişlerde İmam Şafii ve İmam
A'zam'a göre üç günden fazla olmamak şartıyla muayyen bir süre içinde alıcı ile
satıcıdan birisi veya her ikisi için yapılan akdi feshetme yetkisini şart
koşmaktır. İmameyn'e göre muayyen olmak şartıyla üç günden fazla, mesela bir
ay, iki ay gibi bir süre şart koşulursa caizdir.
c- Hiyar El-Ayb:
Aldığı bir şeyin kusurunun ortaya çıkması halinde birisi daha önce
aldığı bir şeyi geri iade edebilir. Kusurdan maksat, kusurllu şeyin değerini
veya kendisini eksilten bir kusurdur. Ancak bu kusur müşterinin tesliminden
sonra meydana gelmiş olmaması halinde geçerlidir.
HOPARLÖRLE EZAN OKUMAK, CAİZ Mİ DEĞİL Mİ? BU HUSUSTA İSLAM'IN
GÖRÜŞÜ NEDİR?
Hoparlörle okunan ezan şayet İslam'ın emrettiği şekilde okunursa
yani müezzinin şartlarına haiz bir kimse tarafından okunursa caizdir. Böyle bir
kimse tarafından okunursa hakkında bir şey dememek lazımdır. Hoparlör, müezzini
müezzinlikten azledip, ezanını ifsad etmez. Sadece müezzinin sesini daha fazla
yükseltip uzaklara götürür. Bu da ezan okumanın gayelerinden biridir. Ancak
müezzin minarede veya yüksek bir yerde değil de aşağıda ezan okursa doğru
birşey değildir. Çünkü ezanı yüksek bir yerde okumak sünnet olduğu gibi
elektrik de ani olarak kesilebilir. O takdirde ezan yarıda kalmış olur. Ben
bizzat bu durumu müşahade ettim.
Müezzin: Eşhedü en la ilahe illa, dediğinde ceryan kesildi,
müezzin de aşağıda olduğu için ses işitilmez oldu. Ve nefy geldiği hale isbat
tarafının sesi işitilmedi. Yani illa Allah denilmedi. Artık durumu siz takdir
ediniz. Müezzin yüksek bir yerde ve hoparlör vasıtasıyla ezan okursa bunda bir
sakınca yoktur. Dedikodu yapmak da anlamsızdır. Mekke, Medine, Şam ve Mısır
gibi İslam'ı' mühim merkezlerine bakınız, bütün buralarda da ezan hoparlörde
okunur. Yalnız plak ile ezan okumak caiz değildir, çünkü ortada insan yoktur.
Aksiseda kabilindendir.
HORMON NAKLİ
Hormon, insan bedeninde "iç salgı bezi" denilen özel
organlardan salgılanan salgılardır. Pankreas, hipofiz ve troit bezi gibi iç
salgı bezlerinin vücûdun o anki ihtiyacı kadar hormon salgılaması gerekir. İşte
bu bezlerin yeterince salgı yapmaması veya yeterinden fazla salgı ifraz etmesi
hâlinde insan vücudunda normal olmayan gelişme ve rahatsızlıklar başgösterir.
Kur'ân-ı Kerimde; "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye
atmayınız" (el-Bakara, 2/195) âyeti ve Hz. Peygamber'in "Ey Allâh'ın
kulları tedavi olunuz" (Tirmizi, Tıbb, 2, Ebû Dâvud, Tıbb, I, 11; İbn Mâce
Tıbb, 1) hadisi, müslümanlara hasta olduklarında tedavi olmalarını
bildirmektedir. İslâm'da zarûretler haram olan şeyleri mübah kılar. Hastalık
hâli de zarûretin başında gelir. Bu yüzden tedavi olurken, sağlıklı zamanda
meşru olmayan usuller ve ilaçlar hastalık sebebiyle meşru olur. Âyette şöyle
buyurulur: "De ki; bana vahyolunanlar arasında yiyen bir kimsenin yiyeceği
içinde, haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Yalnız murdar ölmüş hayvan eti veya
akmış kan, yahut domuz eti ki bu bir murdardır; veya Allah'tan başkası adına
kesilmiş bozgunculuk alâmeti hayvan eti müstesnadır. Bununla birlikte kim darda
kalırsa, tecavüz etmemek ve haddi asmamak üzere zarûret miktarınca yiyebilir.
Çünkü Rabbin çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir" (el-En'âm, 6/145; bk.
el-Bakara, 2/173; el-Mâide, 5/3 en-Nahl, 16/115; el-En'âm, 6/119).
Hormon tedavisi, ya yetersiz hormon salgılanması halinde, hormon
takviyesi veya bu salgıyı arttıracak usûl ve ilâçlar uygulanmakla olur, ya da
hormon salgılama kabıliyetini kaybeden salgı bezini organ nakli yoluyla
yenilemekle olabilir. Mütehassıs doktorun tedavi yönteminin uygulanması mümkün
ve câizdir. Çünkü hormon veya salgı bezi naklinin hastaya şifa vereceği kesin
olarak biliniyorsa tedavi câizdir. Bu bilinmiyorsa tedavi mübah olmaz. Açlık
hâlinde murdar hayvan eti yemek, susuzluk halinde şarap içmek nasıl câiz ise,
şifa vereceği kesin olarak bilinen haram yiyecek ve içeceklerle veya sunî veya
tabiî bir organı nakletmekle, tedavi de bu şekilde câizdir. Ancak bunlarla
şifanın nasıl olacağı, bilinmiyorsa câiz olmaz, (bk. el-Kâsânî, Bedayiu's
Sanâyi, Beyrut t.s., I, 61; Yusuf el-Kardâvî, el -Helâl ve'l-Harâm fi'l İslâm,
Terceme, Mustafa Varlı, İstanbul 1970, s. 49-50; Hayreddin Karaman, İslâm'ın
Işığında Günün Meseleleri, 3. Baskı, İstanbul 1982, I, 203, 204 vd.).
HORMONLU GIDA
Insan organızması çok sayıda birimlerden kurulmuştur. Bu
birimlerin uyum içinde çalışmaları birimler arasındaki iletisime bağlıdır.
Vücudumuzda başlıca iki iletisim sistemi vardır. Bunlardan ilki ve en hızlı
olanı "sinir sistemi" ikincisi ve daha yavaş olanı da "hormonlar
sistemi" dir. Hormonlar "iç salgı bezi" denilen özel organlardan
salgılanırlar. Her iç salgı bezi belli, kendisine özgü, bir yada birkaç hormon
salgılar, meselâ; pankreas, insülin ve glukagon adlı iki hormon salgılarken,
troit bezi de "tiroksin" ve "tirokalsitonin" denilen
hormonları salgılar.
Iç salgı bezlerinde salgılanan hormonlar, salgılandıkları organda
bulunan kan damarları yoluyla kan dolaşımına ve ordan da tüm vücuda yayılırlar.
Ancak her hormonun etki edeceği doku yada hücreler farklıdır. Her hormonun
vücûdun o anki ihtiyacı karşılayacak seviyede salgılanması gerekir.
Hayatın belli dönemlerinde hipofiz bezinin salgıladığı büyüme
hormonunun belli miktarlarına ihtiyaç duyulur. Bu seviyenin çeşitli
bozukluklara bağlı olarak aşılması yada altında kalınması, değişik hastalık
tablolarının ortaya çıkmasına neden olur. Devlik ya cücelik rahatsızlığı, böyle
bir hormon dengesizliğinden meydana gelir. Devlik yada cücelik hastalığına
yakalanan kişilerde bir süre sonra şeker hastalığı ortaya çıkar. Hastalığın
başlangıcında cinsel istek artmış olmakla birlikte zamanla bu da azalır, yada
kaybolur.
Işte insanlarda bu gibi vücud dengesızlıklerine sebep olan hormon
bozukluğu, diğer canlı hayvanlarda da dışarıdan hormon zerki ile benzer
arızaları meydana getirebilir. Insan; devlik hastalığı gibi hayvanda da büyüme
ve irileşmeyi normalın üstünde hızlandırır. Ancak bu arada hayvan etinde, bu
eti yiyenlerde bazı hastalıklar meydana getirecek oluşumlar gelişebilir (Görsel
Sağlık Ansiklopedisi, 3. Baskı Istanbul 1984, I, 70, 122, 123 vd.)
Sonuç olarak hormon uygulanmış bir gıda maddesi tıp, tarım ve
veterinerlik bakımından incelenerek, insan vücudu için zararlı unsurlar taşıyıp
taşımadıkları belirlenmelidir. Bir hayvan veya bitkiye mücerred hormon
uygulanması, bu gıda maddesini yemenin meşrû olmadığını söylemek için yeterli
değildir. Çünkü bir canlının yediği pislik veya meşrû olmayan gıda, onun
vücudunda hazmedilir, tüketilir ve yararlı olan unsurlar alındıktan sonra
kalanı dışarı atılır. Bu prensipten hareket edilerek aşağıdaki fürû meseleler
çözüme kavuşturulmuştur. Pislik yiyen hayvan, etinden pis koku gidinceye kadar
hapsedilir, koku gittikten sonra yenilir. Bu temizlenme süresi, tavuk için üç
gün, koyun-keçi için dört gün, deve ve sığır için on gündür. Eğer bir hayvan
hem pislik, hem de temiz yiyecekler yese ve eti de kokmasa, o zaman onun eti
helâldir. Domuz sütü ile beslenen bir buzağı veya kuzunun eti helâldir. Çünkü
onun eti bozulmaz. Onun gıdalandığı şey de istihlâk edilmiştir. Eti yenen bir
hayvan şarap içse, aynı saatte kesilse, bunun etini yemek kerâhetle birlikte
helâl sayılmıştır (Ibn Âbidîn, Reddü'lMuhtâr, terceme, Ahmed Davudoğlu,
Istanbul, s. 322-326).
Hormonlu gıda temelde meşrû bir gıda olmakla birlikte inceleme ve
tahlil sonucunda, sırf hormon uygulaması yüzünden yiyen kimsenin vücuduna zarar
verecek bir nitelik kazandığı ortaya çıkarsa, hastalıklı hayvan veya bozuk gıda
maddesi hükmünde bulunur. Yani insana vereceği zararın durumuna göre, böyle bir
hayvanın etini yemek haram veya mekruh olur. Ancak bu gıda, tahlil sonucu insan
vücudu için zararlı unsurlar taşımazsa helâldir.
HOROZLARI, YA DA DİĞER HAYVANLARI DÖVÜŞTÜRME CAİZ MİDİR?
Allah (cc)'ın her şeyi insanlar için yarattığı doğrudur. (K.
Bakara (2). 29) Ancak her şeyden, yaratılmış olduğu gaye doğrultusunda ve
insanın sağlam fıtratının ihtiyaçlarına göre yararlanmak gerekir. Bozulmuş
fıtratların, vahşileşmis, sadıstleşmiş, merhamet, haya, adalet duygularını
yitirmiş insanların istek ve arzuları bu konuda ölçü olamaz. Kur'ân-ı Kerim
bazı hayvanlardan söz ederken, onların yaratılış gayelerine de işaret ettiği
olur. Binme, etinden, sütünden ve zinet oluşundan yararlanma, öğretilip âvda
kullanma...(bk. K. Nahl (16) 8; Yaşın (36) 71; Maide (5) 4) gibi. Bunların her
birerleri fıtratı sağlam insanın ihtiyaçlarıdır. Köpeğin etinden
yararlanılamayacağı gibi, koç da boyunduruga vurulmaz, kirpi ile top
oynanmaz...
Ibn Abbas'in naklettiğine göre: "Rasûlüllah Efendimiz (sav)
hayvanları birbirine kışkırtmayı yasaklamıştır".(Ebu Davud, Cihad 56;
Tirmizi, cihad 30; Beyhakî, kübrâ X/22) Sebep (illet), hiç bir fayda söz konusu
değilken bir canlının canını acıtmak ve abesle iştigal etmektir.(Mubarekfûrî,
Tuhfetü'l-Ahvazı, V/367; Azıâbâdi, Avnü'l-Ma'bûd, V/231; Sevkânî, Neyl, VNI/99)
Horoz, deve, boga, köpek, koç vb. hayvanları dövüştürme hep bu yasak içerisinde
yer alır. Böyle şeylerle meşgul olmak, hafif akıllıktan, basitlikten ve
karakter bozukluğundan kaynaklanır.(El-cezirî, el-Mezâhibü'1-Erbâ'a,
N/51)'Bunlar bir para kazanma aracı haline getirilirse elde edilen gelir helâl
olmaz.(agk.) Dövüşün sonucuna göre tarafların şart koşacağı meblağ kumar olmuş
olur.(Halîl Ahmed, Bezlü'1-Mechûd, X/59) Boğa güreşi gibi bir taraf ta insanın
diğer tarafta hayvanın yer aldığı ve hayvana eziyetten başka bir yararı
bulunmayan oyunlar da helâl olmaz. Çünkü bunlar da vahşice ve faydasız
taşkınlıklardır. Fıtratı sağlam bir insan bunlara ihtiyaç duymayacağı gibi,
bunlardan tiksinir ve ızdırap duyar. Çünkü onun her şeye merhamet ve şefkâtle
muamele etmesi istenmiştir. Bu tür taşkınlıkların ve "haddi
aşmaların" sonucu, dünyada bile çok çirkin ve korkunç noktalara ulaşır.
Eski Romalılarda olduğu gibi, seyreden asillerin keyf için tutsak insanların
arenalarda aç arslanlara parçalatılmasına kadar gider. Ihtiyarlamak istemeyen
Çavuşesku ve eşinin, yeni doğan bebeklerin kanını alıp kendi damarlarına
zerkettirmelerine kadar varır. "Yerde olanlara merhametli olun ki, gökte
olanlar da size merhametli olsunlar" buyurulmuştur.(el-Hindî, NI/164)
Madem ki herşey insan için yaratılmıştır, öyleyse bazı hayvanların
boğazlanmaları da kaçınılmazdır. Ama bu konuda vaz'edilen şu ölçü, ne kadar
yüce, ne kadar güzel ve ne kadar müteal bir ölçüdür: "Allah her konuda
güzelliği (ihsanı) emretmiştir. Binaenaleyh, boğazladığınızda güzel boğazlayın,
öldürdüğünüzde güzel öldürün. Biriniz boğazlamak isterse bıçağını biletsin,
boğazlayacağı hayvanı rahat ettirsin (yormasın)".(Müslim, say No: 1955;
Tirmizî, diyyât No: 1409; Ebu Davûd, dahayâ, No. 2797) "Can taşıyan
herhangi bir şeyi atış için hedef yapmayın".(Sevkânî, agek.)
HÜKÜMETE VERİLEN VERGİ ZEKAT SAYILIR MI?
Zekat malı bir ibadettir. İslami esaslara dayanan İslam devleti,
nisaba malık olan müslümanlardan mu'ayyen bir nisbette mallarının bir kısmını
zekat niyetiyle alıp muhtaç kkimselere verir. İslam devleti olmadığı takdirde
mükellef bizzat onu, verilmesi gereken yerlere verir. İslami esaslara
dayanmayan bir devletin, mükelleflerden aldığı şey zekat olarak kabul edilmez.
Ayrıca devlet, zekat adıyla değil, vergi olarak almakda ve aldığı vergiyi de
zekatın verilmesi gereken ve Kur'an-ı Kerim'de belirtilen sekizsınıfa
vermektedir.
Hülasa: Devlete verilen vergiyi zekat olarak kabul etmek
yanlıştır. Devletin, ihityaca binaen adılane bir şekilde zenginlerden aldığı
şey yine zekat sayılmaz. Çünkü zekat niyetiyle almıyor.
HUTBE TÜRKÇE OLARAK OKUNMAKTADIR. ARAPÇADAN BAŞKA BİR DİL İLE
HUTBE OKUMAK CAİZ MİDİR?
Hanefi mezhebine göre Hutbenin bir tek rüknü vardır. O da Allah'ı
zikretmektir. Zikrullah olduğu zaman hutbe sahih sayılır. Buna göre Hanefi
mezhebinde hutbenin Arapça ile okunması şart değildir. Şafii mezhebine göre ise
hutbenin beş rüknü var:
1- Her iki hutbede Allah'a hamd etmek,
2- Her iki hutbede Peygamber'e salavat-ı şerife getirmek,
3- Her iki hutbede takvayı tavsiye temek,
4- İki hutbenin birisinde ayet okumak,
5- Son hutbede seslice Müminlere dua etmek.
Bu beş rüknün Arapça olarak okunması ve kırk kişinin işitmesi
lazımdır. Bu beş rüknün dışında, aradaki öğüt ve nasihatın herhangi bir lisan
ile yapılmasında beis yoktur.
BİR ERKEK KADIN İÇ ÇAMAŞIRI SATABİLİR Mİ?
Bu konuda fıkıh kitaplarımızda bulabildiğimiz mâ'lûmatlar
şunlardır: Bir şeyin alım-satımının yapılabilmesi için onda aranân şartlardan
biri de o şeyin "mâl-i mütekavvim" olmasıdır.(bk.. Mecelle md.199)
"Mâl-i mütekavvim" olması demek, onunla yararlanmanın mübah olması ve
el altında bulunması demektir.(bk. Mecelle md.127) Bununla beraber diğer
şartlarını da üzerinde bulunduran(Mevcut, teslim edilebilir ve malum olması
gibi. bk. meceIle md.197-204) bir satış eşyasının alım-satımı normal hallerde
câizdir.
Ancak meselâ bıçâk, "Mütekavvim" bir mal olmakla
beraber, "çabuk, şu bıçağı bana sat, falancayı öldürecegim" diyen
birine o bıçağı satmak uygun olmaz. Çünkü bu, şerre ve kötülüğe yardım etmek
demektir. Bu durumda sahibi o bıçağı satarsa, şartları bulunduğu için
alım-satım sahih, aldığıpara da helaldır ama, aynı zamanda bir günah
işlemiştir. İşte böyle, bir helalle bir haramın çatıştığı yerde haramdan
kaçılır, varsın helâl da işlenmemiş olsun. "Def i mefâsid celb-i
menâfi'den evlâdır"( Mecelle md. 30) Allah (cc.) "Iyilik ve takvada
yardımlaşın, günah ve düşmanlıkla yardımlaşmayın" ( Mâide (5) 2) buyurur.
Işin bir bu yönü vardır. Bir de İslam'ın müslümanın şahsiyetine
verdiği diğer yönü vardır. "Kim hangi kavme benzemeye çalışırsa o da
onlardandır"(Ebu Davud, libas 4; Ahmed N/50) buyurulmuştur. Bu hadîs-i
şerif çok büyük psikolojik gerçeklere işaret eder. Insanlar sevdiklerini ve
üstün gördüklerini takdir ederler, onları görmekten hoşlanırlar, ruh ve duygu
dünyâları onlarla meşgul olur. Derken düşünceleri; arkasından kiyafetleri,
hattâ fizikî görünümleri, karakterleri ve şahsiyetleri onlarla benzeşir. İşte bütün
bunlardan ötürü denmiştir ki: .
"Ayakkabıcı veya terziye fasıkların giydiği bir model ve
kiyafet ısmarlansa ve ısmarlayan buna normalinden de fazla ücret vermeyi teklif
etse bunu kabul etmesi hoş değildir, çünkü bu masiyet ve günaha yardım etme
demektir."(Kâdihân NI/404)
"Bir ayakkabıcıya birisi, mecûsilerin ya da fâsıkların modeli
olarak bilinen bir ayakkabı ısmarlasa, ücretini de fazlasıyla verse, dikmesi
uygun olmaz, denmiştir. Kezâ, terziye de fâsıkların giydiği bir model
ısmarlansa, onun dikmesi de ugun değildir "(Kâdîhan NI/426)
"Fâsıkların giymekte olduğu kiyafet istenirse
yapmaz."(Bezzâziye VI/359)
"Eğlence aleti yapacağını bildiği insana belli bir ağacı
satmak, bir zaruret olmaksızın giyeceğini bildiği erkeğe ipek satmak, eşkiya ve
yol kesicilere silah satmak da böyledir. Alım-satımın şartları ve rükünleri
mevcut olduğu için, alım-satım sahihtir ama, bunu yapan günahkârdır. Cumhurun
görüşü budur."(Mustafa Saîd el-Hinn, Eserü'1-Ihtilâf 375 (Ibn Kudâme,
Mugni IV/222' Ramli, Nihayetü'1-muhtâc NI/454-455 ten) "Kuyumcunun (sadece
erkeklerin kullanabileceği) altın yüzük imal etmesi ve satması günahtır."
(Muhammed Sirbinî el-Hatib, Mugnil-muhtâc I/307)
"Kasap, (kuruyemişçi), ekmekçi vb. içki mezesinde
kullanılacağını bildikleri mallarını satamazlar. Sadece içki kadehi olarak
kullanılan kaplar da böyledir. Erkeğe, kendisinin giyeceğini bildiği ipegi
satamaz, ama kadına satar: Kumar oynamaları için çocuklara ceviz
satamaz..."(Ibn Kudâme, el-Mugnî IV/246)
Durum böyle olunca, mesela mayo, özellikle de kadın mayosu satmak
uygun olmaz. Çünkü normal olarak mayo sadece yüzerken giyilir ve örtünmesi
gereken yerleri tamamen örtmez. Örtünmeye riâyet etmemek fısktır, örtünmeyen de
(kadın olsun, erkek olsun) fâsıktır. Fâsıka, fıska ait birşey satmak ise
günahtır.
Ama diğer kadın ya da erkek iç çamaşırlarında durum böyle
olmayabilir. Çünkü onlar gösterilmemesi gereken insanlara gösterilmeden de
giyilebilirler. Bu yüzden onların satışının haram olduğunu söylemek mümkün
değildir. Ancak çok mahrem çamaşırları karşı cinslerin imal etmesi veya diğer
cinse satması (Allahu a'lem) mekruh olmaktan da kurtulamaz. Çünkü bu, şahsiyeti
zedeler ve hayâyı ortadan kaldırır. Bu da dolaylı olarak kötülüklere kapı açar.
Yani burada mahzur üçüncü basamaktadır, bu yüzden de mekruhtur denebilir.Ama,
meselâ içki satışında mahzur birinci basamakta, yani esastadır. Onun için
burada hem alışveriş batıldır, gayrı-sahihtir, hem de alınan para haramdır.
Fasıkların sadece fıskta kullanacakları elbise ya da eşyayı satmadaki mahzur
ise ikinci basamaktadır. Bu yüzden alışveriş sahihtir, ancak bu muameleyi
yapmak haramdır ve günahtır. Daha önce geçen örneklerde olduğu gibi.
Şapka üretimine ve satımına gelince: Şapka bugün artık Islama
muhalefet için, yani fısk için giyilen bir kıyafet olmaktan çıkmıştır, bu
yüzden yapılmasında ve alınıp satılmasında bir mahzur kalmamıştır denebilir.
Mazıyi hatırlayanların takva yönünü seçmeleri ise ayrı bir husustur.
Fötr şapka için ise aynı şeyi söylemek zordur. Çünkü onun bazı
tipleri hâlâ Islam dışı inanç sistemlerini temsil ediyor.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, edebini ve hayasını hâlâ muhafaza
eden kadınların özellikle iç çamaşırlarını (sütyen dahil) bütünüyle
kendilerinin dikmeleri gerekir. Bu ekonomik açıdan da önemli bir konudur.
Ikinci derecede ise hiç olmazsa, erkeklerden satın almamalıdırlar. Keza
erkekler de bu tür ihtiyaçlarını kadınlardan temin etmemelidirler.
Çarşıda pazarda dalgalandıra dalgalandıra iç çamaşırı seçen, erkek
eczacılardan zevkine ve kalıbına göre Orkid beğenen kadınlar eğer birşey
kaybetmediklerini sanıyorlarsa, kaybedecek birşeyleri yokmuş demektir.
İÇİNDE İÇKİ SATILAN BİR OTELDE ÇALIŞMAK VEYA ONA MALZEME SATMAK
CAİZ MİDİR?
Meyhane ve genelevi gibi her yönden günah sayılan bir binada
çalışmak ve ona malzeme satmak dinen haramdır. Çünkü binanın biricik gayesi
meşru olmayan işlerin işlenmesidir. Soruda geçen otel meselesi ise bundan
farklıdır. Çünkü otel işletmekteki gaye içki satmak değil, para mukabilinde
turist ve misafirleri yerleştirip barındırmaktır. Başka bir deyimle, otel
binasını yapmak ve orada çalışmak günah değil, içki içirmek günahtır.
El-Fetava'i-Hindiyye bu gibi şeylere işareten şöyle diyor:
"Bir kimse ücret mukabilinde arapça veya farsça olarak şarkı yazarsa
aldığı ücret haram değil, helaldır. Çünkü vebal onun yazılmasında değil, meşru
olmayan bir şekilde okutulmasındadır."
BİR GAYR-İ MÜSLİME KAMYON, KAMYONET GİBİ VASITA İLE İÇKİ TAŞIMAK
CAİZ MİDİR?
Bir gayr-i müslime kamyon ve kamyonet gibi bir vasıta ile içki
taşımak İmam-ı Şafii ile İmameyne göre haramdır. Çünkü içki sebebiyle Hz.
Peygamber'in lanetlediği on kişiden birisi de içki taşıyandır. Bu aynı zamanda
Allah'ın yasakladığı bir şeyin işlenmesi için yardım sayılır, ancak, İmam
A'zam'a göre caizdir. Alınan ücret de haram sayılmaz (al-Fetava'l-Hindiyye).
Bu ihtilaf, İslam dininde yasak olan her şeyde caridir. Yani bir
şey İslam dininde yasak olduğu halde müslüman bir kimsenin bir gayr-i müslim
için onu taşıması, koruması İmam-ı A'zam'a göre caiz, diğer imamlara göre caiz
değildir. Müftabih olan da budur..
İÇKİLİ İNSANIN TERİ
Islâmda pislikler kaba (mugallaza) ve hafif olmak üzere ikiye
ayrılır ve nelerin kaba, nelerin hafif pislik olduğu, fıkıh kitaplarımızın daha
ilk başında bütün teferruatıyla sayılır, ahkâmı bildirilir. Burada onlardan
birisine dikkat çekmek istiyorum: Bir şeyin temiz olması, onun illede
yenebilmesi demek değildir. Belki, insanın üzerinde ya da namaz kılacağı yerde
bulunması halinde namaza mani olmaması, temizleyici suya düşmesi halinde suyun
temizleyiciliğine mani olmaması, yiyeceklere ve içeceklere düşmesi halinde
onların yenebilirlik özelliğini bozmaması demektir. Bunu böylece tesbit
ettikten sonra: Insan; canlısı da, cansızı da, küçügü de büyügü de, kâfiri de
mü'mini de, hayızlı ve cünüp olanı da olmayanı da temizdir (Surunbilâlî,
Meraki'1-felah (Tahtâvî ile birlikte) 22; el-Cezîrî, el-Fıkıh ale'l-mezahib,
1/6). Elverir ki, üzerinde başka pislik bulunmuş olmasın. Ağzı (mesela içki
ile) pislenmiş olsa dahi, bir iki defa tükrüğünü yuttuktan sonra ağzı dahi
temiz olur ve artığı pis olmaz. Ne var ki, Imam Muhammed'e göre tükrük
temizleyici olmadığından, böyle bir insanın artığı mekruh olur(Surunbilâlî,
age). Ter ise içilen sıvının olduğu gibi çıkması demek olmadığından, aynı
tahavvüle, kimyasal değişmeye uğrayarak çıktığından pis değildir. Hatta
hayvanlardan da sadece ve sadece domuzun, bir de köpeğin teri pistir(el-Ceziri,
age. I/11).
İĞNE VE ABDEST
Damardan ya da kalçadan yapılan iğnede kan çıkmaması durumunda
abdest bozulur mu? Ya da damardan iğne vurulurken şırıngaya çekilip tekrar geri
giden bir miktar kan abdesti bozar mı?
Iğne yapılan yerden kan, irin vs. çıkmazsa iğne abdesti bozmaz.
Şırıngaya çekilmesi halinde, ancak bir sivrisineğin emeceği kadar olup akıcı
kabul edilmeyen miktarı da abdesti bozmaz. Daha fazla olursa bozar.(
İĞNENİN ORUCU BOZUP BOZMAYACAĞI HAKKINDA ÇEŞİTLİ SÖZLER
SÖYLEMEKTEDİR. BUNUN MAHİYETİ NEDİR?
İmam-ı A'zam'a göre ağız gibi fıtri bir menfzden mideye bir şey
almak orucu bozduğu gibi vücudun herhangi bir yerini delmek ve yırtmak
suretiyle fıtri olmayan bir menfezden ona bir şey sokmak veya zerk etmek de
orucu bozar. Fakat Ebu Yusuf, Muhammed ve İmam-ı Şafii mezhebine göre fıtri bir
menfez olmayan bir yol ile vücudun içine bir şey sokulur veya zerk edilirse
orucu bozmaz (al-Mebsut, c.3,s.68). Nevevi, "Bir kimse baldırına bir bıçak
sokar veya içine ilaç zerk ederse orucu bozulmaz" diyor (al-Mecmu). Binaenaleyh
hasta olan kimse imkanı varsa gündüz değil gece vaktinde iğnesini yaptırmaya
gayret sarfetsin, fazla rahatsız olur, veya gece vaktinde yaptıracak kimsesi
olmazsa Hanefi olan kimse imameye göre orucunu bozmadan iğnesini yaptırır.
Bilahare ihtiyaten gününe gün kaza ederse iyi olur. Ama "karnına bir
hançer sokarsa" Şafii mezhebine göre orucu bozulur ( al-Mecmu). İmameyne
göre bozulmaz.
İKİ MEZHEBİN BİRBİRİNE ZIT OLAN HÜKÜMLERİYLE BİR MES'ELEDE AMEL
EDİP TEFLİK YAPMAK CAİZ MİDİR?
İki mezhebin biribirine zıt olan hükümleriyle bir meselede amel
edip teflik yapmak iki çeşittir:
1- İcmaa muhallif olan teflik.
2- İcmaa muhallif olmayan teflik.
Yapılan bir teflik, icmaa muhallif ise, kesinlikle caiz değildir.
Mesela Hanefi mezhebinde; baliğa ve akile olan kadının nikahı için velinin izni
ve rızası şart değildir. Kendi kendini evlendirebilir. Diğer Mezheplerde ise;
velinin izni şarttır. Maliki Mezhebinde de akit esnasında şahitlerin bulunması
şart değildir. Akitten sonra da ilan edilse kafidir. Mesela: Bir kimse,
şahitsiz kızını biriyle evlendirse, daha sonra da nikahı ilan etseler caizdir.
Ama diğer Mezheplerde şahitlerin bulunması şarttır. Şafi'i mezhebinde mehri
dile getirmek şart değilken, Maliki mezhebinde şarttır. Bir kimse nikah
hususunda bu üç mezhebi birleştirip teflik ederse caiz değildir. Yani: Hanefi
mezhebine göre velisiz, Maliki mezhebine göre şahitsiz, Şafii mezhebine göre de
mehirsiz nikahı aktederse sahih değildir. Çünkü böyle bir nikah; ne Şafii'ye,
ne Hanefi'ye, ne de Maliki'ye göre akd edilmiş sayılmaz.
Fakat icmaa muhallif olmayan taflik ise caizdir diyebiliriz.
Mesela: Malıki mezhebinde abdest ve gusülde vücut ve organları oğmak şarttır.
Aynı mesele Şafii'de şart değildir. Şafii mezhebinde bir erkeğin vücüdü bir
kadının vücüdüna dokunduğunda abdesti bozulmasına rağmen. Malıki mezhebinde
bozulmaz.
Bir kimse bu iki mezhebi taklit ederek; abdest organlarını oğmadan
abdest alır, vücudu bir kadının vücuduna dokunduğu halde namaz kılarssa her iki
mezhebe göre de sahih olmamış olur . Yalnız bu teflik icmaa muhallif değildir.
Çünkü Hanefi Mezhebine göre oğmak şart olmadığı gibi, erkeğin vücudu kadının
vücuduna dokunması halinde de abdest bozulmaz. Bunun için de böyle bir namaz
Hanefi Mezhebine göre sahihtir.
El-İzz b. Abdüsselam ile İbn Dakiku'l-İd gibi alimler bu tip
telfikte bit sakınca yoktur diyorlar.
İNTİHAR
Insanın kendisini öldürmesi. Ne şekilde olursa olsun bir kimsenin
kendisini öldürmesine "intihar" denir. Intihar Allah'ın yaratmış
olduğu cana kıymaktır. Bu yüzden de büyük günahlardandır. Insana canı veren
Allah olduğu gibi, onu almaya yetkili olan da odur.
Intihar etmenin haramlığı ve ahiretteki tehlikesi ayet ve
hadislerle sabittir.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Ey iman edenler,
mallarınızı aranızda karşılıklı rıza ile gerçekleştirdiğiniz ticaret yolu
hariç, batıl yollarla yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size
karşı çok merhametlidir" (en-Nisa', 4/29). Ayette, fiilen cana kıyma
anlamı yanında, Allah'ın haram kıldığı şeyleri işlemek, masiyete dalmak ve
başkalarının mallarını batıl yollarla yemek sûretiyle kendisine yazık etmek,
ahiret hayatını mahvetmek anlamı da vardır (Ibn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'anı'l-Azım,
Istanbul 1985, II, 235).
Amr b. el-As (r.a), Zâtu's-Selâsil seferinde ihtilâm olmuş, hava
çok soğuk olduğu için, su bulunduğu halde, ölüm korkusundan dolayı teyemmümle
namaz kıldırmıştır. Durumunu Hz. Peygamber'e iletirken, yukarıdaki ayete göre
amel ettiğini söylemiş ve Resulullah (s.a.s) Amr'ın bu yaptığını tasvip
etmiştir (Ebu Dâvud, Tahâre, 124; Ahmed b. Hanbel, IV, 203).
Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Yedi helak edici
günahtan uzak durunuz Denildi ki, ya Resulullah, onlar nelerdir?; şöyle
buyurdu: Allah'a ortak koşmak, bir cana kıymak, yetim malı yemek, savaştan
kaçmak, iffetli, hiçbir şeyden habersiz mümin kadına zina iftirası yapmak"
(Buhârî, Vesâyâ, 23, Hudûd, Tıb, 45; Müslim, Iman, 144).
Intihar geçmiş ümmetlerde de yasaklanmıştır. Cündüb b.
Abdullah'tan Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Sizden
önceki ümmetlerden yaralı bir adam vardı. Yarasının acısına dayanamayarak, bir
bıçak aldı ve elini kesti. Ancak kan bir türlü kesilmediği için adam öldü.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak; kulum can hakkında benim önüme geçti, ben de ona
cenneti haram kıldım, buyurdu" (Buhârî, Enbiyâ, 50).
Hayber Gazvesi sırasında büyük fedakârlıklar gösteren Kuzman
adındaki birisinin, sonunda cehenneme gideceği Hz. Peygamber tarafından haber
verilmişti. Bunun üzerine Ashab-ı kiramdan Huzâî Eksüm, Kuzman'ı izlemiş ve
O'nun, aldığı yaralara sabredemeyip, kılıcı üzerine yaslanarak intihar ettiğini
görmüştür (Buhârî, Kader, 5, Rikâk, 33, Meğâzî, 38, Cihâd, 77; Müslim, Iman,
179; Kâmil Miras, Tecrid-i Sarıh, X, 266 268). Kuzman'ın ölüm şekli Allah
Resulu'ne iletilince şöyle buyurmuştur: "Insanlar arasında öyle kimseler
vardır ki, dış görünüşe göre, cennet ehline yaraşır hayırlı işler yaparlar;
halbuki kendileri cehennemliktir. Öyle kimseler de vardır ki, cehennemliklere
ait kötü işler yaparlar, halbuki kendileri cennetliktir" (Buhâri, Kader,
5, Rikâk, 33; Müslim, Iman, 179).
Intihar edenin uhrevî cezası, intihar şekline uygun olarak
verilir. Hadis-i şeriflerde "Kim kendisini bıçak gibi keskin bir şeyle
öldürürse, cehennem ateşinde kendisine onunla azap edilir" (Buhâri,
Cenâiz, 84). "(Dünyada ip ve benzeri) şeyle kendisini boğan kimse
cehennemde kendisini boğar, dünyada kendisini vuran cehennemde kendisini vurur
(azabı böyle olur)" (Buhârî, Cenâiz 84),
"Kim kendini bir dağın tepesinden atar da öldürürse cehennem
ateşinde de ebedi olarak böyle görür. Kim zehir içerek kendisini öldürürse
cehennemde zehir kadehi elinde olduğu halde devamlı ceza çeker" (Müslim,
Iman, 175; Tirmizi, Tıb, 7; Nesâî, Cenâiz, 68, Dârimi, Diyât, 10; Ahmed b.
Hanbel, II, 254, 478).
Islâm bilginlerinin çoğunluğuna göre, intihar eden dinden çıkmış
olmaz, üzerine cenaze namazı da kılınır. Hayber Gazvesinde intihar eden
Kuzman'ın cehennemlik olduğu bildirilmişse de, cehennemde ebedî olarak
kalacağını belirten açık bir ifade yoktur. Bu yüzden intihar suçunu işleyenin
cezasını çektikten sonra cehennemden kurtulacağı umulur. Ancak bunun için,
intihar edenin son anda mü'min sıfatını taşıması ve intiharın helâl olduğuna
itikad etmemiş olması da şarttır (Kâmil Miras, a.g.e, X, 270).
Hz. Peygamber'in, bıçakla kendisini öldüren kimsenin cenaze
namazını kıldırmadığı nakledilir. Ancak bu olay, intihar edeni cezalandırmak ve
başkalarını böyle bir fiilden menetmek amacına yöneliktir. Nitekim Ashab-ı
Kiram bu kimsenin cenaze namazını kılmıştır (el-Askalânî, Bulûgu'l Merâm, terc.
A. Davudoğlu, Istanbul 1970, II, 276-277). Imam Ebû Yusuf'a göre, intihar hata
ile veya şiddetli bir ağrıdan dolayı olmadıkça müntehir üzerine cenaze namazı
kılınmaz.
Sonuç olarak, beden Cenâb-ı Hakkın insanoğluna verdiği en büyük
emanettir. Bu emaneti, ruh bedenden kişinin kendi müdahalesi olmaksızın
ayrılıncaya kadar korumak gerekir. Bunun için de, kişinin rûhî ve fizikî
sıkıntılara sonuna kadar sabır göstermesi İslam'ın amacıdır. Aksi halde intihar
etmekle dünyevî sıkıntı ve problemlerini çözeceğini düşünen kişi, hemen intikal
edeceği kabır ve daha sonra ahiret hayatında çok daha büyük sıkıntı ve
felaketlerle karşılaşır. Hayat, en kötü şartlar altında bile güzeldir. Çünkü,
ruh bedende kaldıkça Allah'tan ümit kesilmez. Her geceden sonra gündüz, her
zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Kulun Allah'a yönelmesi ve O'ndan yardım
istemesi, sıkıntı ve problemlerin çözümünün başlangıçnoktasını teşkil eder.
Yüce yaratıcı umulmayan, beklenmeyen yer ve yönlerden kolaylıklar ihsan eder.
Çünkü O'nun her şeye gücü yeter. O'na dayanan da güç kazanır.
İNTİHAR EDEN VEYA İÇKİ İÇEN KİMSENİN CENAZE NAMAZINI KILMAK CAİZ
MİDİR?
İslam dininde intihar etmek, içki içmek, namazı terketmek ve zina
gibi bir günah işlemek büyük bir vebaldir. Fakat Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'e
göre küfre vesile değildir. Yani bir kimse kelime-i tevhidi getirip İslam'ın
bütün ahkamını kabul ederse adı geçen günahlardan birisini veya diğer
müslümanlar gibi onların da cenaze namazı kılınacaktır. Fakat İslam'ın tümünü
veya müslümanım dediği halde İslam'ın bazı hükümlerini reddederse müslüman
sayılmaz. Böyle bir kimsenin dinen cenaze namazı kılınmaz. Kılınsa nazar-ı
itibare alınmaz. Allah'ın indinde makbul değildir.
İPOTEK
Rehin karşılığı kullanılan bir beşerî hukuk terimi.
Gayrımenkullerin ve resmî sicile kayıtlı bulunan menkullerin rehini,
sicillerine, mülkiyetin nakline engel olan bir şerhin konulması yoluyla olur.
Bu rehin işlemine "ipotek", rehnedilen menkul veya gayrı menkule de
"ipotekli mal" denir. Islâm hukukuna göre rehin; ekonomik değeri olan
bir menkul veya gayrımenkulü bir borç veya hakkın teminatı olacak şekilde
hapsetmek, elde tutmaktır. "Rehin, bir malı ondan ödenmesi mümkün olan bir
hak karşılığında mahpûs ve mevkûf kılmaktır" (Mecelle, madde 701).
Rehin hakkı, bir alacağa teminat teşkil etmek üzere tesis olunan
bir haktır. Bu hak, rehnolunan şeyin mâliki başta olmak üzere herkese karşı
ileri sürülebilir. Rehin hakkı sahibi, yani alacakları rehnedilen şeyi paraya
çevirtmek ve bu suretle alacağını bundan almak hususunda yetkilidir. Bu
bakımdan alacaklı için bir teminat teşkil eder.
İslam'ın zuhûrundan önce Araplar arasında rehin uygulanıyordu.
Ancak vadesi gelen borç ödenmezse rehin olan rehnedilen şeyi mülk
edinebiliyordu. Bu ya örfe göre, ya da rehin akdi yapılırken konusulan mülk
edinme şartıyla olurdu. Islâm, rehin akdi müessesesini islah ederek her iki
tarafın da haklarını sağlam esaslara bağladı. Bu arada, borç vadesinde
ödenmediği taktirde, rehnedilen malın kendiliğinden alacaklının mülkiyetine
geçeceği prensibini de yasakladı (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır.
1327/1909, VI, 145).
Islâm hukukuna göre
Islâm hukukuna göre, mal sayılan her şey rehin olabilir. Menkul ve
gayrımenkul ayırımı yapılmaz.
Islâm hukukuna göre rehin akdi, malı fiilen alıp vermekle (teâtî),
yazılı belge düzenlemek suretiyle veya sağır dilsizin bilinen işaretiyle
meydana gelir. Hattâ alıcının veresiye satın aldığı bir malı kabzettikten
sonra, satıcı yanında rehin olarak bırakması da caizdir. Ancak veresiye alman
mal, daha kabzedilmeden kendi satış bedeli karşılığında rehin bırakılamaz.
Çünkü satılan bir mal, alıcıya teslim edilmeden önce kendi satış bedeliyle
(semen) tazmine tabidir. Yani böyle bir mal henüz kabzedilmeden, satıcı yanında
iken telef olsa, artık satıcı alıcıdan satış bedelini talep edemez. Çünkü böyle
bir malın ayrıca rehinle teminata bağlanmış olmasına gerek yoktur (Ö. Nasuhi
Bilmen, Istılahatı Fıkhıyye Kâmusu, Istanbul 1970, VII, 8).
Icap ve kabul sırasında şahit bulundurmak gerekmediği gibi, rehin
akdiyle ilgili irade beyanlarının yazı ile tesbiti ve imza ile doğruluklarının
tasdiki de gerekmez. Kur'an-ı Kerîm'de, borçların şahit ve yazıcının
bulunamadığı yolculuk sırasında rehinle teminata bağlanmasından söz edilmesi
bunu gösterir. Ayette şöyle buyurulur: "Eğer yolcu iseniz, bir yazıcı da
bulamadıysanız, o vakit (borçludan) alınacak rehinler de yeterli olur. Eğer
birbirinize güvenmişseniz, kendisine güvenilen kimse (borçlu) Rabbi olan
Allah'tan korksun da emanetini tam olarak ödesin. Şahitliği gizlemeyin. Kim onu
gizlerse, şüphesiz onun kalbi bir günahkardır. Allah yaptığınız her şeyi
bilir" (el-Bakara, 2/283).
Menkul rehni, alacaklıya veya bir yed-i emîne teslim edileceği
için şahit ve yazılı belgenin olmayışı taraflar arasında anlaşmazlıklara yol
açmaz. Acaba gayrımenkul rehninde de bir şekil şartı gerekmez mi? Bir bina,
daire, arsa veya arazının rehnedilmesi de temelde aynen menkul rehni gibidir.
Yani icap; kabul ve kabz yani gayrımenkulün zilyedliğinin rehin hakkısahibine
devri ile rehin akdi tekemmül eder.
Ancak gayrımenkullerde zilyedliğin devri menkuller kadar basit
olmadığı gibi, özellikle tapu siciline kayıtlı olan gayrı menkullerin devir ve
temliki mücerred zilyedlikle gerçekleşmemektedir. hatta, gayrımenkulün
zilyedinin ev sahibi, kiracı vb. oluşu dikkate alınmaksızın, tapu kayıtları
üzerinden başkasına satış, hibe vb. yollarla devri mümkün olmaktadır. Aynı şeyi
gemi, uçak, tren, kamyon ve otomobil gibi resmî sicillere kayıtlı menkuller
için de söylemek mümkündür. Islâm devleti rehin akdinde ispat kolaylığı
sağlaması için bir takım şekil şartları koyabilir. Meselâ; sicili tutuları ve
bir takım resmî müesseselerde kayıtları bulunan menkullerin rehnedilmesi
hâlinde bu sicil ve kayıtlara şerh verilmesi gerekli kılınabilir. Motorlu taşıt
araçlarının rehnedilmesi hâlinde trafik kayıtlarına şerh vermek gibi... Yine,
tapuya kayıtlı gayrımenkullerin rehnedilmesi hâlinde de tapu sicillerine bu
durumun şerhedilmesi de böyledir. Bu şerhler rehin akdinin amacına ulaşmasına
ve hukukî sonuçlarını doğurmasına yardımcı olur. Mal sahibinin kötü niyetli
davranışlarına karşı, rehin hakkısahibi korunmuş olur. Çünkü böyle bir şerh
bulunan menkul veya gayrımenkulün, rehin hakkısahibinden habersiz olarak üçüncü
bir şahsa devri mümkün olmaz. Islâm devleti bu gibi şekil ve isbatla ilgili
konularda; vadeli borçlanmaların yazı ile tespitini öngören ayete (el-Bakara,
2/282) ve "istihsan" prensibine dayanarak kanunlar çıkarabilir
(Muhammed Ebû Zehra, Usûlü'l Fıkh, s. 263 vd.).
Rehinden amaç, alacağın teminat altına alınması ve borç vadesinde
ödenmediği takdirde gerektiğinde rehnedilen malı sattırarak, alacağı ondan
tahsil etmektir. Bunun için de rehin malın rehin işlemi devam ettiği sürece
üçüncü bir şahsa devredilmemesi gerekir. Menkullerde, alacaklının kabzı veya
yed-i emine teslim, bu garantiyi sağlar. Başkasına devir ve temliki ancak sicil
kayıtları yoluyla olan menkul ve gayrı menkullerde ise, sicile şerh (ipotek)
konulması alacaklıya bu teminatı sağlayacağı için, ipotek işlemi,
"kabz" yerine geçer. Mâlikîler bölünebilir ortak malın rehnini meşrû
olduğu esasına dayanarak bunu "resmî rehin" adıyla caiz görürler
(ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî ve Edilletuhu, Dımaşk 1405/1985, V, 209, 210).
Menkul veya gayrımenkul bir malın rehin olabilmesi için
alım-satıma (bey') elverişli bir mal olması gerekir. Bu yüzden rehnin, akit
sırasında mevcut olması, ortak mülkse taksim edilmiş bulunması ve teslime güç
yetirilecek durumda olması lâzımdır. Ancak ortak mülk (mûşâ'), rehnedenin bir
hakkı ile meşgul olan bir mal ve başka bir şeye bitişik (muttasıl) durumdaki
mal alım-satıma konu olabilirken; bazı Islâm hukukçularına göre rehin akdine
elverişli kabul edilmemiştir.
Ortak malların rehnedilmesi:
Hanefilere göre, ortak gayrı menkulün (muşâ') rehni, taksime
elverişli olsun veya olmasın caiz değildir. Böyle bir rehin akdi fasit olur.
Çünkü ortak bir mülkün yalnız başına şâyi bir cüz'ünü, mesela üçte birini veya
dörtte birini ayırdedip kabzetmek mümkün olmaz. Ortakların her cüz üzerindeki
yaygın mülkiyet hakkı, belli bir cüzde kabzın gerçekleşmesine engel olur. Hibe
akdi bunun aksinedir. Çünkü hibe, zarûret sebebiyle taksime elverişli olmayan
ortak mallarda da geçerli olur ve mümkün olan kabzla yetinilir.
Hanefilerin delili; "(Borçludan) alınmış rehinler de
yeter" (el-Bakara, 2/283) ayetidir. Bu ayet, rehin akdinin ancak kabzla
tamam olup, lüzum ifade edeceğine delâlet eder. Çünkü rehnin bir borca teminat
teşkil etmesi de bu şekilde mümkün olur. Aksi halde borçlunun nezdinde kalırsa,
onun diğer mallarından farkı kalmaz. Kabz olmayınca rehin özeliği de bulunmaz.
Rehnin uygun olan anlamı kabza hak kazanmakla mümkündür. Ortaklık, ortak mülkün
sadece gelirini paylaşma hakkı sağladığı için kabza engel olur (el-Kâsânî,
Bedâyîu's Sanâyî 1. baskı, Beyrut 1328/1910, VI, 138; Ibnü'l-Hümam,
Fethu'l-Kadr, Kahire, ty. VIII, 203 vd.; Zeylâî Tebyînü'l-Hakâik, Emîriyye
tab'ı, VI, 68 vd.; el-Cassâs, Ahkamü'l Kur'ân, Beyrut, ty., II, 260; Ibn
Abidin, Reddü'l-Muhtâr, Kahire 1307, V, 348).
Bir malın tamamı rehnedildikten sonra şâyî' bir cüz'ü değil de
belirli ve ifrazlı bir bölümü; meselâ yarısı, istihkak yoluyla zaptedilse,
rehin akdi geri kalan kısım üzerinde devam eder. bu kısım bütün borç
karşılığında ipotekli sayılır. Bu geri kalan kısım, rehin alanın elinde telef
olsa, borçtan hisseşiyle telef olmuş bulunur. Bunun değeri borcun tümüne
yeterli olsa bile, borcun tamamı düşmez. Kalan yarıya uygun olarak yarısı
düşmüş bulunur (el-Fetâvâ'l-Hindiyye, Bulak 1310, V, 435, 436; Bilmen, a.g.e,
VII, 13).
Çoğunluk Islâm hukukçularına göre ise, ortak mülkün, tamamı gibi
belli bir hissesinin rehnedilmesi, bağışlanması, tasadduku veya vakfedilmesi
mümkün ve caizdir. Taksime elverişli olup olmaması sonucu etkilemez. Satışı
geçerli olan şeyin rehne konu olması da geçerlidir. Çünkü rehinden amaç, alacak
başka türlü alınamadığı takdirde, rehnin satılarak, bunun satış bedelinden
alacağı tahsil etmektir. Ortak (muşâ') mal, satışa elverişli olup, onun satış
bedelinden borcu ödemek mümkün olur. Bu konuda genel prensip şudur: "Ortak
olsun olmasın, satışı caiz olan her şeyin rehni de caizdir" (el-Kâsânî,
a.g.e, VI, 138; Ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 269; eş-Şîrâzî,
el-Muhazzeb, I, 308; Ibn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, t.y., IV, 337).
Türk Medenî hukukuna göre, mülkiyet; müstakil ve ortak mülk olmak
üzere ikiye ayrılır. Bir mala, birden çok kişi birlikte mâlik iseler, bu
mülkiyet ortak mülkiyet adını alır. Bu da ikiye ayrılır:
a. Müşterek mülkiyet: Birden çok kimse, bir mala her biri kendi
hissesine ait olmak üzere malık olup da, o şey fiilen taksim edilmemişse, o
kimseler müşterek malıktirler. Ortaklardan her biri, hissesini bir borç için
rehin gösterebilir (T.M.K. Mad. 623). Müşterek bir mülk taksim edilerek şüyûu
izâle olunursa, tapu kaydında bulunan ipotek ve hacız şerhleri, ifrâz edilecek
kısımlar üzerinde devam eder (Temyiz Mahkemeşinin 27.1.1954 tarih ve 1-22/3
sayılı ictihadı birleştirme kararı; Düstur, XXXV, 1841). Müşterek mülkiyette
ortaklardan herbiri kendi hissesine tek başına malıktir. Yani yalnız kendi
hissesi üzerinde bağımsız olarak tasarrufta buluna bilir. Rehin işlemi de buna
dahildir (H. V. Velidedeoğlu, Türk Medenî Hukuku, Umumî Esaslar, 7. baskı,
Istanbul 1968, I, cz. 1, s. 226).
b. Iştirak hâlinde mülkiyet: Kanun veya mukavele gereğince, bir
ortaklık bağlantısı ile birbirine bağlı olan kimseler bu ortaklık dolayısıyla
bir şeyin malıki olurlarsa, iştirak hâlinde malık sayılırlar ve onlardan her
birinin hakkı o şeyin tamamı üzerinde olur (T.M.K. Mad. 629). Iştirak hâlindeki
ortaklıkta her ortak malın tümü veya kendi hissesi üzerinde tek başına
tasarrufta bulunamaz. O malda; devir, ferağ, rehin, ipotek gibi temlîkî
tasarruflarda bulunması ortakları ittifakla verecekleri karar ile mümkün olur.
(T.M.K. Mad. 630/II). Böyle bir karar sonucunda mülkiyet başkasına
devredilmişse ortaklık, kendiliğinden sona erer (Velidedeoğlu, a.g.e., I, cz.
1, s. 226, 227, 319).
Türk beşeri hukukunda iştirak hâlinde mülkiyet çeşidine giren
ortaklıklar çok sınırlı olup şunlardır: Miras ortaklığı (T.M.K., Mad. 581); âdi
ortaklık (T.B.K., Mad. 520); karı koca arasında mal ortaklığı (B.K, Mad. 534;
M.K. Mad. 211/1, 2); ölen eşin mirasçılarıyla sağl kalan eş arasında uzatılmış
mal ortaklığı (M.K. Mad. 225) ve âile şirketi emvâli (M.K Mad. 323) bunlar
arasındadır.
Başka bir şeye bitişik ve onunla meşgul bulunan malın
rehnedilmesi:
Hanefilere göre, rehnedilen şeyin kabzdan sonra, rehin
hakkısahibinin eli altında bulunması gerekir. Bu yüzden ağaçlar istisna
edilerek bu ağaçların üzerindeki meyveleri, toprağı rehnetmeden, üzerindeki
ekini rehnetmek geçerli değildir. Çünkü ağaç ve toprak rehne dahil edilmeyince,
ürün kabzedilmiş ve rehin alanın kontrolüne girmiş bulunmaz. Yine rehnedilen
maldan başkasıyla meşgul olan bir mal da rehnedilmez. Bir yeri, üzerindeki
ağaçlar veya ekinler müstesnâ olmak üzere rehnetmek gibi. Çünkü bu durumda, rehnedileni
tek başına kabz mümkün olmaz. Burada ortak malın (muşâ') rehnedilememesi
prensibine kıyas yapılmıştır.
Çoğunluk Islâm hukukçularına göre ise; ortak malın rehni caiz
olduğu gibi, kendisine başka bir şey bitişen veya meşgul olan şeyler de rehne
konu olabilir. Çünkü bunların, bitişik olan şeyle birlikte teslimi mümkündür.
Hanbelîlere göre, arazı veya evin rehninde, satışa giren şeyler rehin akdine de
girer. Arazı rehninde, eğer ağaçlar meyveli ise, yetişmiş durumda olan açık
meyveler rehne dahil olmaz. Meyveler açıkta değilse akde girer. Nitekim satım
akdinde de aynı kritere göre amel edilir. Şâfiîlere göre ise meyveler açıkta
olsun veya olmasın, mutlak olarak akde dahil değildir (el-Kâsânî, a.g.e., VI,
138, 140; Ibnü'l-Hümâm, a.g.e, VIII, 205; Zeylâî, a.g.e., VI, 69; Ibn Âbidîn,
a.g.e., V, 350; Ibn Kudâme, el-Muğnî, IV, 333, 340; el-Cezîrî, el-Fıkh
Ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa, 3. baskı, Kahire, t.y., II, 326; Bilmen, a.g.e., VII,
11, 12).
İŞ YERİNDE VE İMALAT YERİNDE KADIN İŞÇİ,MÜSTAHDEM VE SEKRETER
ÇALIŞTIRMAK CAİZ MİDİR?
İslam dini çalışmak veya çalıştırmak hususunda erkek ile kadın
arasında fark gözetmektedir.Yani bir erkek çalışabildiği gibi bir kadın da
çalışabilir.Bir erkek iş veya imalathane sahibi olabildiği gibi kadın da
olabilir.Bunun için bir fabrikaya sahip olan bir kadın ihtiyaç ve maslahatına
göre hem erkek hem kadın işçi çalıştırabilir. Bir erkek de sahibi olduğu
fabrikasında ve imalathanesinde hem erkek hem de kadın çalıştırabilir.Fabrikada
veya imalathanede çalışan işçilerin hepsi kadın veya hepsi erkek iseler ortada
herhangi bir mesele yoktur.Bir kısmı kadın bir kısmı da erkek ise ve çalışma
yerleri ayrı ise yine herhangi bir mesele yoktur.Fakat halvet ve birbirine
yabancı olan erkekle kadınların karışık olarak birarada çalışmaları ve gayri
meşru yaşamaya vesile olacak şekilde birarada bulunmaları özelliklede
kadınların islami tesettüre riayet etmemeleri kesinlikle haramdır.
Kadın sekreter tutma meselesine gelince ,onu tutan kimsenin
durumuna göre değişir. Yani kadın sekreter bir kadın tarafından tutulmuşsa
herhangi bir problem yoktur.Yabancı bir erkek tutması halvete ve yalnız
başlarına kalmalarına vesile olacağı için caiz değildir.Sekreter tutmak isteyen
kimse erkek ise bir kadını yanında sekreter olarak
çalıştıramaz.Haramdır.Peygamber (s.a.v)şöyle buyuruyor:''Bir erkek yalnız
olarak bir kadınla kaldımı mutlaka onların üçüncüleri şeytandır.''(Tirmizi)
İŞÇİ ÜCRETLERİNİN MİKTARI:
Işçi ücretlerini miktar olarak belirleyen bir ayet veya hadis
yoktur. Ancak ayet ve Hadislerde adaletli bir ücretin belirlenmesi için bazı
ölçüler verilmiştir. Çünkü işin çeşidi, çalışma süresi, beldenin ekonomik
şartları, işçinin becerisi ücretin miktarı üzerinde etkili olan unsurlardır.
Alış-verişlerde eşya fiyatlarını uzun sure sabit tutmak mümkün olmadığı gibi,
emeğin değerini de dondurmak mümkün olmaz. Islâm'da çeşitli iş ve meslekler
için maktu ücret miktarları belirlenmemekle birlikte, bunun, iş akdi yapılırken
tespiti öngörülmüştür. Aksi halde iş akdi geçersiz olur ve işçi çalıştığı
günler için emsal ücrete hak kazanır.
Emeğiyle çalışan kimsenin, ücret veya maaş miktarının işçinin
kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin yeme, içme, giyim, eğitim,
barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde olması gerekir. Ayetlerde
şöyle buyurulur: "Şüphesiz Allah adaleti, iyıliği ve yakın hısımlara
muhtaç oldukları şeyleri vermeyi emreder"(en-Nahl, 16/90). "Ölçü ve
tartıyı tam yapın. Insanlara mal ve ücretlerini eksik vermeyiniz"
(el-A'râf, 7/85).
Hz. Peygamber bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Bir kimse bizim
işimize tayin olunursa, evi yoksa ev edinsin; bekarsa evlensin; hizmetçisi
yoksa hizmetçi ve biniti yoksa, binit edinsin. Kim, bunlardan fazlasını isterse
o, ya emanete hıyânet eder veya hırsızlığa düşebilir" (Ebû Dâvud, Imâre,
10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 299).
Burada, ücret ve maaşların, işçi, yahut memur kesimine sağlaması
gereken hayat seviyesine işaret edilir. Buna göre, işçi ücretinden; memur
maaşından yapacağı tasarruflarla makul süre içinde ev edinebilmeli; bekârsa
evlenebilmeli ve arabası yoksa, bir araç satın alabilmelidir. Ayrıca, bu aracı
rahat kullanabileceği ekonomik bir ortamın meydana gelmesi de amaçlar arasında
sayılabilir. Gerçekte, işçinin ürettiği ekonomik değerlerin bedelleri içinde,
bu sayılanları karşılayacak ölçüde emek bedeli vardır (Hamdi Döndüren, Çağdaş
Ekonomik Problemlere Islâmî Yaklaşımlar, Istanbul 1988, s. 166-176).
Beşinci Raşid Halife Ömer b. Abdülazîz (ö. 101/720) işçi kesimine
şöyle seslenmiştir: "Herkesin barınacağı bir evi, hizmetçisi, düşmana
karşı yararlanacağı bir atı ve ev için gerekli eşyası olmalıdır. Bu imkânlara
sahip olmayan kimse borçlu (gârim) sayılır ve zekât fonundan desteklenir"
(Ebû Ubeyd, el-Emvâl, Nşr. M. Halil Hurras, Kahire 1388/1968, s. 556).
Kısaca, yukarıdaki ölçüler içinde temel ihtiyaçlara göre, çeşitli
san'at ve meslekler için belirlenecek ücret veya maaş, eşya fiyatlarında
meydana gelebilecek artışlar oranında, ücreti yeniden belirleme hakkı doğar.
Işçiye, gücünü aşan iş yüklememek gerekir. Ayette şöyle buyurulur:
"Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez "
(el-Bakara, 2/286). işçiye ağır yük ve yükümlülükler yükletilirse, ona yardım
etmek gereklidır (bk. Buhârî, Imân, 22, ltk, 15; Müslim, Eymân, 40).
Işçi, namaz ve oruç gibi farz ibadetleri ve sünnet çeşidine giren
taatleri yerine getirme hakkına sahiptir. Işverenin, işin yoğun olması
nedeniyle cemaatle namaz kılmaya izin vermeme hakkı vardır. Ancak tek başına
kılınması caiz olmayan cum'a ve bayram namazları bundan müstesnadır. Eğer
yakında bir mescid varsa, ibadet süresi için işçinin ücretinden bir kesinti
yapılmaz. Çünkü bu, büyük bir süre kaybına yol açmaz. Ancak cuma namazı kılınan
yer günün dörtte birini alacak kadar uzak olursa, geçen sure ücretten
düşürülebilir (Ibn Abidin Reddü'l-Muhtâr, Beyrut, t.y., V, 59).
Işçiye akitle belirlenen ücret ve maaş dışında yeme, içme, giyim
eşyası gibi sosyal yardımlar yapmak prensip olarak zorunlu değildir. Ancak bu
gibi yardımlar iş akdinde yer alır veya örfleşmiş bulunursa, buna uymak gerekir
(Ali Haydar, Dürerü'l Hukkâm, Istanbul 1330/1912, I, 926, Mecelle, Madde, 43,
576; Hamdi Döndüren, a.g.e., s. 185-187).
İSLAM DİNİ KAR İÇİN BİR SINIR GETİRMİŞ MİDİR?
İslam dini kar için bir sınır getirmemiş, yüzde şu veya bu kadar
kar edilecek diye bir kayıt koymamıştır. Arz ve talebe bırakmıştır. Ancak İslam
dini, güzel ahlak ve takvayı emretmek ve yasakladığı hile ve fahiş fiatın önüne
set çekmekle bunun hududunu göstermiş oluyor. Bununla ilgili Peygamberin şu
sözlerini dinleyelim: "Din nasihattır" (Müslim). "Sizden
biriniz, kendi nefsi için arzu ettiği şeyi mü'min kardeşi için de arzu
etmedikçe iman etmiş olmaz" (Müslim, Cami' al-Sağir). "Bizi aldatan
bizden değildir" (Müslim, Cami al-Sağir).
Fahiş bir fiyatla malı satıp müslümanları aldatmak lanetin
inmesine vesile olduğu gibi, halkın muhtaç olduğu şeyleri piyasaya sürüp normal
bir fiatla satmak da rahmetin nüzulüne sebebdir. Devletin, satılık meta'ın
fiatını, narh koyup ta'yin etmesi dinen doğru değildir. Fıkıh kitapları bunun
mekruh olduğunu kayd ediyorlar (İbn Abidin). Peygamber (sav) zamanında bir ara
eşyanın fiatı yükseldi , bunun üzerine ashabı bir kısmı: Ey Allah'ın Resulü!
Eşyanın fiatını tesbit buyur, dediler. Peygamber (sav) bunlara cevaben şöyle
buyurdu: "Fiatı tesbit eden, rızkı daraltıp genişleten, rızkı veren
Allah'tır. Sizden hiç biriniz ne kan ne de mal haksızlığı hususunda benden bir
şey istemeden Allah'a kavuşmamı umarım" Ebu Davud, Tirmizi). Ancak piyasa
ile oynayıp ticaret düzenini bozan olduğu takdirde zarurete binaen devlet
müdahale edip eşyanın fiatını tesbit edip kar için bir hudut çizebilir.
İSLAM HUKUKUNA GÖRE PARANIN DEĞİŞMESİ VE BUNUNLA İLGİLİ HÜKÜMLER
1- Çağımızdaki ekonomik problemlerin en başta gelenlerinden ve
dünya devletlerinin çoğunda bireyi de toplumu da etkileyenlerinden birisi de,
şüphesiz "enflasyon' meselesi ve beraberinde getirdiği, paranın satınalma
gücüne büyük ve tehlikeli düzeydeki etkisidir. Şöyle ki; enflasyon yüzünden
satınalma gücü zayıflar, azalır ve sonuçta da bu; satım eşyası (mal),
menfaatler ve hizmetler karşısında paranın değer kaybına yol açar. Nitekim çoğu
ülkenin ekonomik politikasi, o ülkeyi, parasının değerini, diğer ülkelerin
parasına veya altına oranla düşürmek zorunda bırakır ve uygun oranda düşürür.
Bazan da bunun aksine, parasının değerini yükseltmek zorunda kalırve gerekli
nispette yükseltir.Günümüzde bazı ülkeler, belirli bir ekonomik politika
gereği, sınırları dışında parasının geçerliliğini yasaklamıştır. Netice olarak
da başka herhangi bir ülkeye götürülmesine engel olmakta, eğer herhangi bir
yolla çıkarılacak olursa, bu sefer de girmesini yasaklamaktadır. Bazı ülkeler
de, kendi sınırları dahilinde altınla, ya da kendi parasından başka bir parayla
muameleyi yasaklamıştır. Bu uygulama, aksine davranmak caiz olmayan ve aksi
yönde yapılan her türlü ittifakın geçersiz sayılacağı, genel bir rejim olarak
görülür. Bazı devletler de zaman zaman geçerli paralarını iptal eder ve terim
olarak "para" kabul ettiği bir başka parayla değiştirir vs.Iktisadı
politikalar açısından durum budur. Bireylerin muameleleri açısından ise; çoğu
zaman kişi, acıdığı ve yardım etmek istediği için, belli bir meblağı, belirli
bir zamana kadar bir başkasına verir. Gaye, onun ihtiyacını gidermek ve
sıkıntısını bertaraf etmektir.Ödeme günü geldiğinde, borç veren görür ki,
kendisine dönen meblağ, satınalma gücüne veya altına ve gümüşe, ya dâ, diğer
paralara göre; ona karz olarak verdiğin, verdiği gündeki değerinden az, ya da
çok fazladır, ya da çok azdır. Isterse rakamda ve nicelikte ona eşit olmuş
olsun.Yine çoğu zaman bir tüccar, bir eşyayı, üzerinde anlaştıkları ileri bir
zamanda. vadeli olarak ödemek üzere, belli bir para ile satın alır. Zaman gelip
ödeme yaklaşınca, taraflardan herbiri, üzerinde anlaştıkları meblağın,
satınalma gücü bakımından, ya da diğer paralara oranla kıymeti bakımından
durumunun, akdi yaptıkları ve zimmete geçtiği andaki durumuyla değişiklik
arzettiğine şahit olur.Ya da çoğu Islâm ülkelerinde âdet olduğu üzere koca,
zevcesinin mehrinin bir kısmını, ya da tamamını zimmetinde borç olarak tutar ve
ödeme günü ancak, ölüm, ya da ayrılma vakalarıyla gelmiş olur ki, buna
"müeccel mehir" tabir edilir. Ama bu müeccel mehir pozisyonlarının hemen
hemen hepsinde, işin gerçeği şudur : Mehir olarak kabul edilen ve kocanın
zimmetinde borç olarak kalan bu nakdin, verilmesi gerektiği gündeki değerinde,
zimmette sabit olduğu gündeki değerine oranla fahiş farklılıklar ortaya
çıkmıştır.Bunlar üzerinde duracağımız meselenin sadece bazı şekilleridir. Bunun
yanında sorunun sayılamayacak kadar kompleks yan meseleleri, tehlikeli
sonuçları ve pek çok boyutları vardır ve değişik sahalarda bireyi, toplumu ve
devleti ilgilendirmektedir. Ancak konunun bizi burada ilgilendiren yönü sebebi
ve kaynağı ne olursa olsun - para durumlarının değişmesi halinde, malî
muamelelerle ilgili olan tarafı ve bunun zimmetlerdeki borçlara etkisidir.Bu
yön, gerçekte ve haddi zatında -özellikle bu asırda- çok fazla önem kazanmış ve
son derece tehlikeli bir hal almış ise de, ana ilkeleri ve temel prensipleri
itibariyle müslümanların muamelelerinde ve fıkıhlarında, geçen bin yıldan daha
fazla zamandan beri bilinmekte olan bir şeydir.
İSLAM HUKUKUNDA RÜŞVET'İN DURUMU (İBN NÜCEYM)
Bir müddet geçtikten sonra bile olsa HAK'kı zafere erdiren,
doğruluğu gâlip getiren, yalancıları rezil eden, hakta adaleti yayan ve bâtıla
götürenleri engelleyen Allah'a hamdolsun. Peygamberlerin en şereflisine, onun
ehl-i beytine, ashabına, hepsine salât ve selâm olsun.Imdi bu; rüşvet ve
kısımları, bu meyanda kadı'nın (hâkimin) alması câiz olan ve olmayan, helâl
olan ve haram olan rüşvet hakkında, rüşvetle hediye arasındaki fark ve rüşvet
olarak alınan bir şeye sahip olunup olunamayacağı, ceza olarak uygulanan
ta'zirin teşhir edilip edilemeyeceği hususlarında kısa bir risâledir.Günümüzde
bununla ilgili bir fetvâ hadisesi olup ta Hanefilerden birisi kadıya (Hâkime)
verilen rüşvetin de emir'e (hükümet yöneticisine) verilen rüşvet gibi olduğunu
zannederek, nakledilegelen nasların hilafına cevap vermesi üzerine, bizi
sevenlerden bazılarının teşviki, beni bunu yazmaya sevketti. Allah'tan,
rızasına muvafık kılmasını dilerim.Rüşvet'in lugat ve istilahî olmak üzere iki
mânâsı vardır. Lugattaki manası, "cu'l", yani yerine savaşan gaziye,
ya da işçiye verilen şey demektir. Kâmus'ta: Rüşvet (sin ile) cu'l demektir.
Çoğulu "Rusan" ve "Risen" gelir. "RASA" (Fiil
olarak) cu'lu onaverdi. "IRTESA" onu aldı ve "ISTERSA" istedi
demektir, deniyor. El-Misbâh'ta ise: "Rişvet" (kesre ile): Kendi
lehine hükmetmesi, ya da istediğine ulaştırması için kişinin hâkime, ya da
başkasına verdiği şeydir. Çoğulu "Rişan" gelir. Tıpkı
"Sidratün"ün çoğulu "Sider" olduğu gibi. Dammeli olarak
"Rüşvet" şekli de kullanılır. O takdirde çoğulu "Ruşan"
gelir. (KA-TE-LE) babından olarak, "Rasevtühü-Rasven", ona rüşvet
verdim, demek olur. "'Irtesâ" rüşvet aldı demektir. Aslı
"Rasâ-el-Ferhu" ifadesindendir ki, kuş annesinin kendisini yedirmesi
için kafasını uzattı manasınadır, deniyor. E1-Mu'rib'te de: "Rişve"
ve "rüşvet", Cemileri er-Rusa; "Rasâhu" Yani ona rüşvet
verdi. "Irtesâ" ondan aldı, fiilindendir, denmekle iktifa
ediliyor.Istilahta ise, el-Misbâh'taki gibi tarif edilir.Sünnet'te ise rüşvetin
haramlığı hükmüne delâlet eden bir çok hadîs-i şerif vardır. Bu
meyanda:(Allah'ın lâneti rüşvet verenin ve alanın üzerine olsun:) (Hükümde
rüşvet verene ve alana Allah lânet eylesin.) (Rüşvet verene de, alana da,
aralarında rüşvet için aracılık yapana da Allah lânet eylesin.) hadîs-i
şeriflerini zikredebiliriz.Rüşvetin kısımlarına, haram olanına ve haram
olmayanına gelince : Kâdî Hân, fetvâlarının el-Kâdâ bahsinde der ki
:"Rüşvet dört türlüdür. Bir çesidi vardır ki, her iki taraf içinde
haramdır. Kadıyı (yani hâkimligi) rüşvet ile olsa, bu adam hâkim olamaz. Bu durumda
rüşvet, alana da, kadıya da haram olur. Bu bir ikincisi, kendi lehine hüküm
vermesi için hâkime rüşvet verse, bu rüşvet de her iki taraf için haramdır.
Hüküm ister bi-hakkın verilmiş olsun, ister olmasın, değişmez.Diğer bir şekli:
Malının ya da canının.telef olacağı korkusuyla rüşvet verse, bu rüşvet alana
haramdır ama, verenin vermesi haram değildir. Yine malında gözü olana, malının
bir kısmını rüşvet olarak verip; kalanını kurtaranın durumu da böyledir.Bir
diğer şekli: Devlet idarecilerinin nezdinde işini takip etmesi için rüşvet
verse, veren için vermesi helâldir ama, alan için alması haramdır. Bu durumda
verdiği rüşvetin alana da helâl olabilmesi için; veren, alanı, rüşvet vermek
istediği miktarla, bir gün geceye kadar ücretle tutar. Çünkü bu nevi icâre
sahîhtir. Sonra müste'cir (ücretle tutan) dilerse onu yaptıracağı bu işte,
dilerse başka işte çalıştırır. Bu, devlet idarecisi nezdinde işini takip etmesi
için rüşveti önceden verirse böyledir. Hiç rüşvet adı etmeden işini takip
etmesini istese ve işi olduktan sonra rüşvet verse durum ne olur? Bunda ihtilâf
vardır. Alanın alması helâl olmaz diyenler varsa da, sahîh olan, helâl olur
diyenlerin görüşüdür. Zira, bu, bir nevi iyilik, mükâfaat ve ihsandır. Aynen
imâma ya da müezzine, şart koşmadan bir şey vermek gibidir. Hâkimin rüşvet
alması helâl olmadığı gibi, hâkim olmazdan önce kendisine hediye vermek âdeti
olmayan yabancıdan hediye alması da câiz değildir. Borç ve iare de hediye
gibidir.Fıkıh kitaplarının vasiyyetler bölümünde fukaha; kişinin canını ve
malını zûlümden kurtarmak için, kendi hakkında verdiğin rüşvet olmayacağını,
başkasında olan malını çıkarabilmek için sarfettiğinin ise rüşvet olacağını
söylerler. elHulâsa adlı kitapta denir ki : Hâkim rüşvet alıp hüküm verse, ya
da hüküm verdikten sonra rüşvet istese ve hâkimin oğlu veya onun için şehadeti
kabul edilmeyecek birisi alsa, hüküm nâfiz olmaz. Ancak tevbe eder ve aldığını
geri verirse, verdiği hüküm sahîh olur.el-Akdiye'de de şunlar vardır: Hediyeler
üç türlüdür: Verene de alana da helâl olan: Mücerred sevgiden dolayı verilen
hediyeler gibi. Ikincisi, her iki tarafa da haram olan: Yaptığı zulümde,
kendisine yardım için verilen hediye gibi. Üçüncüsü, verene vermesi helâl olan
: Zalime, zûlmünü def etrnek için verilen hediye gibi. Bu alana haramdır.Bu
hususta çıkış yolu şöyle dir : Işini gördüreceği adamı iki üç gün gibi bir
zaman ücretle tutar. Sonra -eğer yaptıracağı iş, meselâ bir mesaj götürmek
gibi, ücret vermenin câiz olduğu bir iş ise- onu bu işte çalıştırır. Ama
çalıştıracağı süreyi tayin etmezlerse,bu câiz değil dir.Bütün bunlar şartlı
olursa böyledir. Ama hediye şartsız olarak verilse ve fakat alan, kendisine;
devlet dairelerinde ona yardım etmesi için hediye verdiğini kesinlikle bilse,
ulemâmız bunda bir beis olmadığı görüşündedirler.Her hangi bir ön şart olursa
böyledir. Ama hediye şartsız olarak verilse ve fakat alan, kendisine devlet
dairelerinde ona yardım etmesi için hediye verdiği kesinlikle bilse, ulemâmiz
bunda bir beis olmadığı görüşündedirler.Herhangi bir ön şart ve bekleyiş olmaksızın
ihtiyacını giderse ve ondan sonra hediye verse, bunu kabul etmekte bir beis
yoktur. Bu hususta almanın hoş olmayacağına dair Ibn Mes'ûd'dan rivayet edilen
haber, takvânın ileri derecesini bildirir. Bu husus Bezzâziye'de de
aynıdır.Hâkim bir tutanak yazsa veya bir taksim işini üzerine alsa ve bunları
yaptığı için ecr-i misil istese hâkkıdır Ama küçük bir kızın nikâhına veli
olsa, herhangi bir şey alması helâl değildir. Zira kendisine vacip olan bir
şeyi yapmıştır. Vâcip olan bir şeyi yapma karşılığında ücret almak ise câiz
değildir. Yok eğer üzerine vacip olmayan bir şeyi yapsa ücret alması câiz olur
.
Fetevây-ı Kâdîhân'da el-Bakkâlî'den naklen şöyle bir şey vardır:
Birisi. bir bekâr kızın nikâhını (velisi olarak) akdettiğimde bir dinar alırım.
Dul ise yarım dinar alırım dediğinde, kızın başka velisi yoksa. onun bunu
alması helâl olmaz. Ama bir başka velîsi varsa biraz önce zikrettiğimiz hükme
binaen aldığı helâl olur.Yetimin malını satsa da bir şey alamaz. Eğer alsa ve
bey de de mezun olsa, alış verişi nâfiz değildir. Fethu'1-Kadîr'deki ifadeye
göre, rüşvet dört kısımdır. Alana da verene de haram olanı vardır. Kazâ ve
imâret makamlarını elde etmek için verilen rüşvet bu kabildendir. Bu şekilde iş
başına gelen kadı olamaz. Ikincisi, kadının hüküm vermek için rüşvet alması
durumudur. Bu da her iki taraf için haramdır. Rüşvet alarak hüküm verdiği
hâdisede hükmü nâfiz (geçerli) değildir. Ister bi-hakkın, isterse bâtıl bir
hüküm vermiş olsun, değişmez. Eğer haklı bir hüküm vermişse o, zaten ona
vâcipti. Binaenaleyh, buna karşılık bir mal alması câiz olamaz. Bâtıl bir hüküm
verdiği takdirde ise, durum daha da açıktır. Önceden rüşvet alıp hüküm
vermesiyle, önce hüküm verip sonra rüşvet alması arasında da bir fark
yoktur.Üçüncüsü, bir zararı def etmek, ya da bir menfaati celbetmek maksadıyla,
devlet dairesinde bir işi halletmek için rüşvet almak halidir. Bu, alana
haramdır ama, verene haram değildir.El-Akdiye'de hediye kısımlara ayrılırken
bu, hediyenin kısımlarından olarak gösterilmiştir.Dördüncüsü, malına ve canına
karşı korkusu olduğu kimseye, bu korkusundan kurtulmak için verdiği şeydir. Bu,
veren için helâldir ama alan için haramdır. Zira müslümandan zararı def etmek
vâciptir. Vâcibi yerine getirmek için mal almaksa câiz degîldir. E1 Kunye'de
mahzurlu olan şeyler babında şöyle denir :Zalimler, halkın ormanlardan odun
yapmasına, kendilerine bir şeyler verilmeksizin müsaade etmiyorlarsa, o şeyi
vermek de,almak da haramdır. Zira verilen bu şey rüşvettir.Aynı yerde,
âşıkların rüşvet olarak verdiklerinin de mülk edinilemeyeceği yazılıdır. Bu
sağlam nakillerle anlaşılmış oldu ki, kadı'ya (hâkime) verilen rüşvet, her iki
taraf için de haramdır. Ister hükümden önce olsun, ister sonra olsun, ister
haklı bir hüküm vermesi istensin, ister bâtıl ile hükmetmesi istensin, hepsi
eşittir. Yine anlaşılmış oldu ki, hakime verilen hediye de rüşvet gibidir;
dolayısıyla her iki taraf için de haramdır. Meselâ bir adam, hâkime gelip bir
miktar mal vererek, kendi lehine hükmettiği için verse, veren bir haram irtikâp
etmiş olur. Binaenaleyh, hâkim bunu kabul etmese ve onu tâzir ile cezalandırmak
istese bu, şu fıkhî kaideden dolayı onun hakkıdır: "Belli bir had cezası
olmayan bir masiyeti işleyene ta'zir vâcip olur." El-Bedâye'de
kaydedildiğine göre, ta'zirin vâcip olmasının sebebi, şeriatte tayin edilmiş
bir haddi bulunmayan bir cinayeti irtikâp etmesidir. Bu cinayet ister Allah'ın
hukukuna, isterse kul hukukuna karşı yapılmış olsun. Vücûbunun şartı ise,
sadece akıldır. Binaenaleyh, belirli bir had cezası olmayan bir cinayeti
irtikâp eden her akıllıya ta'zir uygulama salâhiyeti var mıdır? denirse,
Câmi'ul-Fusûleyn ve daha başka yerlerdeki ifadeye dayanarak, evet vardır,
deriz. Aleyhine hüküm veren kadı'ya, "Rüşvet aldın!" derse, kadı'nın
ona ta'zir uygulama yetkisi vardır.Ta'zir cezasıni teşhir ederek uygulamak da
câizdir. Çünkü bu da bir nevi ta'zirdir. Imâm Eba Hanife'nin, yalancı şahidlik
yapan için, "Sokaklarda, toplulukların huzurunda teşhir edilerek ta'zir
edilir. Başka cezası yoktur." sözü bunu gösterir. Imâmeyn ise acıtacak
şekilde dövülüp hapsedileceğini söylerler. Fethu'l-Kadîr'de: "Imâm Azam'ın
(Tâzir uygulamam) sözü, (Dövmem) manasında olmuş oluyor. Neticede ta'zirinde
ittifak vardır. Şu kadar var ki, Imam ta'zir edilenin bu durumunu, sokaklarda
teşhir ettirmekle iktifa etmiştir. Bu da bazan gizlice dövülmesinden daha ağır
bir ceza olur. Imâmeyn ise, buna dövmeyi de ilâve etmişlerdir:" deniyor:
Mesele, el-Inâye de ve başka kitaplarda da böylece izah edilmiştir. Teşhirin
bir nevi ta'zir olduğunu ifade etmişlerdir. Binaenaleyh, kadı (hâkim), yalancı
şahidi cezalandırmakta başkası için bir maslahat murad etse, bozguncuları men için
ona ta'zir uygulama yetkisi vardı;. Çünkü ta'zir, kadı'nın görüşüne
bırakılmıştır.Şöyle bir soru akla gelse: Acaba kadı'nın, ta'zirde yüzü
karartma, ya da sakalının bir tarafını traş etme yetkisi var mıdır ? Çünkü
bunlar "Müsle" (Uzvu keserek cezalandırma) kabilindendir. Bu ise
yasaklanan bir şeydir. Evet yapabilir deriz. Zira bunlar müsle cinsinden
değildir. Bunun ne olduğuna verilecek cevap, Hz. Ömer'in şu fiiline verilecek
cevabın tâ kendisidir: Ibnu Ebî Şeybe'nin kendi senediyle rivayet ettiğine
göre, Hz. Ömer (radıyallâhü anh) Şam diyarındaki valilerine, yalancı şahide
kırk sopa vurulmasını, yüzünün karartılmasını, sarığının boynuna atılmasını,
kafasının traş edilmesini ve hapsinin uzun tutulmasını yazmıştır. Abdurrezzak
da Musannefinde: Hz. Ömer (radıyallâhü anh) yalancı şahidin yüzünün
karartılmasını, sarığının boynuna atılmasını ve kabîleler arasında
dolaştırılmasını emretti, diye rivayet eder. Fethül-Kadîr'de bunun
"müsle" olup olmadığı görüşü cevaplandırılırken deniliyor ki:
"Müsle" ancak uzuvları, ya da bedendeki uzuv gibi şeyleri kesmekle
olur ve devam eder. Yıkamakla kaybolacak arazî şeyler "müsle"
değildir. Ulemadan bazıları da Hz. Ömer'in bu yaptığı bir siyaset idi.
Binaenaleyh, hâkim bir maslahat görürse, bunu yapma yetkisine sahiptir, diye
cevap vermişlerdir. Fethul-Kadîr'de ise, buna karşı, "Hz. Ömerin Şam
diyarındaki valilerine yazması, bu görüşü reddeder." den-miştir. Vurulacak
sopanın kırka vardırılması, bunun siyaset olduğunun delilidir. Zira ta'zir,
hadler derecesine vardırılamaz, denmesinin de bir manası yoktur. Zira bu,
ihtilaflı bir meseledir. Alimlerden bunu câiz görenler vardır. Buna göre
Hz.Ömer'in görüşünün de böyle olması câizdir. Buradan anlaşılıyor ki, siyaset,
şer'î bir nas vârid olmaksızın hâkimin, umumun maslahati için yaptığı şeydir.
Binaenaleyh, şayet hâkim, rüşvetin bu zamanda yaygın olduğunu göz önünde
bulundurarak, bunu azaltmak maksadıyla, başın bu şekilde teşhir edilmesini
umumun maslahatına uygun görürse, bunun için sevabı gerektiren bir iş yapmış
olur. Isterse şer'î bir nas bulunmasın. Kaldı ki, yalan yere şahidlik yapanın
durumu, buna asıl teskil eder. Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah
en iyisini bilir.
İSLAM'A HİZMET ETMEK GAYESİYLE OKUDUĞUNU SÖYLEYEN BİR BAYAN
BAŞÖRTÜSÜNÜ ÇIKARTARAK OKUYA BİLİR Mİ?
Bilindiği gibi Nur suresi'nin 31. Ve ahzab suresi'nin 33, 53 ve
59'uncu ayetlerinde kadınların örtünmeleri, vücutlarının zinet yerlerini
yabancılara göstermemeleri emredilmektedir. Bu konuda birço hadis vardır. Ama
bu hadisleri burada nakletmeye lüzum görmüyoruz.
Kadının bütün vücudunun avret olup olmadığı husus da mezhepler
arasında ihtilaflıdır. Şafii ve Hanbeli mezheplerine göre kadının istisnasız
tüm vücudu avret kabul edildiği halde Hanefi ve Malıki mezheplerinde eller ve
yüzün fitne korkusu olmadığı takdirde avret olmadığı belirtilmiştir
(Kitabu'l-Fıkh ala mezabili'l Erbaa, Sabuni, Tefsiru Ayat'il-Ahkam).
Tedavi gibi bazı zaruret hallerinde yabancı birisi bir kadının
avret kabul edilen bir uzvuna zaruret miktarınca ve tedavinin gerektirdiği
mahalli geçmemek şartıyla bakabılir (el-Merginanı, el-Hidaye). Allah Kur'an-ı
Kerim'de kadınların vücutlarını örtmelerini emredip başkalarına gösdermelerini
yasakladığına göre onların avret mahallerini yabancıların görebileceği şekilde
açmaları haramdır. Zaruret olmadıkça avret sayılan bir uzvun tamamını ya da bir
kısmını açamazlar.
Zaruret, yasak bir şeyi yapmadığı takdirde helakı veya helake
yaklaşmayı gerekli kılan şeydir (Suyuti, el-Eşbah ven-Nezair). Ali Haydar
Mecelle Şerhi'nde zarureti aynen şu şekilde tarif etmiştir: "Zaruret;
memnu tenavül etmediği takdirde helakı müstelzim olan haldir" (Ali Haydar,
Dürerü'l-hakkam şerhu Mecelletü'l-Ahkam).
Buna göre İslam'a hizmet etmek gayesiyle de olsa İslam'a taban
tabana zıt düşen, kadının namahrem yerlerini ve avretini açmaya zorlayan
okullarda okumanın zaruret kabul edilmesi mümkün değildir. Ayrıca kadınların
mutlaka bilmesi gereken şeyleri avretlerini açmayı gerektirmeyen okul ve
kurslardan öğrenmeleri pekala mümkündür. İslam hizmeti böyle bir yol ile ifa
edilmez. Ayrıca İslam tarihi hiçbir resmi tahsili olmadığı halde kendisini özel
olarak yetiştirip İslam'a ve ilme hizmet eden kadınlarla doludur. Şüphesiz
kadınların avret açma ve ihtilat gibi İslam'ın yasakladığı şeyler olmazsa
okutulmaları gerekli ve okumaları zaruridir, bunda büyük faydalar da vardır.
Ama bu haramı işlemeyi tecviz edemez. Bilindiği gibi "Zararları gidermek
maslahatları celb etmekten evladır." Diye meşhur bir fıkıh kaidesi vardır.
İslam'ın yasaklara gösterdiği itina emirlere gösterdiği itinadan daha büyüktür.
Hz. Peygamber bir hadisinde:
"Ben size bir şey emrettiğim zaman ondan gücünüzün yettiği
kadarı yapınız. Bir şeyden nehyettiğim zaman da ondan kaçınız" buyurur.
Bundan dolayı meşakkatıdefetmek için vacibi terk etmek caizdir,
ama günahları, özellikle büyük günahları işlemekte müsamaha yoktur. Bezzazı'nin
ifadesine göre avret yerini örtecek bir şey bulamayan kimse nehir kenarında da
olsa istincayı terk eder. Çünkü yasak emre tercih edilir. Kadına gusül gerekse
ve erkeklerden gizlenecek bir yer bulamazsa guslü terkeder (İbnu Nüceym
el_eşbah ve'n-Nezair).
Demek oluyor ki bir haramı işlememek için farz bile terkedilir. O
halde sadece umulan bir maslahat için nassların haram kıldığı bir şeyin
işlenmesi tecviz edilemez. Bize göre bu her okul için aynıdır. Müslümanların
kadınların başlarını açabilmeleri için İslam'ın hükümlerini zorlayacakları
yerde, kadınların İslami kıyafetler içerisinde okuyabilmelerinin çarelerini
araştırıp bu yolda gayret sarfetmeleri gerkir.
İSLAM'A GÖRE KARABORSANIN HÜKMÜ NEDİR?
İslam hukukuna göre piyasayı serbest bırakıp ona müdahale etmemek
gerekir. O, arz ve talebe göre kendi kendini ayarlayacaktır. Bunun için
Peygamber (sav)'in zamanında piyasa oynayıp fiyatlar anormal bir şekilde
yükselince, Peygamber (sav)'in duruma müdahale etmesi istendi ise de müdahaleyi
uygun görmeyerek şöyle buyurdu: "Fiyatları tesbit eden, darlığğı ve
bolluğu veren ve rızıklandıran Allah'dır" (et-Termizi). Ancak suni
pahalılık yaparak fiyatlarla oynayan olduğu ve amme maslahatı işe müdahale
etmeyi gerektirirse, o zaman müdahale etmek narh koymak caizdir. Buna muhalefet
etmek de caiz değildir (el-Hidaye). Bunun ilçin karaborsa muameleleri ammeye
zarar verdiğinden tasvip edilemez.
İSLAM'DA SENET VE ÇEK ALIP VERMEK CAİZ MİDİR?
İslam'a göre senet, çek; gerçekte para sayılmamaktadır. Para
sayılmadığı için de temelde bu tür şeylerle alış veriş yapmak caiz değildir.
Ayrıca verilen senet ve çekler, karşılıksız çıktığından günümüz
piyasasında da böyle olaylara sık rastlandığından bu gibi şeylerle alış veriş
yapmanın caiz olmayışının sebebi anlaşılmaktadır.
Ancak, senet veya çek veren kimse, bunları alanı "tahsil
etmesi için" vekil tayin ederse ve o da bunların karşılığı olan parayı
alırsa, bu gibi kullanımlar caizdir. Dolayısıyla bugün elden ele dolaşan senet
ve çekler, "vekalet usulüyle istihsal"e girdiğinden caiz olmaktadır.
İSLAMİYETİN UYGULANMADIĞI YERDE CUMA NAMAZININ FARZ OLUP OLMADIĞI
HAKKINDA ÇELİŞKİLİ SÖZLER SÖYLENMEKTEDİR. BUNUN MAHİYETİ NEDİR? CUMA NAMAZI NE
ZAMAN FARZ OLMUŞTUR ?
Cuma namazı hicretten önce farz kılınmıştı. Ancak müslümanların
durumu çok nazik olduğundan Mekke'den önce Medine'ye yakın Naki' al-Hadimat
isimli bir köyde kılındı. Ve ilk cuma namazını kıldıran Es'ad bin Zürare
olmuştur. Peygamber (sav) ilk cuma namazını Mekke'den Medine'ye hicret
esnasında Kuba ile Medine arasında beni Salim bin Avf'a ait bir vadide
kıldırdı. Kılınan her iki cuma namazı da henüz İslam devleti meydana gelmeden
evvel olmuştu ve tabi'i olarak İslam şeriatı da hakim değildi. Cuma namazı diğer
namazlar gibi bir namazdır. İslam devletinin oluşu ve şeri'atın uygulanması ile
hiç bir ilgisi yoktur. Hiç bir ayet ve hadis veya mezheb cuma namazının bir
yerde kılınabilmesi için İslam devletinin hakim olmasını veya İslam şeri'atının
tatbik edilmesini şart koşmamıştı. Hanefi mezhebinde üç kişi, Şafii mezhebinde
de kırk kişi bi-ittifak küfr diyarı sayılan "mesela: Birleşik Amerika'da”
bulunsa yine cuma namazını kılacaktır. Ancak Hanefi mezhebinde cuma namazı
kılınan yerde müslümanların emiri veya temsilcisi varsa düzeni korumak için
onun emriyle olacaktır. Emir yoksa, müslümanların uygun gördükleri bir kimse
onlara cuma namazını kıldıracaktır.
Müslümanların emiri bulunduğu halde cuma namazını kılmak için
cema'at kendi kendine bir imam ta'yin edemez, etse de nazar-ı itibare alınmaz.
Ve kılınan cuma namazı sahih değildir. (Şafii mezhebinde cuma namazında emir'in
tayini şart değildir). Amma emir olmazsa halk cuma namazını kıldırmak için bir
imam tayin edip cuma namazını kılacaklardır.
Hatta müslümanların başındaki emir cuma namazını kıldırtmayıp
yasaklasa müslümanlar, imkanı varsa onun sözüne bakmadan ve iznini almadan da
cuma namazını kılacaklardır.
Ayrıca bir gayr-i müslim, İslam diyarını istila edip müslümanların
başına geçerek müslüman bir kimseyi Vali (veya Kadı veya müftü) olarak ta'yin
ederse bu zat müslümanlara cuma ve bayram namazını kıldıracaktır.
Binaenaleyh şu veya bu memlekette cuma namazı kılınmaz deyip
halkın inancını bozup sarsmak, kutsal cuma namazından halkı soğutmak doğru
değildir. Düşmanın bize yapmak istediği şey de budur. Şu veya bu memleket
darü'l-harb de olsa cuma namazını kılmak mecburiyetindeyiz.
Peygamber(sav) buyurdu ki: Ehemmiyet vermiyerek üç cuma namazını
terk eden kimsenin kalbini Allah (c.c.) mühürler (Kütüb-ı Sitte, Hakim).
"Cuma namazlarını bırakmaktan vazgeçsinler. Yoksa Allah
kalbleri üzerine mühür basar, sonra gafillerden olurlar" (Müslim, Nesai,
Ahmed).
İSTİMNA (MASTURBASYON)
"Istimnâ" Arapça'da, "istihâ bi'l-yed" ve
"hadhada" olarak da bilinen masturbasyon, genellikle fıtrata, yani
genel olarak insanın yaratılışına, özel olarak da organlarının yaratılış gaye
ve görevlerine ters görülmüş ve Islâm bir "fıtrat" dini olduğu, bu da
fıtrata uymadığı için zaruret (zorunluluk hali) olmadıkça haram, ya da en,
azından mekruh görülmüştür. Fıtratı daha iyi anlamak için şöyle bir örnek
verebiliriz: Çivi, tahtaları birbirine tutturmak için yapılmıştır. Öyleyse
onunla şiş kebabı yapılmaya kalkılırsa insanın eli yanar, kebap da iyi olmaz.
Bu, işin fıtrat tarafıdır. Diğer yönden bir âyet-i kerîmede, irzlarını
koruyanlar övüldükten sonra: "...eşleri ve câriyeleri müstesna. Onlarla
olacak ilişkiden dolayı kınanmazlar. Işte bunun ötesine geçenler, haddi
aşanlardır..." (K.K. el-Mü'minûn 23/5-7) buyurulur. Çoğu müfessirler,
"bunun ötesine geçenler"e, eliyle istimna yâpanlar da girer, öyleyse
onlar da haddi aşmış (haram işlemiş) olur, demişlerdir. (Örnek olarak bk.
Kurtubî XII/105-106; Ibn Kesîr V/458; AIûsî XVNI/10-11) Ancak Alûsî, Cumhura
(çoğunluğa) göre istimna âdet haline getirilmişse (cinsel sapma halini almışsa)
bu âyetin kapsamına gireceğini, aksi halde girmeyeceğini söyler. (Alûsî, agk.)
Bir hadîste: "elini nikâhlayan met'undur" (Mahlüf,
Fetâvâ I/117: (Ancak mûracaat edebildiğim sahîh hadîs kitaplarında bu hadisi
bulamadım. Bu hadisî AIûsî, "meşâyihin rivayeti" diye nakleder. bk.
16\11) Saîd b. Cübeyr'in rivayet ettiği bir hadiste: "Zekerleriyle oynayan
bir ümmete Allah azab etmiştir" Atâ'nin bir rivayetinde: "Elleri
hamile olarak hasredilecek bir kavim duydum. Bunların elleriyle istimna
yapanlar olduğunu sanıyorum" demiştir.
Ayrıca Allah (c.c.), evlenme imkânı bulamayanların, imkân
buluncaya kadar iffetlerini korumalarını emretmiş (K.K. en-Nûr 24/33) böyle bir
yöntem uygulasınlar dememiştir. Rasûlüllah Efendimiz de: "Gençler! Imkân
bulanlarınız evlensin, çünkü bu, gözü ve iffeti daha iyi korur. Bunu yapamayan
oruç tutsun çünkü orucûn bunu sağlayacak bir kamçısı vardır." (Buharî,
savm 10, nikah 2,3; Müslim, nikâh 1,3) buyurmuş ve bekârlara çare olarak orucu
göstermiştir. Eğer istimna mübah olsaydı, çare olârak o gösterilirdi. Çünkü o
daha kolay bir yoldur, denmiştir. (Mahlûf, age I/117)
Ancak gerek sözkonusu âyetlerin istimnayı açıkça zikretmedikleri,
gerekse bu konudaki hadislerin bir kısmının zayıf oluşu sebebiyle, çoğunluğun
haram görmesine karşılık, istimnayı mahzursuz gören âlimler de vardır. Meselâ
Ahmed b. Hanbel bunu, tıpkı kan aldırmaya benzetmiş ve ihtiyaç duyulduğunda,
vücuttaki fazlalıkları dışarı atmaktan ibaret olduğu için câiz olduğunu
söylemiştir. (AIûsî XVNI/10: Burada AIûsî, Ahmed b. Hanbel'i o bu görüşünü,
Cumhurun haram olduğu kanaatini verdikten sonra verir. Ama mahlûf HanbeIî fıkıh
kitaplarında buna rastlayamadığını söyler, bk. Fet8v8 I/118: ibnü'I-Hümâm da
"haramdır, çünkü genellikle şehvet için yapılır, ancak umarım ki, cezası
yoktur" der. bk. AIûsî agk.) Hanefîlerce genel olarak haram görülmüş,
ancak; kişi bekârsa, ya da hanımından uzakta ise ve de şehvet kafasını aşırı
meşgul ediyorsa, ya da zinaya düşme endişesi varsa ve bunu kendini teskin için
yaparsa günah olmayacağı umulur. Ama zevklenmek ve şehvetlenmek için yaparsa
günâhkardır, denmiştir. (ibn Âbidîn N/160: Mezühib-i erba'a'da: "Bazı
Hanefi ve Hanbelîlerin, zinaya düşme korkusuyla caiz görmeleri zayıf bir
görüştür" denir. bk. V/152; Mâlikiler de cevazı için iki şartı öngörürler:
1. Zinaya düşme korkusu, 2. Evlenmeye güç yetirememe. bk. Kardüvî, el-Helâl
ve'I-harâm 165) Imam-i Şâfî önceki görüşünde (kadîm) câiz olduğunu söylerken,
sonraki görüşünde (cedîd) haram olduğu kanaatına varmıştır. (Bu konuda geniş
bilgi için bk. Zuhaylît VI/25) Mesele Rasûlullah'ın amcaoğlu Ibn Abbas'a
sorulduğunda: "Zina yapmaktansa bu iyidir" (Sa'rânî, Kesf) cevabını
vermiştir. Bütün bunlara göre; istimna genellikle hoş görülmemiş, fıtrata
(normal yaratılışın gereğine) zıt bir eylem kabul edilmiş, cinsel sapma halini
alması, psikolojik hastalık oluşturması gibi olumsuz yönleri hesaba katılarak,
haram, ya da mekruhtur denmiştir. Ancak daha büyük zararlara düsme endişesi
olduğu yerde; "iki zarardan başka alternatif yoksa, küçük olan zarar
tercih edilir", "zaruretler haram şeyleri mubah kılar"
kurallarınca yapılması câiz görülmüş, hattâ zina endişesi kesin ise, vacip bile
olur denmiştir. Alışkanlık oluşturması ve zevk için yapılması ise ittifakla
haramdır. Hanımının eli vs. azaları ile yapılması ise her halûkârda câizdir,
helâldir.
İVAZ( KARŞILIK OLARAK VERİLEN ŞEY)
Bedel, karşılık, yerine geçen, satım veya mali konudaki başka bir
akitte, taraflardan birisinin taahhüdüne karşılık, diğer tarafın vermek veya
yapmak yükümlülüğünde olduğu şeyleri ifade eden bir İslâm hukuku terimi. Çoğulu
"a'vaz" dır. Bir akit iki tarafa borç yüklüyorsa, buna "ivazlı
akit" denir. Satım, kira ve sulh akdi gibi. Taraflardan birisine borç
yüklüyor, diğer taraf borç yükü altına girmiyorsa, buna da "ivazsız (bilâ
ivaz) akit" denir. Hibe, vasiyet, âriyet gibi.
Bir satım akdinde satıcı malı vermeyi borçlanırken, alıcı da, bu
malın bedeli olan parayı ödemeyi üstlenmektedir. Burada mal ve bunun bedeli
olan para karşılıklı ivaz'lardır. Hibe akdinde ise bir taraf, meselâ bir
gayrimenkulünü karşı tarafa bağışlarken bir bedel talep etmediği için, akit
ivaz'sız olarak yapılmaktadır.
Hibe akdi gerek İslâm hukukunda ve gerekse beşerî hukuklarda,
kural olarak; bir mal veya ekonomik değeri olan bir şeyin karşılıksız ve
meccânen temlikidir (Mecelle, mad. 833, 838; Türk B.K. m. 231/1; Velidedeoğlu,
Türk Medenî Hukuku, İstanbul
Ancak bu kuralın istisnası olarak, hibe edilenin kıymetine eşit
veya daha fazla olmamak şartıyla ivaz'lı hibe de mümkün ve caiz görülmüştür.
Çünkü günlük hayatta bağış yapılırken bazı şart ve yükümlülüklerin konulması
veya küçük de olsa bir bedelin alınması bağışlayan için önemli olabilmektedir.
Çok değerli bir gayrimenkulü "ölünceye kadar kendisine bakmak şartıyla
bağışlamak" veya yüzmilyon lira değerindeki dairesini alıcıya yardım etmek
amacıyla onmilyona satmak gibi.
Hanefîlere göre, ivazlı hibe, başlangıcı bakımından hibe ise de,
sonucu itibarıyla satım akdinden ibarettir. Bu yüzden de caizdir. Hatta İmam
Züfer'e göre bu çeşit hibe doğrudan satım akdi niteliğindedir (es-Serahsî,
el-Mebsût, Kahire 1324-1331, XII, 79; Sahnûn, el-Müdevvene, Kahire 1323-1324,
XV, 79).
Şafiî ve Mâlikîlere göre de ivazlı hibe, satım akdi niteliğinde
olup, taraflar için seçim hakkı bile doğurur (Mâlik, el-Muvatta', II, 128;
Sahnûn, a.g.e., XV, 79).
İvazlı hibenin caiz olduğunu gösteren deliller hadis ve sahabe
kavlidir. Abdullah b. Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hz.
Peygamber'e birisi bir deve hibe etmiş, O da karşılığında bir ödemede
bulunduktan sonra, o kimseye razı oldun mu? diye sormuş, o şahıs, hayır,
deyince, Hz. Peygamber, onu razı edinceye kadar, karşılık olan ivazı arttırmaya
devam etmiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 295; Abdurrazzâk, el-Musannef, IX,
105). Hz. Ömer de şöyle demiştir: "Yaptığı hibenin karşılığını bekleyen
kimseye, ya bağışladığı şey geri verilmelidir, ya da karşılığı olan bir ıvaz
ödenmelidir" (Abdurrazzâk, a.g.e., IX, 105).
Mecelle'nin 855 nci maddesinde; "İvaz şartı ile hibe sahih ve
şart muteberdir" hükmü yer alır. Bu madde için şöyle bir örnek verilir:
Bir kimse, mülkü olan bir akarı, ölünceye kadar kendisine bakmak şartıyla,
birisine hibe ve teslim etse, bağışlanan bağışlayanı bakmaya razı iken,
bağışlayan pişman olup, hibesinden vazgeçmekle o akarı geri alamaz. Burada
borçlanma karşılıklı olduğu için, tek yanlı irade beyanıyla akdin
bozulamayacağı belirtilmiştir.
Hibede, şart koşulan ivaz muayyen ve belirli olmadığı taktirde
hibe akdi sahih, şart fâsit olur (Ö.N. Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve İstilâhât-ı
Fıkhıyye Kâmusu, İstanbul 1949-1952, IV, 111). Şafiîler'e göre, şart koşulan
ivaz belirli ise akit sahih ve satım akdi niteliğinde olur. ivaz şart koşulmuş
fakat belirsiz bırakılmışsa akit batıl olur (Sâf î, el-Ümm, Mısır 1321-1325,
VII, 105; Nevevî, Minhâcü't-Tâlibîn, Mısır, t.y., s. 72).
Türk Borçlar Hukukunda da, şartlı, mükellefiyetli veya küçük bir
bedel karşılığında yapılacak "ivazlı hibe" geçerli sayılmıştır.
Hibenin tarifinde yer alan; "bağışlamanın mukabıl bir ivaz taahhüt
edilmeksizin yapılması gerekeceği" ifadeleri, genel kurallarla ilgilidir
(bk. mad. 244/1). İvazlı hibe, kuralın istisnasıdır. Diğer yandan satım akdi
ile ivazlı hibe arasında hükümleri ve sonuçları bakımından birtakım
farklılıklar vardır (bk. AbdulKadir Şener, İslâm Hukukunda Hibe, Ankara 1984,
s. 60-61).
Hanefîlere göre prensip olarak hibeden vazgeçmek caiz görülürken,
yedi durumda artık bunun mümkün olmayacağı esası benimsenmiştir. Hibe edilen
şey karşılığında bir ivazın verilmiş olması ve bağışlayanın da bu ivazı
kabzetmiş bulunması rucûa engeldir (Diğer rucû engelleri için bk. Ebû Yusuf,
el-Asâr, Kahire 1355, s. 163 vd.; el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', Mısır
1327-1328, VI, 128-134; Mehmed Mevkufâtî, Mevkufât, Mülteka Tercemesi, İstanbul
1312- 1315, II, 138).
KABİR MERMER VE YONTULMUŞ TAŞLARLA İNŞA EDİLİP SÜSLENİYOR.
İSLAM'DA BUNUN YERİ VAR MIDIR?
Tanınsın ve basılsın diye kabri bir karış kadar yükseltmekte beis
yoktur. Fazlasını yapmak caiz değildir. Hz. Ali (ra)'den rivayet edilmiştir ki,
Peygamber (sav) bir cenaze merasiminde iken şöyle buyurdu: Sizden kırmayacağı
put, düzeltmeyeceği kabir, bozmayacağı suret bırakmamak üzere Medine'ye kim
gider? Adamın biri ben giderim ey Allah'ın Resulü dedi ve gitti. Fakat Medine
halkından korktuğundan geriye döndü. Bunun üzerine Hz. Ali (ra): "Ey
Allah'ın Resulü ben giderim” dedi. Gitti, sonra dönüp dedi ki: "Ey
Allah'ın Resulü kırmadığım put, düzeltmediğim kabir, bozmadığım suret
bırakmadım” dedi, sonra Peygamber (sav), "Böyle bir şeyi tekrar yapan
kimse Muhammed'e (sav) indirilmiş olana inanmamış olur” buyurdu.
İmam Şafii (ra) şöyle buyuruyor: "Kabri bina etmek
mekruhtur.” İslam aleminde, ba husus Türkiye'de fakr ve zaruret içerisinde
kıvranan yüz binlerce insan var iken böyle lüzumsuz şekilde büyük servetleri
toprağa verip heder etmek hangi insafa sığar.
KABZIMAL(KOMİSYONCULAR)
Sebze, meyve ve bu gibi şeylerin üreticileri ile satıcılar
arasında aracılık eden kimse, başka bir ifade ile özellikle yaş meyve ve
sebzeyi üreticiden alarak, perakendeciye intikal ettiren komisyoncular hakkında
kullanılan bir hukuk terimi.
Kabzımallar genel olarak üreticiden bir avans karşılığında ürünü
alır, gerekiyorsa bir süre muhafaza ederek satar. Sonra satış bedelinden
komisyon, satış masrafları ve avans bedelini indirerek, gerisini üreticiye
verir.
Satıcı ile alıcı arasında başka bir tabir ile üretici ile tüketici
arasında aracılık yapana simsâr adı verilir. Simsârda malı koruma ve muhafaza
etme manası da vardır (Kamus, II, 411). Serahsî, el-Mebsut adlı eserinde simsâr
konusunu işlemiş, bunun caiz olduğunu söylemiştir (Mebsût, XV, 114).
Kabzımal, komisyoncu veya simsar kelimeleri aralarında yok denecek
kadar küçük farklar bulunsa bile, aynı manayı ifade eder diyebiliriz.
Kays b. Ebî Garâze diyor ki; biz Medine çarşısında ticaret yapar
ve kendimize simsar adı verirdik. Bir gün Resulullah yanımıza çıkageldi ve bize
daha güzel bir isim verdi; "Ey tüccar topluluğu" diye hitap etti (Ebu
Davud, Buyû', 1). Serahsî, bu hadisi naklettikten sonra simsarı şöyle tarif
eder: Simsar, alış veriş işinde başkasına ücretle çalışan kimsedir. İmam
Muhammed, sahabî Ebû Garâze'nin bu konuda bu hadisi söylemesinden maksat
simsarlığın caiz olduğunu açıklamaktır, diye bir yorum yapmıştır (Mebsût, XV,
115).
Peygamberimiz bir hadislerinde "Hiçbir şehirli-kasabalı,
hiçbir bedevî-köylü adına malını satamaz" buyurmuşlardır (Buhârî, Buyû',
58, 64). İbn Abbas'a bunun manası sorulduğu zaman, şehirli köylüye simsarlık
yapamaz diye cevap vermiştir (Tecrîd-i Sarih, VI, 472).
Alıcı ile satıcı veya tüketici ile üretici arasına girip malı
birinden diğerine nakletmek, ihtiyaçtan kaynaklanan birşey ise, başka bir
deyimle sebepsiz fiyat artması olmuyorsa, bunda bir sakınca yoktur. Fakat boş
yere, hiç yoktan fiyat yükseliyor, aracının varlığı lüzumsuz ise ve taraflardan
biri bu sebeple zarar ediyorsa böyle bir simsarlık meşru değildir. Nitekim İmam
Ebu Hanîfe, alıcı ile satıcıdan herhangi birisi zarar görmediği müddetçe,
kabzımal-simsar delaleti ile yapılan alış verişin caiz olduğunu söylemiştir
(Tecrîd-i Sarih, VI, 472).
KAÇAKÇILIK YAPMAK VE KAÇAK MALI SATIN ALMAK CAİZ MİDİR?
Kaçakçılık yapmak yani dış memleketlere kaçak eşya götürüp
getirmek, birkaç yönden sakıncalıdır.
1- Kaçakçılıkla uğraşan kimsenin işini yürütebilmesi için
ilgilerle rüşvet vermeye mecbur kalacağına hiç şüphe yoktur. Rüşvet ise
haramdır. Veren de mel'un, alan da mel'undur.
2- Kaçaklıkla uğraşan kimsenin mal ve canı tehlikededir.
1950'lerden evvel ve sonra doğu ve güneydoğu hudut illerinde onbinlerce
vatandaş kaçakçılık uğrunda büyük servetlerini verdikleri gibi, Suriye, Irak ve
İran hudutlarında canlarını da verdiler. Nice cenazeler de mayın tarlalarında
havaya uçtu. Servetlerin heder olmaması için kumarı yasaklayan din, elbette
daha beter olan kaçakçılığı da yasaklayacaktır.
3- Kaçakçılık müslümanlara büyük zarar veriyor, malını, parasını
taşraya sevk ettiriyor. Binaenaleyh, kaçakçılık yapmak caiz olmadığı gibi kaçak
malı satın almak da doğru değildir. Ancak satış batıldır da denilmez.
KAÇARAK EVLENMEK
Annenin, babanın razı olmamalarına rağmen kızları sevdigi erkeğe
kaçar ve dinî nikâh kıydırırlarsa bu nikâh geçerli olur mu?
Hanefi mezhebine göre geçerli olur. Ancak kız ergin değilse, ya da
dengini bulamamışsa, velisi nikâhı onaylamayabilir. Onaylamayınca da nikâhı
geçerli olmaz: Ama kız ergin ise ve nikâhlandığı erkek dengi ise, baba ya da
veli izin vermese ve nikâhı onaylamasa da nikâh geçerlidir. Fakat Şâfîî
mezhebine göre velinin bizzat bulunup onaylamadığı nikâh geçerli değildir.
KADININ CAMİYE GİDİP CEMAATLE NAMAZ KILMASI CAİZ Mİ?
Peygamber (sav)'in zamanında erkekler camiye gidip cemaatle
namazlarını kıldıkları gibi kadınlar da camiye gidip namazlarını kılarlardı.
Ümmü Atiyye'den rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) genç, başkasına kendini
göstermeyen örtülü ve hayızlı kadınları bayram namazı yerine götürürdü. Ancak
hayızlı kadınlar namaza iştirak etmemekle beraber diğer hayır işleri ve
müslümanların davetine katılırlardı.
Peygamber (sav) Allah'ın kulları olan kadınların camilere
gitmelerine engel olmayınız, buyurmuştur (Ebu Davud).
Yalnız Şafii mezhebine göre kadının evinde cemaatle kıldığı namaz,
camide cemaatle kıldığı namazdan daha üstündür.
Hanefi mezhebine göre ise yaşlı müstesna, kadının camiye gitmesi
doğru değildir.
KADININ CAMİYE GİTMESİ :
Kadınların, Peygamberimiz döneminde camiye gittikleri bir
gerçektir. Hattâ bütün fıkıh kitaplarımızda, cemaatle namaz kılındığında, saf
düzeninin nasıl olması gerektiği anlatılırken, "erkekler-erkek
çocuklar-kadınlar" sırasından söz edilir.
Ancak Efendimiz bir hadîslerinde, erkeklerin saflarının en
hayırlısı ön safları, kadınların saflarının en hayırlısı ise son saflarıdır,
buyurur. (Müslim, salât 132; Ebû Dâvûd, salât 97; Tirmizî, mevâkit 52; Nesâî,
imâmet 32; Ibn Mâce, Imâmet 52: Dârimî, salât 52; Müsned N/485.) Bir diğer
hadîslerinde, kadınların evlerinin en gizli köşesinde namaz kılmaları, herkese
açık yerinde namaz kılmalarından daha iyidir. Evlerinin herkese açık yerinde
kılmaları da, camide kılmalarından daha iyidir; onların evleri, kendileri için
daha hayırlıdır, buyurur. (Beyhakî, Sünen-i Kübrâ NI/31.) Âlimler her iki türlü
hadîsleri hesaba katarak, kadınların camiye gitmelerinin hoş olmayan yönünün,
kötü duyguları uyandırma sebebi olduğunu açıklamışlardır. Bu yüzden, yaşlı
olmayan kadınların camiye gitmeleri uygun değildir; yaşlılar da sadece sabah,
akşam ve yatsı namazları için camiye giderler, gündüz namazlarına gitmezler,
diye fetvâ vermişlerdir. Ebû Yûsuf ve Muhammed ise, yaşlılar her vakte
gidebilirler demişlerdir. (Müsned N/76, 77.)
Görüldüğü gibi, kadınların camiye gitmeleri, her hâlükârda
kesinlikle haramdır denmemiş, fitne endişesinden söz edilmiştir. Buna dayanarak
günümüz âlimlerinden bazıları: Kadının, dinî konuları ve namazın kılınış
biçimini evinde öğrenme imkânı yoksa; avretini örtme emrine ve yollarda
süslü-püslü, kınla döküle yürüme yasağına hakkıyla uyarlarsa; kokulu
elbiselerle çıkıp, hem yollarda, hem de camide dikkatleri üzerlerine
çekmezlerse; cami, kadınların erkeklere karışmamalarına elverişli ise; camide
de ses ve hareketlerle dikkatleri çekmezlerse, dış elbiseleri yani
"cilbabları" ile beraber iyi niyetle camilere gidip namazlarını
oralarda kılmalarında ve sağlam olarak veriliyorsa, dinî bilgileri
dinlemelerinde sakınca olmamalıdır, demişlerdir. (bk. Fetâvây-i Hindiyye
V/346.) Çünkü kadın çok hassas ve nazik bir yaratılıştadır. Bu konuda çok
dikkatli olmak gerekir. Peygamberimiz onları billûr kâselere benzetmiştir?
(Buhârî, edep 90,111,116; Müslim, fedâil 70, 72; Dârimî, isti'zan 65; Müsned
NI/107,117,186, 227, 254.) Gözleri çok çabuk kamaştırabilirler ve Allah'la
başbaşa, O'nu düşünmek için camiye giden insanların düşünceleri başka yönlere
kayabilir. Ya da kötü ve kemgözlü insanlar, onların duygularını bozabilirler.
KADINLA TOKALAŞMANIN CAİZ OLDUĞUNU VE HARAM OLDUĞUNA DAİR BİR ŞEY
VARİD OLMADIĞINI SÖYLÜYOR. BU HUSUSU AÇIKLAR MISINIZ?
Yabancı kadınla tokalaşmak caiz değildir. Bu hususta ihtilaf da
yoktur. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Kendisi için yol olmadığı halde
bir kadının elini elleyen (tokalaşan) kimsenin eline kıyamet günü bir kor
konulacaktır. Bu durum mahlukat arasındaki hüküm bitinceye kadar devam
edecek."
Ancak Hanefi mezhebinde arzu edilmeyecek kadar yaşlı olan kadınla
tokalaşmakta beis yoktur. Zira hz. Ebu bekir (ra) halife olduğu sırada
sütannesinin mensub olduğu kabilelere gider ve yaşlı kadınlarla tokalaşırdı.
Hz. Zübeyr (ra) de mekke'de hastalanınca kendisine yardım edip işini görmek
için yaşlı bir kadın hizmetçi tutmuştu. O yaşlı kadın ayaklarını ovalar, saçı
bitlenmesin diye onu kontrol edip ayıklıyordu (Serahsi).
Kadın yaşlı olmadığı takdirde onu hizmetçi veya sekreter olarak
çalıştırıp onunla yalnız kalmak caiz değildir, haramdır. Peygamber (sav) şöyle
buyuruyor: "Bir erkek kendisiyle mahremiyeti olmayan bir kadınla beraber
kalmasın. Onların üçüncüsü mutlaka şeytandır" (Serahsi).
KADININ KOCANIN SOYADINI ALMASI
Resmi evlenmelerde kadın kocanın soyadını alıyor. Bu mesele
Islam'da da böyle midir?
Soyadı meselesinin tarihi henüz yenidir ve Islâm tarihi boyunca
uygulânmamıştır. "Soyadı" kişinin hangi soya ait olduğunu, kimlerden
geldiğini ve bir anlamda kimin çocuğu olduğunu gösteren bir işarettir. Soyadı
sayesinde insanın nesepli ya da nesepsiz olduğu anlaşılmış olur. Bu açıdan,
bakıldığında, eğer bugün millet içinde ya da milletlerarası bir kolaylık
sağlıyorsa ve de bu kolaylığı bizim tarihimizde kullanılan "künye" ve
"lakap" gibi uygulamalar bugün artık temin edemiyorsa. soyadı
uygulamasında bir mahzur olmaz denebilir. Çünkü Islâmda da önemli olan, kişinin
nesebinin belli olması,(bk. Kâsimî, Serafu'1-esbhat 5) ve kimlerden doğmuşsa
onlara nisbet edilmesidir. Soyadı uygulamasının câiz olmadığı konusunda da bir
nas yoktur: Ancak kadının kocanın soyadını alması bize en az iki yönden
mahzurlu ve gayr-i Islâmî geliyor:
a- Kişinin kendi Babasına nisbet edilmesi esastır.(bk. K. Bakara
(2) 233; Ahzâb (33) 5) Soyadı demek, bir bakıma falancalanın soyundan ve
filancaların çocuğu demek olur. Başkasının soyadını alan kadın, kendi soyundan
koparılmış,ve sanki soysuzlastırılmış olacaktır. Meselâ Ali Gül ile Fatma
Sümbül evlenir ve Fatma Sümbül, Fatma Gül adını alırsa Fatma nın artık soyu
belli değildir. Sırf bu adıyla onun artık soylu bir âileden olup olmadığını
anlamamız mümkün olmayacaktır.
b- Bu uygulamada kadının değersiz ve ikinci sınıf insan olduğu
manası vardır. Halbuki; kadın ile erkek, misyon ve fonksiyon olarak farklı
olmakla birlikte insan olarak eşit varlıklardır. Buna göre niçin kadın erkeğin
soyadını alıyor da erkek kadının soyadını almıyor, sorusuna kadının insanlıkta
ikinci sınıf kabul edilmesinden başka bir cevap bulunamaz. Oysa Rasulüllah
Efendimiz (s.a.s) "Muhammed b. Abdullah" ise, mesela Âişe validemiz
de "Âişe bt. Ebûbekr" dir ve öyle kalmıştır. Hattâ Efendimizin
"Ebu'1-Kâsım" künyesine karşılık o da "Ümmü Abdillah"
künyesini almıştır.
Bu konuda ki fikrimiz nas değildir ve tartışmaya açıktır.
KADININ KOCANIN KOLUNA GİRMESİ
Bu konuda naslarda ve fıkıhta bir şeyin söylendiğini bilmiyoruz.
Anlaşılan bu bir âdet gelenek ve örf meselesidir.Buna göre batı kökenli olan bu
adeti, sırf bizde olmadığı, büyüklerimiz yapmadığı için uygulamayanlar bir şey
kaybetmiş olmazlar, aksine "gayret-i diniyye"lerini başkalarına karşı
böyle küçük konularda bile canlı tuttukları için takdir görürler. Uygulayanlar
da dinen mahzurlu bir iş yapmış sayılamazlar. Çünkü bunu yasaklayan hiçbir dinî
ibâre yoktur. Kaldı ki, âdet olarak çarşıda pazarda kol-kola volta atmakla,
yolun kaygan olması, vücutta bir rahatsızlığın bulunması, kalabalık vb.
ihtiyaçlardan ötürü koluna girmesi birbirinden farklı şeylerdir. Âdet olarak
uygulandığı yerlerde bu müslümanların örfünce hoş karşılanmıyorsa terketmek
evlâdır. Ama söylediğimiz ihtiyaçlardan ötürü her yerde uygulanabilir. Hattâ
kadın gözetmek erkeğin bir görevi olduğuna göre, gerek duyulduğunda ona destek
olması, el tutması bir zorunluluktur.Konumuzla direkt alâkası olmamakla
beraber, bu vesile ile şu hadîs-i şerifi de hatırlamakta yarar olur:
"Günün birinde sizler de öncekilerin yoluna santim santim , karış karış
gireceksiniz. Hattâ onlardan biri gidip bir keler deliğine girse, siz de oraya
gireceksiniz; onlardan biri hanımıyla yolda cima etse o yaptı diye siz de öyle
yapacaksmz." (Hâkim IV/455 (Hâkim sahih'tir demiş, Zehebî de onu
desteklemiştir.))
KADININ ÖĞRETMENLİK YAPMASI
Islâm ilme, ayırım yapmadan önem verdiği için kadın öğretmenin
öğretecegi dersin mesela fizik olması ile, din kültürü olması arasında pek fark
olmaz. Diğer yönden erkek öğretmenlerle bir arada bulunması; yetişkin erkek
öğrencilerle bir arada bulunmasından farklı değildir. Hattâ böyle öğrencilerle
bir arada bulunması daha da mahzurludur. Çünkü onlarla sürekli yüz-yüze
konuşmak ve şakalaşmak zorundadır. Bu da haramlara daha çabuk yol açar. Halbuki
öğretmenler odasında erkek öğretmenlerle konuşmayabilir, idarecilerle zorunlu
olandan fazla laflamayabilir. Ama öğrenciler öyle değildir. Buna göre siz bu
soruyu İslamın hakim olduğu bir ülkede sormuş olsaydınız "asla câiz
olmaz." cevabını alırdınız. Ama böyle bir orta dönemde, okuldaki hal ve
davranışınız da hesaba katılmadan Hanefi mezhebinden zoraki bir fetva
çıkarılabilir. Fakat öyle de olsa biz şu anda bile en iyinin bu olacağı
kanaatinde değiliz. Geçinmek için bir başka yolu yoksa o zoraki fetvadan
yararlanılabilir, ama gaye hizmet ise daha meşru zeminler aramak gerekir.
Insanlardan fıtratlarına rağmen iyi niyet beklememek lâzımdır. Kanarya hep
kanarya, kedi de hep kedidir.
KADININ PANTOLON GİYMESİ
Önemli olan avretini örtmek olduğuna göre, kadının bunu pantolon
giyerek sağlaması yeterli olmaz mı?
Başka bir münasebetle de anlatmaya çalıştığımız gibi kadının
giyiminde aranan şartlardan biri de erkek elbisesine benzememesidir. Rasulüllah
Efendimiz'in (s.a.s) "Allah kadına benzeyen (kadınlaşan) erkeğe ve erkeğe
benzeyen (erkekleşen) kadına lânet etmiştir" hadîs-i şerîfleri, öncelikle
giyim-kuşamdaki benzeyişi anlatır. Buna göre erkek gibi pantolon giyinen bir
kadın, avretini örtme emrini yerine getirmiş olsa dahî, erkeğe benzememe emrini
yerine getirmediğinden günahtan kurtulamaz. Giydiği pantolon dar olur da vücut
hatlarını ortaya koyarsa, fitneye (helâl olmayan cinsel duygulara) sebep
olacağı için ayrıca günah işlemiş olur.Ancak kadınların
"cilbâb"larının (dışlık örtülerinin) altından pantolon giymeleri
mahzurlu olmadığı gibi övülen bir uygulamadır. Hz. Ali Efendimizin aktardığına
göre: "Bulutlu ve yağmurlu bir günde Bakî'de Rasûlüllah'la beraberdik.
Merkebe binmiş bir kadın geçiyordu. Merkepten düşecek oldu da Rasûlüllah (bir
,yeri açılır endişesiyle) ondan yüzünü döndü. Orada bulunanlar: Kadının pantolonu
(sirvalı) var (üzeri açılmaz) dediler de Rasûlüllah: "Pantolonlar
(sirvaller) edinin. Çünkü onlar en iyi örten elbiselerinizdendir. Kadınlarınızı
(avretini) da dışarı çıktıklarında onlarla koruyun." buyurdular."
(Hadîsi; Ukaylî, Ibn Adîy (Kâmil'de) ve Beyhakî (el-Edep'te) rivâyet
etmişlerdir. Suyûti "zayıf" işaretini koymustur. bk. Münâvi,
Feyzu'1-Kadîr I/109-110) Bir başka rivâyette ise, kadının o hâli hoşuna
gittiğinden ötürü:
"Allah sirval giyen kadınlara merhamet eylesin."
buyurdular.(Hadîsi; Dârakutnî (el-Efrâd'da), Hâkim (Tarihinde), Beyhakî
(Su'abul-imânda), Hatîp (el-Müttefek'te) rivâyet etmişlerdir. Münâvî zayıf
oluşunu anlatır. bk. IV/22-23) Hattâ bizzat Rasûlüllah Efendimizin de
"sirval" satın aldığı rivâyet edilmiş ve kendisinin giydiği
bilinmediğine göre, hanımları için satın almış olabilir, denmiştir.(Münâvî, age
I/110) Ne var ki, bu her iki hadîs de zayıftır ama, aksi de söylenmediğine
göre, bunlarla amel edilmesinde bir sakınca yoktur. Yani kadın dışlığının
altından pântolon (sirval) giyebilir. Bunu daha iyi örtünmek için yapmışsa
güzel bir iş yapmış olur.Ancak hadîslerde geçen "sirval"ı tamı tamına
bugünkü pantolonlar gibi anlamak da yanlış olur. Eğer paçaları görülecekse
onları erkek pantolonu paçalarından farklı yapmalıdır. Aslında Anadolu
kadınlarının giydiği ve "dizlik" tabir edilen uzun içdonu
"sirval" tarifine daha yakındır. (Allah'u a'lem)
KADININ SESİ AVRETTİR, ONU DİNLEMEK HARAMDIR DİYEN OLDUĞU GİBİ
MÜBAHTIR DİYEN DE VARDIR. BU HUSUSTA NE DİYORSUNUZ. BİZ NASIL DAVRANALIM?
Soruda belirtiği gibi kadının sesi hakkında çeşitli mütalaalar
serdedilmiştir. Şafi'i ulemasının kaydettiklerine göre kadının sesi avret
değildir. Yabancı erkeklere işittirecek kadar bir kadın sesini yükseltirse
günahkar olmaz. Hanefi mezhebinde ihtilaflıdır. Ed-Durru'l-Muhtar ile İbn
Abidin'e göre en kuvvetli görüş kadının sesi avret değildir. Nevazıl ve el-Kafi
ismindeki kitaplara göre avrettir. Bazı ulemaya göre namazda avrettir, onun
dışında avret değildir.
Alusi, kanaatıma göre kadının sesi avret değildir, ancak sesi
şehveti tahrik edip fitneye vesile olursa o zaman haram olur, demektedir.
Muhammed ali es-Sabuni de şöyle diyor: Kadının sesi fitneye vesile
olmazsa avret değildir. Zira Peygamber (sav)'in zevceleri Peygamber (sav)'in
hadislerini nakledip rivayet ederler ve içinde yabancı erkek bulunan cemaatle
konuşurlardı.
KAHİN
Falcılara, bakıcılara, gaibten haber veren kimselere verilen isim
Falcılık, bakıcılık sanatına da "kehânet" denilir. Kâhin kelimesi
arapça bir kelime olup çoğulu "kehene" veya "kühhân" dır.
İslam'ın tebliğinden önce kâhinler geleceğe yönelik bazı bilgileri
haber verirler, kâinattaki gizli sırları bildiklerini iddia ederlerdi.
Kâhinlerin cahiliyye toplumu içinde önemli yerleri vardı. Onlara
bazı hususlar sorulur, düşünceleri alınırdı. Her kabilenin bir şâiri bir hatibi
olduğu gibi, bir kâhini de olurdu. Kâhinler, insanlar arasından anlaşmazlıkları
çözümler, rüyaların yorumunu yapar, işlenen suçların fâillerini belirlerler,
hırsızlık olaylarını açığa çıkarırlardı.
Kâhinler, genellikle kabilenin ileri gelenleri arasından olurdu.
Kâhinllik babadan oğula da geçebilirdi. Kabilenin efendisi aynı zamanda kâhini
de olabiliyordu.
Gâibi yalnız Allah bilir. Yaratıkların gâibi bilme iddiası
kehânetten başka bir şey değildir. Sihir yapmak, yıldızlardan hüküm çıkarmak,
fal oklarına inanmak (el-Mâide. 3/90) Islâm tarafından yasaklanmıştır.
Kâhinlerin yardımcıları şeytanlardır. Şeytanlar, gökyüzündeki
meleklerin konuşmalarına kulak misafiri olur, aldıkları bilgileri kahinlere
ulaştırırlardı. Kâhinler de bu bilgileri değişik kılık ve kalıplara sokarak
insanlara aktarırlardı.
Gökyüzü meleklerin koruması altına alınmış; şeytanların meleklere
yaklaşması engellenmiştir. Kur'an-ı Kerim'de bu durum şöyle açıklanmaktadır:
"Biz yakın göğü bir ziynetle, yıldızlarla süsledik. Ve (göğü), itaat
dışına çıkan her türlü şeytandan korumak için (yıldızlarla donattık). Onlar,
(şeytanlar), Mele-i A'lâyı (melekler topluluğunu) dinleyemezler; her taraftan
atılırlar, kovulurlar. Onlar için sürekli bir azab vardır. Yalnız (meleklerin
konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da delici bir alev takib eder"
(es-Sâffat, 37/6-10)
Bu konuyla ilgili olarak ibn Abbas (r.a) şöyle buyurmaktadır:
"Melekler buluttan inerler, işlerini kendi aralarında görüşürler. Bu arada
şeytanlar kulak hırsızlığı yaparlar. Işittiklerini kâhinlere gizlice
ulaştırırlar. Bu haberlerle beraber kendileri de yüzlerce yalan
uydururlar" (Ahmed b. Hanbel, I, 274).
Kur'ân-ı Kerim'de zikredilen ayetler, hadisi şeriflerle daha bir
açıklık kazanıyor. Olay daha iyi bir biçimde aydınlanıyor.
Kâhinler, anlatımlarında genellikle şairâneliği, kısa ve özlü
konuşmaları, secili kelimeleri tercih ederler. Peygamberimizin bir hadisinde bu
konuya işaret edilmiş ve şöyle bir olay anlatılmıştır. Hüzeyl kabilesinden iki
kadın birbirleriyle kavga ederler. Birisi diğerine taş atar. Kendisine taş
atılan kadın hâmile olup, karnındaki çocuğunu kaybeder Olay peygamberimize
anlatılır. Peygamberimiz de kadının ölen çocuğunun diyetinin ödenmesine karar
verir. Suçlu kadının velisi duruma itiraz eder: "Ya Rasûlallah! Henüz
yemeyen, içmeyen, söz söylemeyen, sayha etmeyen çocuğun diyetiyle nasıl mahkum
olurum. Bunun benzeri hüküm batıl olur" der. Peygamberimiz, adamın seçili
konuşmasına dikkat çekerek onun hakkında "bu adam kâhinler
zümresindendir" buyurur (Buhârî, Tıbb, 46; Müslim, Kasâme, 36; Ebû Dâvud,
Diyât, 19).
Sihirbazlık, remilcilik, müneccimlik, kahinliği birbirine
karıştırmamak gerekmektedir. Bunlar, her ne kadar birbirlerine yakın şeylerse
de aralarında farklılıklar vardır. Islâm dini bunların hepsini reddetmiş ve
yasaklamıştır.
Kâhin bir meseleye hükmederken, vereceği karara razı olmaları için
her iki taraftan teminat (ücret) alırdı. Kâhinin kararı kesin olmasına rağmen,
yerine getirilmesi zorunlu değildi. Haliyle bu karar örfî hukukun (töre
hukukunun) belirlediği bir karardır. Örfi hukukun belirlemesinde mal ve
oğulların etkisini düşünürsek, kâhinin vereceği hükümlerin kimin yararına
olduğu ortaya çıkar. Çünkü, Kâhin yaptığına karşılık ücret alırdı. Mal ve
oğulları daha çok olanın vereceği ücretin fazla olacağı bellidir. Böylece ezilen
insanlar yine malum, yine mahkumdur. Zâlimler zulümlerini meşrulaştıran
kurumları çağlar boyu sistemli bir şekilde gelıştırmişlerdir. Bu kurumlar
asırlar önce nasıl bir işlev görüyorsa, şimdi de aynı işlevi görmektedirler.
KAN ALDIRMA
Günümüz tıp ilminde insanlardan başlıca üç maksatla kan alınır.
Muayene ve tahlil için, tedavi için ve başkasına nakletmek için.
1. Muayene için: Duruma göre az veya çok miktarda kan alınabilir.
Az miktardaki kan parmak uçlarından veya kulak memesinden, bebeklerde ise
topuklardan alınır. Laboratuarda alyuvarları ve akyuvarları saymak, bunların
biçimlerini, özelliklerini incelemek için parmağın ucunu delerek bir kaç damla
kan almak yeterli olur. Bazı hastalıklarda kanda şeker, üre, kolesterin gibi
bir takım maddeler bulunup bulunmadığını araştırmak amacıyla biraz fazlaca kan
almak gerekir. Bu çokça kan kolun dirsek boşluğundaki toplardamarlardan alınır.
2.Tedavi için: Kan basıncı (tansiyon) yükselmesi, kanda birtakım
zehirli maddelerin toplanması gibi durumlarda, hastanın iyileştirilmesi için,
yine kolun dirsek boşluğundaki toplardamarlardan iğne ile veya bunlardan biri
kesilerek istenildiği kadar kan alınır.
3. Kan naklı için: Sağlam bir kimseden, hastaya veya yaralıya
verilmek üzere, toplardamarlardan kalın bir iğneyle istenildiği kadar kan
çekilir (bk. "Kan naklı" maddesi).
Kan aldırma daha önceki yüzyıllarda ve bazen günümüzde hacamat
yöntemiyle de yapılmaktadır. Bazı hastalıkların tedavisi için, kanı deri
üstünde bir yere çekip toplamak veya deriyi çizip biraz kan çıkarmak gerekir.
Bu işleme "hacamat" denir. Hacamat için; şişe, çömlek, boynuz gibi
aletler kullanılmıştır. Diğer yandan sülük yapıştırmak yoluyla da kan
emdirilir.
Akciğerlere kan hücumu, bronşit, böbreğin, kalbin dış zarının
iltihaplanması gibi hastalıklarda, bu yerlerdeki deri üstüne "kuru
hacamat" yöntemi uygulanır. Hacamat, şişe veya çömleğinin içindeki hava
ateşle boşaltıldığı için, bu boşluğa rastlayan deri parçasına kan hücum ederek
orasıönce kızarır, sonra morarır. Bu işlem iki üç dakika kadar sürdürülür. Bu
usulle hacamat yapılan yerlerdeki kan, derinlerdeki organlardan deri üstüne
çekilerek, iv organları kan hücumundan, az çok kurtarmak mümkün olur.
Hacamatta ikinci yöntem "kanlı hacamat"tır. Kuru hacamat
sonunda kızaran moraran yerler, hacamat zembereği veya mikroptan arındırılmış
tıraş bıçağı ile ezilir Buralardan kan akmaya başlar. Bunlar pamukla silinerek,
yeniden vantuz şişeleri kapatılır şişelerin vurulan yeri emmesi sonucunda kan,
yavaş yavaş bunların içine dolar.
Kanlı hacamat yöntemi, akciğerlere kan hücumu, zatürre, solunum
yolundaki ağır iltihaplanmaları, ağrılar, kalbin dış zarının iltihaplanması,
böbrek iltihabı... gibi hastalıklarda başvuruları bir yöntemdir. Diğer yandan
görünürde hiçbir hastalığı olmadığı halde şişman ve kanlı insanlarda kan
aldırmanın büyük faydası bulunduğu bilinmektedir.
Günümüzün gelişen hekimliğinde çok etkili yeni ilaçlar ve kan alma
yöntemleri uygulanmaktadır.
Kan aldırma (hacamat) Hz. Peygamberin üzerinde durduğu ve ümmetini
teşvik ettiği bir konudur (bk. ‚Hacamat" maddesi). Rasûlüllah (s.a.s)
bizzat kendisi de bir çok defalar kan aldırmıştır. O'nun, kameri ayın
onyedisinde, ondokuzunda ve yirmibirinde kan aldırdığı rivayet edilir (bk.
Tirmizi, Tıbb, 12; Ebû Dâvud, Tıbb, 5). Enes b. Malık (r.a)'ın naklettiğine
göre, Hz. Peygamber'in vücudunun kan aldırdığı yerler, boynun arka yanlarındaki
iki damarla, iki omuz arasında kalan kısımdır (Ibn Mâce, Tıbb, 21). Ibn Abbas
(r.a), Rasûlüllah (s.a.)'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mirac
gecesi, hangi melek topluluğuna rastladıysam onlar bana; "Ey Muhammed kan
aldırmaya devam et ve ümmetine de bunu emret" diyorlardı" (Tirmizi,
Tıbb, 12; Ibn Mâce, Tıbb, 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 354).
Kan aldırmanın şekli ve tıbbî yararları konusunda Allah'ın elçisi
şöyle buyurmuştur: "Aç karınla kan aldırmak daha uygundur. Bunda şifâ ve
bereket vardır. Diğer yandan kan aldırmak aklı ve hafızayı güçlendirir"
(Ibn Mace, Tıbb, 22).
Ramazanda oruçlu iken ihtiyaç olduğundan kan aldırmak mümkün ve
caizdir. Ancak oruçludan kan alınması, vücudu zayıf düşürecek ve oruç tutmayı
zorlaştıracaksa mekruh olur. Hz. Peygamber'in, oruçlu iken kan aldırdığı
nakledildiği gibi, başkalarını oruçlu iken aldırmaktan nehyettiği de rivâyet
edilmiştir (bk. Buhârî, Tıbb, II, Savm, 32; Ebû Dâvud, Savm, 28, 29, 30;
Tirmizî, Savm, 59, 61; Ibn Mâce, Sıyâm, 18; Ahmed b. Hanbel, V, 363, 364, I,
248). Bu duruma göre zaruret olmadıkça Ramazan da, gece kan aldırmayı tercih
etmek daha uygundur.
KAPARO
Alım ve satımdan vazgeçmeyi önlemek için verilen pay akçesi.
Arapçaya başka dilden geçen arabûn veya urbân kelimesi kaparo
anlamında kullanılır. Ödünç vermek, öne geçmek, hediye vermek demektir. Urbûn
satışı bir terim olarak; bir malı satın alan kimsenin, satıcıya bedelden bir
bölümünü, akit gerçekleşirse, bu verilen meblağın satış bedeline mahsup
edilmek, gerçekleşmezse hibe (bağış) sayılmak üzere vermesidir. Bu, kendisinde
alıcı için seçimlik hak bulunan bir satım akdidir. Akit gerçekleşirse kaparo,
satış bedelinden bir cüz olur. Eğer alıcı, akdi yapmaktan vazgeçerse, kaparoyu
kaybedecektir. Burada muhayyerlik süresi belirlenmemişse, bir zamanla sınırlı
değildir. Akit, satıcı bakımından ise bağlayıcıdır. Hanbelîlere göre, alıcının
muhayyerlik hakkıiçin belli bir süre tesbit edilmesi gereklidır.
Islâm hukukçularının çoğunluğuna göre verilen kaparo yanmak üzere
yapılacak satım akdi sahih değildir. Hanefilere göre bu akit fasit, diğerlerine
göre ise batıldır. Zira Hz. Peygamber kaparolu satışı yasaklamıştır. Ancak bu
konudaki hadislerin zayıf olduğu belirlenmiştir (eş-şevkânî, Neylü'l Ivtâr, V,
153; Mâlik, el-Muvatta', II, 151). Yasağın sebebi; garar, risk, başkasının
malınıivazsız olarak yeme, yani sebepsiz zenginleşme ve akitte iki fasit şartın
bulunmasıdır. Bu şartlar dan birisi hibe şartı, ikincisi alıcı akde razı
olmazsa, satıştan vazgeçme şartıdır. (eş-şevkânî, a.g.e, Bidâyetü'l-Müctehid,
II, 161).
Ahmed b. Hanbel kaparolu satışı câiz görür. Delil hadistir. Zeyd
b. Eslem'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasûlüllah (s.a.s)'a kaparolu
satışın hükmü sorulmuş, o, bunu helâl kılmıştır" Bu hadiste senedi
bakımından tenkit edilmiştir (es-Şevkânî, a.g.e, V, 153). Nâfi' b. Abdilhâsis,
Halife Ömer için Safvân'dan dörtbin dirheme cezaevi olarak kullanılmak üzere
Mekke'de bir bina satın alacaktı. Ancak Hz. Ömer'le görüşecek; o razı olursa,
akit kesinleşecek, Ömer razı olmazsa, Safvân'a dörtyüz dirhem tazminat verilecekti,
Hz. Ömer'e danışılınca o, bu şartı kabul etti. (Ibnü'l-Kayyim,
I'lâmü'l-Muvâkkiîn, III, 401)
Günümüz ticaret işlemlerinde, zaman kazanmak, düşünmek,
araştırmak, malın başkasına satılmasına engel olmak gibi amaçlarla, bir miktar
kaparo verilerek satıcı ile ön bağlantı yapılmaktadır. Akit gerçekleşirse
kaparonun satış bedeline mahsup edilmesi gerekir. Alıcı, sözleşmeden vazgeçerse
kaparonun geri iade edilmesi en güzelıdır. Eğer sözleşmede, satış
gerçekleşmezse kaparonun geri verilmeyeceği belirlenmişse; bu cezâi şart
niteliğindedir. Satıcı, bekleme ve malınıbaşkasına satmama karşılığında böyle
bir tazminatı istemektedir. Kâdi Şurayh, şu sözüyle kaparolu satışı câiz
gördüğünü belirtmiştir: "Bir kimse, zorlama olmaksızın kendi isteğiyle
kendi aleyhine bir şart koysa, bu onun aleyhine sâbit olur."
(Ibnü'l-Kayyim, a.g.e., III, 400; ez-zühâylî, el-Fıkhü'l-Islâmî ve Edilletüh,
Dımaşk 1985, IV, 211)
Kaparolu satışın lehinde ve aleyhinde hadisler zayıf olduğuna
göre, örf deliline dayanarak, bu çeşit satışları geçerli kılmak mümkündür.
Çünkü satım akdi gerçekleştiği taktirde alıcının bunda yararı vardır. Sözleşme
ifa edilmezse, bekleme ve malı başkasına satmama yüzünden de satıcının zararı
söz konusudur. Bunu, kaparolu satışı fasit akit saydığı düşünülürse, taraflar
akit gerçekleşmeyince verdiklerini geri alabileceklerdir. Ancak kaparo
karşılıklı rıza ile geri alınmamış bulunursa, fasit akit hükümleri uygulanır
(bk. Fasit akit)
KAPARO ALMAK DİNİMİZCE CAİZ MİDİR?
Türkçede pey ya da pey akçesi; Arapçada; arabön, urbon, urbân,
arbön, arbon olarak bilinir. Asıl Arapça'da "teslîf' ya da
"takdim" olmalıdır. Müşterinin satın alma konusunda anlaştıkları bir
şey karşılığında satıcıya önceden bir şey vermesi demektir. Öyle ki, eğer
aralannda bu satış gerçekleşirse verdiği şey fiyata hesab edilir,
gerçekleşmezse müşteri bunu satıcıya hibe etmiş olur, geri alamaz. Yani kaparo,
‚satıcının değil, müşterinin muhayyer olduğu bir satıştır ve muhayyerliğin
süresi belli değildir: (krs. Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'1-Islâmi, IV/448; Dr.
Fethi LASIN, Bey'ul-Arbon, El-Iktisadü'1-Islâini d. (81) 44. Fethi LASIN arbonu
ayrıca; satış gerçekleştigi takdirde fiyata mahsub edilmek, gerçekleşmediği
takdirde iade edilmek üzere alıcının satıcıya önceden verdiği meblağ diye tarif
eder ki, bunu kaparo olarak değerlendirmenin anlamı yoktur. Çünkü bu ittifakla
caiz olan bir şeydir. agk. 44.)
Bu tür bir satış fukaha çoğunluğu (Cumhur)'na göre batıl,
Hanefilere göre de fasittir. Çünkü çok sahih olmayan bir hadisde Râsulüllah
Efendimiz (sav)'in arbon satışını yasakladığı nakledilir.(Ebu Davud, Buyû' 67;
Ibn Mâce, ticarât 22; Muvattâ, Buyû' 1) Çünkü bu satış meçhûliyetten
kaynaklanan aldanma (garar, muhatara) ihtiva etmekte ve başkasının malını
ivazsız yeme anlamı taşımaktadır. Ayrıca bunda iki fasit şart vardır: Biri hibe
şartı, diğeri, bunu kabul etmemesi halinde geri verme şartı. Bu ise satana bir
şeyi ivazsız olarak şart koşmak demek olur ki, sahih değildir.(Ez-Zuhayli, age.
IV/449) Sahabe ve tabiî'nin cumhuru da aynı şeyi söylemişlerdir.(Lâsin, agm. s.
44)
Ahmed b. Hanbel'e göre ise kaparolu satışta bir beis yoktur. Çünkü
(zayıf) bir hadiste Rasulüllah (sav)'a satışta urban sorulmuş ve o da helâl
olduğunu söylemiştir.(Hadis'i Abdurrezâk, Musannefinde rivayet etmişti. bk.
Sevkâni, Neylû'1-Evtâr, V/173) Ayrıca Nâfi' b. Abdi'1-Haris, Ömer efendimiz
için, halifeligi döneminde, Safvân b. Ümeyye'den dörtbin dirheme bir hapishane
satın almış ve Ömer'in kabul etmemesi halinde Safvân'a dörtyüz dirhem
verilmesinde anlaşmışlardır.(Ez-Zuhayli, age. IV/449-50; Lâsin, agm. s. 44) Ama
bunun Nâfi'in Ömer'e sormadan yaptığı bir uygulama olduğu gerekçesiyle delil
olamayacağı söylenmiştir.(agk.) Hadis ise zayıftır.
Kaparo ile yapılan satış gerçekleşip kesinlestikten sonra her ne
kadar başlangıçta fasit olsa dahi-fesat ortadan kalktığı ve kaparo fiyata
mahsup edildiği için akit sahih hale gelmiştir, denilmektedir.(Lâsin, agm. s.
46) Çünkü artık başkasının malını ivazsız yeme gibi bir durum ortada
kalmamıştır. Hanbelilerin caiz gördüklerinin de bu olduğu söylenmektedir. Yoksa
Senhûif'nin Mesadıru'1-Hak'da sandığı gibi, onlar bidayetteki şartı kabul etmiş
değillerdir.
Düşünülen satış akdi gerçekleşmezse kaparo alanın onu geri vermesi
gerekir, yemesi haramdır.(Bu konuda ayrıca bk. Ibn Rüşd, Bidayetü'1-Müctehid,
N/161. Sevkânî, Neylü'1-Evtar V/173; Ibn Kudâme, el-Mugnî, IV/256)
KÂR
Bir malı satarken, alış fiyatına veya mâliyeti üzerine eklenen
fazlalık.
Arapça karşılığı ribâ olup, sözlükte, mastar anlamı; kazanmak, kâr
etmek demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de şu şekilde kullanılmıştır: "Onlar,
doğruluğa karşılık sapıklığı satın aldılar. Fakat bu ticaretleri onlara kâr
getirmedi" (el-Bakara, 2/16).
Alış-Veriş genellikle kâr sağlamak veya ihtiyacı karşılamak
amacıyla yapılır. Ticaret meşrû olunca, kâr elde etmenin de meşrû olması
tabiîdir.
Çünkü kâr, mal mübadeleşinin semeresi olup, onsuz ekonomik bir
hayat düşünülemez. Bu yüzden İslâm hukuku kârı yasaklamamıştır. Âyet ve
Hadislerde ticaret ve kazançtan genel olarak söz edilmiş ve ekonomik hayatın
belirli ölçülere uyularak, kendi tabiî kuralları içinde yürümesi amaçlanmıştır.
Kârın tabiî ve ahlâkı ölçüler içinde oluşması esas alınmıştır. Bu prensibin bir
gereği olarak alış-verişlerde çeşitli mallara yüzde hesabıyla bir kâr haddi
belirlenmemiştir. Genel olarak, arz ve talep kanunlarına bağlı serbest rekabet
esasları içinde kendiliğinden oluşacak fiyatlar ölçü alınır. Ancak bu prensibi
korumak ve insanların temel ihtiyaçlarının istismarını önlemek için, bir takım
tedbirler öngörülmüştür. Ribanın yasaklanması, karşılıksız kazanç yollarının
kapatılması ve gerektiğinde narha başvurulması bunlar arasında sayılabilir.
Alış-verişlerde yalan, hile, aldatma, satılan şeyin ayıbını
gizleme veya onu mevcut olmayan vasıflarla övme yasaklanmış, açık, gerçekçi ve
ma'kul ölçüler geliştirilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Ey
iman edenler, birbirinizin mallarını haram yollarla yemeyiniz. Ancak karşılıklı
rızaya dayanan, meşrû bir ticaret yoluyla olması durumu müstesnadır"
(en-Nisâ, 4/29); "Allah alış-verişi helâl, ribayı ise haram
kılmıştır" (el-Bakara, 2/275).
Kâr durumuna göre satım akdi şu kısımlara ayrılır:
a) Pazarlıkla (müsavemeli) satış:
Tarafların üzerinde anlaştıkları bir satış bedeli ile, malı
mübâdele etmeleri. Burada alış fiyatı veya mâliyet açıklanmadan satış bedeli
belirlenir. Pazarlık bu fiyat üzerinden yapılır. İslâm hukukunda satış (bey')
denilince daha çok bu çeşit alış-verişler akla gelir. İslâm bilginlerince,
yanılma ve yalan karışma ihtimali az olduğu için müsâvemeli satış şekli tavsiye
edilir. Alıcıya net kâr miktarı açıklanmaz. Fakat satış bedelinin içinde kâr da
dahildir. Akde yalan, hile ve aldatma karışır, fiyat da fâhiş gabin ölçüsünde
yüksek olursa, akdi aşırı yararlanma sebebiyle feshetmek mümkündür. Böyle bir
durum yoksa, tarafların karşılıklı rıza sonucu anlaştıkları bedelin miktarına
müdahale edilmez (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sânâyi V, 134; İbn Âbidin,
Reddü'l-Muhtâr, IV, 159; Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmi
Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 88, 89).
b) Murâbahalı satış: Alış fiyatı veya mâliyet üzerine belirli bir
kâr ekleyerek yapılan satış. "Bu malın alış fiyatı veya mâliyeti yüzbin
liradır. Yirmibin veya yüzde yirmi kârla satıyorum" demek gibi. Murâbahalı
satışta, alış fiyatının veya mâliyetin ve kâr miktar veya yüzdeşinin müşteriye
açıklanması gerekir. Bu, ana paranın mislî yanı ölçü, tartı veya standart olup
sayıyla alınıp satılan şeylerden olmasını gerektirir. Ribâ (faiz) cereyan eden
mislî mallar kendi cinsleriyle murâbahalı olarak mübâdele edilemez. Yüz gram
altını, yüz yirmi gram altınla veya yüz kg. buğdayı yüz yirmi kg. buğdayla
mübâdele etmek gibi. Aksi halde fazlalıklar ribâ (faiz) olur. Ancak cinsler
değişik olursa kârlı satılabilir. İki ton arpa karşılığında aldığımız bir ton
buğday, iki buçuk ton arpayla mübâdele edilirse, yarım ton arpa, kâr olur
(es-Serâhsî, el-Mebsût, XIII, 82, 89; el-Kâsânî, a.g.e, V, 221).
c) Tevliye: Alış fiyatı üzerinden, hiç kâr eklemeksizin satış
yapmak demektir. Buna, başa baş satış yapmak da denir. Ancak, mâliyeti
etkileyecek bir takım masraflar yapılmışsa ticaret örfüne göre bunlar eklenir.
Bu takdirde satış yine kârsız ve mâliyet üzerinden yapılmış olur. Tevliyede,
murâbahalı ve zararına (vazîa) satışlar gibi güvene dayanan bir satış şeklidir.
Alıcı verilen bilgilere güvenerek akit yapar. Bu yüzden verilen bu bilgilerin
doğru olması gerekir. Aksi halde alıcı için daha sonra akdi bozma veya aldanma
miktarını satış bedelinden düşürme gibi haklar doğar.
Hz. Peygamber Medîne'ye hicret etmek isteyince, Ebû Bekir (r.a)
iki tane deve satın aldı. Rasûlüllah (s.a.s) O'na şöyle dedi: "Bu iki
deveden birisini bana aldığın fiyatla devret " Hz. Ebû Bekir bedelsiz
vermek isteyince, Hz. Peygamber bunu kabul etmedi. Kârsız satış çeşitli
amaçlarla yapılabilir. Malı elinden çıkarma isteği, nakit para sıkıntısı, malın
moda veya mevsiminin geçmek üzere olması, alıcıya yardım etmek, müşteri tutmak
ve benzeri düşünceler bunlar arasında sayılabilir.
d) Vazîa (zararına satış): Alış fiyatının veya mâliyetin altında
bir fiyatla satış yapmak. Bir kimse, malını belirli bir kârla satabileceği
gibi, hiç kârsız hatta zararına da satabilir. Zararına satış da çeşitli
amaçlarla yapılır. Alıcıya yardımda bulunma, malı bir an önce paraya çevirme ve
müşteriyi işyerine alıştırma bunlar arasında zikredilebilir. Ancak satıcının
sıkışık durumundan, samimiyetinden veya malın gerçek değerini bilmeyişinden
yararlanarak iman değerinin çok altında bir fiyatla satın almaktan sakınmak
gerekir. Sahabe devrinde, alışverişlerde dürüst hareket edildiği, hile ve hud'a
yoluna sapılmadığı, o devre ait çeşitli uygulamalardan anlaşılmaktadır. Ashab-ı
kirâmdan Cerir b. Abdillah el-Becelî (ö. 51/671) birisinden bir at satın almak
ister. Satıcı atı 500 dirheme verebileceğini söyler. Cerir: "Bu at daha
fazla eder, şu anda 600 dirhem veririm, fiyatı 800 dirheme kadar da
arttırabilirim" dedi. Satıcı: "Atım cidden bu kadar değerli
midir?" diye sorunca da; "At, belki 800 dirhemden de fazla edebilir,
fakat ben daha fazla veremem" diye cevap verir. Bu sırada çevrede
bulunanlar Cerîr'e şöyle derler: "Atı 500 dirheme satın alman mümkün iken
fiyatı niçin bu kadar yükselttin?" Cerîr şu cevabı verir; "Biz,
alış-verişlerimizde hile yapmayacağımız hususunda Allah'ın Rasûlüne söz
verdik" (İbn Hazm, el-Mûhallâ, Mısır 1389, IX, s. 454 vd).
Bir satım akdinde kâr miktarını belirleyebilmek için her şeyden
önce malın ilk alış fiyatı veya kıymet arttırıcı harcamalar gerektirmeyen
mallarda kâr, doğrudan doğruya alış fiyatının üzerine eklenir. Alış fiyatına
anapara (re'sü'l-mâl) denir. Bu, ilk alıcının akitle ödemeyi üstlendiği
bedeldir. Başka bir deyimle, mala kendisiyle mâlik olunan ve akitle gerekli
olan bedeldir. Akitten sonra, satış bedeli yerine başka bir bedel üzerinde
sözleşme yapılsa, bu yeni bedel anapara sayılmaz. Kârlı (murâbahalı) başa baş
(Tevliye) ve zararına (vazia) satışlarda anapara veya mâliyet asıldır. Klâsik
İslâm hukuku kaynaklarında bir malın üretim ve dolaşım safhası, mâliyet
bakımından bir tutulmuş ve ayrı olarak ele alınmamıştır. Hanefîlerde, mâliyete
eklenip eklenmeyecek harcamaların belirlenmesinde örfe ağırlık verilmiştir. Bu
konuda temel prensip, malın kendisinde veya kıymetinde artış meydana getirme
niteliğinde olan harcamaların alış fiyatına eklenmesi, bu niteliği
taşımayanların ise eklenmemesidir. Meselâ, nakliye, dikiş, cilâlama, boyama
gibi, malda artış sağlayan masraflar eklenebilecek, mal sahibinin (ilk alıcı)
malın alımı, nakli ve pazarlaması sırasında kendi şahsı veya aile fertleri için
yaptığı yeme, içme, yatıp kalkma masraflarıyla, çoban, bekçi, doktor veya veteriner
masrafları eklenerek masraflar arasındadır (es-Serahsî, el-Mebsût, XIII, 80,
91; el-Kâsânî, a.g.e, V, 223; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, III, 162; ibn Âbidin,
Reddu'l-Muhtâr, IV, 155; Ali Haydar, Düraru'l-Hukkâm, I, 598; Hamdi Döndüren,
İslâm Hukukuna göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 103, 113).
İslâm hukukunda net maliyet hesabı, güvene dayanan bir satış
niteliğindeki murâbaha, tevliye ve vazîa satışlarında gereklidir. Satıcı kendi
alış fiyatım müşteriye açıklamaksızın, belirleyeceği bir satış bedeliyle malını
satabilir. Hatta mala, piyasadaki rayiç fiyatlarını ölçü alarak, yeni bir
kıymet koyup, bu yeni değer üzerinde bir kâr ilavesiyle satış yapmak da
mümkündür. Yeter ki, alıcıyı yanıltacak ve onu etki altında bırakacak yanlış
bilgiler verilmesin. Kârın meşrû olması için, satıcının iyi niyet kurallarından
ayrılmaması ve alıcıya doğru bilgiler vermesi gerekir. Aksi halde gabin hali
söz konusu olabilir ve alıcı lehine bazı haklar doğar (bk. Gabin mad.).
İslâm'da, çeşitli mallara yüzde üzerinden belirli kâr haddi
uygulaması getirilseydi ekonomik hayat zorluklarla karşılaşırdı. Çünkü kâr
miktarını dondurmak, o malın alış fiyatını veya mâliyetini tam olarak bilmeyi
gerektirir. Bu ise her zaman net olarak hesaplanamaz ve akde hile karışabilir.
Diğer yandan aynı cins ve kalitedeki malın mâliyeti tüccardan tüccara değişir.
Sermayesi geniş olan kimse, peşin para ile çok mal satın alır, kendi araçları
ile nakleder; dükkânı kendi yeridir, kira ödemez. Bütün bu nedenlerle malı
ucuza mâl eder. Diğer bir tüccarda bu imkânlar olmadığı için, mâliyeti yüksek
olabilir. Üretimdeki mâliyetler çok daha değişik etkenler yüzünden farklı olur.
Aynı cins ve miktarda bir çok malın mâliyetleri farklı olunca, yüzde kâr
ilâvesiyle oluşacak satış bedelleri de farklı olacaktır. Böyle bir piyasada
ucuz fiyata satanlar alıcı bulur. Mâliyeti yüksek olduğu için pahalı satmak
zorunda kalanlara, diğerlerinin elinde mal biterse, satış sırası gelecektir.
İşte bu ve benzeri sakıncalar yüzünden, Allah Rasulü piyasa fiyatlarına
müdahale etmesi için kendisine başvuran Sahâbilere şöyle buyurdu: "Şüphe
yok ki, fiyat tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak
Allah'tır. Ben sizden hiç kimsenin mal ve canına yapmış olduğum bir haksızlık
sebebiyle hakkını benden ister olduğu halde, Rabbine kavuşmak istemem"
(Ebû Dâvud, Bûyû', 49; Tirmizî, Bûyû', 73; ibn Mâce, Ticârât, 27; Ahmed b.
Hanbel, Müsned, II, 327, III, 85, 106, 286).
Sonuç olarak İslâm'da sağlam bir ticaret ahlâkının oluşması
amaçlanmıştır. Alış-verişe hile, hud'a, yalanın karıştırılması yasaklanmış,
temel ihtiyaç maddelerini günün rayiç bedeli ile satanların sadaka sevabı
kazanacakları belirtilmiş ve tüccarların bununla bir toplum hizmeti
yaptıklarına işaret edilmiştir. Ancak iyi niyetin yeterli olmadığı devirlerde
esnaf ve tüccarı serbest ve kontrolsüz bırakmak temel ihtiyaçların
sömürülmesine yol açar. Üretim, dağıtım ve para gücünün kötüye kullanılmaması
için devletin gerekli tedbirleri alarak üretici ve tüketiciyi koruması arz ve
talep dengesini sağlama gerekir. Bunun sonucunda üretici ve dağıtıcıya az
gelmeyecek, alıcıda çok görünmeyecek bir piyasa fiyatı oluşur. İşte bu fiyatın
içinde yer alan, İslâm'da miktar ve oranı belirlenmemiş bulunan kâr meşrû
sayılır.
KÂR ORANI ŞARTLARA GÖRE DEĞİŞİR.
Fakat bu, her şeyden önce vicdan işidir. Çünkü müslüman, kardeşini
aldatmaz, ona ihanet etmez, onu kendisi gibi düşünür. Yani satacağı malı almak
istediğinde, ona ihtiyacı olduğunda, kendisine kaça veya hangi şartlarda
satılmasını istiyorsa başkasına da öyle satar. Islâmiyet belirli bir kâr haddi
koymamıştır derken, bundan, hiç müdâhale edilemez manası çıkarılamaz. Devlet
lüzum gördüğünde malların cinsine göre belirli kâr hadleri (narh) koyar; buna
uymayanları da cezalandırır .
KARDEŞ KARISI VE MAHREMLİK
Kişinin ağabeyisinin hanımı mahremlik konusunda kızkardeşi gibi
midir?
Ağabeyin hanımı hiçbir bakımdan kızkardeşe benzemez; namahremdir.
Kaynı onun elini öpemez, seferi olacak kadar yola, yanlarında başkası yokken
beraberinde çıkamaz, kapalı bir yerde başbaşa (halvet) kalamaz. Yenge kaynmn
yanında, ancak başkaları varken ve tesettüre tam riayet ederek, yani en azından
göğüsleriyle beraber omuzlarını örten bir başörtüsüyle oturabilir. Kadının
erkekten sakınması gerektiren sebepler kayında fazlasıyla vardır. Bu yüzden
Allah Rasûlü : "Kadın, kaynı gibilerle de mi başbaşa kalamaz?" diye
soran bir sahâbiye "Bu ise ölüm demektir" ( Buhârî, nikâh 111;
Müslim, selâm 20; Tirmizî, radâ' 16; Dârimî, isti'zân;14 Müsned IV/149, Î53)
diye buyurmuştur.
KARDEŞE FİTRE VE ZEKÂT
Henüz kendisinden ayrılmamış kardeşine kişi zekât ve fître
verebilir mi? Babalarından kalan mirasin henüz taksim edilmemiş olması ,bir şey
değiştirir mi? Keza bir baba evli kızına zekât verebilir mi?
Verebilir. Hattâ kardeşi zekât alabilecek durumda ise, herkesten
önce ona vermesi gerekir. Çünkü zekât vermeye en yakından başlamalıdır. Zekât
veremeyeceği yakınları, üstü ve altıdır. Yani anası-Babası ve onlardan yukarısı
ile çocukları ve onların devamıdır. Ayrıca koca karısına zekât veremeyeceği
gibi, sâhih görüşe göre, karı da kocasına zekât veremez. (72 Bk. Mavsilî I/157;
Nemenkûnî I/272) Sadaka-i fitir da zekatın verildiği yerlere verilir. Baba
mirasi henüz taksim edilmemişse, kime ne düşeceği hesaplanır. Sonuç olarak
zekât alabilme durumundan kurtulamayanlara yine zekât olarak verilebilir. Baba
evli olan kızına zekât veremez; ancak damadına verebilir. (73 Bu konuda daha
geniş bilgi için bk. ibn Hümam N/270)
Bilezige Zekât
Yedi bileziği bulunan, ama evleri eşyaları olmayan ve bir maaşla
kıt-kanaat geçinen bir kadının zekât vermesi gerekir mi?
Altınların toplam ağırlığı yakIasik 85 gr. kadar ya da daha fazla
ise, borcu yoksa, kıt kanaat yaşamalarına rağmen, altınları bozdurmayıp, tam
bir yıl (365 gün) altınları elinde bulundurmuşlarsa, başka bir şeyi olmasa dahi
zekatlarını vermesi gerekir.
KARMA OTURMA
Evimizin küçük olması sebebiyle kadın erkek birarada oturuyoruz;
bu doğru mudur?
Evde kadınların mahremi olmayan erkekler yoksa, bunun herhangi bir
sakıncası yoktur. Kocanın erkek kardeşi (kayın); dayısı, amcası dayı ve amca
çocukları, ya da daha uzak akrabalar gibi namahremler varsa, kadın tam
tesettürüne, oturuşuna kalkışına, gülüşüne,konuşmasına, onların yanında
kokulanmamaya ve süslenmemeye, onlarla tek tekine bir odada kalmamaya dikkat
etmek şartıyla bir arada bulunabilirler, beraber yemek yiyebilirler. Ancak bu
durumda kadının ayrıca başını omuzlarıyla beraber örten bir üstlüğü, ya da
büyük bir başörtüsü bulunmalı ve elbisesinin süsünü de onunla örtmeli ve ayrıca
göğüs ve kalça gibi vücut hatlarını belirten dar elbiseler giymemelidir.
KARZ
Borç, kredi, ödünç, altın, gümüş, nakit para ve mislî olan şeyleri
başkasına ödünç vermek anlamında bir Islâm hukuku terimi. Çoğulu kurûzdur.
Hanefîler dışında diğer mezhepler selem akdi yapılan tüm malların karz olarak
verilebileceğini söylerler. Onlar böylece, bazı kıyemî malları da tarife alarak
kapsamı genişletmişlerdir (el-Kasâni, Bedâyiu's-Sanayı', VII, 394; Ibn Kudâme,
el-Muğnî, IV, 313; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, V, 366).
Kur'ân-ı Kerîm'de "Allah'a ödünç vermek" şeklinde
ifadesini bulan, fâizsiz ve karşılıksız verilen ödünç para anlamına gelen
"karz-ı hasen"i de kapsamına alan altı kadar âyet vardır. Bunlardan
birisi şöyledir: "Allah'a karz-ı hasen olarak ödünç verecek olan kimdir?
Işte o, bunun karşılığını kat kat arttıracaktır. Ona, bundan başka çok değerli
bir mükâfat da vardır " (el-Hadîd, 57/ 11, konu ile ilgili âyetler;
el-Mâide, 5/12; el-Bakara, 2/245; el-Hadîd, 57/18; et-Teğabun, 64/17;
el-Müzemmil, 73/20).
Bu konuda Hz. Peygamber'in çeşitli hadisleri vardır. "Bir
müslüman diğer müslümana iki defa ödünç (para) verirse, bir defa tasaddukta
bulunmuş gibi olur" (eş-Şevkânî, Neylü'l-Ivtâr, V, 229). Enes b. Mâlik'ten
şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Allah'ın elçisi şöyle buyurdu: Mirac
gecesi bana, cennet kapısında şöyle bir yazı gösterildi. Sadaka için on katı,
karz-ı hasen için ise onsekizkatıecir vardır. Cebrâil'e, karzın niçin sadakadan
daha üstün olduğunu sorduğumda, su cevabı verdi: Şüphesiz, dilenci (çoğu zaman)
yanında varken ister. Ödünç isteyen ise, ancak ihtiyaç sebebiyle ister"
(Ibn Mâce, Sadakât, 19; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, lV, 126).
Karzın rüknü icap ve kabuldür. Ödünç verenin teberrua ehil olması
gerekir. Baba, vasî ve mümeyyiz küçükler, temsil ettikleri kimsenin
malınıteberru edemedikleri gibi, ödünç vermeye de ehil değildirler. Ödünç
vermede, başlangıçta bir ıvaz (karşılık) bulunmadığı için, bir bakıma teberru
niteliği vardır. Akdin tamamlanması için, ödünç verilecek şeyin karşı tarafa
teslim edilmiş olması gerekir. Hanefîlere göre, yalnız mislî olan yani ölçü,
tartı veya standart olup sayı ile alınıp satılan şeyler karz olarak verilebilir.
Hayvan veya gayrı menkul gibi kıyemî malları karz akdine elverişli değildir.
Bunlar ihtiyacı olana kira veya âriyet yoluyla verilebilir. Çünkü kıyemî
malların misli bulunmadığı için benzerini geri vermek mümkün olmaz. Meselâ; iki
yaşlarında 700 bin liraya da, 1 milyon liraya da sığır cinsi hayvan
bulunabilir. Ödünç veren daha iyisini almak isterken, ödünç alan daha ucuz
olanını geri vermek isteyebilir. Bu durum menfaat çekişmesine yol açar
(el-Kâsânî, a.g.e, VII, 394; Ibn Kudâme, el-Muğnî, IV, 314; Ibn Abidin,
Reddu'l-Muhtâr, IV, 179, 195).
Şafiî, Malıki ve Hanbelîlere göre, kendisinde selem akdi
yapılabilen her şeyin karz olarak verilmesi de mümkündür. Bu mislî olabileceği
gibi kıyemî mallardan da olabilir. Hayvan da bunlar arasındadır. Ebû Râfi'den
şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Allah Rasûlü, bir adamdan iki
yaşlarındaki bir deveyi ödünç almıştı. Sonra ona bir takım zekât develeri
geldi. Bana, ödünç aldığı kimseye iki yaşlarında bir deveyi vermemi
emretti." Ben de dedim ki: "Develer arasında altı yaşınıbitirmiş daha
güzel olanından başkasını bulamıyorum." Bunun üzerine şöyle buyurdu:
"Onu ona ver, şüphesiz sizin en hayırlınız, ödeme bakımından en güzel
olanınızdır" (Müslim, Müsâkât, 118; Ebu Dâvud, Büyû', 110; Tirmizî, Büyu',
73). Hanefîler Ebû Râfi' hadisini mensuh kabul ederler (Sahîh-i Müslim
Tercemesi, Terc. A. Davudoğlu, VIII, 96, 101).
Islâm hukukçularının çoğunluğuna göre, karz akdinde va'de şartı
geçerli değildir. Aksi halde nesîe ribâsı söz konusu olur. Karz başlangıçta
teberru niteliğindedir. Ödünç veren için bedelini derhal isteme hakkıdoğar.
Ancak sure belirlenmiş olur ve ödünç veren buna riayet etmiş bulunursa, ödünç
alana kolaylık göstermiş ve iyi bir iş yapmış olur. Satım ve kira akdi
akitlerde ise tarafların tesbit edecekleri va'deler bağlayıcı olur.
Imam Mâlik'e göre, karz akdi, va'de belirlenmekle va'deli olur.
Delil şu hadistir: "Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara
uyarlar" (Buhârî, Icâre, 14, 50). Çünkü taraflar karz akdi ile, bunu devam
ettirme veya ikâle yapma bakımından tasarrufa mâlik olurlar. Bu arada va'deyi
uzatma yetkisine sahiptirler (eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, I, 303; Ibn Kudâme,
a.g.e, IV, 315)
Hanefîlerin meşhur görüşüne göre, ödünç vermenin menfaat celbeden
bir tarzda olmaması gerekir. Ancak ödünç verenin yararlanması, akit sırasında
şart koşmaksızın ve bu konuda örf de bulunmaksızın olmuşsa bunda bir sakınca
yoktur. Meselâ, ödünç alan kimse, parayı geri verirken ilâve yapsa veya
teşekkür olarak evini tercihen ödünç para verene satsa, bunda bir sakınca
bulunmaz. Câbir b. Abdillâh'tan şöyle dediği nakledilmiştir: "Benim
Rasûlüllah (s.a.s) da bir hakkım (alacağım) vardı. Bana bunu ziyade ederek ödedi"
(Müslim, Müsâkât, 120; ea-şevkânî, a.g.e, V, 231).
Aslında, menfaat celbeden karz yasağı ez-Zeylaî'nin
Nasbu'r-Râye'de tesbit ettiği gibi, herhangi bir hadise dayanmaz. Bunu şart
koşulan veya örf hâlini alan menfaatlarla ilgili olarak düşünmek mümkündür
(Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî fi Uslûbihi'l Cedid, I, 504).
Ödünç verene hediye vermek şart koşulmuşsa bu mekruh olur. Aksi
halde bir sakıncası bulunmaz. Ancak dostlar arasındaki mutat hediye ve ikramlar
bundan müstesnadır. Rehinden yararlanma da, rehin verenin izniyle mümkün ve
caizdir (Ibn Âbidin, Reddu'l-Muhtar, IV, 182; Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik
Problemlere Islâmî Yaklaşımlar, Istanbul 1988, s. 87, 94).
Islâm'da karz yoluyla kısa va'deli ve küçük kredileri temin etmek
mümkün olabilir. Bu, akrabalık, dostluk, karşılıklı yardımlaşma, karşılığını
âhirette alma, ileride kendisi de benzer ekonomik sıkıntıya düşerse destek
hazırlama gibi düşüncelerle yapılabilir. Kısa vadeli ihtiyaçların esnaf, tüccar
ve komşularla hısım akraba arasında çözümlenmesi ve bundan bir yarar
beklenmemesi en güzel ve kalıcı bir çözümdür. Bu yolla fertler birbirine
yaklaşır, iyilik duyguları güçlenir, ayrıca taraflar sürekli olarak karz-ı
hasen sevâbına nâil olurlar. Islâm'da uzun va'deli ve büyük krediler için kâr
ortaklığı esası getirilmiştir. Çünkü bir yarar olmaksızın insanların
birbirlerine yardımcı olmaları süreklilik arzetmez. Özellikle kredinin miktarı
büyüdükçe, bunu karz-ı hasen ölçüleri içinde çözmek mümkün olmaz. Krediye
ihtiyacı olan iş adamı dürüst çalışır, ortaklarını gerçek mal varlığına
hissedar yapar ve gerçek kârı paylaşmaya, ya da ortakların anaparalarına
eklemeye razı olursa, kredi problemine çözüm yolu bulmak kolaylaşabilir.
KAŞ VE TÜY YOLMA
Kaşlarının arası bitişik olan bir kadın, sadece bitişen yerlerdeki
tüyleri çekebilir mi? Yüzdeki ve özellikle de bıyıklardaki tüyleri, ayrıca
bacaklardaki kılları yolabilir mi?
Allah Rasûllü Efendimiz (s.a.s.) kaşını incelttiren kadına ve bu
işi yapana lânet etmiştir. Fakat bazı Islâm alimleri, kadının yüzünde anormal
olarak (çeşitli hormon bozukluklarından ötürü) biten kılları, kadının kocanın
izniyle koparabilir, çünkü bu Allah'ın normal olarak yarattığı ve görmek
istediği yaratılış biçimini; yani fıtratı değiştirmek değil, çeşitli
hastalıklardan ötürü bozulan kadınlık fıtratını düzeltmek anlamını taşır,
demişlerdir. Kadın böylece, eğer istiyorsa, kocanın süslenme arzusunada uymuş
olur. Ibn Âbidîn, bu tür anormal kılları yolmâk, bu maksatla yapılırsa
müstehaptır, der. Ayaklardaki anormal kılları yolmak için de aynı şey söylenir.
Yalnız bunları başkalarına güzel görünmek için yapmak, doğuştan bitişik
yaratılan kaşları almak ve her kadında normal olarak, biraz farklı ölçülerde de
olsa, bulunan bıyık tüycüklerini yolmak haramdır.
KASAPLARDAN TAVUK, KOYUN, İNEK VB. ETİ ALABİLİR MİYİZ?
Kasaplardaki tavuk eti dışında eti yenen hayvanların etlerini
satın almak, besmelesiz kesilmiş olma şüphesi taşımakla beraber câizdir. Bu
konuda çoğunluğu Müslüman olduğuna ve şüpheli şeylerden tamamıyla kaçınmanın
hayatı zorlaştıracağına itibar edilir. (Kâdihân NI/415-416) Tavuk için ikinci
bir şüphe, (içindeki pisliğiyle beraber kaynar suya atılmış olma şüphesi) daha
vardır. Bu yüzden Islâmi usullerle kestiği ve yolduğu kesîn bilinmeyenlerden
tavuk almamak gerekir. Ayrıca hem tavuk için hem de et için, Müslümanların
şartları zorlamalarının ve Islâmî olanı satan kasap bulmaları, ya da
oluşturmalarının, bilinçli Müslümanlar için şart olduğu da bilinmelidir. Eğer
ortada gayr-i Islâmî bir durum varsa, herkes gücü yettiği oranda sorumludur.
KASETTEN KUR'AN-I KERİM DİNLEMEK
Kur'an-ı Kerim dolu kasetlere abdestsiz el sürülmez deniliyor,
doğru mudur? Yine vaaz da, Kur'an dan, başka Şeyler de ,dinlenilmez, çünkü onun
feyzi olmaz, hiçbir yarari dokunmaz deniliyor. Bu yüzden de teyp ve kasete
adeta düşmanlık açılıyor, ne dersiniz?
Kur'an-ı, usul kitaplarımız şöyle tarif ederler:
"Rasûlüllah'a indirilip, mushaflarda yazılı olan ve hiç bir
şüphe bulunmayâcak tarzda bize kadar tevatürle gelen kitaptır."( Molla
Ciyûn, Nûru'1-envâr I/11,12) Abdestsiz dokunulamayacak olan, Kur'an'ın yazılı
olduğu mushaflardır. Bantlara mushaf denmeyeceğine göre -Allahu a'lem- onlara
abdestsiz dokunmakta beis olmamalıdır. Ancak herhalde ihtiyata uygun olan,
Kur'an dolu olduğu bilinen bantları da abdestsiz tutmamaktır.Kur'an-ı Kerim,
vaaz ya da dinlemesi haram olmayan diğer şeyleri teypten, radyodan ya da videodan
dinlemenin ne mahzuru olabilir?Mahzurlu olan, Kur'an-ı münâsebetsiz yerlerde
okumak, okutmak, ya da Kur'an okunurken saygısız davranmak, dinlememek, meselâ
konuşup eğlenmek, gülüp lâubâlî hareketlerde bulunmaktır. Kur'an teyp v.b.
âletlerden, şartlarına uygun olarak okunuyorsa, dinleme âdâbına uyularak da
dinleniyorsa okunur ve dinlenir, okunmalı ve dinlenmelidir. Meselâ kadın, tek
başına el işini yaparken, mutfağını temizlerken, boş duran kulağı, güzel
okunmuş bir Kur'an tilâvetinde olsa, ruhu sürekli Kur'ân'la haşır-neşir bulunsa
dahâ iyi olmaz mı? Bize göre daha iyi olur. Hattâ öyle yapmalıdır; Kur'an
tilâveti ile, çok güzel konuşmalarla, hem rûhunu, hem kültür ve irfanını
beslemelidir. Tâ ki, ruhun gıdasi diye zehirleyici tangırtılar dinlemesinler,
en büyük nimet olan zamanlarını öldürmesinler.
Teyp vb. aletlerden dinlenen Kur'an da Kur'andır, aynı şartlarla
dinlenilmesi ve secde âyeti okunursa secde yapılması gerekir. Bunu sesin
daglardan yankılanmasına benzetemeyiz. Bu tıpkı Hz. Musa (a.s.)'ın Allah'ı
(c.c.) vasıtasız olarak, ya da ağaç vasıtası ile dinlemesine benzer. Nasıl o
şekilde duydukları Allah'ın kelâmı ise, bu âletlerden dinlenen Kur'an da
Allah'ın kelamıdır. Çünkü Kur'an'a Allah'ın kelâmı denmesi, o lafızlarla
anlatılan mananın, Allah'ın ezelî "Kelâm" sıfatına nisbet edilmesi
itibari iledir. Canlı bir şahıs okurken de Kur'an olan, onun çıkardığı sesler
değil, onların manası ve manaların kalıbı olan nazımdır.( Mustafa M. Ammâra,
et-Tergib Hâsiyesi)Bizce el-A'râf suresindeki bir âyet-i kerimede bu
söylediklerimizi doğrular anlamdadır: "Kur'an okunduğunda onu hemen
dinleyin ki, esirgenmiş olasınız" (7/204). Dikkat edilirse burada
"birisi Kur'an okuduğunda" denmemiş de "okunduğunda"
denmiştir ki bu, her nasıl olursa olsun okunduğunda, anlamını verir.Bu tür âletlerden
Kur'an dinlenmeyeceğini söyleyenler, elbette dinlerken gösterilecek ciddiyetin,
şahıstan dinlerken gösterilecek olan gibi olamıyacağı endişesiyle böyle
söylüyorlar. Bu endişe bütün bütün yersiz değildir. Ama Kur'an okunurken
saygının okuyana değil, Allah'a olması gerektiğini bilenler, âletten dinlerken
de saygılı olurlar.
KAŞLARI ALDIRMA:
Peygamberimiz (s.a.s.) kaşını incelttiren kadına ve bu işi yapana
da lânet etmiştir (Örnek olarak bk. Buhârî, teFsir sûre 59/4; Müslim, libas
120.). Fakat bazı Islâm âlimleri kadının yüzünde anormal olarak (çeşitli hormon
bozukluklarından ötürü) biten kılları kadın koparabilir. Çünkü bu fıtratı
değiştirmek değil, çeşitli hastalıklardan ötürü bozulan kadınlık fıtratını
düzeltmek anlamını taşır. Kadın böylece kocasını süslenme arzusunu da
karşılamış olur. Ibn Âbidîn, bu maksatla yapılırsa müstehaptır der. Ayaklardaki,
anormal kılları yolmak için de aynı şey söylenir(Ibn Âbidin VI/373.). Fakat
Imam Taberi yüz kıllarını yolmanın da, yasaklanan ve lânet edilen kaş yolma
çeşidine girdiğini söylemiştir. (bk. Nevevi, Serhu Müslim XIV/354; Ibn Hacer,
Fethu'l-BârîX/378.) Ama doğru olan önceki görüştür.
KAYIP MAL
Sahibi tarafından yitirilip kaybedilmiş olan canlı veya cansız
mala İslâm Hukukunda "lukata" (kayıp mal) adı verilir. Başka bir
deyişle "bulunan ve sahibi belli olmayan mal" demektir. Ebeveyni
belirsiz bulunan çocuğa ise "lakît" denir.
Kayıp malların ne gibi bir muameleye tabi tutulacağı hususu
hadîslere dayanılarak bir takım esaslara bağlanmıştır. Ubeyy b. Ka'b (r.a.)'dan
şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
"(Bir kere) ben bir kese buldum; içinde yüz dinar vardı.
(Onu) Hz. Peygamber'e (s.a.s) arzettim.
Rasûlüllah; "bunu bir yıl (insanların toplu bulunduğu
yerlerde) bildir, ilân et" buyurdu. Ben de bir yıl süreyle onu ilan ettim.
Fakat sahibi çıkmadı. Sonra Rasûlüllah'a geldim. Rasûlüllah "bu yıl (daha)
bildir", buyurdu. Onu bir yıl daha ilân ettim. Fakat yine sahibi çıkmadı.
Sonra üçüncü defa Hz. Peygamber'e durumu arzettim.
Bu defa Rasûlüllah; "bu paranın, sayısını, ağız bağını
muhafaza et. Sahibi gelir (de paranın sayısını, çıkını, ağız bağını haber
verir)se keseyi ona ver, gelmezse onu harcayabilirsin" buyurdu"
(Buhârî, Lukata, 1).
Kayıp mallar, tavuk, kuş, keçi, koyun, sığır ve deve gibi canlı
mallar olabileceği gibi, para, altın, gümüş, ev eşyası, el aletleri, giyim
eşyası veya gıda maddeleri gibi cansız şeyler de olabilir. Kayıp malları başka
bir yönden, önemli ve önemsiz diye ikiye ayırmakta mümkündür.
Sahipleri tarafından aranılması adet olmayan tarlada kalan
başaklar, meyveler, kabuklar ve çekirdekler gibi şeyler önemsiz olan kayıp
mallardır.
Çalındığı zaman hırsızlık cezasını gerektiren miktar kadar ve
ondan daha kıymetli olan mallar da kayıp mallardır (Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı
İslâmiyye Kamusu, VII, 242).
Kayıp malları görüldüğü yerde alıp saklamak, bazen meşru, bazen de
gayri meşru kabul edilmiştir.
Bu yüzden kayıp malları almak, mübah, mendûb, vacip ve haram gibi
hükümlere tabi tutulmuştur.
Eğer rastlanılan mal, alınmadığı takdirde zayi olmasından endişe
edilmiyor ve daha güvenilir kimseler tarafından alınıp korunacağı biliniyorsa,
onu alıp korumak mübahtır. Terkinde günah yoktur. Eğer zayi olmasından endişe
edilirse, malı alıp sahibi için korumak mendubtur. Böylece bu kayıp malın,
haram-helâl bilmez birinin eline geçmesi önlenmiş olur. Alınmadığı takdirde
zayi olacağında kesinlik olan kayıp malı, sahibini buluncaya kadar saklamak
vacibtir. Kıymetli bir malı bulunduğu zaman onu sahibine vermek niyeti ile
değil de sahiplenmek ve ondan faydalanmak gayesi ile alırsa bu da haramdır.
Çünkü bu kayıp malı bulmaktan öte gasba dönüşmüş bir durum arzeder (el-Kasam,
Bedâyiu's-Sanâyi', Beyrut 1982, VI, 200, Ayrıca bk. "lukata"
maddesi).
KDV (KATMA DEĞER VERGİSİ)
KDV'ye bağlı olarak memurlara ödenen vergi iadesinin hükmü nedir?
Eksik kalan faturaların başkalarından tamamlanması caiz midir? Bir satıcıdan
bir mal almadan fatura alıp, vergi iadesinde kullanıbilir mi?
Önce KDV denen olayı şu haliyle benimsemediğimizi ve de Islâmî
olmadığını vurgulamak isterim. Çünkü KDV üreticiden değil, tüketiciden, bir
başka ifade ile fabrikatörden değil, isçiden ve çiftçiden alınan matrahına
zarurî harcamaların da dahil olduğu bir vergidir. Meselâ otuz tane fabrikasi
bulunan falan ağa, ürettiği mallara istediği fiyatı koyarak satar ve ilk el
olduğu için devlete böyle bir vergi de ödemez. Beş-on çocuğu bulunan, kirada
oturan ve herhangi bir işe giremediği için sosyal güvenliği de olmayan, bu
yüzden çoluk-çocuğunun tedavisi dahil her türlü ihtiyacını simit satarak
karşılamaya çalışan Veli Efendi çocuğuna aldığı bir lastik ayakkabıyla,
hanımına alacağı basma fistana ve ilaca KDV öder. Bu yolla devletin kasasında
toplanan KDV (enflasyon hesaba katıldığında) yan fiyatından daha aşağıya yine o
falan ağaya teşvik kredisi olarak verilir. Falan ağa da, gerçekte aldığı
krediye faiz vermemekle beraber hatta bir de üste atmakla beraber, rakamsal
faizi maliyetine yansıtır. Mesela 1000.-TL.ye satacağı malı söz konusu faizli
1400.-TL.ye satar. Beri taraftan tüketici Veli Efendi böylece KDV dışında o
ağanın kredi borcunu (faiz demiyorum) da ödemeye ortak edilir. Halbuki fakirden
dolaylı ya da dolaysız hiç bir vergi alınmamalı, malı transfer zenginden fakire
doğru olmalıdır. Şu anda durum tam tersinedir. Herhalde bu kapitalizmin gereği
olarak yapılmaktadır. Buna bağlı olarak tüketiciye ödenen vergi iadesinin en
olumsuz yönü de sadece bir sosyal güvenlik müessesesine bağlı olup prim
ödeyenlere verilmesidir. Böylece sanki devlet, "yüz verirsen on
veririm" demiş olmakta ve temelde insana değil üretime değer verildiği
gösterilmektedir. Bu da müslümanlar olarak bizim sosyal devlet anlayışımıza
uymayan bir durumdur. Buna göre KDV'yi ödeyen bizim simitçi Veli Efendi vergi
iadesi de alamayacaktır. Sebep: Iş bulup devlete prim ödememiştir. Işte bizim
anladığımız sosyal devlet, sadece hakkı olan değil, görevleri de olan bir
devlettir ve vatandaşına iş bulmak onun görevleri arasındadır.
Sorunun diğer bölümlerine gelince: Vergi iadesi devletten
çalınmamakta, devlet bunu bilerek vermektedir. Hatta aldığının belki, sadece
yarısını iade etmektedir. Bu yüzden alınmasında bir mahzur yoktur. Eksik kalan
faturaların başkasından tamamlanmasının da sakıncası yoktur. Çünkü bu iadeyi
veren devlet bunu şart koşmamakta, sadece maaşından fazla olanı kabul
etmeyeceğini söylemektedir. Onun için önemli olan, belli miktarda KDV'nin
yatırıldığının faturalarla ibraz edilmesidir. Faturalar sahte olmadıktan ve KDV'ye
tabi özel fatura olduktan sonra, şuradan ya da buradan olması önemli
görülmemektedir. Herhangi bir mal almadan fatura almakta da durum aynıdır. Yani
iadeyi veren taraf (meselâ devlet) bundan zarar değil kâr etmektedir ve eğer
sorulsa kabul edeceği açıktır. Çünkü karşılıksız fatura verdiği sanılan esnaf
aslında bunu karşılıksız veriyor değildir, bir başkasına vermesi gerekip de
vermediği faturayı vermektedir ki, bu da devletin işine gelir ve karşılığında
alınan vergi iadesi haksız yere alınmış olmaz, helâl olur (Allah'u a'lem).
KEFÂLET
Bir şeyi bir şeye katmak ve eklemek. Kefilin zimmetini, esas
borçlu olan kişinin zimmetine mutlak bir şekilde eklemek demektir. Bu tarifteki
mutlak ifadesiyle kefâlet; şahıs, borç veya belirli bir mal üzerindeki kefâleti
kapsamaktadır. Kefâlet, borcu veya yüklendiği hususu kefilden isteme hakkı
verir, yoksa borç, esas borçludan düşüp de kefil üzerinde sabit olmaz
(el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Beyrut 1328/1910, VI, 2; İbnü'l Hümâm,
Fethu'l-Kadîr, Kahire, t.y., V, 389; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Mısır, t.y.,
IV, 260). Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre kefâlet; kefilin zimmetini, kefil
olunanın zimmetine, onun borcunu kendi üzerine alarak eklemektir. Bu tarife
göre, borç, hem esas borçlu, hem de kefil üzerinde sâbit olmaktadır (İbn
Kudâme, el-Muğnî, Kahire, t.y., IV, 534; eş-Şirbînî, Muğni'l-Muhtâc Şerhu'l
Minhâc, Mısır, t.y., II, 198). Şahıs ve ya belirli mal üzerindeki kefâletin hak
sahibine yalnız "yüklenilen şeyin ifasını isteme" hakkını verdiği
konusun dâ iki tarif zorunlu olarak birleşmektedir. Borca kefâlette, borç
(deyn) asılın üzerinde devam etmekle birlikte kefilin zimmetinde sâbit
olmaktadır. Alacaklı bunlardan yalnız birisinden borcu alma hakkına sahip
olduğu için, sonuç olarak borç zimmeti tek kişide toplanmaktadır. Eğer borca
kefâlet, mücerred "isteme hakkı"ndan ibaret olsaydı, alacağın, kefil
öldükten sonra onun terekesinden alınamaması gerekirdi. Çünkü şahsa kefâlette
olduğu gibi, kefilin ölümü ile, ondan alacağı isteme hakkı düşer, fakat
mirasından alınır (İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 261).
Kefâlet; Kitap, Sünnet ve İcmâ' delillerine dayanır.
Kur ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Rabbi O'na (Meryem'e),
Zekeriyya'yı kefil kıldı" (Alu İmrân, 3/37). Burada, Zekeriyya (a.s)'nın
Hz. Meryem'in bakımını üstlendiği belirtilmektedir. "Bunun üzerine Hz.
Yûsuf'un adamları: Biz hükümdarın su kabını kaybettik. Bulup getirene bir deve
yükü mükâfat var, dediler. Başkanları da. Ben bu mükâfatın verileceğine
kefilim, dedi" (Yûsuf, 12/72).
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kefil, üzerine aldığı borcu
bizzat yüklenendir" (Ebû Davud, BUYÛ, 88; Tirmizî, Büyû, 39; Vesâyâ, 5;
İbn Mâce, Sadakât, 9; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 267, 293). Hz. Peygamber'e
namazı kıldırması için bir cenaze getirilmişti. Miras olarak bir şey bırakıp
bırakmadığını sordu?. Bir malı olmadığını söylediler. Bir borcu var mıdır? diye
sordu. "Evet iki dinar borcu var?" denilince; cenaze namazını
kıldırmak istemedi ve "Arkadaşınızın namazını siz kıldınız" buyurdu.
Ebû Katâde'nin; "Ey Allâh'ın elçisi, bu iki dirhemi ben üzerime
alıyorum" demesi üzerine, Hz. Peygamber onun namazını kıldı (Buhârî,
Havâlât, 3, 6; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, V, 237 vd.).
Diğer yandan İslâm hukukçuları; insanların ihtiyacı ve borçlunun
sıkıntısının giderilmesi için kefâletin caiz olduğu konusunda görüş birliği
içindedir. Sadece bazı ayrıntılarda görüş ayrılığı vardır.
İyi niyetle kefil olma, kefile sevap kazandıran taat kabılinden
bir ameldir. Kefil olan kimse Allâhu Teâlâ'nın yardımını üzerine çeker. Hz.
Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bir kimse mü'min kardeşinin yardımında
bulunduğu sürece, Allahu Teâlâ da o kimsenin yardımındadır" (Ahmed b.
Hanbel, Müsned, II, 274). Diğer yandan, insanlar arasında iyilik iyiliği çeker.
Karşılıklı yardımlaşmaya sebep olur. Kur'ân'da şöyle buyurulur: "iyiliğin
karşılığı ancak iyilikten başka bir şey değildir" (er-Rahmân, 55/60).
Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre kefâletin rüknü, kefilin
teklifi ve alacaklının kabulünden ibarettir. Çoğunluk İslâm hukukçularına göre
ise, kefil olacak kimsenin "ben kefilim" demesi yeterlidir kabul bir
rükün değildir. Çünkü Rasûlüllah (s.a.s), Ebû Katâde'nin, ölen bir kimsenin
borcunu üstlenmesine karşı çıkmamıştır (bk. Buhârî, Havâlât, 3, 6). Ancak
borçlunun rızasının gerekmediği konusunda İslâm hukukçuları arasında görüş
birliği vardır. Çünkü başkasının borcunu izinsiz ödemek caiz olunca, bu borca kefil
olmak öncelikle caiz olur. Diğer yandan iflas etmiş olarak ölen bir kimseye
kefâletin geçerli olduğunu, Ebû Hanîfe dışındaki bütün fakihler kabul ederler
(el-Kâsânı, a.g.e., VI, 2; İbnu'l-Hümâm, a.g.e., V, 390; İbn Âbidin, a.g.e.,
IV, 260; eş-Şirazî, el-Mühezzeb, I, 340; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı,
Kahire, t.y., V, 535)
Kefillik şahıs veya mal yahut nakit para borçları için söz konusu
olur. Şahsa kefil olmak onu belirli bir tarihte, belirli bir yerde hazır
bulundurmayı eder. Mal veya paraya kefillikte ise, asil borçlu mal ya da para
horcunu vadesinde ödemezse, kefil bunları alacaklıya ödemeyi üstlenmiş olur.
Kefillik mutlak ve mukayyed olmak üzere de ikiye ayrılır:
1. Mutlak kefillik: Borcun ödenme şekil ve vadesinde söz
etmeksizin yapılan kefillik sözleşmesidir. Burada borç peşin ödenecekse,
kefillik de başlamış olur. Borç va'deli ise kefil bu vade sonuna kadar süreye
sahip olur.
2. Mukayyed kefillik: Kefillik için bir ay veya bir yıl gibi sure
sınırlaması yoluna gidilebilir. Kefillik süresinin, asıl borç suresine denk,
ondan az vefa süre olması mümkün ve câizdir. Çünkü borcu istemek alacaklının
hakkı olup, o, kefil ve asil ile dilediği şekilde anlaşma yapabilir.
Kefalet akdi, bir yıl gibi bir süreyle sınırlandırılmış ise, süre
dolmadan borçlu ölse, onun malından ödenmesi gerekli olur. Kefil için süre
devam eder. Bir yıldan önce kefil vefat ederse, borç, onun malından ödenir hale
gelir. Süre, asıl, borçlu için devam eder. Bu görüş Hanefi, Şâfiî ve Mâlikilere
aittir. Çünkü Hanefîlere ölüm, zimmeti sona erdirir ve zarurî bazı durumlar
dışında insanın ehliyetini ortadan kaldırır. Hanbelîlerin ibn Kudâme tarafından
tercih edilen bir görüşüne göre, borçlar, ölüm sebebiyle muacceliyet kazanmaz.
Çünkü borç bir vadeye bağlanmışsa, vade tarihi gelmedikçe talep edilemez
(es-Serahsî, el-Mebsût, XX, 28; el-Kâsânî, a.g.e., V l, 3; İbn Kudâme,
el-Muğnî, V, 545).
Bir kimse, bir şahsı belli bir yerde, meselâ mahkemede hazır
bulundurmak üzere bir ay veya üç gün gibi bir süreyle kefil olsa, caizdir. Bu
durumda kefilden kefâlet süresi geçmedikçe kefili olduğu kimseyi teslim etmesi
istenemez.
Şartlı kefâlette, şartın kefâlet akdinin niteliği ile bağdaşır
nitelikte olması gerekir. "Ali geldiği zaman onun kefiliyim veya Ali bu
beldeyi terkederse onun kefiliyim" demek gibi. Yağmurun yağması veya
rüzgârın esmesi gibi bir şarta bağlı olan kefâlet, derhal meydana gelir, vade
geçersiz olur. Çünkü bu süreler belirsizdir (el-Kâsânî, a.g.e., VI, 4;
İbnü'l-Hümâm, a.g.e., V, 414; İbn Abidîn, Reddü'lMuhtâr, IV, 277).
Kefâlet akdinin şartları
Bu şartlar; kefil, borçlu veya alacaklı ile ilgili olmak üzere üç
kısına ayrılabilir.
1. Kefille ilgili şartlar: Kefilin akıllı olması ve büluğ çağına
gelmiş bulunması gerekir. Akıl hastası ve küçük çocukların kefil olması geçerli
değildir. Çünkü kefillik, başkasının borcunu yüklenme sebebiyle, bir teberru
akdidir. Bu yüzden, teberru ehliyeti bulunmayan kimse kefâlet akdi de yapamaz.
Bu konuda görüş birliği vardır. Sefahat sebebiyle kısıtlı bulunanlar da
kefâlete ehil değildir. Kefâlet malî bir tasarruf olduğu için kefilin reşid
olması gerekir (es-Serahsı, a.g.e., XX, 8; el-Kâsânı, a.g.e., VI, 5; İbn
Âbidîn, a.g.e., IV, 262).
2. Borçlu (asil) ile ilgili şartlar:
a. Kefilin, kefâlet konusunu ifaya gücü yetmesi gerekir. Ebû
Hanîfe'ye göre, borcunu ödemeye yetecek mal bırakmaksızın müflis olarak vefat
eden kimsenin borcuna kefâlet geçerli değildir. Çünkü bu borç dünya hukuku
bakımından düşmüştür. ibrâ ile düşen borçta olduğu gibi, buna da kefalet sahih
olmaz. Ölünün zimmeti ölümle sona ermiştir. Onun zimmetinde borç devam etmez.
Ebû Yûsuf, imam Muhammed ve çoğunluk İslâm hukukçularına göre, iflâs eden
ölünün borcuna kefâlet geçerlidir. Delil, yukarıda verdiğimiz Ebû Katâde'den
nakledilen hadistir. (bk. Buhârî, Havâlât, 3, 6).
b. Kefilin, borçlunun kimliğini bilmesi gerekir. Kefil,
"İnsanlardan herhangi birisine kefil oldum" gibi belirsiz tasarrufta
bulunsa, kefâlet geçerli olmaz (el-Kâsânî, a.g.e., VI, 5 vd.; İbnü'l-Hümâm,
a.g.e., V, 419; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 262, 278).
3. Alacaklıda bulunması gereken şartlar:
a. Alacaklının belirli olması gerekir. Aksi halde, kefâletten
beklenen amaç gerçekleşmez.
b. Alacaklının, akit meclisinde hazır bulunması gerekir.
c. Alacaklının akıllı olması gerekir (es-Serahsî, a.g.e., XX, 9;
el-Kâsânî a.g.e., VI, 6 vd.; İbnü'l Hümam, a.g.e., V, 417; İbnü'l-Arabî,
Ahkâmî'l-Kur'ân, III, 1085; ibn Kudâme, a.g.e., V, 535 vd.).
4. Kefâletin konusu ile ilgili şartlar:
a. Kefâlet konusunun borçlu adına yüklenilmiş olması şarttır.
Konunun borç, belirli bir mal, şahıs veya bir eylem olması mümkündür.
b. Akdin konusunun, kefil tarafından if asına guç yetirilmesi
gerekir. Bu yüzden had ve kısas cezalan için kefâlet geçerli değildir.
c. Borcun, sahih ve lazım olması gerekir. Bu borç, ancak ibrâ veya
edâ ile düşer. Bu şart, malla ilgili kefalete âittir (el-Kâsânî, a.g.e., VI, 9;
İbnu'l-Hümâm, a.g.e., V, 402 vd.; ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, l l. 294; ibn
Kudâme, a.g.e, l V, 536 539, 557; es-Serahsî, a.g.e, XX, 50).
Kefâletin hükümleri
Kefilin, asile rucû etme hakkı vardır. Kefâlet, borç üzerinde ise,
kefil, ödemek zorunda kaldığı borcu asıl borçludan talep eder. Kefil iki kişi
olursa,-borç onlardan yarı yarıya tahsil edilir. Daha sonra bu kefiller, bunu
asıl borçludan isterler. Alacaklı, alacağını asıl borçludan veya kefilden
dilediğini tercih ederek isteme hakkına sahiptir.
Kefil, borcu ödemeden önce, asıl borçludan isteyemez (es-Serahsî,
a.g.e, XIX, 162; el-Kâsânî, a.g.e, VI, 10 vd.; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, V, 391,
403; eş-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1404/1984, V, 148, vd.)
Kefâletin sona ermesi
Mal ile ilgili kefâlet iki durumda sona erer.
1. Borcun alacaklıya ödenmesi. Bu ödeme ister asıl borçlu, isterse
kefil tarafından yapılsın kefâlet akdini sona erdirir. Yine, alacaklı alacağını
kefile veya asile hibe etse kefâlet ilişkisi sona erer. Çünkü hibe, edâ
yerindedir. Kefile veya asile borcu tasadduk etmek hibenin benzeridir. Alacaklı
vefat eder ve borçlu yahut kefil, ona mirasçı olursa yine kefâlet akdi sona
erer. Çünkü mirasla onun zimmetinde bulunan şeylere de mâlik olunmuştur.
2. İbrâ ve bu anlamda olan tasarruflar:
Alacaklı, kefili veya asili borçtan ibrâ etse kefâlet sona erer.
Ancak, yalnız kefili veya yalnız asili ibrâ etmesi, diğerini de ibrâ etmesi
anlamına gelmez. Kefilin borçtan ibrâsı, yalnız borcun ondan istenmesi hakkını
düşürür, fakat borcun aslını ortadan kaldırmaz. Ancak alacaklı borcun
ödendiğini ikrar ve itiraf ederse, kefil de, asil de borçtan kurtulmuş olur.
Kefâlet sulh yoluyla da sona erebilir. Kefil, alacaklı ile iddia
konusu borcun bir bölümü üzerinde anlaşsalar, iki durumda kefil ve asil
birlikte borçtan kurtulmuş olurlar. Kefil ya; "Ben ve borçlu, ikimiz de
geri kalan borçtan beriyiz" der veya mutlak ibrâ anlamında, alacaklı ile
belli bir rakam üzerinde anlaşma yapılmış olabilir (Es-Serahsî, a.g.e., XX, 58,
91; el-Kâsâni, a.g.e., VI, 11 vd; İbnü'l-Hümam, a.g.e., V, 412)
Şahıs üzerindeki kefâlet üç durumda sona erer:
1. Kefil olunan şahsın teslim edilmesi: Bu, daha çok, bir
tutukluyu veya tutuklanmayı gerektirecek bir suçla itham edilen kimseyi,
duruşma için mahkemede hazır bulundurmak amacıyla yapılan bir kefâlet
sözleşmesidir. Sanık, kefili tarafından belirtilen tarihte mahkemede hazır
bulundurulunca akit sona erer. Mahkemenin bulunmadığı bir beldede, sanığı
karakola teslim etmekle kefil görevini tamamlamış sayılmaz. Eğer, mahkeme
bulunan şehirde, çarsı veya pazarda sanık teslim edilmiş olursa, kefâlet akdi
sona erer. Çünkü, burada sanığı yargılama imkânı vardır. Kefil, sanığı
kararlaştırılan şehirden başka bir şehirde teslim etse, Ebû Hanîfe'ye göre,
yargılama imkânı doğduğu için kefâlet akdi sona erer. Ebû Yûsuf ve İmam
Muhammed'e göre ise, belirlenen şehirde teslim etmedikçe, kefâlet sona ermez.
Devlet başkanı yerine, hâkime teslim etmek kefâleti sona erdirir.
2. İbra: Hak sahibi, kefili, şahsa kefâletten beri kılınca,
kefâlet akdi sona erer. Bu durumda sanık (asil) yükümlülükten kurtulmuş olmaz.
Ancak, hak sahibi asile karşı, hakkından vazgeçerse, kefil ve asil birlikte
yükümlülükten kurtulmuş olurlar.
3. Şahsa kefil olan kimsenin ölümü: Kefâlet konusu olan şahıs
ölünce, kefil, kefâletten kurtulur. Çünkü artık onu belirlenen yerde
bulundurmaya gücü yetmez. Kefil, öldüğü zaman da kefâlet akdi sona erer. Çünkü
bu durumda da, onun kefil olduğu kimseyi hazır bulundurma imkânı yoktur. Onun
mirası borca da kefâletin aksine bu görevi ifaya elverişli değildir.
Lehine kefil olunan şahsın ölümüyle, sahsa kefâlet sona ermez.
Nitekim mala kefâlette de, alacaklının ölümüyle kefâlet sona ermiş olmaz. Çünkü
kefilin, görevini ifaya gücü yetmektedir Bu durumda vasî veya vârisler, alacağı
istemede, vefat edenin yerine geçerler (es-Serahsî, a.g.e., XIX, 166, 175;
el-Kâsânî, a.g e., VI, 12 vd.; İbnü'l-Hümam, a.g.e., V, 393 vd.; el-Meydânî,
el-Lübâb fî Şerhi'l-Kitab, İstanbul t y, II, 153).
Belirli bir malın tazminine yönelik olan kefâlet akdi iki durumda
sona erer:
Kefil olunan mal, mevcutsa bunun hak sahibine teslimi, malın helâk
olması hâlinde ise mislini veya kıymetini verme durumunda kefâlet akdi sona
erer. Hak sahibinin kefili kefâletten ibrâ etmesi hâlinde de akit sona erer.
Çünkü kefil isteme, alacaklının hakkıdır Borçta olduğu gibi, onun düşürmesiyle
kefillik de düşmüş olur (el-Kâsânî, a.g.e., VI, 13).
Kefilin ödediği borç için asile rucû etmesi için şu şartların
bulunması gerekir:
1. Kefâletin borçlunun izniyle olması. Borçlu olan bir kimse,
borcu için birisine kefil olma izni vermemişse, başkasının onun adına yapacağı
ödeme teberru niteliğinde olur. Eğer teberruda bulunan kefilin asıl borçluya
rucû hakkı olsaydı, Hz. Peygamber'in, borçlu olarak ölen sahabenin namazını,
Ebû Katade'nin tazmini sebebiyle kılmaması gerekirdi. Bu, Hanefi ve Şâfiîlerin
görüşüdür. Mâlik ve bir rivâyette Ahmed b. Hanbel'e göre, ödemenin kendisi için
ödeme yapılanın izniyle olması şart değildir. Çünkü bu, onun yükümlülükten
kurtaran bir ödemedir. Bu, borçlunun ödemeden kaçınması hâlinde, hâkimin onun
adına ödeme yapması gibidir
2. Ödemenin asıl borçlu adına yapılması. Kefil, temelde borçlunun
borcunu yüklenir. Eğer borçlu tazmini kendisine izafe etmezse, kefille kendi
arasında kuruları "karz akdi" gerçekleşmez. Çünkü kefâlet, borçluya
göre ödünç para istemekten (istikraz), kefile göre ise ödeme yaptığı takdirde,
borçluya ödünç para vermekten (ikraz) ibarettir. Kefil ödeme konusunda
borçlunun naibi (vekili) durumundadır (es-Serahsî, a.g.e., XIX, 178; el-Kâsânî,
a.g.e., VI, 13 vd.; İbnü'l Hümâm, a.g.e., V, 408 vd.; es-Şirâzî, a.g.e., I.
341; İbn Kudâme, a.g.e., IV, 449 vd.).
Kefilin asile rucû etmesi:
Hanefilere göre, kefil asile, onun adına ödediği meblağı ile
değil, tazmin etmeyi üstlendiği miktar ile rucû eder. Çünkü o, borcu ödemekle
asıl borçlunun zimmetindeki borca sahip olmuş bulunur. Kısaca, kefil,
alacaklıya borcu başka cins paradan ödeyen kimseye borç yerine başka bir mal
verse, asıl borçludan kefil olduğu miktarı taleb edebilir. Bir borcu vekil
sıfatıyla ödeyen kimse ise, müvekkile ödediği şeyin cins ve miktarı ile rucû
eder. Çünkü vekil, edâ ile borca mâlik olmuş sayılmaz. Belki, ödediği meblağı
müvekkile ödünç (karz) olarak vermiş sayılır. Bu yüzden borçluya, ödünç verdiği
şeyle rucû eder.
Ancak kefil sulh yoluyla borcun bir bölümünü ödemiş olursa, artık
borçludan borcun tümünü değil, ödediği kadarını isteyebilir. Çünkü o, bu
durumda bir bölümünü ödemekle tüm borca mâlik olmuş sayılmaz. Kefili borcun bir
bölümünü sulh yoluyla düşmesinin, temlik sayılması halinde, kefilin ödediği ile
borcun tamamı arasındaki fark faiz işlemine girer.
Şafiî ve Malikîlere göre, kefil borçluya fiilen ödemek zorunda
kaldığı miktarla rucû eder. Borcun bir bölümü üzerinde sulh veya ibrâ halinde
de, kefil ödediği kadarıyla rucû eder Hanbelilere göre ise kefil, asil borçla,
fiilen ödediğinden hangisi azsa, onunla asile rucû eder. Çünkü, eğer borç,
ödenenden azsa fazlalık teberru niteliğindedir. Ödenen azsa o, ödediği
kadarıyla rucû edecektir (el-Kâsânî, a.g.e., VI, 14-15; el-Meydânî, a.g.e., II,
157; ibn Kudâme, a.g.e., IV, 551: ez-Zühaylî, a.g.e., V, 159-160)
Bir kimse, alıcı için satıcının sattığı mala, helâk olursa
parasını yahut kıymetini vermek yahut rehin veren için, rehin alan kimseden
dolayı rehin verilen mal helâk olursa, parasını yahut kıymetini vermek üzere
kefil olursa, sahih olmaz. Çünkü satılan, satıcının elinde iken helâk olsa,
alıcıdan bir şey alamaz. Rehin alanın yanındaki rehin helâk olsa, rehin alana
bir şey lâzım gelmez. Buna göre, helâk olduğunda ödenmesi gerekmeyen mallara,
kefil olmak geçerli değildir.
Bunun gibi, emânetlere, âriyetlere, kiralanan şeylere ve ortak
mallara kefil olmak caiz değildir. Çünkü bunlar helâk olduğu takdirde
ödenmeleri gerekmez. Ancak, satılan malın, alıcıya; rehin verilen malın, rehin
verene; kiralanan malın kiracıya; satılan malın, parasının satıcıya teslim
edilmesine kefil olmak mümkün ve câizdir (İbrahim Halebî, Şerh Mehmed
Mevkûfâtî, Mültekâ Tercemesi, Terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1980, II, 87).
Kefâlet için bir ücret istemenin hükmü:
Kefâlet, bir teberru akdi ve kefilin kendisi sebebiyle sevap
kazanacağı bir taattır. Çünkü bu, hayırda yardımlaşmadır. Diğer yandan kefil
ödemek zorunda kalacağı şeyle, asile rucû eder. Bunun bir bedel talep
edilmeksizin Allah rızası için ve karşılığı âhirette beklenmek üzere yapılması
en güzelidir. Şüpheden uzak olan şekli de budur. Ancak alacaklı, kefilin
ödemede bulunarak kendisine yaptığı iyiliğe bir karşılık olmak üzere, ona hibe
veya hediye olarak bir şeyler verse bu câiz olur. Diğer yandan kefil, kefâletine
bir karşılık veya belli bir ücret şart koşsa, kefil göstermek zorunda olan
borçlu, meccânen kefil olacak birisini bulamazsa zarûret veya ihtiyaç sebebiyle
ücret karşılığı kefâlet caiz olur. Günümüzde pek çok ticarî yatırımlarda ve
taahhüt işlerinde istenen "teminat mektubu" da zaruret hâlinde bu
gruba girebilir. Bu görüş İslâm hukukçularına göre şu esasa dayanır:
Kur'ân-ı Kerim öğretilmesi; imamlık, müezzinlik ve müftülük gibi,
insanı Allah'a yaklaştıran bazı ibadet ve taatlerin ifası karşılığında ücret
vermek, ihtiyaç sebebiyle caiz görülmüştür. Diğer yandan, hakkı hâkim kılmak,
zulmü kaldırmak veya bir beldeden düşmanın zarar veya tehlikesini bertaraf
etmek için düşmana rüşvet yoluyla bir şeyler verilmesinde de bir sakınca
görülmemiştir. (ez-Zühaylî, a.g.e., V, 161; Ö. Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı
Fıkhıyye Kâmusu, İstanbul 1970, VI, 281 vd.).
Sonuç olarak kefâletin aslının teberru niteliğinde olduğu ve
kefile karz-ı hasen sevabı kazandırdığı dikkate alınarak, bunun bir karşılık
beklemeksizin yapılması gerekir. Ancak bir beldede, menfaat karşılığı
olmaksızın kefil bulunamaz hale gelmişse, zarûret ve ihtiyaç hallerinde ücret
karşılığı kefâlete bâşvurulabilir. Nitekim, Hanefîlerde Kur'ân öğretimi,
imamlık ve müezzinlik gibi taatler önceleri ücret veya maaş almaksızın
yürütülürken, bunu meccânen yapanların kalmayışı, aksi halde bu hizmetlerin büyük
ihmallere uğrayacağının anlaşılması üzerine bunları yapanlara ücret
verilebileceğine fetvâ verilmiştir. Böylece Hz. Peygamber devrinde yapılmayan
bir iş, şartların değişmesiyle sonraki müctehidler tarafından yeni şartlara
göre değerlendirilmiş, toplumun ve İslâm'ın maslahatı için bu yola gidilmiştir.
KENZ (DEĞERLİ EŞYALARI STOK ETME)
Define, hazine, yeraltında saklı kalmış değerli eşya, para veya
altın, malları üst üste yığıp stok etme.
İslâm dini temelde malın belirli ellerde toplanmasına karşıdır. Bu
sebeple de belirli ellerde toplanmasını engelleyecek bir takım tedbirler
almıştır. Bu tedbirlerden biri de para ve mal stokçuluğunun engellenmesidir.
Toplumun birlik ve beraberliği, fertler arası kardeşliğin oluşması, malın âdil
bir şekilde toplum fertleri arasında dağılmasıyla sağlanır. Bu sebeple İslâm
zekâtın yanısıra infak kurumunu getirmiş ve bunu teşvik etmiştir. Yüce Allah
şöyle buyurmaktadır: "Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda
sarfetmeyenler var ya; işte onlara acı bir azabı müjdele! O gün Cehennem
ateşinde bunların üzeri ısıtılı(p pullanı)r; bunlarla onların alınları, yanları
ve sırtları dağlanır; 'İşte kendiniz için yığdıklarınız, yığdıklarınız tadın'
denir" (et-Tevbe, 9/34-35).
Âyette isim olarak altun ve gümüş zikredilmişse de, her türlü mal
stoku için durum aynıdır (Kurtubî, el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut 1965,
VIII, 133).
Aynı şekilde "Ona bir kenz indirilmeli veya beraberinde bir
melek gelmeli değil midir?" (Hûd, 11/'12) âyetinde büyük servet anlamında
kullanılmıştır.
Zekâtı verilmiş malın stok edilmesinin yasaklanmış kenz'e girip
girmeyeceği hususunda âlimler değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Âlimlerin
çoğunluğuna göre, böyle bir mal, yasaklanan kenz kapsamına girmez. Hz. Ömer
(r.a.) bu görüştedir. İbn Abbas'tan nakledildiğine göre yukarıda söz konusu
ettiğimiz âyet indiğinde sahâbîler zor durumda kaldı, ne yapacaklarını bilemez
oldular. Hz. Ömer; "Ben bu sıkıntınızı gideririm" diyerek Peygamber
(s.a.s)'e gitti. "Ey Allah'ın Rasûlü, bu âyet ashabına ağır geldi"
dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s); "Allah zekâtı, ancak arta kalan
malı helal kılsın diye emretti" buyurdu. Bu arada Hz. Ömer "Allahu
ekber!" dedi. Peygamber (s.a.s) sözlerine şöyle devam etti: "Kişinin
kenz edeceği şeyin en hayırlısını söyleyeyim mi? Saliha kadındır; ona baktığı
zaman kendisini sevindirir, ona bir şeyi emrettiği zaman kendisine itaat eder,
hazır bulunmadığı durumlarda da mal ve namusunu korur" buyurdu (Ebû Dâvud,
Zekât, 32).
Hz. Ömer'in oğlu Abdullah şöyle demiştir: "Zekâtı ödenen mal,
yerin yedi tabakasının altında saklansa da 'kenz' değildir. Ama ortalıkta da
olsa, zekâtı ödenmediği takdirde 'kenz'dir' Aynı görüş, İbn Abbâs, Câbir ve Ebû
Hüreyre'den de nakledilmiştir (İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azîm, Kahire, ty,
IV. 80-81).
Bazı âlimlere göre ise, stok edilen mal, zekâtı ödenmiş olsa bile
yasaklanan 'kenz'e girer. Bu görüşte olanlar, yukarıdaki âyetle birlikte şu
âyeti de delil olarak zikrederler: "Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına
çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliği) dir ki, Allah'a,
âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanır; Allah rızası için
yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk
altında bulunan (köle ve esirlere) mal verir; namazı kılar, zekâtı verir..."
(el-Bakara, 2/177).
Dikkat edilirse âyette hem zekât zikredilmekte, hem de yakınlara,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara infaktan bahsedilmektedir. Âyetin baş
tarafında zikredilen infâk, zekâtın aynısı olsaydı, ayrıca zekâtın
zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı (Taberî, Câmiu'l-Beyân'an Te'vili Âyâti'l
Kur'ân, Kahire, ty. III, 348; Kurtubî, a.g.e., II, 241-242).
Bu âlimlere göre servette zekât dışında hak vardır. Bu görüşün en
şiddetli ilk savunucusu sahâbî Ebû Zerr el-Gifarî'dir. Ona göre yiyecek
maddeleriyle normal geçim imkânlarından fazla elde tutulan bütün mallar stok
olup sahibi şer'an kınanmıştır. Ebû Zerr, insanları bu görüşe teşvik etmiş ve
muhalefet edenlere şiddetle çatmıştır (Kurtubî, a.g.e., VIII, 125).
Kurtubî, Ebû Zerr'in bu görüşünü şöyle bir ihtimal ile
yorumlamaktadır: Kenz ile ilgili âyet, müslümanların gerçekten maddî sıkıntı
içerisinde oldukları, Muhâcirlerin büyük maddi sıkıntılar içerisinde olup
Peygamber (s.a.s)'in bu maddî sıkıntılarını karşılayamadığı bir dönemde inmiş
olmalı. Zira beytu'l-mal sahabilerin ihtiyaçlarını o gün için karşılayamıyordu.
İşte müslümanlar bu durumda olduğu bir sırada ihtiyaçtan fazlasının stok
edilmesi bu âyetle yasaklanmıştır. Gerçekten de böyle durumlarda altın ve gümüşü
biriktirmek câiz değildir. Müslümanlar o sıkıntılı durumdan kurtulduktan sonra,
sadece zekâtlarını ödemekle yükümlü tutulmuşlardır (Kurtubî, a.g.e., VIII,
125-126).
Kurtubî'nin bu yorumu gayet makuldür ve her ne zaman müslümanlar
aynı durumu yaşamakla karşı karşıya kalırlarsa aynı hüküm sözkonusu olur.
Gerçekten de müslümanlar maddî sıkıntı içerisinde kıvranırken onlardan birinin
servet biriktirmesi, iman kardeşliğiyle bağdaşmayan bir tavır ve tutumdur.
Mallarını kenz edip üstelik zekâtlarını da ödemeyen kişilerin
âhirette çekeceği azapla ilgili Hadislerde sözkonusu edilen azap sahneleri,
âhirete inanan herkesi ürpertecek sahnelerdir. Bu hadislerin birinde şöyle
buyurulmaktadır: "Ölüp de arkasında kenz bırakan kişi, kıyamet günü
bıraktığı o kenz, gözlerinin üstü simsiyah kocaman kel bir yılana dönüşür ve
onun ardına düşer. Kişi; 'Ne oluyor sana, ne istiyorsun benden?'der. Yılan;
'Öldükten sonra geriye bıraktığın kenz'inim' der ve o kisbyi takip eder; ağzıyla
elini lime lime ederek çiğner, sonra da gövdesini kırıp çiğnemeğe başlar"
(Buhâri, Tefsîru Sûre (3), 14, Hayl, 3; Müslim, Zekât, 27, 28; Nesâî, Zekât, 2,
6; İbn Mâce, Zekât, 2)..
KIBLE VE TUVALETLERİN YÖNÜ MESELESİ
Önce konuyla ilgili şu hadislere işaret etmeliyiz: "Sahabi
Selman'a dediler ki, Peygamberiniz size tuvalette oturuşa varıncaya kadar her
şeyi öğretiyor mu? O da, evet, dedi. Allah Rasûlü bizim küçük, büyük
abdestlerde Kıbleye dönmemizi, sağ elle taharet almamızı, üç taştan az ile
temizlenmemizi tezek ve kömürle taharetlenmemizi yasakladı" Allah'ın
Rasûlü (sa) buyurdu : "Ben sizin babanız yerindeyim. Size öğretiyorum.
Biriniz tuvaletini yaparken Kıbleye dönmesin, ona arkasını da çevirmesin"
Sahabi diyor ki, Şam'a geldik oralardaki tuvaletlerin Kıbleye karşı yapılmış
olduğunu görünce yanlanarak ihtiyacımızı giderir, Allah'tan da bağışlanma
dilerdik. "Resulûllah küçük büyük abdestlerde iki kıbleye (Kabe ve Kudüs
Mescidine) dönmemizi yasaklamıştı" Mervan diyor ki, Ibn Ömer'i gördüm,
bineğini kıbleye karşı durdurmuş, kendisi de kıbleye karşı küçük abdestini
yapıyordu. Bu yasaklanmadı mı? diye sordum. Evet, ama açık arazide yasaklandı.
Seninle kıble arasında gizleneceğin kadar bir şey (duvar, perde, bina vb) varsa
mahzuru yoktur, dedi" (Ebu Davud, Taharet 4.)
Abdullah b. Ömer diyor ki, "Evimin damına çıkmıştım,
Rasulûllah'ın iki kerpiç arasında Beyt-i Makdise (Kudüs Mescidine) doğru dönük
olarak ihtiyacıni gidermekte olduğunu gördüm" (Ebu Davud, Taharet 5;
Hadisler diğer hadis kitaplarında da bulunmaktadır.) Ibn Ömer, yukarıdaki
görüşünü bu müşahedekinden almış olmalıdır.
Bütün bu ve benzeri hadisleri topluca değerlendiren fıkıhçılar bu
konuda pek çok farklı görüş ve izahlar getirmişlerdir :
1. Açık arazide defi hacet yaparken kıbleye dönmek haramdır, ama
bina içlerinde haram değildir (Abbas b. Abdulmuttalib, Abdullah b. Ömer, Sa'bi,
Malık, Şafiî, Ahmed b. Hanbel)
2. Bu, açık arazide de binada da caiz değildir (Ebu Eyyûb el
Ensarı, Mücahid, Ibrahim en-Mehaî, süfyan es-Sevri, Atâ, Ebu Hanife ve bir
Rivayette de Ahmed b. Hanbel) konu ile ilgili olarak altı farklı görüş daha
vardır ama en güçlü görüşler bunlardır. (Bu görüşler ve uzun izahları için bk.
Mahmud Hattâb es-Sûbkî ,el-Menhel I/39-42)
Durum bu olunca : Bir medeniyetin, birleşik kaplarda olduğu gibi,
her sahasıyla alçalacağını, ya da her sahasıyla yükseleceğini hesaba katarak,
kendine has mimari üslubu ve görüşü olmayan bir sistemin bir medeniyete
damgasını vuramayacağını bilmek gerekir. Binaenaleyh, müslüman mimarlar
yıllardır unutulan ve ihmal edilen bu gerçeği, tekrar hatırlamalı gündeme
getirmeli ve hal çaresi bulmalıdırlar. Tuvalet taşları dahi Islami temizliğe
elverişsiz, idrarı insanın üzerine sıçratan tarzlarda imal edilmektedir. Lavaboların
modeli, abdestte ayakların yıkanılması hiç hesaba katılmadan çizilmekte,
inananlar da buna mahkûm olarak yaşamaktadırlar. Bu olayı küçümşeyenlere Selman
Hadisini hatırlatmamiz yeterlidir. O zaman da bir müşrik bu meseleyi küçümsemiş
ve alaylı bir tavırla, peygamberiniz sizin bu tür işlerinize de mi karışıyor?
demişti.
KİMLERE SELÂM VERİLMEZ?
"Selâm" Allah (cc)'in güzel isimlerinden (Esmâi hüsnâ)
bir isim olup bununla selâm vermek, verilene selamet ve esenlik duâsında
bulunmak ve Allah'ın "selâm" isminin onda tecelli etmesini dilemek
demektir. Öyleyse böyle mübarek bir ismi yakışmayan yerlere koyma hakkımızın
bulunmadığını bilmek gerekir. Meselâ kâfire, hidayetini dileme, hariç duâ
yapılmaz. Selâm da bir duâ olduğuna göre ona selâm da verilmez. Işin esasının
bu olduğunu bildikten sonra selâm verilmeyecek kimseleri iki gruba
ayırabiliriz:
1. Selâm alıp vermekten daha önemli ve faziletli işlerle meşgul
olanlar.
2. Selâmın konulmasına elverişli ve layık bir mahal olmayanlar.
Buna göre:
l. Kur'ân okuyana, Ezan okuyana, Kâmet getirene, Cum'a ve
bayramlarda hutbe okuyana, Namazla meşgûl olanlara, (ancak aralarında namaz
kılmayan varsa ona selâm verebilir), Tedrisle ve Şer'i ahkâm halletmekle meşgul
olana, her çesidiyle zikirle meşgul olana.
2. Kâfire, sahih görüşe göre zımmiye, fıskını açık açık yapan
fasıka, şarkı ve çalgı ile meşgul olana, mübah olmayan oyunları oynamakta
olana, güvercin uçurmakla meşgul olana avretini örtmeyenlerin bulunduğu hamama,
imameyne göre helada bulunana, idrarını yapmâkta olana, yalan, güldürü, gıybet,
dedikodu vb. ile meşgul olana, insanlara sövene, sokaklarda kadınlara
bakakalana.
Satranç oynayana selâm verme konusunda ihtilaf vardır. Imam A'zam
verilir der. Eğer zihin eksersizi yapmak için oynuyorlarsa zaten caizdir. Zaman
öldürmek için oynuyorlarsa selâmla onları oyundan alıkoymuş olur. Ebu Yusuf ise
kötü bir iş yapmakta olduklarını ima etmiş olmak için selâm vermez, verirse
mekruh olur der. Müslüman olan ve olmayanların ya da selâm verilebilen ve
verilemeyenlerin bulunduğu bir gruba selâm verir ve müslümanları ya da selâm
verilebilenleri niyet eder. Yemek yemekte olanlara uğrayan onların yemeğine
muhtaç ise ve selâm verince onu da yemege davet edeceklerini biliyorsa selâm
verir, değilse vermez (Fetâvây-i Hindiyye, V/326; Bezzâziyye, VI/354;
Akkirmanî, Serhu Erbâin,163 vd).
KINA YAKMAK
Saç, sakal, el veya ayakları kına yahut başka bir şeyle boyamak.
Kınayı sulandırıp eline sürmek. İslâm'ın çıkışından önce yahudi ve hristiyanlar
güzel görünme ve süslenmenin ibadetle bağdaşmadığını düşünerek, saçı boyayarak
rengini değiştirmekten kaçınırlardı. Hz. Peygamber (s.a.s) müslümanları başka
milletleri aynen taklitleri sakındırmak ve onlara bağımsız bir kişilik
kazandırmak için emir ve tavsiyelerde bulunurdu. Saçı ve sakalı kına veya başka
boya maddesi ile boyamak da bunlar arasındadır.
Ebû Hureyre'den nakledilen bir hadiste şöyle buyurulur:
"Yahudi ve hristiyanlar (saçlarını) boyamazlar. Siz onların aksini
yapınız. Yani saçlarınızı boyayınız" (Buhârî, Enbiyâ, 50, Libâs, 67;
Müslim, Libâs, 80; Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesaî, Zîne, 14; İbn Mâce, Libas,
32; Ahmed Hanbel, Müsned, II, 240, 260, 309, 401). Buradaki emir bağlayıcı
olmayıp, nedb (sevimli amel) ifade eder. Nitekim uygulamada ashab-ı kiramdan
Hz. Ebû Bekir ve Ömer, Hz. Ali ve Ka'b ve Enes (r.anhüm) gibi bazıları da boyamamıştır.
Kullanılan renge ve boya malzemesine gelince, genellikle saç
boyası yaşlı erkeklerin beyazlaşan saçları için söz konusu olunca, siyah renk,
yaşlı kimseyi, olduğundan çok genç gösterir. Bu durum kınalama veya boyamayı
amacından uzaklaştırabilir. Nitekim, Mekke'nin fethi günü, Hz. Ebû Bekr'in
yaşlı babası Ebû Kuhâfe'nin saçlarının ağaç çiçekleri gibi beyazlaştığını gören
Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Bu beyaz saçı değiştiriniz ve siyahtan
sakınınız" (bk. Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesaî, Zîne, 15; Ahmed b. Hanbel,
l, 165, 356, II, 261, 499, III, 160, 322). Ancak saçı beyazlaşan kimse genç
olursa, siyaha boyamasında da bir sakınca görülmemiştir. Nitekim Sa'd b. Ebî
Vakkas, Ukbe b. Âmir, Hasan, Hüseyin ve Cerîr gibi sahabelerin bunu
uyguladıkları nakledilir (Yusuf el-Kardâvî, el-Halâl ve'l Harami; 'l-İslâm,
Terceme, Mustafa Varlı, Ankara 1970, s.102, 103).
Boya malzemesi olarak kına kullanımını Allah Rasulü'nün teşvik
ettiği bilinmektedir. Bir hadiste şöyle buyurulur: "Saçın beyazlığını
değiştirmek için kullandığınız şeylerin en iyisi, kına ve keten
bitkisidir" (Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Tirmizî, Libâs, 20; Nesaî, Zîne, 16;
İbn Mâce, Libas, 32; Ahmed b. Hanbel, V, 147, 150, 154, 156, 169). Diğer yandan
Hz. Peygamber'in bir yerinde sivilce veya cerahatlenmiş bir çıban çıksa, bunun
üzerine kına sürdüğü nakledilir (bk. İbn Mace Tıbb, 29). Bu duruma göre,
Rasûlüllah (s.a.s)'ın kınayı cildin tedavisi için kullandığı anlaşılmaktadır.
Enes b. Mâlik, Hz. Ebû Bekr'in saçını kına ve ketenle, Hz. Ömer'in de yalnız
saf kına ile boyadığını nakletmiştir (Yusuf el-Kardâvî, a.g.e., 103).
Erkeklerin süs için el ve ayaklarını kınalaması mekruhtur.
Kadınların el ve ayaklarını kınalaması ise caizdir. Erkek veya kadının beyaz
saçı sarı veya kızıl renge boyaması müstehap görülmüş, siyaha boyamaları ise
sağlam görüşe göre, caiz görülmemiştir. Boya malzemesi olarak kına ve vesîme
denilen, boya sanayiinde kullanılan bir bitkinin tercih edilmesi tavsiye
edilmiştir (İbn Âbidîn, Reddü'lMuhtâr, Terceme, Ahmed Davudoğlu, İstanbul
1982-1988, XV, 378, XVII, 314).
El, ayak veya başa sürülen kınanın katı olan malzemesi
temizlendikten sonra deri veya saçlarda bıraktığı renk suyun nüfûzuna engel
değildir. Bu yüzden abdest veya gusle mani olmaz (İbn Âbidîn, a.g.e., l, 224).
KİRALAMA AKDİNİ TEK YÖNLÜ BOZMAK
Mü'min bir kardeşimizin dükkânını 1 Ocak 1989'dan geçerli olmak
üzere ayda iki milyon kira ve on milyon depozito ile kiraladım. Anlaşmamız
bittikten birkaç gün sonra ben kiralamadan vazgeçtim ve anlaşmayı bozmak
istedim. Zaten henüz 1 Ocak, yani akdin başlama tarihi de gelmiş değil. Karşı
tarafın bunu kabul etmeme hakkı var mıdır?
Kiralama ya da ücret akdi bağlayıcı bir akiddir ve anlaşma
bittikten sonra tek taraflı olarak feshedilemez. Böyle bir akid ileriki bir
zamana (sizin yaptığınız gibi, meselâ önümüzdeki ocağın birine) nisbet
edilebilir ve oradan itibaren başlaması kararlaştırılabilir. Ama bu durumda
dahi sözleşme bittiği andan itibaren akid bağlayıcı olur, vakti gelmedi diye
feshe kalkışılamaz. (Bilmen, Kâmus VI/177) Anlaşma süresinin sonu bir yıl, beş
yıl gibi belli değil de, aylığı şu kadara, diye akid yapılmışsa, her ay akid
için müstakil bir zaman birimi olacağından, gelecek ay için her iki tarafın da
akdi feshetme hakkı vardır. Ama her gelen aydan birgün ve bir gece geçtikten
sonra akid o aya da sirayet edeceğinden artık ayın sonuna kadar hiç birinin
fesih hakkı yoktur. Sözleşmede ay yerine sene zikredilmişse taraflar için fesih
hakkı kaç sene zikredilmişse ancak o senelerin sonunda doğar.(Bilmen, age,
VI/448)
Ancak sadece Hanefî Mezhebinde kiralama akdinin gayesine
(mucebine) engel bir özür ortaya çıkarsa akid münfesih olur ve tek taraflı
bozulabilir.(Ibn Abidîn (Amira), V/50; Bilmen, age, VI/178) Meselâ düğün için
bir salon kiralayan birisi, gelin adayının ölümü, başkasına kaçması gibi bir
sebeple düğün yapamayacak olsa akdi feshedebilir. Diğer mezheplerde ise
kiralama akdi hiç bir surette tek taraflı olarak fesholunamaz.(Ibn Kudâme,
E1-Mugni, V/448)
KIRAVAT TAKMAK MAHZURLU MUDUR?
Islâm, şahsiyet istiklâline çok önem verdiğinden Rasulüllah
Efendimiz (sav) çok küçük denebilecek hal ve hareketlerde bile başkalarına
benzemekten nehyetmiştir. Çünkü "kalıbı ile başkalarına benzeyenin kalbi
ile de benzeyecegi" psikolojinin dahi kabullendigi bir gerçektir.
"Kim bir kavme benzemeye çalışırsa ondandır (Ebu Davud, libas 4; Müsned,
N/50; (Tirmizi'deki bir hadis ise: "Başkasına benzeyen bizden
değildir" şeklindedir. Isti'zân 7)" hadis-i şerifi de bunu anlatıyor olmalıdır.
Ancak bu hadis-i şerifte "benzeyen" değil de "benzemeye
çalışan" anlamında "teşebbehe" kelimesi kullanılmıştır. Öyle ise
yasak edilen benzemenin:1. Bir kavme benzeme (ona has bir hal ve hareketi
yapma). 2. Benzeme için özel çaba gösterme (tekellüf) gibi iki şartı vardır,
diyebiliriz. Bu açıdan baktığımızda a. Kıravat şu anda bir kavmin özelliği
değildir. b. Kıravat, falanca kavme benzemek içih giyiliyor değildir. Ancak
şöyle söylenebilir: Müslümanların başkalarına benzemesi haram ya da mekruh olduğu
gibi, kendilerine benzemesi (Islâm'a has elbiseler giymesi) de farz ya da
sünnettir. Kıravat ise Islâm'a has bir giysi olmadığına göre, giyilmesi en
azından Islâmî olanı giymeye engeldir. Öyleyse mahzurludur. Bu mantıkta
haklılık payı yok değildir. Binanaleyh, nötr, yani giyilip giyilmemesinin bir
şey değiştirmeyeceği bir ortamda her halde en iyisi giymemektir. Ama içinde
yaşadığımız ortam nötr değildir ve özellikle resmî dairelerde çalışanlar ve
oralarla çokça münasebeti olanlar giymemekle bir şey yapmış olacak da
değillerdir: Öyle ise en azından belli yerlerde bulunanlar kıravatsızlığı
mesele yapmamalı ve kibir ve cazibe kazanma gayesiyle giymedikten sonra,
kişilerin elbisesi ile karşılandığı günümüzde gerekiyorsa bunu bazı tüccarlar
dahi kullanmalıdır. Tâ, kabuğa önem veren bu kanaat değişinceye dek. Ancak,
şunada işaret etmek gerekir ki; temel hak ve hürriyetlerden sözeden resmî
ideolojiler insanlann özel hayatlarına, bu arada giysilerine karıştıkları
oranda baskıcı ve diktatörlüktürler. Zira bu hareket kendi dinleri olan
ideolojilerini dikte etme demektir.
KIRKBIR YÂ-SİN
Bir isteğin yerine gelmesi için 41 yâsîn okumanın dinde yeri var
mıdır?
Yâsîn sûresi hakkında Rasûlüllah Efendimizin: "Herşeyin bir
kalbi vardır. Kur'ân'ın kalbi de "Yâ-sîn"dir";
"Kim gece yâsîn okursa, bağışlanmış olarak sabahlar.",
"Onu ölülerinize okuyun", "'Onun, ümmetimin her
ferdini ezberinde bulunmasını arzu ediyorum." (29 Ibn Kesîr, adı geçen
Sûrenin girişi) buyurduğunu biliyoruz. Bu yüzden de âlimlerden biri: "Bu
sûrenin özelliklerindendir ki, zor bir iş anında okunursa Allah o işi
kolaylaştırır" demiştir. "Kırkbir" rakamı hakkında ise bir
rivayet bilmiyoruz. Hasan Basri Çantay, bu konudâ rivayet edilen
sözlerin,çoğuna itimat edilmeyeceğini söyler. (30 Kur'ân-ı Hakim ve Meâl-i
Kerîm N/779 (Not:2))
KISA ÇORAPLÂ NAMAZ
Okulda giymek zorunda kalanlar için, diz kapaklarının biraz
altında bir elbise ve çorapla namaz kılınır mı?
Çorap cildin rengini belli etmeyecek kadâr kalın olursa
kılınabilir. Altının rengini belli eden çorapla, ya da elbise ile kılınan namaz
câiz değildir. (Hindiyye 1/58) Çünkü namaz için avreti kapatmanın şartı,
elbisenin vücut hatlarını belli etmemesi değil, rengi belli etmemesidir.
Elbisenin vücut hatlarını belli edecek kadar dar olması, avreti örtmediğinden
değil, fitne ve tahrike sebep olacağından dolayı haramdır ama namaza engel
değildir.
KOCANIN AMCASININ MAHREMLİK DÜZEYİ
Beyimin dayısı, amcası ve dedesi ile karışık oturabilir miyiz,
tokalaşabilir miyiz? Beyim benim babaannemin elini öpebilir mi. onunla beraber
oturabilir mi?
Kocanın amcası ve dayısı kadının mahremi olmadığından onlarla bir
odada başbaşa (halvet) kalamaz. Beraberlerinde başkaları da varken, onların
yanında ancak tam tesettürlü olârak oturabilir. Kötü duygular (fitne) sözkonusu
olmaması halinde ve yanında başka mahremi varken, yüzü ve elleri dışında
heryerini kapatmak şartıyla onlarla beraber yemek yiyebilir. Beyinin dedesi
ise, kadının mahremi olduğundan, onunla oturması, başbaşa olsalar ve kadının
kolu başı, bacakları açık bulunsa dahi haram değildir. Kadın kocanın dayısı ve
amcasının elini öpemez, çünkü onun mahremi değillerdir. Kocanın dedesinin elini
ise öper. Ancak öpmemesi daha güzeldir.
Koca da karısının babaannesinin elini öpebilir. Ancak kadın genç
ise, öpmemesi daha iyidir. Beraber oturmalarında bir haramlık yoktur.
KOLONYA
Kolonyanın Islâmî hükmünü, içinde bulunan "alkol
unsuru"na göre belirlemek gerekir.
Cenab-ı Hak içkiyi yasaklamıştır. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle
buyurulur: "Ey iman edenler! Içki, kumar, putlar ve fal okları sadece
şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki, kurtuluşa
eresiniz" (el-Maide, 5/90).
Bu âyette zikredilen "hamr" kelimesi, Ebû Hanîfe ile
birçok sahabe ve tabiin bilginlerine göre "üzüm şarabı" anlamındadır.
Dil bilginleri de, hamr'ın bu anlamı üzerinde görüş birliği iğindedir.
Kur'ânî anlamda "Her sarhoş edici içki hamr'dır"
denilemez. Ebû Hanife ve aynı görüşe olanlara göre, bazı Hadislerde
"hamr" sözcüğünün kullanılması (bk. Buhârî, Edeb, 80, Ahkâm, 22,
Meğazî, 60; Müslim, Eşribe, 73-75; Ebû Dâvud, Eşribe, 5,7) ve hamr'ım buğday,
arpa, kuru üzüm veya baldan yapılmış olabileceğinin bildirilmesi (bk. Buhârı,
Tefsîru Sûre, 5, Eşribe, 2,5; Müslim, Tefsir, 32,33; Ebu Davud, Eşribe, 1,4),
üzüm şarabı dışındaki müskirât için mecaz yoluyla kullanılmıştır. Çünkü,
üzümden yapılan şarabın (hamr) dışındaki diğer içkilere arapçada; müselles,
bâzuk, musannaf gibi başka adlar verilmiştir (Ibn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr,
Istanbul, 1984, VI, 448, 449).
Bu duruma göre, üzüm şarabının aynen haram ve necis olduğunda
görüş birliği vardır. Kur'an'da ona, şeytanın işinden bir "rics
(pislik)" denilmesi, bizzat kendisinin haram olmasından dolayıdır. Ayrıca
hamrın haramlığı mütevatir sünnetle de sabittir ve bu konuda icma' da vardır.
Içene had uygulanması için, sarhoşluk verecek kadarını içmek de şart değildir.
Onun tek damlası dahi haramdır, içene had uygulanır.
Galîz necâset çeşidinde pis sayıldığından alım-satımının caiz
olmadığında da şüphe yoktur.
Kolonyanın yapımında şarap cinsi alkol kullanıldığı takdirde, bu
alkol karıştığı sıvıyı da pis hale getirir ve insanın beden veya elbisesinden
avuç içinden daha büyük bir kısmına sürülmesi hâlinde temizlenmedikçe namaz
kılmak caiz olmaz.
Ebû Hanîfe ve bazı sahabe ile tabiin bilginlerine göre üzümden
başka maddelerden yapılan diğer sarhoşluk veren şeylerin haramlığı ise; sarhoş
edici özelliği yüzündendir. Bunların içme dışında başka amaçlarla kullanılması
ve alım-satımları caizdir.
Ispirtonun yakıt olarak bazı alkol türevlerinin de sanayıde
temizleyici, parlatıcı; tıpta mikrop öldürücü olarak kullanılması gibi. Hatta
Ebû Hanîfe üzüm şarabı dışındaki müskiratın, sarhoşluk vermeyecek miktarını,
fasık ve ehl-i küfre benzeme kastı bulunmaksızın, sırf kuvvet kazanmak amacıyla
az bir miktarının içilmeşinin caiz olabileceğini söylemiştir. Buna göre, üzüm
şarabından üretilmeyen ispirto, bira ve benzeri içkiler, içilemezse de,
elbiseye veya bedene sürülmeleri hâlinde bu, namaza engel olmaz (el-Kâsânî,
Bedâyiu's-Sanâyi', Beyrut, 1394/1974, V, 112,113 vd.; Ibnü'l-Hümâm,
Fethu'l-Kadîr, Bulak 1318, VIII, 153 vd.; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an
Dili, Istanbul, 1960, 11 761-763).
Hanefilerde tercih edilen görüşe ve Şafii, Mâlikî ve Hanbelî
mezheplerine göre, müskiratta azın hükmü çoğun hükmüne bağlıdır. Delil, Hz.
Peygamber'in şu hadisidir: ", çoğu sarhoş edenin azı da haramdır"
(Tirmizi, Eşribe, 3; Nesaî, Eşribe, 25; Ibn Mâce, Eşribe, 10; Dârimî, Eşribe,
8; Ahmed b. Hanbel, II, 91, 167, 179, III, 343). Islâm'a göre, içme bakımından
bütün sarhoşluk veren maddeler genel anlamda "hamr" kapsamına girer.
Tıp ilminin sarhoş edici müskiratı aynı nitelikte görmesi ve alkol kelimesinin
arapça "elkûhl" kelimesinden Avrupa'ya geçtiği dikkate alınırsa,
hamr'ın genel ve özel anlamı birlikte kapsadığını söylemek mümkündür. Bu
müskirâtın tıp alanında kullanılması ise, "zarûretler, haram olan şeyleri
mübah kılar" prensibine dayanır (Elmalılı, a.g.e., II, 763).
Günümüz kimya sanayıinde, mayalanmış şekerli sıvıların
damıtılmasıyla elde edilen sıvılara "alkol" denir. Halk arasında en
çok bilinen alkol türü ispirtodur. Ispirtonun kimyadaki adı "etanol"
veya "etil alkol"dür. Alkol elde etmek için iki yol vardır.
Mayalandırma yolu, sentetik yol.
Alkol mayalandırma yoluyla; üzüm, patateş, Mısır, arpa ve melâs
gibi şekerli ya da nişastalı maddelerden; sentetik yolla da, karpit (kalsiyum
karbit)'ten elde edilir. Sentetik yolla üretilen alkol, kg. başına 7.080.000
kalori ısı verir. Bu yüzden iyi bir ısıtma aracı olarak kullanılır. Bunun
yanısıra iyi bir eritgendir de. Özellikle koku sanayıinde, esansları eritmekte
kullanılır.
Sonuç olarak, günümüz kolonya sanayıinde, üzüm şarabı dışındaki,
kamış, patateş, bazı ağaçlar, Mısır ve benzerleri ile sentetik yollarla elde
edilen alkolün içilmesi caiz değildir. Ancak, Ebû Hanîfe ve aynı görüşte olan
Islâm hukukçularına göre, elbiseye ve ya bedene sürülmesi mümkün ve caizdir.
Yıkanmadan namaz kılınması hâlinde namaza zarar vermez. Kolonya kullanımının
çok yaygın olması yüzünden, bu konuda umûmî belvâ vardır. (bk. "Belvâ-i
âmme" maddesi) Kısa sürede buharlaşarak iz bırakmadığı dikkate alınarak
Ebû Hanîfe'nin fetvasıyla amel etmek mümkündür. Çoğunluğun görüşüne uyanlar da
"takvâ"yı tercih etmiş ve ihtiyata uymuş olurlar.
KOLONYA MES'ELESİ
Günlük hayatta kullanılan, kolonya, ,sampuan, krem, parfüm,
ispirto ve bunun gibi maddelerde belli oranlarda alkol bulunmaktadır. Bunlar
namaza mani midir? Abdesti bozarlar mı?
Kolonyanın ve bu gibi maddelerin pis olup olmaması, içkinin (hamr)
pis olup olmamasıyla ilgili bir mes'eledir. Bilindiği gibi dinimizde içki
(hamr), aklı koruma gayesiyle haram kılınmış ve büyük günahlardan sayılmıştır.
Içkiden bahseden ayetlerin sonuncusunda şöyle buyurulur: "Ey iman edenler!
Içki, kumar, putlar, kısmet çekilen zarlar hep şeytan işi pis şeylerdir. Içki
ile kumarda, şeytan sırf aranıza düşmanlık ve kin sokmayı ve sizi Allah (cc)'ı
anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymayı ister. Artık vazgeçiyorsunuz değil
mi?" (Mâide(5) 90-91). Görüldüğü gibi burada içki (hamr) "pis"
diye nitelendirilmiştir. Konumuzla ilgili birinci önemli nokta budur. Içkinin
"pis" olduğunu kabul edersek, neyin içki (hamr) olduğu mes'elesi
karşımıza çıkar. Ikinci önemli nokta da budur. Bunların izahına geçmeden şu
hususu da hatırlatmakta yarar vardır: İslam'ın yasakladığı içki, en geniş
anlamıyla "hamr", yani sarhoş eden alkoldür, yoksa her çeşidiyle
"alkol" değildir. Binanaleyh, sarhoş etmeyen alkol türleri varsa ki,
bildiğimiz doğru ise metil-alkol böyledir, onlar haram içki sınıfına girmezler,
yani "hamr" değillerdir. Ayrıca bir şeyin pis olması ile içilememesi
ayrı ayrı şeylerdir. Onun için içilemeyen her şey pis demek değildir. Bu yüzden
eski ve yeni bazı alimler içkinin (hamr) içilmesi haram olmakla beraber kendisi
pis değildir, üste-başa bulaşması namaza mani olmaz, kanaatindedirler. Meselâ,
eskilerden Rabî'a, Leys b. Sa'd, Imam Şafiî'nin arkadaşı el-Müzenî,
sonrakilerden de bazı Bagdat ve Kayravan alimleri (Kurtubi, VI/288), daha sonra
da San'ânî, Sevkânî (Es-Şeylü'l-Cerrâr, I/35-36) ve Sıddık Hasan Han (Karaman,
Meseler, I/312) bunlardandır. Çok azınlıkta kalan bu alimler delil olarak şunu
söylerler: Ayet'te içkiye "pis" (rics) denmesi onun maddî pislik
olduğunu değil, manevî pislik olduğunu anlatır. Keza haram kılındığı zaman
Medine sokaklarına dökülmesi de temiz olduğunu gösterir (Kurtubî, agk.). Çünkü
pis olsaydı sokakların onunla pisletilmesine müsaade edilmezdi. Bu alimlerin
çok azınlıkta olmaları bir yana, görüldüğü gibi, tutundukları deliller de güçlü
değildir. Bu yüzden, "Müctehid imamlar, içkinin (hamr) haram ve pis
olduğunda icma (görüş birliği) halindedirler"(Ebu Abdillah, Rahmetü'1-üme,
373) denmiştir. Çünkü:1. Içkinin (hamr) pis oluşu "rics" kelimesiyle
ifade edilmiştir. Arapçada "rics", pis koku, dışkı ve kazurat yanında
hem maddî hem manevî pislik için, "ricz" ceza için,
"riks"de maddî pislik için kullanılır. Kastedilen sadece manevî
pislik olsaydı "rics" kelimesi seçilmezdi.(Kurtubî, VI/287-288)2.
Rasûlüllah (sav)'a müşriklerin kaplarından yemek yeme sorulduğunda, yıkayın
sonra yiyin, buyurmuşlardır. Onlar bizden ayrı olarak içki ve domuz eti
kullandıklarına göre, kaplarının yıkanması bunlardan dolayı istenmektedir,
demek ki, bunlar pistir.(agk.)3. Ayet'te içkiden (hamr) mutlak olarak
"kaçınılması" istenmiş, sadece. "içmeyin", denmemiştir.
Kaçınmak hem içmemek, hem de ona bulaşmamakla olur.(Kurtubi, VI6289)
"Hamrın" pis olduğunu cumhura (fıkıhçıların kahir
ekseriyetine) göre böylece tesbit ettikten sonra neye "hamr"
dendiğini de öğrenirsek, baştaki mes'elemizin cevâbı ortaya çıkmış olur.
Imam Ebu Hanîfe ile bazı Kûfe alimlerine göre "hamr"
sadece üzümden yapılan ve pişirilmeden, bekletilip keskinleşerek köpük atan
sarhoş edicinin adıdır. Diğerlerine "nabîz" denir. Hemen hemen diğer
bütün fıkıhçılar ise her sarhoş edicinin "hamr" olduğu
görüşündedirler. Çünkü:
1. Her sarhoş edicinin "hamr" ve haram olduğunu söyleyen
değişik hadisler ve rivayetler vardır.(Örnek olarak bk. Müslim, esribe 73; Ebu
Davûd, Esribe 5; Tirmizî, Esribe 1)
2. Enes Hadisinde: "Içki haram kılındığında üzümden çok az
içki (hamr) yapılıyordu. Içkilerimiz (hamrlarımız) genellikle yaş ve kuru
hurmadandı"(Müslim, Esribe 7,8) denir ki, burada hurmadan yapılana da
"hamr" adı verilmektedir.
3. Ibn Ömer Hadisinde: "Içki (hamr) yasağı indiginde o, beş
şeyden yapılıyordu: Üzüm, hurma, buğday, arpa ve Mısır. Hamr aklı örten
(mahmurlatan) şeydir."(Buhâri, Tefsir (5) 10, Esribe 2; Müslim, Tefsir 33,
34; Ebu Dâvud, Esribe 1; Nesdi, Esribe 20, 24, 46) denir ki, bu konuda bu çok
daha açıktır.
4. Bir önceki hadiste de geçtiği gibi, kelime manası itibariyle
"hamr", örtmek, kapatmak demek olduğundan, sözlük anlamı itibariyle
aklı örten, yani sarhoş eden her şeye "hamr" denmelidir. Fahruddin
Râzî bunu bu anlamda en güçlü delil sayar ve, "bunu bir çok hadisin
desteklediğini de düşünün" der.(Fahruddin Râzî, VI/43)
5. Içki ile beraber kumarı da yasaklayan ayette, bu yasağa illet
olarak (ya da hikmet olarak), şeytanın bunlarla insanlar arasına düşmanlık ve
kin sokması gösterilmiştir. Bu da her sarhoş edicide bulunduğuna göre, hiç bir
konuda birbirlerinden farkları olmamalıdır.
6. Yine aynı ayetle kumar yasaklanmış ve alimler buradan hareketle
her türlü kumarın haram olduğunda icma etmişlerdir.(Kurtubî, NI/52)
Binaenaleyh, içki hakkında da aynı şey düşünülmelidir. Zaten "çoğu sarhoş
eden şeyin azı da haramdır"(Ebu Davûd, Esribe 5; Tirmizi, Esribe 3; Nesai,
Esribe 25. Ibni Mace, Esribe,10) hadisi vardır. Üç mezhebin görüşü bu olmakla
beraber, Hanefi mezhebinde de fetva verilen görüş budur.(Elmalılı, N/763)Bunlar
ve benzeri birçok hadisle sarhoş eden her şeye "hamr" dendiğini,
hamrın ise cumhura göre pis olduğunu öğrenmiş olunca, sarhoş etme özelliği olan
kolonya, ispirto vb. alkollerin cumhura göre pis ve haram olduğu ortaya çıkar.
Ancak Hanefîler ve özellikle de Imâm Azam ve Ebu Yusuf (bu konularda Imam
Muhammed genellikle diğer mezheplerde olduğu gibi düşünür) mes'eleyi adeta bir
kimyager edasi ile tahlil ve tasnîfe tabi tutmuşlar ve meşrubat cinsini
özelliklerine göre yedi ayrı gruba ayırmışlardır. Onların da bu konudaki delil
ve izahları hafife alınacak ve yabana atılacak gibi değildir. Imâm Serahsî'nin
E1-Mebsût'una (XXIV/2 vd) ve Imam Kâsânî nin Bedâyi'ine (V/112 vd) bakanlar
bunu açıkça görebilirler. Onların tasnifine göre:
l. Şarap (hamr) çiğ yaş üzüm suyunun, kabarıp keskinleşerek köpük
atmış halidir. (Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre hamr olabilmesi için köpük atması
şart değildir). Bu, bütün imamlara göre kaba (mugallaza) pisliktir. Bir dirhem
miktarından fazla miktar namaza manidir.(Kasânî, VI/113)
2. Yaş ve kuru hurmadan ve kuru üzümden yapılan içkiler (şeker,
fadîh, nakî). Bunlar da aynen şarap gibi kaba pisliktirler. Pis olmadıklarına
dair bir rivayet de vardır. Ebu Yusuf a göre ise (hafif pislik olup) sadece
fazla miktarı namaza manidir. (Kasâni, VI/I15)
3. Yedi grup içkinin geriye kalanları ise-sarhoş edenlerini içmek
haram olsa dahi-pis olmayıp, namaza mani değildirler.
Bütün bu söylediklerimizden çıkaracağımız sonuç şu olabilir Üzüm
ve hurmadan yapılan alkollü (sarhoş edici) içkiler ittifakla haramdır ve
pistir.Hanefî Mezhebinin dışında kalan mezheplere göre çoğu sarhoş eden her
içkinin azı da haramdır ve pistir.Hanefi Mezhebinde, özellikle Ebu Hanîfe ve
Ebu Yusufa göre üzüm ve hurma dışındaki şeylerden yapılan içkiler, sarhoş
edenlerini içmek haram olsa bile, pis değildirler.Şimdi tekrar sizin sorunuzu
ele alırsak: Kolonya, ispirto, şampuan, esans, mürekkep, parfüm, krem vb.
sıvılar üzüm ve hurma dışında bir şeyden yapılıyorlarsa ki, şu anda hepsinin
öyle olduğunu sanıyorum-veya bu iki şeyden yapılsa dahi sarhoş edici alkol
ihtiva etmiyorlarsa bu iki imama göre pis değildirler, namaza mani olmazlar.
Alkol ihtiva etmeleri halinde diğer bütün imamlara göre pistirler. Bu durumda
müslümanların önünde iki yol vardır:
1. Ya bunlardan dahi kaçınmayı başarabilen birisi ise takvaya ve
ihtiyatli olana sarılıp cumhurun (müctehitler çoğunluğunun) yoluna girmek,
"Şüpheli olanı bırak, olmayana git".(Buhari, Buyû' 3; Timizî, kiyâme
60; Müsned, NI/153) "Helâl da, haram da bellidir... Arada şüpheli şeyler
vardır. Onlardan sakınan dinini ve ırzını korur".(Buharî, Ima 39, Buyû' 2;
Müslim, Müâkât 107,108; Ebu Dâvûd, Buyû' 3; Tirmizi, Buyû' 1; Neshâi, Buyû' 2
Müslim, Müsâkât 107,108; Ebu Davûd, Buyû'3; Tirmizî, Buyû'1; Nesâi, Buyû' gi,
Kudât 11; InMce, Fiten,14) hadislerini ölçü edinmek.
2. Veya; bana Imam Azam ve Ebu Yusuf'un bu görüşte olması yeter.
"Dinde kolaylık vardır"(Buharî, Iman 29; Nesai, Iman 28; Müsned,
V/69) buyurulmuştur. "Umumî belvâ" (kaçınılmaz derecede yaygın) hal
almış şeylerde, cevaz kapısı varsa caiz demek daha evlâdır."
"Zamanımız şüpheli şeylerden kaçabilme zamanı değildir."(Ibn Nüeym,
el-Esbah, N/108 (Hamevi ile birlikte)) diyerek bu tür sıvılardan kaçınmamak.
Her ikisine de bir şey denilemez. Görüldüğü gibi mes'ele biraz daha fertlerin
Islâmî titizlikteki dereceleriyle alakalıdır. Ancak şunu da belirtmek gerekir:
Bu tür sıvıların kolonya ve ispirto (etil-alkol) dışındakilerinde alkolün diğer
maddelerle yeni terkipler Nitekim Merhûm Elmalının şu sözleri bunu doğrular:
"Üzüm şarabı ve bundan mamul olan müşkirat aynen necistir. Öbürlerinin ise
necis olması şüphelidir. Meselâ üzerine şarap ve şampanya ve arak (raki),
konyak dökülmüş olanlar her halde yıkamadıkça namaz kılamazlar. Lakin üzüm
şarabından mamül olmayan, ispirto, bira vesair müşkirat içilemezse de elbiseye
veya bedene sürülmesi de namaza mani olur diye iddia edilemez." (Tefsir
N/762-763); Allâme M. Zahidü'1-Kevserî de, Hayrettin Karaman Bey'in kendi
arşivindeki bir mektup suretinden aktardığına göre "Uzun sözün kısası;
ispirto Ebu Hanife'ye göre necis (pis) değildir. Imam Azam'ın kavli, çoğunca
böyle cankurtaranlık yapar. Kokuya konması ve elbiseye dokunması zarar
vermez" der. (I.I. Günün Meseleleri I/314) Abdulfettâh Ebu Gudde Hoca da
bunu destekler mahiyette şunları aktarır: "Dürr-ü'1-Muhtâr'da Allâme
Hisni'nin şu sözü nakledilir: Hamrin (şarabın; dışındaki sarhoş edicilerde üç
rivayet vardır:1. Kaba pisliktirler. 2. Hafif pisliktirler. 3. Temizdirler.
Hafif pislik olduğunu söyleyen rivayete göre, sürüldükleri elbisenin veya
bedenin dörtte birinden az olmaları halinde bu bağışlanır. Değerli Alim Ahmed
ez-Zerkâ temiz olduklarını esas alır ve öyle fetva verirdi. Üstadımiz Allame
Kevseri de şarap dışındaki sarhoş edicilerin (ispirto gibi) kullanılmalarının
caiz, içilmelerinin haram olduğunu söyler ve Imam Ebu Hanife'nin mezhebinin bu
olduğunu zikrederdi. Bu iki değerli alimin fetvalarında insanlar için kolaylık
ve müsamaha olduğu açıktır. Çünkü bu tür maddeler bu gün hayatın bir çok
sahasına girmişlerdir. Ama, şüphesiz kaçınabilenlerin bunlardan uzak durması da
güzel bir şeydir. Çünkü temiz olup olmadıkları konusunda alimlerin ihtilafı
vardır." (Fethu-bâbi'1-inâye I/258 dipnotu). oluşturup (istihale, kimyasal
tepkime) sarhoş edicilik özelliğini kaybetmesi kuvvetle muhtemeldir. Başta da
söylediğimiz gibi, bileşiminde alkol olduğu yazılan ya da söylenen her şey
haram ve pis demek değildir. Bu tür maddelerin tahlili konusunda müslüman
kimyacılara ihtiyacımız vardır.
KOLONYA NECİS MİDİR?
Kolonya içinde alkol maddesi bulunduğundan necisdir. Üzümden imal
edilmiş olan şarap ile diğer maddelerden imal edilmiş şekr veren her türlü rakı
ve alköllü şeyler arasında fark yoktur, hepsi necistir. Bir yere isabet ederse
onu yıkamak icab eder. Şafi'i mezhebinde asla buna cevaz veren olmamıştır. Onu
kullanan kimse günahkar olduğu gibi vücut ve elbisesinde değdiği yeri yıkamadan
namaz kılarsa namazı batıldır.
Hanefi mezhebinde üzümden imal edilmiş olan şarap kesinlikle
necistir. Başka maddelerden imal edilmiş olan alkollü madde hakkında üç görüş
vardır.
1- Şarap gibi necaset-i muğallazadır.
2- Necaset-i muhaffafadır.
3- Tahirdir.
En kuvvetli görüş şarap gibi olması görüşüdür.
Binaenaleyh Şafi'i olan kimsenin kolonyayı asla kullanmaması
gerekir. Hanefi mezhebinde fetva var ise de Hanefi'nin de ondan sakınması daha
evladır.
KOMİSYON, KOMİSYONCU
Komisyon, bir karar vermek üzere oluşan heyet, komisyoncu;
aracılık yapan kimse. Komisyonculuk komisyoncunun yaptığı ticari aracılık.
Şehirde oturan kimsenin, dışarıdan (bâdiye) mal getirenlere vekil olarak,
onların malınısatması.
Komisyoncunun arapça karşılığı olan simsar, bir işe bakan,
muhafaza eden kimse demektir. Sonradan, alışveriş işlerini yürüten, satıcı ile
alıcıyı, akit meclisinde yaptığı ilânlarla buluşturan "dellâl"
anlamında kullanılmıştır. Alış-veriş akitlerinde ise, satıcı ile alıcıyı
buluşturan ve satım akdini gerçekleştirmek için belli bir ücret veya satış
bedelının belli bir yüzdesi karşılığında onların arasına giren üçüncü kişi
demektir (ibn Manzûr, Lisanü'l Arab, Beyrut, t.y, IV, 38; Ibnu'l-Esir, en-Nihaye
fi Garibi'l Hadis, 1918 y,y, II, 400).
Satış için konsiyye (consigriation) olarak mal bırakma ile
komisyonculuk aynı şeyler değildir. Komisyonda komisyoncu malı kendi adına,
fakat sahibi hesabına satar, komisyoncu satılanın kârını değil, sadece
komisyonu (yani önceden miktarı belirlenen bir ücreti veya satış bedelının
yine) belirlenen yüzdesini alır. Halbuki satış için bırakmada satılanın kâr
veya zararı, malın sahibine değil bırakılana aittir. Bırakılan sadece ona
kararlaştırılan bedeli ödemekle yükümlü olur. Onun malı yüksek fiyatla veya zararına
satması mal sahibini etkilemez. Çünkü o, mal uzun süre satılmazsa aynen geri
alırveya malın satılması halinde belirledikleri miktardaki bedeli alma
hakkıdoğar.
Komisyoncu satıcı ile alıcı veya üretici ile tüketici arasına
girerek fiyatların yükselmesine veya piyasaya kontrollü mal sürülmesine sebep
olabildiği için bazı Hadislerde "Telâkki'r-Rükbân (köyden veya dışarıdan
şehre ihtiyaç maddelerini getirenleri yolda karşılama)" ile birlikte ele
alınmıştır. Telâkki'r-Rükbân çağımız ekonomisinde üretici ile tüketicinin karşı
karşıya gelmesi, ilk kaynaktan piyasaya arzedilen malın gerçek talep
sahiplerine doğrudan intikali, başka bir deyişle aracının ortadan kaldırılması
amacına yönelik bir tedbirdir. Islâm hukukunda ise, ürettiği malı aracına
yükleyerek behre, pazara getiren köylüyü yolda karşılayıp malım satın almak
suretiyle onunla tüketici arasına girmek şeklinde açıklanır (Ibn Hazm,
el-Muhallâ, IX, 471; Mesele: 1468; Ali Şafak Islâm Hukukunda Kâr Haddi",
yıllık I, nşr, Islam; ilimleri Araştırma Vakfı Istanbul 1978 s,115vd.). Burada
üreticinin günlük rayıç fiyatları öğrenmesi engellenmekte, şehirli tüccârın
onun elinden ucuza aldığı malı piyasaya kontrollü ve pahalı olarak sürmesi veya
karaborsaya düşürmesi söz konusu olmaktadır.
Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Tâvus, ibn Abbas'tan o
da Rasûlüllah (s.a.s)'den şunu rivâyet etmiştir: Allah'ın Rasûlü binitlileri
yolda karşılamayı (pazara gelmeden yüklerini satın almalarını), şehirlının
köylü (bâdi) adına satış yapmasını yasaklamıştır. Tâvus, Ibn Abbâs'tan;
şehirlının bâdi adına satışının anlamı nedir?, diye sormuş, o da: şehirli
köylüye simsâr (komisyoncu) olup da, onun malınısatamaz şeklinde cevap
vermiştir" (Buhâri, Büyû' 72, icâre, 11, 19; Nesai, Buyû' 18).
Câbir ibn Abdillah (r.a)'tan Rasûlüllah (s a s)'in şöyle dediği
rivâyet edilmiştir: "şehirli köylü adına satış yapamaz. Insanları kendi
hallerine bırakınız, umulur ki, Allah onlardan bir kısmını diğerleri sebebiyle
rızıklandırır"(Buhâri, Büyû', 58, 64, 68-71, Icâre 14, Şurut, 8; Müslim,
Büyû', 17,18).
Enes ibn Mâlik (r.a) "Rasûlüllah, hâdırın bâdiye (şehirlının
köylüye gıyapta) satışını; simsâr (komisyoncu) olmasını yasaklamıştır. Isterse
bunlar, onun babası veya kardeşi olsunlar" (Müslim, Büyû: 21; Ebû Dâvud,
Büyû', 45; Nesai, Büyû, 17).
Bu Hadislerde, arz ve talep dengesinde akıcılığın olması için
aradaki engellerin kalkması amaçlanmıştır. Bunun sonucunda üretici, elindeki
malları en yüksek fiyata değerlendirerek, pazarlara sevketmek imkânını elde
edecek. tüketiciler de ihtiyaçlarını kolaylıkla ve sun'ı müdahalelere uğramamış
bir fiyat ödeyerek temin edecektir.
Ebû Hanife'ye (ö.150/767) göre, malın üreticisi yolda karşılanarak
satın alınması, belde halkına zarar veriyorsa mekrûhtur. Üretici, piyasa
fiyatlarını öğrenince aldandığım anlarsa akdi bozabilir. Islâm hukukçularının
çoğuna göre ise, belde halkının zararı söz konusu olsun veya olmasın, bu çeşit
aracılıklar meşrû sayılmamıştır (Ibn Hazm, el-Muhallâ, Nşr. A. Muhammed Şakir,
Mısır 1352/1933, IX, 468, 469; Ibn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, , 235-238).
Imam Nevevî (ö.676/1277), Müslimin şerhinde konu ile ilgili
hadisleri zikrettikten sonra şöyle der: "Bu hadisler şehirlının bâdiyeli
adına alışverişinin haram olduğunu gösterir ve Imam Şâfiî (ö.204/819) ile
çoğunluk bu görüştedir" (en-Nevevi, el-Minhâc fi şerhi'l-Müslim, Mısır
1307, X, 164). Ancak kişi bu yasağı bilerek çiğnerse haram olur. Yasağı bilmez
ve o beldede mala fazla ihtiyaç olmaz, gelen malın azlığı piyasayı etkilemezse
haramlık söz konusu değildir. Bununla birlikte, piyaşanın etkilenme korkusu varsa,
köylü adına yapılacak satış haram olmakla birlikte geçerli olur. Mâlikîlerin ve
onların dışında bir topluluğun görüşü de böyledir. Ebû Hanife Atâ ve Mücâhid;
"Din nasihatten ibarettir" (Aynî, Umdetu'l-Kâri, V, 497) hadisini
delil alarak "şehirlının köylü adına satışını" caiz görmüş ve yasak
bildiren hadîsin neshedildiğini öne sürmüşlerdir. Bir kısım hukukçular da böyle
bir satışı tenzihen mekruh saymışlardır (en-Nevevi, a.g.e., X, 164, 165).
Sonuç olarak, Hanefîlere göre; piyasada gıda maddesi darlığı
olunca, böyle bir satış mekruhtur. Normal zamanlarda ise mekruh değildir (Aynî,
a.g.e., XI, 282; el-Cezîrî, Kitabü'l Fıkh ale'l-Mezahibi'l-Erbaa, Mısır, t.y,
11, 276).
Aracı, komisyoncu veya simsar denilen kimseye ödenen ücrete
gelince bunlar adı ne olursa olsun, satıcı ile alıcının arasını bulan, muayyen
bir fiyat üzerinde anlaşmalarını sağlayan, bazen de satıcı ve alıcı adına
muâmeleyi yapan kimselerdir (Ibn Abidin, Reddü'l-Muhtâr Beyrut, t.y, IV, 155).
Üretici ile tüketici arasına giren kimsenin karaborsaya yol
açmaması gerekir. Komisyoncu, mal sahibi ile yaptığı anlaşma veya örfe göre
yahut satış bedelının yüzdesi üzerinden belli bir ücret alabilir. Ibn Sîrîn,
Atâ b.Ebi Rabah, Ibrahim en-Nehâi ve Hasan el-Basrî'nin simsar ücretinde bir
sakınca görmedikleri nakledilir. Bunlar sahabeden sonraki neslin büyük
hukukçularıdır. Abdullah b. Abbas (ö.68/687); "Bir kimsenin; şu elbiseyi
benim adıma sat; eğer şu fiyatdan fazla satarsan, bu fazlalık olan miktar senindir"
demesinde bir sakınca görmediğini belirtmiş, Ibn Sîrîn'in şöyle dediği
nakledilmiştir; "bir kimse başkasına; şunu şu fiyata sat, şayet fazla kâr
elde edersen bu senindir. Veya; bu fazlalık seninle benim aramda
paylaşılacaktır" derse burda bir sakınca bulunmaz" (Buhari, Icare,
14), Yukarıdaki bilgileri "Simsarın ücreti" başlığı altında veren,
el-Buhari (ö. 256/869), Hz. Peygamber'in; "Müslümanlar kendi aralarında
bilirledikleri şartlara uyarlar" (Buhari Icare, 14,50) hadisini
naktettikten sanra, "şehirlının köylü adına satış yapmasını
yasaklayan" hadisi (Buhari, Büyü, 72, Icare, II,14,19; Nesai, Büyü, 18)
rivayet eder.
Es-Serahsî (ö.490/1027) de komisyon usûlü satışı câiz
görenlerdendir (es-Serahsı el-Mebsut, Mısır 1324, XV, 115). Şehirlının köylü
adına satış yapmasının caiz olduğunu söyleyenler, başlangıçta böyle bir yasak
konulduğunu ve fakat sonradan bu yasağın "Din nasihattır" hadisi ile
kaldırıldığını veya topluma zarar verme şartıyla sınırlandığını kabul ederler
(en-Nevevî, a.g.e., VI, 389, 390; Aynî, V, 497 vd.).
Hz. Peygamber dıştan şehire mal getirenlerin malını bizzat
kendisinin satmasını ve araya komisyoncu sokmamasını isterken, diğer yandan da
şehire dışardan mal getirenlerin fiyatlar ve alış-veriş konularında
aydınlatılmasını istemiştir. Buharî Hz. Peygamber'in bu konudaki hadislerine
dayanarak; "Şehirli köylü adına ücretsiz satış yapıp, ona yardım ve
nasihat edebilir mi?" şeklinde bir başlık atmış ve bundan sonra Hz.
Peygamber'in şu hadisine yer vermiştir: "Sizden birisi, kardeşinden öğüt isterse,
hemen ona öğüt versin" (Buharî, Büyû', 68). Hanefîler "Din
nasihattır" hadisine dayanarak "şehirlının köylüye aracı olma
yasağı"nın kaldırıldığını, ancak böyle bir aracılık topluma zarar
verecekse bunun mehruh olduğu esasını benimsemişlerdir. Burada, dışardan mal
getirenleri fiyatlar, o beldedeki alış-verişler konusunda aydınlatma ve
bilgilendirme prensibi esas alınmıştır. Şafiîler de, mal sahibine en yararlı
yolu göstermenin vacipolduğunu söylemişlerdir (el-Cezîrî, a.g.e., II, 276).
Günümüzde, pek çok temel gıda maddeleri, özellikle sebze ve meyve
çeşitleri, büyük yerleşim merkezlerine haller aracılığı ve komisyon usûlü ile
girmektedir. Burada toptancı halleri üretici ve tüketicilerin çıkarlarını
gözeterek ve menfaat dengesini kurarak hareket ettiği sürece böyle bir
aracılığın câiz olduğunda şüphe yoktur. Ancak hal komisyoncuları, malı bir an
önce paraya çevirmek için çok ucuza satar veya sun'î mal darlığı yaratarak
sun'î fiyat artışlarına yol açarsa, serbest rekabetin oluşmasına engel teşkil
etmiş olurlar. Bu takdirde kerâhet hali başlamış ve temel gıda maddelerinde
meydana getirilen darlık ve sun'î pahalılık derecesinde sakınca büyümüş olur.
Islâm, temel ihtiyaç maddelerinin satışını yapmayı büyük bir ibadet saymıştır.
Hadiste şöyle buyurulur: "Bir kimse gıda maddelerini toplayıp günün rayıç
fiyatı ile satsa, sanki onu tasadduk etmiş (yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine
ücretsiz dağıtmış) gibi olur" (Ibn Mâce, Ruhûn, 16).
Halkın temel ihtiyaç maddelerini alıp satanlar veya buna Islâmî
ölçüler içinde aracılık edenler bir kamu görevi yapılmaktadırlar. Bu hizmet bir
kâr sağlamak amacıyla olsa bile, mü'min bakımından öneminden ve niteliğinden
bir şey kaybetmez. Yalana ve karaborsaya sapmamak ve piyasa fiyatları dışına
taşmamak şartıyla, satılan tüm ihtiyaç maddelerini, sanki yoksullara bağışlamış
gibi mânevi kazanç elde edilmektedir.
Buna karşılık darlık zamanlarında kendi yararları için mal stok
edip piyasaya sürmeyen mal sahibi, vekil veya komisyoncuları nefretle
anılmıştır. Hadiste şöyle buyurulur: "Bir kimse kırk ggn karaborsacılık
yapsa, sonra da depoladığı bu malları sadaka olarak (yoksullara ve ihtiyaç
sahiplerine) dağıtsa bu sadakası, onun ihtikârına keffâret olamaz" (Ahmed
b. Hanbel, Müsned, XI, 3).
KONUT KREDİSİ
Bir konut kooperati'fine katılacağım. Fakat devletten faizli kredi
alındığı için sakıncalıdır deniyor. Katılabilir miyim?
Konu, günümüzün gayr-i Islâmî toplumunun bir meselesi olması
yanında bazı yönleriyle yeni bir konudur. Onun için şahsen benim buna nihâi
cevabı vermem mümkün değildir. Bu meseleyi konu edinen ilmî toplantılara
katılmış birisi olarak ancak bir özetleme yapar ve "fetvayı, müftiler
verse de sen vicdanına sor"(Ahmed IV/194). Hadisi şerif gereği size
bırakırım: Konu enflasyonla alakalıdır. Ebu Yusuf'un alış verişten ve
istikrazdan doğan borçlanmalarda değere itibar edilir ve alınan rakam değil,
alınan değer ödenir, yani enflasyon farkına itibar edilir, anlamında bir görüşü
nakledilir. Ibn Abidin meseleyi inceler ve "Hanefi mezhebinde fetva sadece
buna göredir"(bk. Ibn Abidin, Tenbihur-Rukûd N/60-61) der. Bizzat
görüştügüm, devrimizin en büyük Islâm hukukçularından Üstad Ebu Senne ise, bu
sözün Ebu Yusuf'a ait olması şüphelidir. Çünkü zahir rivayet kitaplarında
yoktur, demişlerdi. Konuyu bizde tartışanlar ise, Ibn Abidin'in de tercihi
üzere, geçmiş borçlarda enlasyona itibar edilip, değer farkının alınacağında
hemen hemen ittifak halinde görülüyorlar. Ancak gelecekte olacak enflasyonu
hesaba katıp, onun altındaki bir faizin faiz olup olmadığı biraz daha farklı
bir mes'ele. Çok ihtiyatlı olanlar; muhtemel enflasyonun hiç olmadığını, ya da
faiz nisbetinden daha düşük puanda gerçekleştiğini varsaydığımızda devlet
belirlenen faizi almamazlık etmeyecektir, demektedirler. Diğerleri bunu
gerçekçi görmemekte ve en yetkili ağızlar bile enflasyonun %30'dan düşük
olmayacağını söylerken, % 15-20 faizli ve uzun vadeli bir kredide pozitif
faizin bulunması binde bir ihtimal bile değildir. Bu derece zayıf bir ihtimale
de hüküm bina edilmez. Sonra müslümanlar, kendilerinden toplanan vergilerden
verilen bu kredileri almamakla iktisaden sıfırlanmakta ve devamlı zenginlerin
lehine bir malı transfer sözkonusu olmaktadır. Bir müslüman için içinde
bulunduğumuz şartlar, olağanüstü şartlardır ve bir geçis dönemi sayılır.
Binanaleyh, bunda ayrıca zarûret de vardır. Ancak burada, enflasyon oranı faiz
oranından çok çok düşük olduğundan pozitif faiz olmasa da bir negatıf faiz
gerçekleşmekte ve krediyi alanın faiz vermesi şöyle dursun, para değerinin
düşmesiyle, aldığının çok azını vereceğinden devletten faiz almaktadır. Problem
buradadır ve aslında milletten alınan bu fazlalığın tekrar millete verilmesi
şartıyla bu tür krediler caiz olmalıdır, demektedirler.
KOT PANTOLON GİYMEK CAİZ MİDİR?
Islâm'da elbise çeşitleri teker teker sayılıp, her birerlerinin
hükmü ayrı ayrı bildirilmiş değildir. Asırlar boyunca binlerce çeşit elbise
ortaya çıktığına ve çıkacağına göre bu zaten mümkün de değildir. Ancak
Islâm'da, her şey için olduğu gibi elbise için de genel kaideler vardır. Her
ortaya çıkan elbise çeşidini alimlerimiz o kaidelere göre değerlendirirler.
Buna göre erkek için: Avretini örtecek, sıcak ve soğuğa karşı koruyacak kadarı
farzdır. Zaruret miktarını aşıp, bir müslüman olarak görünümünü güzelleştirecek
miktarı, yerine göre izar, rida, cübbe, gömlek ve sarıkla takımı tamamlaması
müstehaptır. Çünkü Allah (cc); nimetinin belirtisini kulunun üzerinde görmekten
hoşlanır (Fetavay-ı Ankaravî, I/167). Rasulüllah Efendimiz (sav):
"Elbisenizi güzel yapın eşyanızı düzgün tutun ve insanlar içerisinde beyaz
tepecikler gibi olun" buyurmuşlardır. Özellikle cuma ve bayramlarda
muhtaçları rahatsız etmeyecek ölçüde temiz ve yeni giymek mubahtır. Tamamen
kırmızı ve bazılarına göre sarı renkte elbiseler giymek mekruhtur, kibir, caka
ve yabancı kadınlara güzel görünmek gayesi ile giyilen, gayrı müslimlerin özel
elbiselerine benzeyen ve saf ipekten dokunmuş elbiseler ise haramdır. Avret
olan bölgelerin rengini gösterecek ölçüde şeffaf olan, hiç giyilmemiş sayılır (haramdır).
Kalın olmakla beraber yine avret mahallerinin şeklini belli edecek ölçüde dar
olan elbise giymek mekruhtur. Baş, kol vb. avret olmayan organların açık ya da
kapalı olması müslümanların örfüne göre hüküm alır. Müslümanlarca anormal
görülen yerde mekruh, görülmeyen yerde mübah olur (Satıbî, el-Muvaffakât; ).
Buna göre kot pantolon giyilmesinde bir mahzur olmamakla beraber: l. Bazan
vücuda yapışır ölçüde çok dar olarak giyildiği, 2. Ve müslümanlarca genellikle
hoş karşılanmadığı için mekruh olmaktan, yani tamamen mahzursuz bulunmaktan da
uzak değildir (Allah'u a'lem). Bu mahzurların olmaması halinde giyilmesinde bir
mahsur yoktur.
KOT PANTOLANLA KILINAN NAMAZ SAHİH MİDİR?
Kot pantolonla namaz kılmaya gelince: Şart olan, avret sayılan
mahallerinin, cildin rengi belli olmayacak şekilde örtülmesidir. Vücut
hatlarının belli olması, cildin rengi görülmedikten sonra, namaza mani değildir
(el-Cezirî, age. I/190; Ö.N. Bilmen, Büyük Islâm Ilmihali,100). Yani kot
pantolonla da namaz kılınabilir. Ancak avret yerlerinin şeklini belli eden
elbise kadın için mahzurlu olduğu gibi, erkek için de mahzurlu olur. Bu,
tesettürü sağlamadığından değil, tahrike sebep olduğundan ötürüdür ve mahzuru
da tahrike sebep olma gücü nisbetinde artar. Yoksa vücut hatlarını hiç belli
etmeyecek bir elbise giymek mümkün değildir.
KÜRTAJ (ÇOCUK ALDIRMA)
Soyut anlamda insanlık, çagdaş insanın elinde bir oyuncak olarak
görülüyor. Bir yönden genetik mühendisliği canlıların atomu sayılabilecek
genleri parçalamayı ve genler arası ilişkileri araştırıp, daha mükemmel
canlıların oluşması için uğraşırken, diğer yandan atom fiziği, on milyonlarca
canlıyı bir anda yok edebilmenin bilimini yapıyor. Bir yönde çeşitli doğum
kontrol yöntemleri geliştirilerek, kürtaj kamulaştırılıp yaygınlaştırılarak,
dünya nimetlerinin daha çok kimsenin paylaşmasına engel olunurken, diğer
yönden, yine genetiğin bir zaferi sayılan "tüp bebek" endüstrisi
kurulup, herhalde alışılanın dışında bir şey yapma merakını tatmin için, mevcut
nüfusa yenilerinin katılmasına çalışılıyor. Işin sadece bir yönünü oluşturan bu
çelişkiler içerisinde; insanda ister istemez, yapılanların insancıl duygularla
yapılmış olamayacağı kanaati oluşuyor. Çocuğu olmayan anne babaya, belki de çok
normal dışı yollarla bir çocuk kazandırma saadetini (!) elde etmek için
çırpınan tıp, rahimlerin "elverişli ortamında istikrar" (23/13)
içinde yaşayan nice masumları, daha hayata gözlerini açmadan vahşice
parçalıyor: Her ikisinde de sebep aynı: Şu anda var olanlar daha mesud, daha
müreffeh yaşasınlar.
Işin bir yönü bu. Buna benzer bir diğer yönü daha var. Açlık
korkusu. Allah'ın "Rezzâk" olduğuna inanmamak, ya da Allah'a hiç
inanamamak. Sonuçta da bir düşünce bozukluğuna düşüp, tekniğin geometrik
gelişimine karşılık, matematiksel hesaplar yapmak. Dünyanın en güçsüz varlığı
olarak doğan bebege doğumuyla beraber, dünyanın en değerli gıdasını gönderen,
dünyânın en aptal varlığı olan elma kurduna, meyvenin özünü yediren gücün
nüfusun ve tekniğin artışına paralel gıda maddelerini. de çogaltacağına
inanamamak. Bir zamanlar Türkiye topraklarının ancak kırk milyon insanı
besleyebileceğine inanılıyordu. Şimdi yüz milyon deniyor. Yüz milyona çıkınca
eminim ki; beşyüz milyon denecek. Bu da ikinci nokta. Bir üçüncüsünden daha söz
edelim:
Dr. R.T. Ravenholt, özellikle üçüncü dünyadaki nüfûs, artışıyla
ilgili olarak,1977'de Amerika'da "Ileri Doğurganlık" adı altında,
dokuz yıllık bir süre içinde tüm üçüncü dünya ülkeleri kadınlarının dörtte
birini kısırlaştırmayı amaçlayan bir program teklifi getirdi. Dr Ravenholt
şöyle diyordu: "Eğer bu ülkelerin ekonomik ve sosyal gelişmesine yardımcı
olmazsak, dünya ABD'nin güçlü ticari varlığına isyan edecektir. Kişisel çıkar,
zorunlu bir unsurdur: Eğer nüfus kontrolsüz artarsa, bu, dışarıda ardından devrim
gelen birçok zorluklara yol açacaktır. Ve devrimler de, genellikle ABD'nin
çıkarlarına aykırıdır." (Germaine Greer, Nufus Planlaması ve Çöken Aile,
Zaman 5.6.88) Bu ifadeler; düşünebilenler için oldukça açıktır. Bunları
kitabında nakleden bir başka batılı G. Greer arkasından şöyle diyor:
"Aslında bizim (batı) dünya nüfusu patlamasına karşı duyduğumuz korku,
onların bizim kültürümüzü tehdit edeceğinden ve bizim, dünyada en büyük , en
zengin, en aç gözlü ve en çok sayıda bir grup olarak devam etmemizi engelleyeceğinden
duyduğumuz endişeye dayanıyor... Aslında biz doğurgan ve üretken grupların
merhâmetine kalmış durumdayız." Işte genel olarak doğum kontrolü, özel
olarak da kürtaj propagandasının altında yatan en önemli gerçek bu olsa
gerektir. Halbuki, batı, bizdeki âletleriyle bize doğum kontrolünü teşvik
ederken kendisi bu sıralar nüfus artışını teşvik çareleri aramaktadır,
KÜRTAJIN DÎNÎ HÜKMÜ:
Konunun iyi anlaşılması için gerekli olan bu noktalara işaret
ettikten sonra, fıkhî açıdan kürtaja baktığımızda önce şunu söylemeliyiz: Islâm
fıtrat dinidir ve fıtrata yani doğru (tabiî) ve normal olana aykırı olan her
şey Islâma da aykırıdır, yani mahzurludur: Mahzuru, aykırılık gücüne göre
değişir. Az aykırı olan "mekruh", biraz daha çoğu "tahrimen
mekruh", çok aykırı olan da "haram" olur. Bu konuda fitrî olan,
kadınla erkeğin bir araya gelmesi, cinsel birleşmeleri, sonuçta da çocuğun
dünyaya gelmesidir. Ancâk her kuralın olduğu gibi, bunun da istisnaları
olabilir. Yani Islâm fıkhının bu konudaki genel kaidesi: "Fıtrata ve
tabiîliğe müdahale edilemeyeceği" esasıdır. Ancak genel bir kural, bütün
fertlerine temsil edilemez ve şahıslara, özel durumlarına göre fetvâ verilir.
Yani genel geçer kural ayrıdır, fetvâ ayrıdır. Fetvâ kişiye, yere ve zamana
göre değişir. Buna göre, Islâm fıkhında "çocuk aldırma" ya da
"kürtaj" denen olaya fert düzeyinde bazı hallerde ve belli bir zamana
kadar fetvâ verildiğini söyleyerek konuyu şöylece özetleyebiliriz: ·
Konu hakında Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîsle açıklık (ibare) yoktur.
Ancak bazı âyet-i kerime ve hadîs-i serîflerde işaretler bulâbiliriz. Meselâ:
Hac 5 ile, Mü'minûn 12-15 âyetleri hemen hemen aynı noktaya işaret ederler. Biz
önce Mü'minûn 12-15. âyetlerinin meâlini verelim, sonra bazı noktalara temas
edelim: "Andolsun ki,biz insanı süzülmüş, özlü balçıktan yârattık. Sonra
onu "nutfe (menî, sprem) olarak muhkem bir karargâha (rahme) koyduk: Sonra
nutfeyi (yapışkan) bir kan pıhtısı haline getirdik. Ardından kan pıhtısını bir
çiğnem et yaptık, bu çiğnemi kemiklere çevirdik,kemiklere de et giydirdik.
Sonra da onu başka bir varlık yaptık.
Şekil verenlerin en güzeli olan Allah ne yücedir. Sonra siz bunun
ardından elbette öleceksiniz."
Bunları açıklar mahiyetteki bir iki hadîs-i şerîfin meali de
şöyledir: 1- "Sizden her biriniz kırk gün annesinin karnında tutulur.
Sonra bir o kadar da orada yapışkan pıhtı olur. Sonra bir o kadar da orada bir
çiğnem et halinde bulunur. Sonra da melek gönderilir ve ona ruh üfler"
(Müslim, Kader 1) 2- "...nutfe (menî parçası, sperm)nin üzerinden kırkıki
gece geçince Allah ona bir melek gönderir. O da onu şekillendirir, kulağını,
gözünü, cildini, etini ve kemiklerini yapar. Sonra da, ey Rabbim, erkek mi
olacak dişi mi..." (Müslim, Kader 3) der. Birinci hadîs âyetlerin tam
açıklaması gibidir. Buna, yani âyete ve hadise göre:
1- Döllenen menî rahimde kırk gün, irtibatsız olarak kalır.
2- Sonra bir pıhtı olarak rahimle irtibat kurar (alaka). Bu süre
de kırk gün kadardır.
3- Sonra bu yapışkan pıhtı (alaka) bir et parçası halini alır,
kemikleri belirir, et oluşur. Bu devre üçüncü kırk günün sonuna kadardır.
4- Sonra ilk üçünden farklı bir yaratık, ya da yaratış ortaya
çıkar. Bu, cenîne ruhun üflendiği safhadır. (Taberî XVNI/9) Bir başka deyişle
canlanmasıdır. Insan, ya ruhla cesedin bütünüdür ki; genel kabul gören görüş
budur; ya da sadece ruhtur. (Râzî XXlll/85) Bundan; ceninin üçüncü devre
sonundan yani 120 günden önce insan olmadığı anlaşılır. Insan oluş, bu noktadan
itibaren başlar (Taberi XVN/11). Hem diğer bir yaratış, hem de, ruhun üflenmesi
bunu gösterir.
5- Onbeşinci âyetin işaretiyle, ölüm ancak bu dönemden sonra
olabilir. Bu da daha önceki üç dönemde (120 gün) ceninin ölüme elverişli, yani
canlı olmadığını gösterir.
6- Devreler arasının "sümme" (sonra) kelimesi ile
açılması; devrelerin birbirinden tam anlamıyla farklı olduklarını (Ebu'ssu'ûd
VI/126), birbirinden diğerine geçişin bir dönüşüm (tahavvül) olduğunu gösterir.
(Râzî XXNI/84) Bu da beşinci maddede anlatılan gerçege işâret eder.
Ruhun yüzyirmi günde üflendiği konusunda ittifak , bulunduğu,için
ikinci hadîs; "ceninin kırk günde şekillenmesi değil, bunun melek
tarafından yazılması" şeklinde anlaşılmıştır (Dâvûdoğlu X/626).
Işte bütün bunlardan, ötürü, Hz. Ali (r.a.), bu yedi devre geçip
ruh üflenmedikçe cenine müdahalenin "ve'd" (çocuğu diri diri gömme,
yani öldürme) olmayacağını söyler (Ibnü'I-Cevzi, Zâdü'I-Mesir V/462). Imâm Ebû
Hânîfe de bunu delil tutarak; meselâ birisinin yumurta çalması ve yumurtadan
onun yanında civciv çıkması halinde, başka başka varlıklar olduğu (halk-ı âher)
için, civcivi değil yumurtayı tazmin eder, demiştir (ZaMahşerî NI/27-28). Bütün
bu temel gerçeklerden ötürü tüm Islâm fıkıhçıları, döllenmenin üzerinden
yüzyirmi gün geçtikten sonra ve de zaruret yokken çocuk aldırmanın (kürtajın)
haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Yüzyirmi günden, yani canlandıktan sonra
çocuğunu aldıran ya da ilaçla, vurma ile vs. düşüren kadın hem bir cana kıyıp
cânı olduğundan ötürü günahkârdır, öbür dünyada bunun cezasını çekecektir, hem
de dünyada çocuğun Babasına, canlı düşüp sonra ölmüşse, bir tam diyet (kan
bedeli), organları belirli olup ölü olarak düşmüşse, bir "gurra"
ödemek zorundadır. Birinci halde ayrıca bir de keffaret tutmalıdır. (Diyet; yüz
deve, veya bin dinar altın, veya on ,ya da on iki bin dirhem gümüş, yani
yaklaşık olarak şu anda (1989) elli milyon (50.000.000: ) TL. Gurra ise, duruma
göre bir diyetin yirmide ya da onda biridir). Organların bir kısmının belirmiş
olması durumu da aynıdır. Ancak yüzyirmi günden (dört aydan) önce çocuk
aldırmanın, ya da ilâç vs. ile düşürmenin câiz olduğunu söyleyenler vardır ).
Bazıları ise sadece kırk güne kadar câiz olduğunu söylemişlerdir. (Hindiyye
V/356; Bezzâziyye VI/370 (Hindiyye kenarında)) Bazıları da döllenme olduktan
sonra, bir özür olmaksızın bunun hiç câiz olmayacağın söylemişlerdir. Hiç câiz
olamayacağını söyleyenler hacda ihramlı bir hacı adayının, bir kuş yumurtasını
kırmasının av yasağına tecavüz sayıldığını ve bundan ötürü ceza vermesi
gerektiğini delil gösterirler (Bk. Kâdihan NI/410 (Hindiyye kenarında) Ancak;
yumurta ceninin birinci değil, ikinci kırk gününe benzer. Yumurtanın birinci
kırk güne tekabûl eden devresi, kuşun karnında olduğu dönemidir, diyerek bunu
itiraz edebilir. O takdirde böyle diyenlere göre de kırk güne kadar düşürme ya
da aldırma câiz olmalıdır.). Yani yumurtayı kırma, cana tecavüz sayılmış ve
(ihramlıya mahsus olmak üzere) cezayı gerektirmiştir. Öyleyse yumurta
durumundaki cenine (embriyona) müdahale de câiz olmamalıdır, derler.
Bütün bunlardan (Hanefi mezhebi için) şöyle bir sonuç
çıkarabiliriz: Meni, ana rahmine yerleştikten sonra, ona müdahale fıtrata uygun
düşmediği için hoş değildir, anormaldir. Bu anormallik (mekruhluk da
diyebiliriz) kırk güne kadar az, kırk günden yüzyirmi güne kadar biraz daha
fazladır, ama haram değildir. (Birinciye tenzihen, ikinciye tahrimen mekruh da
diyebiliriz) Ama yüzyirmi günden sonra, özürsüz olarak yapılan müdahale
kesinlikle haramdır ve bir cana kıyma demektir. Bu konuda kırk güne, bazılarına
göre de yüzyirmi güne kadar işin hafif tutulması, hattâ bazı fıkıhçılarca
mutlak câizdir, denmesi sanki zayıf iradeli ve dünya zevkine ve rahatına düşkün
insanlar için verilmiş bir ruhsattır. Yoksa onlar da bunun evlâ olduğunu
söylemiyorlar.
Ancak işin bir diğer önemli yönü daha vardır: Kırk, ya da yüzyirmi
güne kadar kürtajın dinen mahzurlu olmadığını söyleyenlerin görüşü kabul edilse
dahî, mazeret olmadan bir kadının avretini başka erkeklere hattâ kadınlara
göstermesinin haram olduğu naslarla sabit bir gerçektir; dolayısıyla bu konudâ
ittifak vardır. Yani, şu anda hamile kalmış ve çocuk istemeyen kadının önüne
iki yol çıkar : a-Ya bir doktorun, ebenin vs. tıbbî müdahelesini istemek
(kürtaj), b- Ya da çeşitli ilkel metodlar yahut ilaç yardımıyla bunu kendisinin
veya kocanın yapması... Birinci yola girmesi halinde avretini, zaruret
olmaksızın (zaruret yani bir özür var ise mesele yok).açmakla bir haram
işleyecektir ki, bu yine ittifakla câiz değildir. Ikinci yola girmekle, tıbbın
tesbitlerine göre çok büyük bir ihtimalle sağlığını tehlikeye atacak ve bundan,
öncelikle anne zarar görecektir.
Başarılamaması halinde de sakat ve yetenekleri körelmis çocukların
doğmasına sebep olacak; böylece hem ömür boyu vicdân azabı çekilecek; hem de
aile ve toplum olarak maddi, manevi zararlar görülecektir. Adil tıbbi İslamın
hakem kabul ettiğini ve onun mahzurlu dediğine mahzurlu dediği düşünürsek, bu
uygulamanın da en azından mekruh olduğu anlaşılır.
Dolayısıyla tabiî sonuç olarak yine, mazeret olmadan cenini
aldırmanın ya da düşürmenin en azından mekruh olduğunu söyleyenlerin görüşüne
gelmiş oluyoruz. Öyleyse bu mazeretler nelerdir? Yani hangi sebeplerle; hamile
kalan bir kadın, bir kadın doktora, hamileliğinden itibaren kırk, ya da işi en
geniş tutanlarca yüzyirmi gün içerisinde kürtaj yaptırabilir? Hanefiler, bu
özürlerin şunlar olduğunu söyler:
1- Emzirmekte olduğu çocuğun sütüne zarar vermesi ve babanın bir
süt anne bulacak güçte de olmaması (Kâdihan NI/428).
2- Ortamın bozuk olup, Islâmî terbiyenin mümkün olmaması (Hindiyye
Cevâhiru'I-ahlatî adlı kitaba atfen şu hükmü verir: "Saç, tırnak ve
benzeri organları belirdikten sonra çocuk düşürmek için ilâç kullanmak câiz
değildir. Organları belli değilse câizdir. Ama zamanımızda her halûkârda
câizdir ve fetvâ da buna göredir. Devamla "organların belli olması ise
ancak yüzyirmi günden sonra olur" denir ki, bundan ruhun üflenmesi
kastedilmiş olmalıdır. Yoksa, organların bu dönemden önce de belirecegi
müşahede ile sabittir (bk. Fethu'I-Kadîr N/495'den Mevsû'atü'I-fıkhu'I-Islâmi
NI/159).).
3- Kadın hastâ olup, âdil tıp tarafından hamileliği sebebiyle
hastalığının artacağını, ya da olmayan bir hastalık ortaya çıkacağının
söylenmesi.
Görüldüğü gibi fakirlik ve rızık meselesi bu konuda doğrudan bir
sebep olarak kabul edilmemiştir. Çünkü, bu Allah'ın (c.c.) her canlının rızkını
vereceği, yani O'nun "Rezzâk" olduğu inancına zıttır. Ancak
fakirliğin sebep olacağı ahlakî bozuklukları da sebep görenler vardır.
Diğer Mezheplerde Durum:
En ihtiyatli, ya da doğruya en yakın görüşü, -eğer. telfik anlamı
içermiyorsa- bazan, diğer mezheplerin görüşlerini öğrenmekle daha rahat
anlayabiliriz. Onun için:
Mâlikîlerde, döllenme olduktan sonra, kırk günden önce de olsa
cenini aldırma ya da düşürme câiz değildir. (Şerhu'd-Dırdîr alâ-metni Halîl
(Dusûki hâsiyesi ile birlikte), Mısır 1345; N/266)
Şâfiîler ve özellikle Gazalî de aynı görüştedir. Ancak mahzur ilk
kırk gün içinde az, ikinci de daha fazla üçüncü, de harama yakın; daha sonra
ise ittifakla haramdır . (Gazalî, ihyâ N/53)
Hanbelîlerde, sadece ilk kırk günde helâl bir yöntemle nutfeyi
düşürmek câizdir (er-Ravdu'I-murbi' N/316. el-Matba'atû's-selefiyye 1380:
6.8.). Ancak mutemed görüşe göre, bu konuda bu mezhebin görüşü de Hanefiler
gibidir; döllenmeden itibaren 120 gün içinde, yani ruh üflenmeden önce cenini
düşürmek câizdir. Ondan sonra kesinlikle haramdır (el-Merdâvî, el-insaf I/386;
ibn Kudâme, el-Mugnî VN/816; el-Zuhaylî, el-Fıkhu'I-islâmî NI/232 vd.).
KUTUPLARDA NAMAZ VAKİLERİ:
Bu konuda iki görüş vardır. a. Vakit, namazın bir şartı olduğu
gibi, farz olmasının da sebebidir. Bu yüzden bir yerde, namaz vakitlerinden bir
veya ikisi gerçekleşmezse, o vakitlere ait namazlar, o yer halkına farz olmamış
olur.
Meselâ, bazı yerlerde, yılın bir mevsiminde daha akşam namazının
vakti çıkmadan sabahın ikinci fecri doğarak sabah namazının vakti girmektedir.
Artık bu gibi yerlerde yatsı namazı düşmüş olur. Bu konuda, abdest
organlarından bir veya ikisini kaybeden kimsenin bu organları yıkama
yükümlülüğünün düşmesine kıyas yapılarak namazın da düşeceğine fetva
verilmiştir.
b. Araştırmacı bazı fakihlere göre, bu gibi yerlerdeki müslümanlar
da beş vakit namazla yükümlüdürler. Bulundukları yerde bu namazlardan herhangi
birinin vakti gerçekleşmezse, o namazı kaza olarak kılarlar veya o beldeye en
yakın olup, beş vakit namazların vakitleri tam olarak gerçekleşen beldenin
vakitlerine göre, takdir ederek namazları edaya çalışırlar. Her ne kadar vakit,
namazın bir şartı ve bir sebebi ise de, namazın asıl sebebi Allah'ın emri
oluşudur. Bu yüzden bütün müslümanlar, bu beş vakit namazı kılmakla
yükümlüdürler.
Imam Şâfiî'nin görüşü de bu şekilde olup, ihtiyata uygun olan da
budur.
Güneşin uzun süre doğmadığı veya batmadığı kutup bölgeleri ve
yakınlarında da yukarıdaki esaslara göre amel edilir. Bu gibi yerlerde yaşayan
müslümanların, oruç ve zekâtları konusunda da bu şekilde bir takdir uygun düşer
(Iki namazı bir vakitte kılmak için bk. "Cem'i Takdim ve Cem'i Tehir"
bölümü.).
LÂKAB(İSİM TAKMA)
Bir insanın adının benzerlerinden ayrılması için daha sonra ona
verilen isim veya sıfat, çoğulu "elkâb''dır. Gerek yazı dilinde, gerekse
konuşma dilinde karşıdaki şahsın rütbe ve ünvanı göz önüne alınarak söylenen
sözler de lâkab kategorisi içine girer. Devletli, izzetli, saadetli gibi.
Lâkab kelimesi hem övgüyü, hem de yergiyi ifade etmek için
kullanılır. Kur'ân-ı Kerim'de bu konuya açıklık getirilmekte, "Birbirinizi
kötü lakablarla çağırmayınız" (el-Hucurat, 49/11) denilmektedir.
"Ne-be-ze" fiilinden türetilen "Tenâbezû" kötü
lâkab takmak, kötü adla çağırmak anlamlarını ifade etmektedir. İnsanı,
utanacağı bir adla veya unvanla çağırmanın yasaklanması da bu sebebledir.
Ayette zikredilen fiil çoğul olarak kullanılmakta ve bununla bütün
müslümanlara hitabedilmektedir.
Müslümanlar arasında birliğin, beraberliğin, sevginin egemen
olması için bu tür hareketle;den uzak kalmak gerekmektedir. İman eden bir
müminin başka bir mümini kötü adla anması "fâsıklık" olarak
nitelenmekte bu kötü fiili işledikten sonra pişman olmayan, tevbe etmeyen insan
da zalim olarak zikredilmektedir (el-Hucurât, 49/11).
Müslümanlar hakkında övgü ve saygı ifade eden lâkablar
yasaklanmamıştır. Bu tip isimler ve sıfatlar insanların birbirlerini sevmesine,
saymasına sebep olur. İnsanların birbiriyle olan münasebetlerini iyi yönde
etkiler.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'den rivayet edilen bir hadiste:
"Müminin mümin kardeşi üzerindeki hakkından birisi de onu en çok sevdiği
ismiyle çağırmasıdır" buyurulmaktadır. Bu hadisin ifadesine göre
müslümanları sevdikleri adlarla çağırmak hem sünnettir, hem de örfe uygundur.
İnsanları güzel buldukları adlarıyla çağırmakta bir sakınca yoktur. Hatta Hz.
Ömer künyelerin yaşatılması fikrinde ısrar etmektedir.
İslâm tarihine göz attığımızda Hz. Ebu Bekir'in Sıddık; Hz.
Ömer'in Fârûk; Hz. Osman'ın Zinnûreyn; Hamza'nın Esedullah; Hâlid b. Velid'in
Seyfullah; Hz. Ali'nin Ebu Türab; Umeyr'in Ebu Hureyre adlarıyla anıldıklarını
görürüz. Bu da Müslümanları bu tip adlarla çağırmanın teşvik edildiğini
göstermektedir.
Peygamberimiz (s.a.s.), Medine'ye hicret ettiğinde Ensar'dan
bazılarının iki, üç adla çağrıldıklarını gördü. Onlar, bu adlardan bazılarıyla
çağırıldıkları zaman rahatsız oluyorlar, inciniyorlardı. İşte bu ayeti kerime
hem bu konuya açıklık getirdi, hem de müslümanların sevmedikleri adlarla
çağırılmalarını yasakladı.
Hz. Peygamber yeni müslüman olanları huzuruna kabul ettiğinde
onların adlarını sorar; hoşuna gitmeyen, insanlar arasında hoş karşılanmayan,
bir anlam ifade etmeyen bazı isimleri değiştirir, yerine daha güzel, daha uygun
adlar verirdi.
MASADA YEMEK YEME
Masada yemek yeme, koltukta oturma ve benzeri mobilyalar
kullanmanın hükmü nedir?
Övünme, kibir ve iftihar için olmadıkça mubahtır, sakıncası
yoktur. Ancak Allah Rasûllü gibi sade yaşayıp yerde oturmak ve yerde yemek
yemek müstehaptır ve bu gayeyle yapılırsa sevaptır, fazilettir. Ancak bazı
mubahların zamanla ilgili olduğunu da bilmek gerekir. Bir yanda yiyecek ekmek,
örtünecek yorgan, ısınacak kömür bulamayan fukara, okul harcına, yurduna,
kitabına, pasosuna verecek para bulamayan ve Allah için okuyan talebe varken,
göz zevkini tatmin ve gösteriş için lüks perdeler, mobilyalar.. almak, insanda
olsa olsa, ancak zayıf ve cılız bir imanın olduğunu gösterir.
MENİNİN PİS OLUŞU
Menî ve mezîden de idrar gibi sakınmak gerekir mi? Bunlar da kabir
azabina sebep olmakta idrara benzerler mi?
(1) Menî ve mezîde, idrar gibi kaba pisliktirler; yıkanıp
elbiseden ve, bedenden çıkarılmaları gerekir. Dolayısıyla bunların insanın
üzerinde bulunmaları, ibadetin (namaz) sihhatine engeldir. İnsanın sahih namaz
kılmayışı, sadece kabir azâbına değil, belki de cehennem azâbina da sebeptir.
Ancak Resûlüllah Efendimiz özellikle "idrardan sakının, çünkü kabir
azâbının çoğu ondandır" (17 Ibn Mâce, Tâhâret 26; Nesâî, sehv 88; Müsned
N/326, 388, 389 VI/61) buyurmuş ama, meni için böyle söylememiştir (böyle
söylediğini bilmiyoruz). Gerçi bunun hikmetlerinden biri de belki, insanın
menîye göre çok sık idrar boşaltması ve idrarın, sert bir satha vurduğunda
sıçrama özelliğinin olması, bu yüzden de ondan sakınabilmek için çok titizlik
istemesidir. Menî de böyle olsa belki, menî için de böyle söylenecekti. Ama
temizleme bakımından, menî ile idrar arasında fark bulunduğu da bir gerçektir.
İdrar ancak yıkamakla temiz olur, menî ise kurumus olması şartıyla ovalanarak
da temizlenebilir. Kadın menîsi ise ince olduğundan, bir görüşe göre onun da
yıkanması gerekir. İmam-i Şâfiî'ye göre ise, menî zaten temizdir. (18 Bk. M.
Zihnî Efendi Nimet-i Islâm 133 ,148) İmam-i A'zam'in Muhammed Bâkir'la
aralarında geçen bir konuşmadan, ona göre de idrarın meniden pis olduğunu
anlıyoruz. (19 Ebd Zehrâ, Mezhepler Tarihi (Terc. AbdülKadir Sener) 194)
MERHABA" VE "SELAM"
Yüce Mevlâ'mızın bizim üzerimize borç kıldığı selâmı kullanıyoruz,
arkasından da "merhaba" diye bir kelime söylüyoruz. Bunun islâm'da
bir yeri var mıdır? Yoksa kullanılması mahzurlu mudur?
Her milletin bir selâmlaşması vardır, islâm milletinin
selâmlaşması da "Selâm" kelimesi ile olan selâmlaşmadır. Yani
müslümanlar selâm verirken "selâmün aleyküm" derler.
"Selâm" Allah'ın isimlerindendir. Sesli verilmesi ve sesli iade
edilmesi gerekir (Kurtubî V/303). Elle, parmakla, ayakla selâmlaşma olmaz.
Müslümânlar karşılaştıklarında ilk sözleri "Selâm" (selâmün aleyküm)
olur. (Es-selâm kablel-kelâm). "Merhaba" ise bir selâmlama değil bir
ağırlama terimidir", "yer genişliği" anlamını ifade eder. Bu
itibarla gelen birisine "merhaba" denir. Yani; darlik çekmeyesin,
geniş olasın, rahat edesin... demek olur. Bazan buna "ehlen" kelimesi
de eklenir ve; yabancılik hissetmeyesin, ehlinin ve çoluk-çocuğunun yanındaki
gibi rahat olasın, anlamına gelir (bk. Râgib, Müfredât,191; Ibnü'1-Esîr,
en-Nihâye, N/207). Görüldüğü gibi bu anlamdaki bir kelimeyi, uzaktan gelenin
selâm olarak söylemeşinin anlamı yoktur. Gelen, selâm verir. Bulunanlar selâmı
"aynen, ya da daha güzeli ile" iade ederler (bk. K. Nisâ, (4) 86).
Sonra da "merhaba", -ya da "merhaba, ehlen" derler. Bu,
işaret ettiğimiz gibi onu ağırlamak ve ona iltifat olmuş olur.
"Merhaba" terimi, bu anlamda Rasulüllah Efendimiz (sav) tarafından da
çokça kullanılmıştır(Örnek olarak bk. Buharî, iman 40; Müslim, iman 24; Ebu
Davud menasik 56). İslâm alimleri de bunlara dayanarak, gelenin selâmı
alındıktan sonra ona "merhaba" demenin de müstehap olduğu hükmünü
çıkarmışlardır (Ibn Hacer, agk.; Aynî, Umedetü'1-Kârî, I/355).
Anadolumuzun hemen her yerinde, sünnetten kaynaklanan bu güzel
uygulama devam etmektedir. Bir gelenek olarak değil de, sünnette yer aldığını
hesaba katarak söylenmesi halinde söyleyene sevap da kazandırır.
MEZAR YERİ SATIN ALMAK
Günümüzde bazı kimseler mezar yerlerini önceden satın alıyorlar.
Bunun dinimizce bir sakıncası var mıdır?
Mezar için yer satın almakta bir sakıncadan söz edilmemiştir.
Hattâ özellikle ölüm olaylarında mezar yeri bulma zorluğu söz konusu olabilecek
yerlerde bunun câiz olacağı açıktır. Mekruh olduğu söylenen davranış, kendisi
için tabut hazırlamaktır. Hz. Ebû Bekîr'in, elinde kazma kendisi için mezar
kazmaya giden birisini gördüğünde:, "Kabrî kendine hazırlama, kendini
kabre hazırla" dediğini ve insanın nerede öleceğini bilemeyeceği için,
ölmeden önce kendisine mezar hazırlamanın da hoş olmadığını söylenmiştir. Ama
Fıkıh kitaplarımızda; kişinin kendisi için kabir kazmasında bir sakınca yoktur,
bu hareketi karşısında ecir de alır. Nitekim Ömer b. Abdil'azîz, Rabî b. Haysem
ve başkaları bunu yapmışlardır, denir. Bu konuda mekruh olmadığında söz birliği
edilen davranış, kendisi için kefen hazırlamaktır. Çünkü ona duyulacak ihtiyaç
kesindir.
MEZAR TAŞI ÜZERİNE YAZI YAZMAK CAİZ MİDİR?
Mezar taşına yazı yazmak mekruhtur.
MEZHEP DEĞİŞTİRMEK
Şâfi Mezhebine tabi bir talebem var. Mezhebini değiştirip Hanefi
olmak istiyor. Kendi isteğiyle, bir defa ve kesin bir değiştirme yapacak. Bu
câiz midir, mahzuru var mıdır?
Bizim için din olarak asıl olan, Kur'ân-ı Kerîm ve onu açıklayan
sünnet-i Rasûlüllah'tır. Mezhepler bu asıla giden yollardır gaye değil
vasıtadırlar. Ancak günümüzde hak bir mezhebe bağlı olmadan Kur'ân'a ve Sünnete
ulaşmak çok zor olduğundan, müctehid olmayan bizler;gibi insanların, bu gayeye
hazır bir yolla (mezheple) ulaşmaları, pratik anlamda gereklidir. Herhangi bir
mezhebe göre yaşamak, Kur'ân-ı ve sünneti bırakıp o mezhebin imamının
görüşlerine. göre yaşamak değil, Kur'ân-ı ve sünneti onun anlayışı ile anlamayı
kabullenmek demektir. Onların "mezhep" denen görüşleri de Kur'ân'dan
ve sünnetten alındığına göre, bir mezhebe uymaya gerek yoktur, herkes Kur'ân ve
sünnete göre yaşamalıdır, demek, dört değil, dörtyüz milyon mezhebin olmasını
istemektir. Ancak kişi diledigi mezhebi .seçmede hürdür. Zaruretler,
zorlanmalar olduğu anlarda da diğer mezheplerden görüşler alabilir. Ama
fertlerin gerek insanlarla, gerek Allah'la yaptıkları (başladıkları)
anlaşmaları (akitler ve ibadetleri) başladıkları gibi bitirmeleri gerektiği
için, zaruret yokken başka mezheplerin görüşlerine başvurma, yine pratik
anlamda câiz değildir, denmiştir. Mezhebini sizin sorduğunuz gibi değiştirmekte
ise bir mahzur yoktur.
Değişik Mezheplerde Olan Eşlerin Sorumluluğu
Hanımın Hanefi, erkeğin Şâfî olması halinde, hanımın bilerek ya da
bilmeyerek dokunup kocanın abdestini bozmasına erkek kızıyorsa günah işlemiş
olurlar mi?
Elbette günah işledikleri anlar da olur. Meselâ Şâfiî olan eş,
namaz kılarken diğer eşin ona kasten dokunması gibi. Ancak böyle bir evlilik,
karı-koca hukukuna tecavüzlere yol açacağı için zor yürüyeceğinden, eşlerden
birinin diğerinin mezhebine geçmesi en uygun olan davranış olur.
MİKROFONLA EZAN OKUMAK
Mikrofonla ezan okunmaz. Müezzinlik de olmaz deniyor. Böyle
diyenler ezan, kâmet, vaaz ve Kur'ân okumada mikrofon kullanmıyorlar. Bunun ne
gibi bir mahzuru olabilir? Bu, ibadeti aletle yapmak mıdır? Zararı yararından
fazla mıdır?
Mikrofon konusunda titizlik gösterenler ve mikrofon kullanmayanlar
bunu elbette bid'atlara düşeriz korkusu ile yapıyorlar. Böyle bir endişe takdir
edilir. Çünkü müslümanlar için en kötü şey bid'atlere düşmektir. Ancak
bid'atten kaçarken de bid'ate düşüldüğü olabilir. Onun için bid'atın iyi tarif
edilmesi gerekir. Rasulüllah Efendimiz (sav): "Kim bu işimizde onda
olmayan bir şey ihdas ederse o reddolunur" demiştir. "Bu işimiz"
diye buyurdukları, O'nun getirdiği ve öğrettiği dindir. Demek ki, bid'at dine
dinden olarak yapılan ilâve ya da çıkarmalardır. Meselâ mikrofon ezanın
sünneti, müstehabı ya da adabı görülerek kullanılıyorsa, yani o olmayınca
sünnet terkedilmiş görülüyorsa bu bid'at olmuş olur. Ezanın sünnet olan şekli
bellidir, gayesi bir ilândır. Kelime anlamı da zaten duyurma demektir. Öyleyse,
sünnet olan şekli tam yapıldıktan sonra duyurma ne kadar tam olursa gayesi de o
kadar tam gerçekleşmiş olur. Minarede aynı gaye ile yapılmıştır. Bu gayeyi
Rasulüllah Efendimiz de kendi zamanındaki tekniklerle gerçekleştirmiştir. Bir
başka deyişle Efendimiz de kendi zamanındaki mikrofonu kullanmıştır.
"Mikrofon" (mikros ve phone) kelimelerinden oluşur, manası
"küçük ses"i uzağa ulaştırma, yani duyurucu demektir.
"Hoparlör" de (haut+parleur) "yüksek konuşucu" yani sesi
büyültücü demektir. Rasulüllah Efendimiz (sav)'in "mükabberihe"
kullandığı vakidir. Işte bu, o zamanki mikrofon tekniğidir. Mânâsı da
"büyültücü" böylece sesi uzaklara ulaştırıcı demektir. Görüldüğü gibi
farklılık tekniktedir, "bu işimizin" yani dinin aslında değildir.
Öyleyse bunun bid'atle alakası yoktur. Araba, uçak vb. vasıtalar da aynıdır.
Meselâ hac ibadeti bellidir. Onda eksiltme ya da ekleme bid'at olur, ama oraya
ulaşma, yaya olabileceği gibi uçakla da olabilir. Uçak, araba vb. insanı çabuk
ulaştıran, mikrofon da sesi ulaştıran bir vasıtadır. Bu bakımdan aralarında bir
fark yoktur. Gaye ile vasıtaları birbirine karıştırmamak ve gayeyi
olabildiğince tam elde etmek gerekir. Işte biz bu yüzden bid'atin güzelinin
olamayacağını da söylüyoruz. "Her bid'at dalâlettir."
Ancak mikrofonu normal sesi duyamayana ulaştırmaktan başka bir
gaye için, mesela sesini güzel göstermek ve dikkat çekmek için kullanmak da
-özellikle mescidlerde- edebe mugayîr ve çirkin bir davranış olur. Camilerde
lüzumsuz sesler çıkarmak ve gereği yokken yüksek sesle okumak ve konuşmak
mekruhtur. Sahabe, bastonlarının ucunu dahi mescidde yavasça yere koyarlarmış.
Gerek yokken mikrofonsuz müezzinlik ya da imamlığın eksik olacağını sanmak ve
çok küçük mescidlerde üç-beş kişilik cemaatle dahi mikrofon kullanmak, yani
onda ibadeti tamamlayıcı bir özellik görmek bid'at olur. Huzuru kaçırır,
maneviyatı bozar. Bazan ihlâs ve samimiyetle sade olunmanın tesirini bilemeyen
zavallı imam ve müezzinler şamata, teganni ve makamlarla cemaati cezbedecek ve
celbedeceklerini sanırlar. Işte bu iyi niyetli bir hatadır.
MÜNECCİM
Yıldızların hareketlerini inceleyerek gelecek hakkında tahminde
bulunan kişi; kâhin, falcı.
"Necm" yıldız demektir. Yıldızları konu edinen iki
uğraşı alanı vardır. Bunlar, Astronomi ve Astrolojidir. Astronomi, gök
cisimlerini belli esaslar dahilinde uzay araçlarıyla inceleyen bir ilim dalı
olduğu halde; Astroloji, yeryüzündeki bütün olayların gök cisimlerinin etkisi
sonucu olduğu kuralına dayanan bir uğraştır (Muammer Dizer, Ali Kuşçu, Kültür
Bakanlığı Yayını, 51).
Astronomi takvim yapmak, vakit ve yön tayını, hava tahmini gibi
insanların yararına işlerde kullanıldığından faydalı bir ilimdir.
Astroloji ise, yıldızların hareketinden hüküm çıkararak gaipten
haber vermek (kâhinlik) olduğu için zararlı ve yasak olan bilgilerdendir.
Hadiste "Benden sonra ümmetim hakkında en çok korktuğum, idarecilerin
zulmü, yıldızlara inanmak ve kaderi inkârdır" buyurulmuştur (Imam Gazalî,
Ihyâ, I, 36).
Yıldızların hareketlerinden hüküm çıkarmaya eskiden "ilm-ü
ahkâmi'n-nücûm" veya "ilmü'l-ahkâm"; bu işle uğraşana da
"ahkâmî" veya "müneccim" denilirdi. Her ikisinin konusu da
yıldızlar olduğu için başlangıçta Astronomi ile Astroloji,
"Ilmü'n-Nücûm" ve "Ilm Sınâat en-Nücûm" deyimleriyle ifade
edilmiştir.
Im-i Nücûm(Astroloji)un tarihi çok eskidir. Sümerler aya, güneşe
ve yıldızlara taparlardı. Muhtemelen onlar taptıkları bu harikulade varlıkların
olaylar üzerindeki etkilerine inanarak bütün hareketlerini takip etmiş ve bazı
tahminlerde bulunmuşlardır.
Hz. Ibrahim'in peygamber olarak gönderildiği, bölgede yaşayan
Keldanlılar da yıldızlara taparlardı. Onlara Sâbiî denir. Onların yıldızlara
bakıp kâhinlik yaptıklarına Kur'an işaret etmektedir:
Bir bayram günü, kavmi Ibrahim'e kendileriyle beraber bayram
yerine gelmesini söylediler. "Bunun üzerine Ibrahim yıldızlara şöyle bir
baktı. Ben hastayım dedi. O'na arkalarını dönüp gittiler" (es-Sâffat,
88-89).
Keldanlılar yıldızlara inandığı için, Hz. Ibrahim onların
anlayacağı şekilde yıldızlara bakarak hasta olduğunu söyledi. Onların gayr-i
meşrû törenlerine katılmamak için bunu bir mazeret olarak ileri sürdü.
Ptolemaios (Batlamyus) sistemi esas alınarak düzenlenmiş klâsik
Astroloji'ye göre müneccimler semayı on iki burca ayırmışlardır: Koç, Boğa,
Ikizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazı, Akrep, Yay, Oğlak, Kova, Balık... O
zaman bilinen yedi gezegen olan Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve
Satürn'ü uğurlu-uğursuz diye sınıflandırmışlar; birbirlerine olan uzaklığına ve
burçlardaki seyrine göre bir takım hükümler çıkarmışlardır. Uğurlu ve uğursuz
olmalarına göre gezeğenlerin durumu şöyledir:
Satürn: en uğursuz (nahs-ı ekber)
Jüpiter: en uğurlu (sa'd-i ekber)
Mars: uğursuz (nahs-i esgar)
Güneş: en parlak (neyyir-i a'zam)
Venüs: uğurlu (sa'd-i esgar)
Merkür: karışık (mümtezic).
Ay: parlak (neyyir-i esgar) (Ibrahim Hakkı, Marifetname, 115).
Allah'ın emrine boyun eğerek, görevlerini yerine getiren, O'nu
tesbih eden (el-Isrâ: 17/44) varlıklara uğurluluk veya uğursuzluk isnad etmek
Islâm'a aykırıdır. Bir iş yapma ve tesir gücüne sahip olmayan varlıklara güç ve
tesir isnad etmek de inanç açısından sakıncalıdır.
Yıldızların insan ve olaylar üzerinde etkisi olduğu, Güneş ve
Ay'ın özelliklerine kıyas edilerek ileri sürülmüştür. Bu konuda Ibrahim
Hakkışöyle demektedir: "Ey azız! Ehl-i Hikmet demişlerdir ki, Hak
Teâlâ'nın takdiri ile ecrâm-ı ulviye (gök cisimleri)nin, mertebe ve
derecelerine göre ecsâm-ı süfliye (yer cisimleri) de çeşitli tesirleri vardır.
En kuvvetli tesir Güneşin harareti ile yaptığı tesirdir. Ay'ın bu tesirının
daha çok rutûbeti ile olduğu bulunmuştur. Alemi yaratan Allah Teâlâ Kamer'e
kendi kudreti ile birçok özellikler bahşetmiştir" (Marifetnâme, 146).
Gerçek müessir (etki eden)'in Allah olduğunu kabul etmekle
beraber, yıldızların da âlemde mutaşarrıf olduğu görüşünü benimseyen Ibrahim
Hakkı'nın eski Yunan bilgini Ptolemaios'tan etkilenen bu görüşü, kendisinden
yaklaşık dört asır önce yaşayan Ibn Haldun (Ö. 1406) tarafından tenkid
edilmiştir. Ibn Haldun, Ptolemaios'un "yıldızların da Güneş ve Ay gibi
varlıklar ve onların tabiatları üzerinde etkisi olduğu" görüşünü tenkid
ederek; "Filozofların bu usul ile isbatları da zandan ibarettir. Yakîn
ifade etmez ve tanrısal kaza, yani kader ve takdir kabılinden bir tesir olmayıp
ancak meydana gelecek olan nesnenin tabii sebeplerindendir. Tanrısal olan kaza
ve hüküm ise her şeyden önce gelir" (Mukaddime, Çev. Z.K. Ugon, III, 115)
demektedir.
Şer'î bazı delillerle de yıldızlardan hüküm çıkarmanın batıl
olduğunu açıklayan Ibn Haldun şöyle diyor: "Bu bilgi, halkın iman ve
inancını bozduğu için sosyal bir hayat yaşayan insan toplulukları için de
zararlıdır. Bazan bir tesadüf eseri olarak astronomiye dayanarak verilen
hükümler doğru çıkıyor ise de bu hükümler bir inceleme ve araştırma sonunda
verilen hükümler değildir. Kandırıldıklarından dolayı bu bilginin düşkünü olan
bilgisiz kimseler ise, bazı olaylarda bir tesadüf eseri olarak hükümlerinin
doğru çıkmasından diğer hükümlerinin de doğru olacağı zannına kapılırlar.
Halbuki bu doğru değildir. Çünkü bu, varlıkların vücut ve sebebini Yaratandan
başkasına isnad etmek demektir. Bundan başka, düşmanlarına saldırmak üzere
devletler uğurlu saat bekleyerek fırsatı kaçırdıkları sıralarda, fırsat
bekleyen düşmanlarının onların üzerine saldırdıkları ve onlara galip geldikleri
olmuştur. Biz bu hallerden bir çoğunu gözümüzle gördük. Bu bilgiye inanarak
onun hükümlerine göre iş görmek, din ve devlet için zararlı olduğundan sosyal
hayat yaşayan bütün insan topluluklarında bu bilgi yasak
edilmelidir"(Mukaddime, III, 119).
Müneccimlik, Osmanlıların son zamanına kadar sarayda bir memurluk
olarak devam etmiştir. Reisü'l-Etibba (Hekimbaşı)nın teklifiyle Padışah
tarafından atanan Müneccimbaşı ilmi gayesi bu ayetlerle belirlendiğine göre,
onların hareketlerinden birtakım hükümler çıkararak gelecekten haber vermenin
Islam öncesi bâtıl inançlardan intikal etmiş hurafeler olduğu anlaşılmaktadır.
Islâm'a göre gibi ve geleceği Allah'tan başka kimse bilmez
(el-En'am, 6/59). Kader gizli tutulmuştur. Gelecekten haber vermek (kâhinlik)
ve falcılık haramdır:
"Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar) fal ve
Şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa
eresiniz" (Mâide, 5/90).
"Ârrâf veya kâhine gelerek onun söylediğini tasdik eden,
Muhammed (s.a.s.)'e indirileni inkâr etmiş olur. "
"Ilm-i Nücûm öğrenen kimse, sihirden bir bölüm öğrenmiş
olur" (et-Tergîb ve't-Terhîb: IV, 441-442).
Müneccimlik (falcılık) yasak olduğu halde, tarih boyunca insanın
gaybı bilme ve başına geleceği öğrenme merakını istismar ederek bunu
kendilerine kazanç yolu yapanlar eksik olmamıştır. Bu konuda
"Yıldıznâme" adıyla kitaplar yazılmıştır. Günümüzde de Astroloji,
Batıda özellikle Amerika'da yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun
sosyo-psikolojik sebepleri üzerinde ayrıca durmak gerekir.
MURABAHA
Alış fiatı veya maliyet üzerine bir miktar kâr ilâvesiyle yapılan
satış muamelesi.
İslâm hukukunda murabahalı satış akdi güven esasına dayalı
akitlerdendir. Bu tür akitlerde alıcı, satıcının beyânının doğruluğuna itimad
ve akdi buna bina etmektedir. Bundan dolayı müşterinin rızasına engel
olabilecek en küçük yalan beyan veya açıklanması gereken bir hususun
açıklanmaması, akdin oluşmasına engeldir.
Şartları
Alış fiyatı veya maliyetin belli olması gerekmektedir. Murabahalı
satışta müşterinin malın ilk fiyatını veya maliyeti bilmesi akdin sıhhat
şartıdır. Bu şart tevliye*, işrâk ve vedî'a* suretiyle yapılan akidleri de
kapsar. Çünkü bu tür akitler ilk bedel esas alınarak teşekkül etmektedir.
Birinci bedel veya maliyet bilinmediğinde akit meclisinde bu durum açıklığa
kavuşuncaya kadar akit fasittir. Meclis bu şekilde dağılırsa akit batıl olur
(Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâi, Kahire 1327-28/1910, V, 220; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr,
Kahire 1386-89/1966-69, V, 124).
Kâr miktarı belli olmalıdır. İslâm hukuku, alış-verişlerde belli
bir kâr sınırı koymamıştır. Bundan dolayı alış fiyatı veya maliyet üzerine
eklenen kâr miktarının müşteri tarafından bilinmesi gerekir. Çünkü kâr, satış
bedelinin bir kısmım teşkil etmektedir (Kâsânî, a.g.e., V, 221; Damad,
Mecmau'l-Enhur, İstanbul 1328, II, 75; İbn Âbidîn, a.g.e., V,124; Zühaylî,
el-Fıkhu'l-İslâmî, Dımaşk 1405/1985, IV, 704).
İlk bedel misliyyattan olmalıdır. Çarşı-pazarda benzeri
bulunabilen, birimleri arasında tüccarın ve muamele yapanların hoş görecekleri
kadar az fark bulunan mallar mislî mallardır. Ölçü, tartı ve sayı ile muamele
gören mallar bu sınıfa girer (Zerkâ, el-Fıkhu'l-İslâmî fi Şevbihi'l-Cedîd,
Dımaşk 1967-68, III,130; M. Ebû Zehre, el-Milkiyye, Kahire, ts., s. 55;
Mahmesânî, en-Nazariyyetü'l-Amme, Beyrut 1948, I, 16-17; Abdülkerim Zeydan,
el-Medhal, Bağdat 1402/1982, s. 222-223).
Şayet ana bedel kıyemî ise -arsa gibi-; mal, elinde kıyemî mal
bulunmayana murabahalı olarak satılamaz. Kıymeti ile de murabahalı olarak
satılamaz. Çünkü bedel kıyemî olduğundan ona biçilen değer tahmine dayanır.
Tahminler ise farklıdır. Böylece ana bedel meçhûl kalmış olur.
Malın, elinde ve mülkünde kıyemî bir mal bulunan şahsa satılması
durumunda, ana bedelden ayrı, belli miktarda bir kâr tesbit edilirse bu satış
câizdir. Elbise karşılığında alınan bir saat şeklinde yapılan alışverişte
elbisenin bir üçüncü şahsa elbise ve şu kadar kâr şeklinde satılması gibi.
Kârın ana paranın bir cüz'ü olarak belirlenmesi câiz değildir.
Meselâ elbise karşılığında alınan bir saati %5 kârla satmak caiz değildir.
Çünkü kâr ana para cinsinden tahakkuk eder. Bu durumda saatin fiyatı belirli
olmadığı için, kâr oranı meçhul kalmaktadır. Bu saata konulan değer de zan ve
tahmine dayanır. Ancak taraflar akit meclisini terketmedikleri halde malın ana
değeri tesbit edilirse, murabahalı satım istihsânen câizdir. Fakat alıcı
muhayyer olup dilerse satım akdine râzı olmayabilir (Serahsî, el-Mebsût, Kahire
1324-31, XIII, 82, 91; Kâsânî, a.g.e., V, 221; Mergınânî, el-Hidâye,
el-Mektebetü'l-İslâmiyye, ts., III, 56; Meydânî, el-Lübâb, Beyrut, ts., II, 33;
İbn Abidin, a.g.e., V,134-135; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, III,160; Zühaylî, a.g.e.,
IV, 705-706).
Aralarında riba cereyân eden mallar (aynı miktar ve peşinen) misli
misline trampa edilmiş ise, bu maddeler murabahalı olarak satılmaz. Aralarında
ölçü, tartı ve cins birliği bulunan mallar kendi cinsi ile mübadele edilmek
istendiğinde aynı miktarda ve peşin olarak mübadele edilirler. Aksi takdirde
aradaki fark faiz olur.
Önceki satış akdi sahih olmalıdır. Çünkü fasit satış akdinde malın
mülkiyeti bedel ile değil, malın kıymeti veya mislî karşılığıyla
gerçekleşmektedir (Kâsânî, a.g.e., V, 222; Zühaylî, a.g.e., IV, 706).
Alış Bedeline İlâve Edilebilecek Olan Masraflar
Malın değerinde veya kendisinde bir artış meydana getiren
masraflar ve harcamalar alış bedeline eklenebilir ve böylece maliyet ortaya
çıkar. Bu özelliği taşımayan masraflar ana bedele eklenemez
Nakliye masrafları, cilâ, boya, yıkama, dikiş, komisyoncu
giderleri israfa kaçmaksızın verilen yem, sulama masrafları gibi malın
değerinde veya bizzat kendisinde artış meydana getiren giderler ana paraya
eklenir ve malın mâliyeti ortaya çıkar. Ancak ana paraya eklenen bu masraftan
da sonra satıcı bu malı şu fiyata aldım demek yerine, bana şu kadara mal oldu
ve şu kadar kâr ilâvesiyle satıyorum demelidir.
Mal sahibinin malın alımı, nakli ve pazarlaması esnasında şahsı
adına yaptığı yeme-içme vb. masraflarla, tedavî giderleri, eğitim masrafları,
çoban, bekçi ücretleri ana paraya eklenemez. Çünkü bunlar malın değerinde veya
kendisinde artış meydana getirecek nitelikte değildir (Serahsî, a.g.e., XIII,
80, 81, 83; Kâsânî, a.g.e., V, 223; Mergınânî, a.g.e., II, 75; Meydânî, a.g.e.,
II, 33; İbn Abidîn, a.g.e., V, 135-137; Zühaylî, a.g.e., IV, 707-708).
Müşteriye Açıklanması Gereken Hususlar ve Bunları Gizlemenin
Doğurduğu Neticeler
Güven esasına dayanan akitlerde akdin esasını, satıcının malı
aldığı fiat veya maliyeti teşkil etmekte, müşteri bu hususta satıcının beyanına
güvenmekte ve inanmaktadır. Bu durumda onun güven ve itimadına hıyanet sayılan
en küçük bir yalan veya eksik beyan, akdi bozan hile olarak değerlendirilmekte;
satıcının, akde mevzû otan malı nakit ile mi, yoksa alacağına karşılık olarak
mı aldığını; alacağına karşılık aldıysa, tamamına karşı mı yoksa -sulh yoluyla
bir kısmına karşı mı- aldığını; malı aldıktan sonra bozulmadan aynen kalıp
kalmadığını vb. müşterinin rızasına tesir edecek her hususu açıklaması
gerekmektedir (Hayreddin Karaman, Mukâyeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1982,
II,144-145; Serahsî, a.g.e., XIII, 84; Kâsânî, a.g.e., V, 223-225; Damad,
a.g.e., II, 78; Zühaylî, a.g.e., IV, 708-710).
Maldaki kusur semavî bir afetle (kendiliğinden) meydana gelmiş
ise, Hanefîlerin çoğunluğuna göre, bu kusur söylenmeksizin mal murabahalı
olarak satılabilir. İmam Züfer ve Fukaha çoğunluğuna göre ise hıyânet şüphesini
ortadan kaldırmak için bu durum açıklanmalıdır. Zira insanlar, kusura itibar
etme konusunda farklı yapıya sahip oldukları gibi, ortaya çıkan kusurla da
malın değeri veya kendisi eksilir. Şayet kusur birinci müşterinin veya yabancı
birisinin fiiliyle meydana gelmişse, ittifakla bu kusur açıklanmadan mal
murabahalı olarak satılamaz. Malda yavru, meyve, yün, süt vb. gibi bir artış
meydana gelmiş ise, bu durum açıklanmalıdır. Çünkü mal hükmünde olan bu artış,
kusur sebebiyle malı geri iade etmeye bir engel oluşturur. Maldan doğmayan
artışlar -kira bedeli gibi- beyan edilmeksizin murabahalı satış caizdir.
Veresiye alınan bir mal, bu durum açıklanmadan murabahalı olarak satılamaz.
Çünkü veresiye yapılan alış-verişlerde satış bedeli genellikle yüksek olur.
Peşin yapılan alış-verişlerde ise indirim yaptırma imkânı vardır. Mal bir
alacak karşılığında alınmış ise, bu durum açıklanmaksızın murabahalı satış
câizdir. Fakat mal, alacak karşılığında sulh yoluyla alınsa bu açıklanmalıdır.
Çünkü sulhta indirim ve kolaylık gösterme söz konusudur. Yine hîbe, miras,
vasıyyet yoluyla elde edilen bir mala bilir kişinin belli bir değer biçmesi
halinde, bu kıymet üzerine bir kâr ilâvesiyle murabahalı satım câizdir
(Serahsî, a.g.e., XIII, 80; Kâsânî, a.g.e., V, 223-225; el-Fetâvâ'l-Hindiyye,
III, 161, 163; Damad, a.g.e., II, 78; Mergınânî, a.g.e., III, 58; Zühaylî,
a.g.e., IV, 708-710). Hıyanet (yanlış bilgi)'in Akde Tesiri
Şayet hıyanet, satış bedelinin sıfatında ortaya çıkmışsa -veresiye
alınan malın açıklanmadan satımı gibi-, Hanefilerin ittifâkıyla, müşteri
muhayyer olup dilerse malı alır ve dilerse geri verir. Hıyânet malın bedelinde
ise, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre, müşteri muhayyer olup dilerse malı
bedelin tamamını vererek alır; dilerse akdi fesheder, malı almaz. Ebû Yûsuf'a
göre ise müşterinin muhayyerlik hakkı yoktur. Ancak hıyânet miktarı ve kârdan
hissesi düşülür ve satımı anlaştıkları esasa getirir. Güvene dayalı satım
akitlerine ait hükümler genel hatlarıyla Şâfiî ve Mâfikîlerde de aynıdır.
Hanbelîler, Ebû Yûsuf gibi hıyânet miktarının bedelden indirileceği esasını
kabul etmişlerdir (Serahsî, a.g.e, XIII, 86-87; Kâsânî, a.g.e., V, 225-226;
Meydânî, a.g.e., II, 34-35; Damad, a.g.e., II, 76-77; el-Fetâva'l-Hindiyye,
III, 162-163; İbn Abidîn, a.g.e., V, 138-139; Zühaylî, a.g.e., IV, 710-712;
Abdürrezzâk es-Senhûrî, Mesâdiru'l-Hakk, Kahire 1960, II, 166-174; Karaman,
a.g.e., II,145; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri,
Balıkesir 1984, s. 93-124).
MUT'A NİKAHI NE DEMEKTİR. İSLAM DİNİNDE YERİ NEDİR?
Mut'a nikahı, ücret mukabilinde belli bir süre için kadınla
evlenmektir. Cahiliyette mübah olduğu gibi İslam'ın ilk günlerinde de mübahtı.
Sonra nesh edilip yürürlükten kaldırırdı. Tirmizi şöyle diyor: "Mut'a
nikahı İslam'ın ilk günlerinde idi. Adam bir şehre gittiğinde kimse ile
tanışmadığından orada kalacağı süre kadar bir kadınla evlenebilir. O da
eşyasına bakar, muhafaza eder, işini düzene kordu." Mut'a nikahının haram
olduğuna dair ittifak vardır. Rafiziler ile Şiiler hariç bütün ulema haram
olduğunu kabul ediyor.
İbn Abbas, mut'a nikahının uzun zaman nesh edilmediğini
söylüyordu. Bilahare mensuh olduğunu kabul ederek ilan etti.
Bir gün İbn al-Zubeyr ile İbn Abbas arasında mut'a nikahı
hususunda ihtilaf oldu. İbn Zübeyr, İbn Abbas ta'rizen: "Ne oldu bazı
kimselerin gözü kör olduğu gibi basireti de kapandı. Mut'a nikahının helal
olduğunu söylüyor" dedi. Çünkü İbn Abbas hayatının sonuna doğru gözlerini
kaybetmişti. İbn Abbas, İbn Zübeyr'e cevaben: "Ne kadar kabasın!
Müttakilerin önderi olan Allah'ın Resulü'nün mut'a nikahına cevaz verdiğini
gördüm" dedi. Bundan anlaşılıyor ki İbn Abbas neshden habersizdi, nesh
durumunu öğrenince görüşünden döndü. Sa'id bin Cübeyr'den şöyle rivayet
edilmiştir: "İbn Abbas bir gün bir hutbe okudu dedi ki: Mut'a nikahı leş,
kann ve domuz eti gibidir" (al-Fıkh ala'l-Mezahib al-arba'a).
MÜZÂBENE(KABALA SATMAK)
Müdâfaa etmek; bir şey ölçüp tartmadan kabala satmak; ağacın
üzerindeki miktarı belli olmayan meyveyi, miktarı belli kuru veya olgun meyve
ile mübadele etmek, anlamında bir İslam hukuku terimi. Bu akit, taraflardan
birisinin aldanma riski bulunduğu için hadisle yasaklanmış, ancak ticaret
amacıyla olmaksızın sadece aile fertlerinin yemesine yönelik az miktardaki
ariyye denilen mübadeleye izin verilmiştir.
Sehl b. Hasme'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasûlüllah
(s.a.s.) taze hurmayı kuru hurma karşılığında satmayı yasaklamış ve "Bu
ribâdır, bu müzâbenedir" buyurmuştur. Yalnız ariyyeye, yani iki ağaç
hurmanın yemişini kuru hurma karşılığında satmaya ruhsat vermiştir. Onu bir
hane halkı kuru hurma ile takdir ederek taze taze yerlerdi" (Müslim,
Buyû', 67). Sa'd b. Ebî Vakkas'tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
"Rasûlüllah'a kuru hurmanın yaş hurma karşılığında satın alınması sorulduğunda
çevresinde bulunanlara, "Yaş hurma kuruyunca azalır mı?" diye sormuş,
"evet" cevabını alınca da, böyle yapmayı yasaklamıştır" (Ebû
Davûd Buyû', 18; Tirmizi, Buyû', 14; Nesaî, Buyû', 36).
Müzabene satışı da diğer satışlar gibi, tarafların ihtiyacından
doğmuştur. Elinde kuru hurma veya üzümü olan bunu tazesiyle değiştirmek ister.
Ancak ağaç üzerindeki yaş meyve ne ölçü, ne tartı ve ne de sayı bakımından tam
olarak bilinemediği için, meyveler hasat edilince taraflar arasında çoğu zaman
anlaşmazlık çıkar. Birisi satım akdini feshetmek, diğeri ise devam ettirmek
ister. İki taraf da haklarını savunur. Nitekim bu konuda Hz. Peygamber'e sık
sık şikâyet gelmesi üzerine müzâbene'yi yasaklamıştır. Ancak halkın ve
özellikle yoksul ziraatçıların bu konudaki ihtiyaçları devam ediyordu. Bir süre
sonra Medine'de yoksul müslümanlar Allah Rasûlüne başvurarak; "Siz taze
hurma ile kuru hurmayı mübadele etmeyi yasakladınız. Elimizde nakit para
bulunmadığı için, ihtiyacımız olan kuru erzağı satın alamıyoruz" dediler.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.), sadece aile ihtiyaçlarını karşılamak
üzere, belli bir ağacın hurmasını kuru hurma ile mübâdeleye (ariyye) izin verdi
(Kamil Miras, Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, Ankara 1984,
VI, 482, 485). Diğer yandan ariyyenin bir tondan daha az (beş vesak) miktardaki
meyvenin mübadelesini kapsadığı nakledilmiştir (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr,
el-Matbaatü'l-Osmaniyye el-Mısriyye, V, 200; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, Mısır,
IV,13).
Müzâbene satışı Hanefilere göre fasittir. Ağaçtaki, kuruyunca
azalacak olan meyvenin miktarını tam olarak tahmin etmek mümkün olmadığından,
bunda taraflar için aldatma söz konusudur. İslâm hukukunda prensip olarak
riskli satışlar yasaklanmıştır (İbn Mâce, Ticârât, 23. H. 2194, 2195). Ancak,
fasit akitte mal teslim edilmiş olursa artık akit kesinleşir.
MUZARAA(ZİRAAT ORTAKLIĞI)
Ziraat Ortakçılığı.
Ziraat yapmak, toprağı ekip biçme ve çiftçiliğin gerektirdiği
diğer işlemleri yapma anlamına gelir. Ziraat ortakçılığı ise, iki ve daha çok
kişinin, tarım alanında ortaklaşa iş yapması demektir. Bir terim olarak şöyle
tarif edilebilir: Bir taraftan arazi, diğer taraftan çalışma, emek konulmak
suretiyle çıkacak ürünün belirli nisbet dahilinde paylaşılması şartı ile
yapılan bir ortaklık anlaşmasıdır (Mecelle, madde,1431) bu ortaklığa
"müzârea veya muhabere" denir. Meyve ağaçları üzerinde yapılan
ortakçılığa ise "müsâkât" adı verilir.
İslâm hukukçularının çoğunluğu ziraat ortakçılığını meşru
sayarlar. Hz. Peygamber (s.a.s), Hayber fethedildiği zaman, o yörede oturan
Yahudileri topraklarında bırakmış ve onlarla, çıkacak ürünün yarısı
karşılığında müzâraa ve müsakat akdi yapmıştır. Abdullah b. Ömer (R.anhümâ)dan
şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Hz. Peygamber (s.a.s), "Hayber topraklarından elde edilecek
meyve veya ekin ürünlerinin yarısı Hayber halkına ait olmak üzere anlaşma
yaptı. Rasûlüllah (s.a.s) bu ürünlerden seksen ölçeği (1 ölçek
Ebû Hanife, Hayber Yahudilerinden alınan bu ürünlerin, gayri
müslimlerden alınan bir haraç vergisi niteliğinde olduğunu söyler.
Diğer yandan sahabenin en önde gelenleri topraklarını ziraat
ortakçılığı yoluyla işletmiş ve onlara karşı çıkan bulunmadığı için bu konuda
icma meydana gelmiştir.
Kays b. Müslim, Ebû Cafer'den şöyle dediğini nakletmiştir:
"Ehl-i beytten Medine'ye hicret eden hiç bir kimse yoktur ki, ürünün üçte
biri veya dörtte biri toprak sahibine ait olmak üzere ziraat ortakçılığı yapmış
olmasın" (Buhârî, müzâraa) Ashâb-ı kirâmdan Hz. Ömer, Osman, İbn Mes'ud ve
Sa'd b. Ebî Vakkas gibi zatlar, topraklarının üçte bir veya dörtte bir
nisbetinde ürün karşılığında ortaklığa vermişlerdir (Ali Şafak, İslâm Arazi
Hukuku ve Tatbikatı, İstanbul 1977, s. 301, 302).
İmam Ebû Yusuf ziraat ortakçılığını "müdârebe"
ortaklığına kıyas eder. Müdârebe, bir kimsenin ticâret yapabilecek birisine
sermaye olarak nakit para veya ticaret eşyası vererek kâra ikide bir veya üçte
bir nisbetinde ortak olmasıdır. Bu çeşit ortaklıklar Kitap ve Sünnetle câiz
görülmüştür. Bu duruma göre bir arazi hakkında yapılacak ziraat ortakçılığı da
müdârebe akdine benzemektedir. Bu konuda ekin arazisi ile ağaçlı ve bahçeli
topraklar arasında bir fark yoktur.
Toprağın nakit para karşılığında kiralanması da câizdir. Ancak bu
çeşit kiralama Hz. Peygamber devrinde nakit para darlığı nedeniyle yaygın
değildi. Hatta Allâh'ın Elçisi, ihtiyaç fazlası toprağı mü'min kardeşine, ekip
biçmek üzere meccânen vermesini tavsiye etmiştir.
Ziraat ortakçılığının rüknü, icab ve kabul olup aşağıdaki
hususları kapsaması gerekir.
1) Ortakçının işini bizzat yapması veya adamlarına yaptırması,
2) Üzerinde ortakçılık sözleşmesi yapılan toprak,
3) Ziraat işinde kullanılacak tarım âletleri,
4) Toprağa ekilecek tohum.
MÜZÂYEDE(BAŞKASINA KARŞI BİR ŞEYİN FİATINI ARTIRMA)
Arttırma, başkasına karşı bir şeyin fiatını arttırma
"Fâele" babından "zâyede" fiilinin masdarıdır.
Müzâyede bir satış akdi olup iki çeşittir. Biri Hz. Peygamber
(s.a.s.) tarafından benimsenmiş ve bizzat uygulanmış diğeri ise yasaklanmıştır.
Enes b. Malik'ten rivayet edildiğine göre, Ensârdan biri Hz.
Muhammed(s.a.s.)'e gelip dilenmiş, O'ndan bir şeyler istemiş, Hz. Peygamber
(s.a.s.); "Evinde hiç birşey yok mu?" diye sorunca, adam, bir çul ile
bir kap olduğunu söylemiş. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in emri üzerine adam onları
getirmiş. Rasûlüllah (s.a.s.), çul ile kabı eline alarak; "Kim bunları
satın alacak?" dedikten sonra, ashaptan biri: "Ben onları bir dirheme
alacağım" demiş. Peygamber (s.a.s.) iki üç defâ; "Kim arttıracak?
Artıran yok mu?"dedikten sonra bir başka sahabi iki dirhem vereceğini
söylemiş. Hz. Peygamber (s.a.s.) malı ona satıp, parayı Ensâriye vermiş ve bu
paranın bir kısmı ile evine yiyecek almasını, diğer kısmı ile bir balta alıp
getirmesini emretmiştir. Adam baltayı alıp getirdikten sonra Hz. Peygamber
(s.a.s.) kendi eliyle baltaya bir sap takmış ve adama onunla odun kesip pazarda
satmasını söylemiş; bu şekilde rızkını kazanmasının dilenmekten daha hayırlı
olduğunu buyurmuştur (Ebu Davud, Zekât, 26).
Bu hadiste görüldüğü şekilde Hz. Muhammed (s.a.s.) müzâyede (açık
artırma) yolu ile alış veriş akdini benimsemiş ve kendisi bunu tatbik etmiştir.
İslâm âlimlerinin çoğunun görüşüne göre, müzâyedeli satışlarda
fiyat süren yani arttırma yapan kişi verdiği sözüne bağlıdır; teklif ettiği
fiyattan dönemez. Mal sahibi ise muhayyerdir. İsterse satar, istemezse satmaz.
Ancak satıcı veya onun yerine malı pazarlayan kişi "sattım" dediği
zaman açık artırması yapılan mal son teklif edilen fiyat üzerinden son
arttırmayı yapan kişiye satılır. Bu mal daha az ücret teklif edene satılabilir
diyen alimler olmuşsa da, tercih edilen görüşe göre ihâleyi, daha az verene devretmek
mümkün değildir. En fazla ücreti kim vermişse veya ihâlede satıcı en son hangi
ücret teklifi için malı "sattım" demişse, ihâle ona yapılır. Makbul
olan bu görüşe göre ikinci teklif birinci teklifi iskât eder. Bağlayıcı olan
teklif, en son yapılan tekliftir (Ebu Abdillâh el-Hattâb, Mevâhibu'l-Celîl
Şerhu Seyyidi Halîl, Mısır 1308, IV, 237).
Bu çeşit müzâyedede açık arttırmaya katılan müşterilerden birinin,
diğerini herhangi bir şekilde ikna edip müzayededen çekilmelerini veya belli
bir fiyattan arttırmamalarını sağlayarak malı istediği fiyata alması câiz
değildir. Mal sahibi bunun farkına vardığı zaman dilerse bu alış veriş akdini
kabul eder; dilerse akdi bozar, malını geri alır. Eğer mal elden çıkarılmışsa,
mal sahibi onun gerçek değeri üzerinden ücretini alır (Abdullah el-Hırşî, Şerhu
Muhtasari Seyyidi Halil, Mısır 1316, V, 83).
Hz. Peygamber(s.a.s.)'in benimsemediği ve İslâm dininin
yasakladığı müzâyede ise iki kişinin arasında yapılan akdi bozmak için yeni bir
fiyat teklif etmek, başkasının satın alıp henüz teslim almadığı malı daha cazip
bir fiyatla almaya kalkışmaktır. Bu, iki kişinin pazarlığı sırasında
müşterinin, satıcının istediği fiyata razı olmasından sonra başka bir
müşterinin gelip birincinin yaptığı pazarlığa müdahale etmesi, aynı fiyata veya
fazlasına malı satın alması şeklinde olmaktadır. Bu türlü muameleler, İslam'da
hoş karşılanmamış, mekruh kabul edilmiştir. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s.) bu
hususta şöyle buyurmuştur:
"Bir kimse din kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık ve
evlenme teklifi üzerine teklif yapmasın" (el-Buhârî, Büyû' 58, Nikâh, 45;
Ebu Davûd, Nikâh, 17).
Bu hususla ilgili diğer bir hadis de şöyledir:
"Bir müslüman, diğer müslüman kardeşinin alış verişine
müdahale etmesin" (Müslim, Büyû', 9).
Bu Hadislerde yasaklanan müzâyede, fiyatı arttırarak veya başka
herhangi bir yolla satılmakta olan malı ele geçirmeyi ifâde ettiği gibi;
pazarlığa müdahale ederek, müşteriye başka mal gösterip ona satmayı da
kapsamaktadır. Bu türlü muameleler de, aynı şekilde dinimizce yasaklanmıştır.
Bir de İbn Ömer'den rivâyet edildiğine göre, Hz. Muhammed
(s.a.s.), "neceş* "i de nehyetmiştir (el-Buhârî, Büyû, 60; İbn Mace,
Ticâret, 14; el-Muvatta', Büyû, 97).
İslâm hukukunda mal sahibinin birisi ile anlasarak malın fiyatını
yükseltmek maksadiyle onun fiyatı arttırmasını sağlamasına "neceş"
veya "münaceşe" denir. Bu durumda, mal sahibi ile anlasarak açık
arttırmaya giren kişi satın alma niyetini taşımamakta; pazarlığı kızıştırmak,
fiyatı artırmak ve müşterileri kandırmak için müzayede'ye (açık arttırmaya)
katılmaktadır. Bu türlü hareketler de, İslâm'ın yasakladığı hususlardır. Bu
gibi akitlerin câiz olup olmadığı hususunda âlimlerin farklı ictihadları
vardır. Cumhurun (fakihlerin çoğunluğunun) görüşüne göre bu akit câizdir. Ancak
işe hile karıştırıldığı için satıcı ve alma niyeti olmadığı halde artıran kişi
günahkâr olur (İbnü'l-Humam, Fethu'l-Kadir, V,.239; Halid İbn Rüşd,
Bidâyetü'l-Müctehid Nihâyetü'l-Muktesid, II, 136; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanayi',
V, 232; Mansûr Ali Nâsıf, et-Tac el-Camiu'l- Usul, II, 207).
İslâm dininin benimsemeyip reddettiği müzâyede türü hile ve
aldatma ile yapılanıdır. Rasulullah (s.a.s), "Hile yapan cehennemliktir.
Bizim sünnetimize muhâlefet edip yanlış hareket edenin ameli batıldır"
(Buhârî, Büyü', 60) buyurarak, müzâyede ve benzeri durumlarda hile yapıp haktan
ayrılanları tenkit etmiştir.
Diğer bir hadiste de "Bizi aldatan, bizden değildir"
(Müslim, İmân, 146; et-Tirmizî, Büyû', 72; Ebu Davud, Büyû', 50; İbn Mace,
Ticâret, 36) buyurmuş ve her türlü aldatmayı reddetmiştir.
Diğer çeşitli muamelelerde olduğu gibi, burada söz konusu olan
bazı müzâyedelerin yasaklanması, kişilerin hak ve hukukunu korumaya yöneliktir.
İslâm dini, hiç bir tarafın zarara girmesine rıza göstermez. Onun için,
Rasulullah alıcı veya satıcının mağduriyetine sebep olabilecek her türlü
muameleyi hoş karşılamamış ve yasaklamıştır.
NAKL-I KUBÛR(KABİRLERİ BAŞKA YERE NAKLETME MESELESİ)
Kabırleri başka yere nakletmek, önemli bir sebep bulunmadıkça caiz
görülmemiştir. Bir kabristan ne kadar eski olursa olsun, artık kendisine
ihtiyaç kalmamış olsa bile yine bunun kabristan olarak korunması asıldır.
Burasının satılarak veya üzerine binalar yapılarak, ölü kemiklerinin başka bir
kabristana nakli, ölülerin hakkını çiğnemek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü
İslâm'da, ölülerin hakları dirilerin hakları kadar koruma altına alınmıştır.
Ancak su basması, yol geçmesi veya düşman tarafında kalması gibi
nedenlerle kabristanı başka yere nakletmek caizdir.
Cenaze, kabre konulup üzerine toprak atıldıktan sonra, artık
cemaatın elinden çıkmış, yüce Allah'a teslim edilmiş sayılır. Artık zaruret
bulunmadıkça kabrin açılmaması gerekir. Cenazenin gasbedilmiş yere veya
gasbedilmiş bir elbise ile gömülmesi veya bu yere başkasının sonra şûf'a
yoluyla mâlik olması, zaruret hallerine örnek verilebilir. Bu takdirde, arazi
veya elbise sahibinin isteği üzerine kabır açılır. Elbise alınınca kabır
kapatılır, ya da cenaze bu mülkten başka yere nakledilir. Bu yapılmadığı takdirde
mülk sahibi toprağı düzelterek ekim yapabilir. Elbise sahibi de isterse
elbisenin kıymetini alabilir.
Bir ölünün cesedi tamamen toprak kesilip kemikleri de kalmamış
olmadıkça kabri açılarak yerine başkası defnedilemez. Ancak cenazeyi defin için
başka bir yer kalmamışsa bu taktirde kemikleri toplanır, kendisiyle, yeni
gömülecek olan ölü arasına toprak vb. şeyler engel olarak doldurulur ve kabır
kapatılır.
Zaruret bulunmadıkça iki ve daha fazla cenaze bir kabre gömülmez.
Zaruret olursa, aralarına toprak gibi bir engel konularak toplu mezar kullanımı
caiz olur. Nitekim Uhud şehitleri için uygulama böyle olmuştur. Cabir b.
Abdullah'tan şöyle dediği nakledilmiştir: "Uhud savaşında şehit düşen
babam, başka bir şehit olan Amr İbnü'l-Cümûh ile birlikte bir kabre gömülmüştü.
Babamı bu şekilde başkası ile bir kabırde bırakmaya gönlüm razı olmadı. Altı ay
sonra kabri açtım. Babamı, kulağından başka, hemen hemen kabre koyduğum gündeki
gibi taze bir halde buldum; çıkardım ve başka bir kabre yalnız başına gömdüm
".
İslâm ülkesinde bulunan zimmîlerin (hristiyan ve yahudiler)
kabırleri de, müslüman kabırleri gibi koruma altındadır. Onlara hayatlarında
eziyet edilmesi haram olduğu gibi, ölümlerinden sonra da kemiklerinin
kırılması, kabırlerinin dümdüz edilmesi yasaklanmıştır. Ancak, müslümanların
yeni ele geçirdikleri bir yerde, ihtiyaç görülürse, düşmana ait kabırleri
açmak, kemiklerini kaldırıp, burasını müslüman kabristanlığı veya mescid yapmak
gibi başka bir amaçla kullanmak mümkün ve caizdir (İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr,
İstanbul 1984, II 233-246; el-Fetevâ'l-Hindiyye, Beyrut 1400/1980 I, 165-167;
Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 259-267).
NAMAZLARDAN SONRA "YÂ-SÎN" OKUMA VE MUSAFAHA
Camimizde sabah namazından sonra "yâ-sîn"-i şerif
okunuyor. Bu hal namazın parçası durumuna geldi. Cemaat beklemek zorunda
kalıyor. Bu davranışımız sünnete uygun mudur? Ayrıca okunan o Yâ-sîn-i Şeriften
sonra musafaha yapılıyordu. Şimdi sadece cuma günleri yapılıyor. Bunun durumu
nedir?
Kur'ân-ı Kerim'den bir sûre, hatta Kurân'in kalbi olarak
"Yâ-sîn"-i şerifi okumak, hele manasını düşünerek okumak güzel bir
şeydir. Bu, başka zaman okunabileceği gibi sabah namazının arkasından da
okunabilir. Cemaat sabredip dinliyorsa, onlar da dinleme sevabı almış olur.
Ancak bunu namazın bir devamı ve tamamlayıcısı gibi okumak da öyle dinlemek de
bid'attır. Keşke cemaat bilinçli olsa, dinleyecekse, zorunluluk olmadığını
bilerek dinlese ve sevap alsa, işi olduğu zaman da rahatlıkla çıksa, çıktığında
da diğerleri tarafından kınanmasa. Ama çoğunlukla böyle olmuyor ve kaş yapayım
derken göz çıkarılıyor. Bunu yapan imamlar da bir şey yaptıklarını sanıyorlar.
Bunu yapacaklarına keşke tek bir ayetin manasını açıklasalardı. O zaman
Kur'ân'ın sözleri kulaklarımıza çarpıp, mum alevine çarpan pervaneler gibi yere
düşmezdi, biz de onunla dirilmiş olurduk. Musafaha için de aynı şeyi
söyleyeceğiz. Aslında sünnet olan bir iş olmakla beraber, namazların arkasından
namazın bir gereği gibi görülerek yapılması ve terkedildiğinde kınanmayı
gerektiren bir adet halini alması bidattır ve terkedilmesi gerekir. Yoksa
musafaha namazın arkasından da yapılır önünden de yapılır (Musafaha hakkında
geniş bilgi için bk. Ebu'1-Vefa el-Efgânî, Muhtaşarru't-Tahâvi üzerine tahkiki
438-39; Nevevî, Fetavâ, 61). Bu tür uygulamaların çoğu insanı camiden ve
cemaatten uzaklaştırdığı maalesef, bir gerçektir ve bunu yapan zavallılar
kendilerini kandırmaktadırlar.
NORMAL MEMLEKETLERDE FARZ NAMAZLARIN VAKİTLERİ FIKIH KİTAPLARINDA
AÇIKÇA BEYAN EDİLMİŞTİR. FAKAT NORMAL OLMAYAN YANİ KIRKBEŞ ENLEM DERECESİNDEN
DOKSAN DERECESİNE KADAR OLAN MEMLEKETLERDE NAMAZ VAKİTLERİNİN DURUMU AÇIK
DEĞİLDİR. NAMAZLARI NASIL TESBİT ETMELİYİZ?
Yer küresini üç bölüme ayırmak mümkündür.
1- Ekvator çizgisinin ayırdığı kuzey ve güney yarım küresinin
kırkbeş enlem derecesinde yer alan memleketler sualde belirtildiği gibi hadis
ve fıkıh kitapları, burada farz namazların vakitlerini şüphe bırakmayacak
şekilde açıklamışlardır. Ayrıca açıklama yapmamıza hiç gerek yoktur.
2- Altmışaltı enlem ile doksan enlem arası olan yerler. Burada her
mevsimde gece ve gündüz yirmi dört saatten ibaret değildir. Gece veya gündüzü
–Kutup mihverine yakınlık ve uzaklık nisbetine göre- on yedi gün ile altı ay
arasında bir zaman kadar uzar. Peygamber (sav) buranın da namaz vakitlerini
beyan buyurmuştur, ihtilaf etmek manasızdır. Nevas bin Sem'an (ra) diyor ki:
Peygamber (sav) Deccal'dan söz etti. Bunun üzerine: "Ey Allah'ın Resulü,
O, yeryüzünde ne kadar kalacak?” diye sorduğumuzda buyurdu ki: "Kırk gün
kalacak. Bir günü bir sene gibidir, diğer bir günü bir ay gibidir, Başka bir
günü de bir hafta gibidir. Kalan diğer günleri ise günlerimiz gibidir.”
"Yani ey Allah'ın Resulü, bir sene gibi olan günde bir günlük namaz bize
kafi gelir mi?” diye sorduk. Peygamber (sav): "Hayır” takdir ediniz
buyurdu”.
Hadisten anlaşılıyor ki, vaktin normal teşekkül etmediği yerlerde
namaz ve oruç gibi ibadetler, vaktin normal teşekkül ettiği en yakın
memleketlere göre kıyas edilecektir.
Gece ve gündüzü yirmi dört saatten uzun olan bu yerlerde güneşin
durumu misal olarak gösterilmiştir.
66 Kuzey enleminde 13 Hazıran'dan 1 Temmuz'a kadar,
70 Kuzey enleminde 17 Mayıs'tan 7 Temmuz'a kadar,
90 Kuzey enleminde altı aya kadar güneş hiç batmaz, ufukun üstünde
kalır. Güney enlerimde ise durum tam tersidir.
3- Kırk beş enlem ile altmışaltı enlem arası olan yerlerde gece ve
gündüz yirmi dört saatten ibaret ise de, mu'ayyen zamanlarda şafak ile fecr
birbirine kavuşurlar, yani şafak batmadan önce fecr doğar.
İşte böyle yerlerde ve zamanda yatsı namazının farz olup olmadığı
hakkında ulema ihtilaf etmiştir. Şafii, Malıki, Hanbeli ve Hanefi ulemasının
çoğu, yatsı namazının farz olduğu kayd etmişlerdir. Şafii ulemasından İbn Hacer
"Tuhfetü'l-Muhtac”'da, Hatib Şirbini de "Mugni'l-Muhtac” da bu
mes'eleyi "Namaz Vakitleri” bahsinde uzun uzadıya beyan edip yatsı
namazının kesin olarak farz olduğunu yazmışlardır. Nesefi, Durer, al-Fayz,
Mecma'ul-Enhur, al-Kemal, al-Tanvir, al-Dur, al-Muhtar ve Nazuretü'l-Hakk gibi
kitaplarda yatsı namazının farz olduğunu beyan ediyorlar. Delilleri ise:
Allah'ın, kullarına beş vakit namazın farz olduğunu beyan buyurup, eda edilmesi
için emretmiş olmasıdır. Halvani ve Zeyla'i gibi zevat da vakit, namazın şartı
ve vücubun sebebidir. Sebep olmayınca müsebbeb de olmaz diyerek böyle yerlerde
yatsı namazının farz olmayacağını savunmuşlardır. Bazı kimseler adeta namaz ve
ibadet düşmanlığı yaparak söz konusu olan bu yerlerde yatsı ve vitir namazının
kılınmaması için büyük gayret gösteriyorlar. Halbuki ihtilaflı mes'elelerde
ihtiyate göre hareket etmek daha efdaldır. Hatta bazıları daha ileriye giderek,
o yerlerde orucun da farz olmadığını söylüyorlar. 1981 yılında Ramazan-ı
şerifte Hollanda'da bulunduğum sırada yatsı namazı ve orucun farziyetleri ile
ilgili dedikoducular yapıldığında. Lahey din müşaviri bu mes'eleyi bana sordu,
kendisine yazılı olarak verdiğim cevabı nakletmek istiyorum.
1- 1981 yılında Ramazan-ı şerif münasebetiyle Hollanda'da
bulundum. İçinde ikamet ettiğim şehir ve gezdiğim yerlerde belirli zamanlarda
yatsı namazının ve Ramazan orucunun farz olmadığını ve Teravih namazının
kılınmaması gerektiğini söyleyen bazı kimselere rastladım.
Bunların iddiaları şuydu: "Bu yerlerde güneş battıktan sonra
yeteri kadar ufkun altına inmemekte ve ufuktaki kızıllık (akşam namazı vakti)
bitmeden sabah olmaktadır. Bu durumda Hanefi mezhebine göre yatsı ve imsak
vakitleri kat'iyetle yoktur. Hanefi mezhebine göre vakit, namazın şartı olduğu
gibi vücubunun da sebebidir. Binaenaleyh bir yerde namaz vakitlerinden biri
veya birkaçı tahakkuk etmezse o vakitlere ait namazlar o yer ahalisine farz
olmamış olur. Söz konusu bu iddia çok zayıf bir fetvaya istinad ettiğinden,
böyle bir vaziyet karşısında Hanefi mezhebine göre amel etmek isteyen müslüman
kardeşlerimize en uygun tavsiyemiz yatsı ve teravih namazlarını kılmamak ve
oruç tutmamaktan ibarettir.”
Bu iddia birkaç yönden doğru değildir.
1- Hanefi mezhebinde mu'tedil memleketlerde vakit, namazın şartı
ve vücubun sebebidir. Fakat mu'tedil olmayan memleketlerde ise al-Dur al-Muhtar
ve Mecma'ü'l-Enhur gibi kitapların ifade ettiklerine göre vakit, ne namazın
şartı ne de vücubün sebebidir. "Mecma'ü'l-Enhur” c. 1, s. 71'de şöyle
denilmektedir: Bir şeyin alametinin olmaması, onun yokluğunu ifade etmez.
Ayrıca böyle yerlerde (Şafağın batmadığı yerlerde) yatsı namazının farz
olduğuna dair delil, vardır. O da: Allah'ın, kullarına beş vakit namazın farz
olduğunu beyan buyurup edasını emretmesidir. Ve yatsı namazı kesinlikle
kılınacak ki, Allah emrine imtisal edilsin. "al-Duru'l-Muhtar” da bu
hususta şöyle diyor: "Bulgar” gibi yerlerde yatsı ve vitir namazının
vaktini bulamayan (Çünkü burada şafak batmadan önce fecr doğar) yatsı ve vitir
namazını kılmakla mükelleftir. Ve onlar için vakit takdir edilecektir.
2- Bir hüküm hakkında ihtilaf vaki olursa, yani, ulemanın bir
kısmı yapılamsı lazımdır, bir kısmı yapılması lazımdır, bir kısmı da lazım
değildir derse, ihtiyaten yapılması daha uygundur. Çünkü gerçekten gerekli
olduğu halde terk edilirse vebal terettüp eder, gerekli olmadığı halde eda
edilirse zarar vermez.
3- Dünyanın kuzey kesiminin hem doğuşunda hem de batısında
asırlardan beri müslümanlar bulunmaktadır. Onlar şafağın batmadığı zamanlarda
da yatsı namazını kılıp oruç tutarlardı. Kazan ve Volga nehrinin çevresinde
bulunan Türkler, Hanefi oldukları halde ne yatsıyı, ne orucu terk ettiler.
Hanefi ulemasından ''Multeka al Ebhur'' sahibi ise Zayle-i gibi
zevatlar şafağın batmadığı yerlerde yatsı namazının farz olmadığını söylemişler
ise de al –Fayz Mecmaul-Enhur ,al- Kemal ,el Tenvir, Durrul –Muhtar ve Reddül
Muhtar gibi kitaplar vacipolduğunu söylemişlerdir.
Üzerinde durulması gereken bir husus varsa o da yatsı namazının
vakti meselesidir.Şöyle ki kırkbeş enlem ile altmışaltı enlem dereceleri
arasında bulunan bölgelerde muayyen zmanlarda şafak batmadan önce fecr doğar.
Böyle olunca yatsı namazının farz olup olmadığı hakkında ihtilaf vardır diye
kaydedilmişti.Farz olduğu taktirde ki müftabih olan da budur yatsı namazı
takdir edilerek kılınacaktır.Fakat şafak battığı zaman da çok geç batar.Bazan
şafak ile Fecr arasında mesafe çok kısadır.Namaz kılmak için şafağın batmasını
beklemek çok zor olur.Hatta mutlaka beklemenin luzumu söylense, yatsı namazının
terk edilmesine vesile olacaktır.Bahusus oradaki müslümanların yüzde doksan
dokuzu işçidir. Yatsı namazını kılmaları için saatlerce şafağın beklemeleri ve
sabahları iş başı yapmaları imkansızdır.Acaba normal memleketlerde olduğu gibi
güneşin batmasından bir buçuk saat sonra yatsı namazını kılmak caiz midir? İşte
bu işi görüşmek için 1980 yılında Belçıkada islam ülkelerinden alimlerin
katıldığı bir toplantı yapıldı.Muzakere neticesinde konferansa katılanlar
özetle aşağıdaki karara varmışlardır:Toplantıya katılanlar; gece boyunca hiç
şafağın batmadığı veya çok uzadığı kırkbeş enlem dairesinden sonra bölgelerde
yaşayan müslümanların durumu ve içinde bulundukları ağır şartları tetkik ederek
incelediler.Yatsı namazını eda etmek için her sene aylarca geceleyin uzun zaman
beklemek sağlıklarına büyük zarar vereceği gibi güçlerinede zarar
verecektir.Halbu ki islam dini kolaylık dinidir.İbadet ve Taatte meşakkat
olduğu zaman kolaylaştırıcı hükümler getirir.Bunun için hasta ve benzeri
kimselerin durumunu nazar'ı itibara alarakonlar için cem'u takdim ve te'hir ile
(Şafii,Hanbeli ve Malıki mezhebinde olduğu gibi)namaz kılmalarına müsade
etti.Bu ülkelerde yaşayanların şafak meselesi hususunda ki durumları, hasta ve
misafir gibi kimselerin durumundan az ağır değildir.Konferansa katılan zevatta
buna kıyas ederek bu bölgelerde yaşayan müslümanların cem'u takdim ile namaz
kılmalarının caiz olduğuna kanaat getirdiler.
NAZARLIK VE MUSKA :
Peygamberimiz (s.a.s.): "Allah hiçbir dert göndermemiş ki,
dermanını da göndermesin" (Müslim, selâm 69; Buhârî, tib 1; Ebû Dâvûd, tib
1,11; Ibn Mâce, tib 1, Tirmizî, tib 2; Müsned NI/156.)buyurmuş ve hastaların
tedavi edilmesini istemiştir. Yani hastanın doktor ve ilâç aracılığıyla şifâ
araması, ama doktoru ve ilâci, etkisinin kaynağı değil, sebebi olarak görmesi.
esas şifânın Allah'tan olduğunu bilmesi, Peygamberimizin emridir. Yine
Peygamberimiz ilâcın, neşterle ameliyatta, bal şerbetinde ve dağlamada bulunduğunu
bildirmiş(Buhârî, tib 3, 4,15; Ibn Mâce tib 23; Müslim, selâm 71; Müsned I/245,
NI/19, 343.), hiçbir hastaya nazarlık yada muska tavsiye etmemiştir. Çünkü bu
tür işlerin özellikle cahiller tarafından yapılması, çoğu zaman Allah'a şirk,
yani ortak koşma anlamı taşır: Nitekim Rasûlüllah Efendimiz:
"Nazarlık(Temime) takan şirk koşmustur" buyurur. ("Allah
kendisine ortak tanınmasını bağışlamaz, bunun dışındakileri diledigi kimseler
için bağışlar" Nisâ (4) 48.) Gerçi bu tesirin ondan görülmesi halindedir.
Çünkü nazarlık, hamail, ya da muska takanlar, kötülüklere karşı onların etkili
olabileceğini sanırlar,işte bu şirktir. Halbuki, Allah'ın hiç affetmeyeceği tek
günah kendisine şirk koşulmasıdır. (Hakim IV/216. )Peygamberimiz bu tür bir
korunmayı tavsiye etmediği gibi, yapanlara da şiddetle karşı çıkmıştır. Bunlar
gibi, çeşitli tılsımlı sözlerle okuyup efsun yapmalar da batıldır ve şirktir.
Peygamberimiz onları da yasaklamıştır. Kendisine bîat eden, yani her konuda
önderliğini kabul eden on kişinin bîatını kabul etmiş, birininkini etmemiştir.
Sebebi sorulduğunda: "Onun pazusunda muska var!" buyurmuş, bunun
üzerine adam muskayı kesip atınca Efendimiz, onun bîatını da kabul etmiş ve:
"Bunu takan şirk yapmıştır" demiştir. (Müsned IV/156. )Bir başka
hadîslerinde "Kim birşey takarsa ona havale edilir" (Müsned IV/311.)
buyurulmuştur. Ancak yazılıp üzerine asılan şey öyle tılsımlı ve şifreli şeyler
olmayıp. Kur'ân'dan bazı âyetler, ya da meşrû bazı duâlar olursa bunun câiz
olacağını söyleyenler vardır. (bk. Müslim, selâm 65; Ebû Dâvûd, tib 18;
Davudoğlu IX/605 ) Bahçelere tarlalara ve binaların üzerine asılan kemik ve
kafatasları da haramdır. Çünkü onların gözdeğmesine engel olacağına
inanılır(Ibn Âbidin VI/363.). Allah'tan başkasına etki gücü veren bu tür bir
inanış şirktir. Ancak onu görenin, gözdeğmesini hatırlayarak,
"subhânallah", "mâşâallah, lâ havle.." demesi için
asılmışsa, sakıncası yoktur, diyenler de vardır. Çünkü göz değmesi haktır.
(agk. "Eğer kaderi bozabilecek bir şey olsaydı göz değmesi olurdu."
Ahmed.) Gerçi gözdeğmesi ve sihirin tesiri gerçektir. Ancak bunlardan korunma
çâreleri nazarlıklar ve muskalar değildir. Tıbbın ilâç bulamadığı konularda
Efendimizin sünnetine uyarak, Kur'ân ayetleri okunur ve anlamını bildiği
duâlarla Allah'tan şifâ istenir. Peygamberimiz (s.a.s.) gözdeğmesi için rukye
(okuyarak tedavi) yapılabileceğini haber vermiştir. (Buhârî, tib 1 ; Müslim,
iman 374; Ebû Dâvûd, tib 17-18; Tirmizî, tib 15.)Gözdeğmemesi için de, hoşa
giden birşey görüldüğünde: "Mâşâallah, Lâ-havle velâ kuvvete illâ
billâh" (her şey Allah'ın dilemesiyledir. Her türlü güç ve kuvvet
Allah'tandır) denmesini emretmiştir. (el-Hindî, Kenz VI/746 (17670). Aynı yerde
konuyla ilgili benzer hadisler de vardır; Ayrıca bk. Mûnavî, Feyz V/429;
VI/130.)Çeşitli hastalıklar için Peygamberimiz'den nakledilen birçok duâ
vardır. Kişi biliyorsa onlarla, bilmiyorsa kendi sözleriyle Allah'tan şifâ
istemelidir.
"Rukye (ayet ve dua okuyarak tedavi); özellikle gözdeğmesi,
zehirli hayvan sokması ve kandan ötürü yapılır. (Feyzu'l-Kadîr VI/426,
Müslîm'den). "Gözdeğmesine rukye için Allah'ın kitabında sekizayet vardır:
Fatiha (nın yedi ayefi) ve Ayetü'l-kürsî (feyzu'l-Kadîr IV/457. Hadis
zayıttır). "Hazreti Peygamber gözdeğmesine rukye yapmamızı
emrederdi." (Müslîm "Hz. Aişe: Rasûlullah bana rukye yapmamı
emrederdi" (Feyzu'l-Kadîr. V/197). Rasûlüllah (s.a.), "Cin ve insan
gözünden Allah'a sığınırım" diye dua ederdi. Muavizeteyn (Felak ve Nâs
sûreleri) indirilince onlarla istiâze eder oldu, diğerlerini bıraktı.
(Feyzu'l-Kadîr V/202, Tirmizî'den).
Sihirden korunmanın yolu ise güçlü bir imana sahip olmak ve Allah
dilemedikçe hiçbir zararın gelmeyeceğine kesinkes inanmaktır. Buna rağmen
gelirse, bunun için de yine Allah'a sarılmalıdır.
Bu konularda özellikle kadınlar çok duygusal ve çoğunluğu çok
cahil oldukları için, her söylenene inanmakta, böylece hem paralarını
düzenbazlara kaptırmakta. hem de imanlarından olmaktadırlar. Çeşitli mezarlara
türbelere ve yatırlara adaklarda bulunmak, mum yakmak ve purçuk vs. asmak gibi
şeyler ise, bu kötülüğün daha ileri derecesidir. Bu zavallı cahiller, böyle
yapmakla dertlerine dert katmaktan başka birşey yapmış olmazlar. Işin daha
ilginç yanı; bu tür batıl inançlara sahip olup, evine arabasına, saçının
tokasına bebeğin omuzuna vs. nazarlık takan insanlar, inançları ve dinleri çok
zayıf olan insanlar ve özellikle sosyete kesimidir. Bu da bize sağlam inançla
ruhu beslememenin. insanı nasıl gülünçlüklere götüreceğini gösterir.
"Ibn Âbidin" diye bilinen kitapta: "Efsunlamak,
nazarlıklar ve muska takmak şirktir" (Ebû Dâvûd, tib 29: Ibn Mâce, tib
39.) hadîs-i şerîfini verdikten sonra : Burada ki muska (tivele), karı koca
arasında sevgi ve muhabbet olsun diye yapılan uygulamalardır, denilir. (Ibn
Âbidîn VI/364.)
NEBİZ(ŞIRA'NIN HÜKMÜ)
Kuru üzüm, hurma, bal, arpa, buğday vb. şeylerin suda bekletilerek
onu tadlandırması yolu ile elde edilen bir içki çeşidi. Sarhoş etsin veya
etmesin aynı adla anılır. Nitekim, nebize şarap (hamr) dendiği gibi, üzüm
suyundan elde edilen şaraba da nebiz denmektedir (İbnül-Esir, en-Nihâye fî
Garîbil-Hadis, 5, 8).
Nebiz, helâl ve haram olmak üzere iki kısma ayrılır:
a) Haram olan: "Çoğu sarhoş eden herşeyin azı da
haramdır" genel prensibi çerçevesinde değerlendirildiğinde hububat, meyva
vb. şeylerden elde edilen sarhoş edici içkiler, ister pişirilerek, isterse
pişirilmeden imal edilsin haramdır. Bu, üzüm, buğday, arpa, arı sütü, vb.
şeylerden elde edilen bütün içkiler için aynıdır. Sahabi, Tabiîn ve sonraki
âlimlerden oluşan cumhurun görüşü budur.
Âlimler bu konuda karar verirken, Resulullah (s.a.s)'in koymuş
olduğu "sarhoş eden her içki haramdır" hükmünden hareket etmişlerdir.
Hz. Âişe (r.anha)'dan rivayet edilen bir hadiste Resulullah (s.a.s)'in şöyle
söylediği rivayet edilmektedir: "Resulullah (s.a.s)'den Yemenlilerin
baldan elde ettikleri "bit'ı" adlı iş sorduklarında o; "sarhoş
eden her içki haramdır" cevabım vermişti" (Buhârî, Eşribe, 4; Müslim,
Eşribe, 68, 69).
Ve yine Ebû Mûsa el-Eş'arî (r.a)'dan nakledilen diğer bir hadiste
de şöyle buyurulur: "Resulullah'a, ey Allah'ın Resulü, bize Yemen'de imal
edip, içmekte olduğumuz iki çeşit şarap hakkında fetva ver! Bu içkilerin biri
balın suda köpürene kadar bekletilmesiyle elde edilen bit'ı, diğeri de buğday
ve arpa suyunun köpürtülmesiyle elde edilen "mizr" (bira) adındaki
içkidir, dedim. Resulullah; Namazdan meneden her sarhoşluk veren içki
haramdır" buyurdu (Buhârî, Meğâzî, 60; Edep, 80; Müslim, Eşribe, 70, 71).
Ömer (r.a)'dan nakledilen diğer hadiste de; "Sarhoş edici her şey şaraptır
(hamr) ve her sarhoş edici şey de haramdır". Diğer bir rivayette;
"Sarhoş edici her şey şaraptır (hamr) ve her çeşit şarap da haramdır"
şeklindedir (Müslim, Esribe, III; Nesâî, Eşribe, 25; İbn Mace, Eşribe, 10). Bir
hadiste de; "Bir ferak miktarı içildiğinde sarhoş eden içkiden, bir avuç
içmekte haramdır" denilmektedir (Ahmed b. Hanbel, VI, 71, 72,13,I) (bir
Ferak yaklaşık olarak 7,5 gramdır).
Nehâî, Şa'bî, Ebû Hanife ve diğer birtakım Kûfe ulemâsı, üzüm ve
hurmadan elde edilen sarhoş edici nebizin dışında; buğday, arpa, mısır ve bal
gibi şeylerden elde edilen nebizin sarhoş edecek kadar içildiğinde haram
olduğu, daha az içildiğinde ise haram olmadığı görüşünü benimsemişlerdir.
Ancak, üzüm suyu, bekletildiği zaman kabarıp çoğalarak köpük atarsa, şarap
haline gelmiş olur. Bunun çoğunun ve azının haramlığı hususunda ümmetin icma'ı
hasıl olmuştur. Adları zikredilen âlimler üzümün dışında, diğer şeylerden elde
edilen nebizi, hamr (şarap) adıyla isimlendirmemektedirler. Onlara göre, hurma
ve kuru üzümden elde edilen zebib pişirilmemiş halde iken sarhoş edici
özellikte ise, azı da çoğu da haramdır. Ancak şarap olarak isimlendirilmez ve
az da olsa pişirildiğinde sarhoş etmeyecek kadar yenirse helaldır. Fakat, üzüm
suyu sarhoş edici bir hal almışsa, üçte biri kalana kadar pişirilirse,
yenebilir. Ancak, şaraplaşan üzüm suyunun pişirilse bile haramlığının
kalkmayacağı tartışmasızdır.
Tercihe şayan olan görüş, cumhurun görüşüdür. Çünkü, Kur'an'da
zikredilen "hamr" kelimesi Arap dilinde, üzümden elde edilen içkiye
has bir terim olmayıp, hurma ve diğer şeylerden üretilen sarhoş edici içkilerin
tamamı için kullanılmaktadır. Çünkü içkiyi (hamr) yasaklayan ayet indiği zaman
Medine'de içkinin çoğu hurmadan elde edilmekte idi. İbn Ömer (r.a) şöyle
rivayet etmektedir. Resulullah (s.a.s) hutbeye çıktı ve şöyle dedi: İçkiyi
(hamr) yasaklayan ayet indi. O içki ki; üzüm, hurma, buğday, arpa ve bal olmak
üzere beş şeyden imal edilmektedir. Hamr, aklı gideren şeydir" (Buhârî,
Eşribe, 5). İbn Hacer el-Askalânî, müsned sahiblerinin bu hadisi merfu'
Hadislerden kabul ettiklerini bildirmektedir. Bu hadis içkiyi yasaklayan âyetin
nüzûl sebebine şahid olan sahabe sözü olduğundan ref'ine hükmedilmiştir. Ancak,
Ömer (r.a) Ashab'ın ileri gelenlerinin de bulunduğu bir cemaate hitap ederken
bu hadisi dile getirdiği zaman, hiç kimse bunu inkâr etmemişti (el-Askalâni,
Fethûl-Bârî, X, 49). Resulullah (s.a.s)'in şu sözü bunu te'yid etmektedir:
"Üzümden hamr ( arap) vardır, hurmadan hamr vardır, buğdaydan hamr vardır,
arpadan hamr vardır" (Ebû Dâvud, Eşribe, 4). Bu anlamda diğer bir çok
sahih hadis bulunmaktadır ve bunların hepsinin ifade ettiği manâ, hamrın sadece
üzümden elde edilen içkiye has bir ad olmadığıdır. Ayrıca tahrim ayeti nâzil
olduğu vakitte, üzümden imal edilen şarap diğerlerinin yanında gerçekten çok
azdı. Sonra, içkinin haramiyetinin illeti, bütün diğer sarhoş edici içkilerde
olduğu gibi tektir. Bu, afyon, haşhaş vb. katı uyuşturucularda da böyledir.
Nitekim Hz. Aişe (r.anha)'nın şöyle söylediği nakledilmektedir: "Su ve
ekmek olsa dahi sarhoş edici özelliği olan hiç bir şey helâl değildir"
(en-Nesâî, Eşribe, 48). Ashab, nebizi sarhoş edici hal almadan önce içiyordu.
Nitekim Resulullah (s.a.s) onu içmiş ve içilmesine izin vermişti. Onlar, hurma,
kuru üzüm vb. şeyleri tatlanıncaya kadar suda bekletiyorlardı. Resulullah
(s.a.s) köpürene kadar bunlardan içiyordu. Fakat nebiz üç gün bekledikten sonra
ondan içmezdi. İbn Abbâs (r.a), şöyle demiştir: "Resulullah (s.a.s) nebiz
yapar ve bundan üçüncü günün akşamına kadar içerdi. Bu zamandan sonra kapta bir
şey kaldığında onu içmez, dökerdi" (Müslim, Eşribe, 79-82; Nesâî, Eşribe,
56). Diğer bazı Hadislerde de bir günden sonra içilmesine izin vermediği
rivâyet edilmektedir. Firûz (r.a)'dan şöyle nakledilmektedir: "Resulullah
(s.a.s)'e gittim ve şöyle dedim: "Ya Resulullah, Allah Teâlâ, içkiyi haram
kılan ayetini indirdi. Bizim bağlarımız var, üzümleri ne yapalım, dedim"
Resulullah; "kurutursun"dedi. "Kurusunu ne yapacağım"
deyince; "sabah ıslatır, akşam içersiniz akşam ıslatır, sabah
içersiniz" dedi. "Köpürünceye kadar bekletebilir miyiz?" diye
sorduğumda da o; "Testilere koymayın, tulumlara koyun, tulumlarda
bekleyince sirke olur" cevabını verdi" (Nesâî, Eşribe, 56; Ebû Dâvud
Eşribe, 10).
İbn Hazm şöyle demektedir: Bu iki haber de sahihdir. Haram oluş
süresi için kesin bir sınır olmayıp bölgelere ve nebizin içinde bulunduğu kaba
göre değişiklik arzetmektedir. Bazı bölgeler soğuktur ve üzüm suyu bir hafta
özelliğini korur. Üzüm suyunun içinde bulunduğu kabın koruyucu özelliği varsa
yine aynı şey sözkonusudur. Bunun gibi, bazı bölgeler sıcaktır. Veya kabın
koruyucu özelliği yoktur. O zaman da bir gün sonra nebiz sarhoş edici hal alır.
Bu konudaki hüküm Resulullah (s.a.s)'ın zikredilen sözüdür: Nebizi
tatlılaştıktan sonra iç" ve "her sarhoş eden şey haramdır" (İbn
Hazm, el-Muhella, VIII/284; Nesâî, Eşribe, 38).
Fakat bazı âlimler, İbn Abbas (r.a)'ın hadisini esas alarak,
nebizin üç günden sonra içilmeşinin haram olduğuna karar verdiler. Üç gün
dolmadan köpürdüğü takdirde de haram olacağını söylediler. Diğer bazıları da
Firûz (r.a)'ın hadisini delil gösterdiler. Onlar da, bir gün dolmadan köpürmesi
halinde haram olacağı görüşündedirler. Sa'id İbn Cubeyr; "taze hurma suda
akşama kadar bekletildiğinde yarılırsa, ona yaklaşma; akşamdan yarıp suya
koyulunca sabah ona yaklaşma demektedir" (el-Muhella, VIII, 283).
Tercihe şayan olan, İbn Hazm'ın görüşüdür. Zira bundan dolayıdır
ki Resulullah (s.a.s), iki ayrı tür nebizin karıştırılarak içilmesini
nehyetmiştir. Hurma ile üzüm veya olgun hurma ile renkli hurma vb. değişik
türde nebizlerin karıştırılması gibi. Halbuki bunların herbiri, sarhoş edici
bir hal almadıktan sonra helaldırler.
Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: Renkli hurma ile olgun
taze hurmayı, kuru üzüm ile kuru hurmayı bir arada birbiriyle karıştırarak
nebiz yapmayın. Her birinden ayrı ayrı nebiz yapmanızda bir mahzur yoktur"
(Müslim, Eşribe, 22-24).
Buna göre içilmesi haram olarak zikredilen her şeyin alınıp,
satılması, elde bekletilmesi ve ondan herhangi bir şekilde yararlanılması da
helâl değildir. Her kim, bunlardan sirke yapar ve onu helâl kabul ederse Allah
Teâlâ'ya isyan etmiş olur.
Çoğu sarhoş eden nebizden içen kimse, sarhoş olmayacak kadar içse
bile, yine de had uygulanır. İmam Şafiî; "Bir içkinin sarhoş edici olduğu
bir kimsenin ondan içtiğinde sarhoş olması ile anlaşılabilir. Bundan sonradır
ki o içkiden içene had uygulanabilir" demektedir. İmam Şafiî, Ömer (r.a)
zamanında şöyle bir olayın geçtiğini nakletmektedir: Ömer (r.a), cenaze namazı
kılmak için çıktığında Saib'in sesini duydu. O şöyle diyordu: "Ben
Ubeydullah ve arkadaşlarından şarab kokusu aldım. Hz. Ömer; "ne
içtiklerini soruşturacağım. Eğer sarhoş edici ise onlara had uygularım"
dedi. Süfyan, Saib b. Yezid'in onlara had uygulanırken hazır bulunduğunu
söylediğini nakleder (İmam Şâfiî, el-Ümm, VI, 176-177).
ANADOLU'NUN BİR ÇOK YERLERİNDE CUMA GECELERİ YATSI NAMAZINI
MÜTEAKİB CAMİDE NİKAH TAZELEME ADETİ VARDIR. BUNUN İSLAM'DA YERİ VAR MIDIR?
Anadolu'nun bir çok yerinde yapılan nikah tazeleme merasiminde
getirilen tevbe ve istiğfar iyi bir şey sayılır. Fakat nikah tazeleme meselesi
iki yönden şer'an uygun düşmez:
1- Nikah tazeleme bir nikah kıyılması olduğuna göre kocanın bizzat
veya vekil ile kıyılmasında bulunması gerektiği gibi hanımın da bulunması
gerekir. Koca hanımın vekaletini alırsa yine kafi gelir. Halbuki nikah
tazelenmesinde bulunan cemaatın kahir ekseriyeti, hanımın vekaletini almadan
nikah tazelemesini yapıyor.
2- Nikahın kıyılmasında akd siğasını işitecek iki şahidin
bulunması gerektiği halde camide yapılan nikah tazelemesinde herkes imamı
ta'kip edip sözünü söylemekle meşgul olduğundan hiç kimse başkasının sözünü
işitmez ve böylece şer'i nikah yapılmamış olur.
NIKÂH TAZELEMEK
Bazı camilerde hocaefendiler nikâh tazeleme duası okuyorlar. Bunun
bid'at olduğunu okumuştum. O zaman nikâh tazeleme işi nasıl yapılabilecektir?
Ya da nikâh tazelemek gerekli midir?
Şer'î nikâh; şartları şeriat tarafından belirlenmiş, şekli
çizilmiş ve karı ile kocayı birbirine bağlayan itibari bir bağdır. Pamuk ipliği
gibi bir şey değildir. Üzerinden zaman geçmekle yıpranacak şekilde bir yerlere
sürtünüyor da değildir. Bu yüzden "talâkı" yani boşanmayı ifade eden
bir sözle, bir "irade beyanı" ile koparılmadıkça eskimez ve
"yenilenme"sine gerek olmaz. Camilerdeki "nikâh tazeleme"
ifadelerine bakılırsa zaten sakat ve yapmacık olduğu görülür. 1. Önce
"yenileme=tecdîd" ifadesi kullanılıyor. Halbuki, nikâh eskiyen, tamir
görebilen birşey değildir. Ya vardır veya yoktur. Varsa yenilenmez. Yoksa da
şartları mevcutsa kıyılır, kesilir, kısaca nikah eskimez. Bu durumda da bir
kadın bir erkeğe aralıksız en fazla üç defa nikâhlanabilir. Oysa sözünü
ettiğiniz işlem, bazı camilerde her hafta tekrarlanır. 2. Nikâhın en önemli
şartı, tarafların karşılıklı rızalarıdır. Halbuki, camilerdeki, nikâh yenileme
işlemlerinde kadına hiçbir şey sorulmamaktadır. 3. Kalıp haline gelmiş o
sözlerde "ürîdü" yani "istiyorum" ifadesi kullanılmaktadır.
Bu ifade, kabul ettim,yaptım anlamına gelmez. Arzu ediyorum, demek olur. Bu da
akid gerçekleştirmez. 4. "Ürîdü en üceddile'l, îmane ve nikâha bi-kavl'i
lâilâhe illellah..." denmektedir. Yani nikâhımı "lâilahe
illallah"sözü ile yenilemeyi arzu ediyorum, demektir. Oysa nikâh
"lâilâhe illellah" sözü ile yenilenmez.
Sonuç olarak bu tür bir uygulamanın, Islâmî olmadığı ve bir
"şer'î fiil"i (Nikâhın "şer'î bir fiil" olduğu konusunda
bk. Şeyh Ahmed Molla Ciyûn, Nûru'I-envâr I/100) ilgilendirdiği için bid'at
olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak bu meseleye başka açılardan da
bakılabilir.
BAZI İMAMLARIN CUMA AKŞAMLARI YAPTIKLARI "NİKAH VE İMAN
TAZELEMEK" İŞİ ISLAMİ MİDİR?
Bu konuda daha önce bir açıklamada bulunmuş ve bu nikâh tazeleme
işinin bazı câmilerimizde cuma akşamları yapıldığı şekliyle bir uydurma, bir
bid'at ve anlamsız bir muamele olduğunu anlatmıştım.Çünkü nikâhta tarafların
rizâsı ve şâhitlerin bulunması şarttır. Bu tür nikâh yenilemelerde bunlara
riâyet edilmemektedir. Ancak orada söylediklerimize burada şu ilâveleri de
yapmamız güzel olur: Imân meselesi, Islâmda en önemli mesele olup, şakası dahî
ciddî muamelesi görür. Meselâ: "Bir şey yapmakta olan birisine, Allah'tan
korkuyor musun? dese, o da kızgın halde, "hayır"!" diye cevap
verse kâfir olur ve karısı bâin olarak boş düşer."( Alî el-Kârî,
Serhu'1-fıkhı'1-ekber 181) Bunun gibi bütün küfür sözler aynı işi yapar. Bu,
belki bu konuda çok sert (müteseddid) olanların bir yorumu olâbilir, ama bir
ictihaddır ve ihtiyaten de olsa hesaba katılmalıdır. Keza bu sözün kadından
sâdir olması da aynı sonucu doğurur. Ibn Âbid'in der ki: "Çoğu zaman
avamın küfre götüren sözler söyle diklerini, duyarız.Oysa onlar bunun farkındâ
değillerdir. Binaenaleyh cahil, ihtiyaten her gün imanını, ay da bir iki defa
da nikâhını iki şahit huzurunda yenilemelidir. Çünkü hatâ erkekten sâdir olmasa
bile kadınlardan çokça sadır olur..." (Ibn Âbidîn I/42 (Terc. I/41))
Bu açıklamalar ışığında zaman zaman imân ve nikâh tazelemenin bir
ihtiyat tedbiri olduğu anlaşılır. Ancak imanı tazelemek, "kelime-i
te'vhîd"i inanarak söylemekle olursa da nikâh ancak şartlarına uygun
biçimde, karşılıklı rızâ ile ve şâhidler huzurunda yenilenebilir. Ayrıca,
işâret edildiği gibi bu da avam için sözkonusudur. Avam olmayan küfür ifadeleri
bilir ve onlardan kaçınır.
ONBEŞ KİŞİLİK BİR ŞİRKETTE ORTAKLARDAN BİR KISMI ÇALIŞIYOR
DİĞERLERİ ÇALIŞMIYOR. ÇALIŞANLAR EMEKLERİNİN KARŞILIĞINI NE ŞEKİLDE ALACAKLAR?
Şirket kuranlardan herhangi bir kimsenin kamyon, taksi ve ev gibi
kendisine ait eşyayı şirkete kiraya vermesi caiz olmadığı gibi, kendisinin de
ücret karşılığında şirkette çalışması caiz değildir. Hanefi mezhebine göre de
durum budur. İlletine gelince; söz konusu olan ortak şirketin sahiplerinden
biri olduğundan kendisine ait bir şeyi kiraya verecek olursa, kendi malını
kendine kiraya vermiş olur. Yine şirkette çalıştığı için ücret alacak
olursa,kendi kendini, kendi malında ücret mukabilinde çalıştırmış olur.
Bu problem şu şekilde halledilebilir. Hanefi mezhebine göre
çalışan ortakların hisseleri, şirketin elde ettiği gelirlerden çalışmayanlara
nisbetle, daha yüksek tutulabilir. Mesela: Dört kişi bir şirket kurup herbiri
birer milyon para koysa, içlerinden birinin de şirkette müdür olarak
çalıştırılması istense, o kişinin vereceği emeğin karşılığını alabilmesi için
kendisine kazancın, yüzde kırk verilmesi şart koşulur ve diğer ortaklarının
herbirinin hisseleri kazancın yüzde yürmü oranında tahsis edilir. Böylece
problem halledilmiş olur. Eski fakihlerin çoğu bu kanaattedirler. Abdülazız
el-Hayyat gibi bazı yeni fakihlere göre ise yönetici ve uzman gibi şirkette
çalışan bir ortakın maaş almasına engel olacak bir nas yoktur. Bunun için
yönetici veya uzman olarak maaş alması caizdir.
ORGAN NAKLİ CAİZ MİDİR?
Organ nakli mes'elesi bir çok yönüyle yeni bir mes'ele olmakla
beraber, bazı yönleriyle de eskiden beri bilinmekte ve Islâm Fıkıhçıları
tarafından bu yönüyle ele alınmış bulunmaktadır. Konu açısından en önemli nokta
elbette insanın değeri ve konumu mes'elesidir. Herhangi bir makine gibi insanın
bir parçasını söküp diğerine takma, ya da beğenmeyip değiştirme, herhalde onun
"keramet"ine nakîsa getirmediği ölçüde yapılabilmeli, ya da
yapılamamalıdır. Yahut bir başka deyişle, bir organ nakli ameliyatı yapılırken
bilimsellik putunu tatmin amacıyla, yapılanın doğru olup olmadığına bakmadan,
insanın neler yapabileceğini değil, insana neler yapılabileceğini hesap etmek
gerekir. Bu girişten sonra: Islâm'da Allah'ın yarattığı en değerli varlığın
insan olduğunu, onun "zübde-i âlem" bulunduğunu, diğer her şeyin onun
için yaratıldığını, ayet-i kerimeler de, hadis-i şerifler de, bunlara bağlı
olarak Islâm uleması da enine boyuna açıklamıştır. Insanın genel anlamda
üstünlüğü ve kerameti yanında; şekil güzelliği, yer yüzünde Allah'ın halifesi
olması, ilimle şeref kazanması, meleklerin ona secde etmesinin istenmesi,
yiyecegi ve içecegi şeyler bakımından üstünlüğü.. gibi yönleriyle onun varlık
aleminin odak noktası olduğu bildirilmiş, canının korunması, dinin ana
hedeflerinden (maslahat) sayılmış, hayatî uzuvlarına tecavüz dahi canına
tecavüz kabul edilmiş, haksız yere bir insanın öldürülmesi bütün insanların
öldürülmesi, ölümden kurtarılması da bütün insanların diriltilmesi gibi
görülmüştür. Hatta Rasulüllah (sav), "Bir kardeşine silâh çekene melekler
lanet eder"(Müsned, N/256, 505) buyurarak onu korkutmanın dahi ne büyük
günah olduğuna işaret etmiştir. Insanlara kendilerini tehlikeye atmamaları
emredilmiş, hastalıklara çare ve tedavi aranması istenmiştir. Bu yüzden Islâm
alimleri insanın tek tek uzuvlarının dahi mal kabul edilemeyecekleri için
satılamayacağını, eşya gibi kullanılamayacağını, bağışlama yetkisinin bile
insanın elinde olmadığını hükme bağlamışlardır. Hatta ikrah (ölümle tehdit)
durumuyla karşılaşan birisi, öldürülme endişesiyle başkasının, değil canına,
bir uzvuna dahi tecavüzde bulunamaz. Tek tek her insan mükerremdir. Bu
hükümlerden bir insan olarak kâfirler dahi ayrı tutulmaz. Birinin hatırına
diğerinin kerametine halel getirilemez. Hatta açlıktan ölme durumunda olan
birisi, başka insanın etini yiyemeyeceği gibi, Şafiîlerden çok azı dışında
bütün Islâm hukukçularına göre, kendinin bir uzvunu da kesip yiyemez. Çünkü
insân kendisinin maliki değildir. Ayrıca bu onun tamamen ya da kısmen
satılamamasının da bir sebebidir. Çünkü satılan şeyin mülk olması gerekir.
Insanın bu değer ve şerefi ölmekle de kaybolmaz. Onun için Rasulüllah Efendimiz
(sav), "ölünün kemiğini kırmak, onu diri iken kırmak gibidir"
(Muvatta, Cenâiz 45; Ebu Davud, Cenaiz 60; Ibn Mâce, Cenâiz 63; Müsned,
VI658,100) buyurur. Buna göre doktorların sahipsiz cenazeler üzerinde
yaptıkları deneyler, kadavra vs. ye cevaz bulmak mümkün değildir.
Bütün bu ve benzeri sebeplerden ötürü bir insandan bir başkasına
herhangi bir uzuv aktarılamayacağını, diğeri zaruret içerisinde de olsa bunun
caiz olamayacağını fıkıhçılar çeşitli ifadelerle ve hemen hemen ittifakla
söylemişlerdir.(Nevevî, el-Mecü'1, IX/45; Mugni'l-Muhtâc, VNI/163;
Mecmâ'ul-Emtiur, N/528) Insanın kendi vücudundan kopan bir parçasının yerine
takılmasına ise caiz demişlerdir. Delil olarak Rasûlüllah Efendimiz (sav)'in
Bedir harbinde gözü çıkan Katâde'nin gözünü kendi elleriyle yerine iade etmesini
göstermişlerdir.(Zaman 19.2.87 (Dr. Muhammed Zeynelabidin Tarih'in doktora
tezinden)) Yapay organlar ve domuz dışındaki kemik vs. lerini bu gaye ile
kullanmakta da sakınca olmadığını söylemişlerdir.(Abdüsselam, Naki ve Ziraati
A'zâil-Insan;125) Yenilerde de bu görüşleri savunan fıkıhçılar tedavinin bu
yöne kaydırılması gerektiğini, insandaki rahatsızlıklar için başka insanları
kullanmanın, İslam'ın "zarara zararla mukabele edilmez" esasına ters
düştüğünü ve tıbbın şu anda ulaştığı noktanın sanki son aşama gibi görülüp,
başka hal çareleri arama kapısını kapayacağını, dolayısıyla buna cevaz vermenin
aslında meşru yoldan ilmin ilerlemesine de engel teşkil edeceğini
söylemişlerdir. En ihtiyatli görülen bu izaha göre: Insanın tek hedefi, nasıl
olursa olsun yaşamak değil, ne kadar yaşarsa yaşasın bir gün nasılsa ayrılacağı
bu dünyadan, asıl dünyasını kazanarak ayrılmaktır. Halbuki, insanları bir
makine gibi parçalarına ayırıp, diğerine monte etmek isteyen mantalite bunu,
insana olan saygısından değil, her türlü gücün üstünde olan bilme merakını
tatmin ve dünyayı ölümsüzleştirmek için yapmaktadır. Bu yüzden yetişilemeyip
ölenlerin artık işi bitmiştir. Hiç olmazsa işe yarar parçaları bir başkasına
takılmalıdır. Böylece belki onu ölümsüzleştirmek mümkün olabilir. Çünkü ölüm
(ona göre) safi kayıp ve herşeyin bitmesi demektir. Iki-üç ay önce Mısır'da
basılan ve Dr. Abdüsselam'a ait olan konuyla ilgili bir kitapta bu ihtiyatli
görüşü benimsemiş görülmektedir.
Ama geçtiğimiz yıl yine Mısır'da tartışılıp kabul edilen doktora
tezinde Dr. Muhammed Zeynelabidin ise bazı şartlarla, organ naklini caiz
görmekte ve bunları: Zaruretin bulunması, iki zarardan hafif olanının alınması
diye özetlemektedir. Bizce ancak adil tabiplerin de katılacağı bir heyet
icmaının halledebileceği bu mes'elede son söz henüz söylenmemiştir. Ancak caiz
olmadığını savunan görüşün delilleri daha güçlü, daha ihtiyatli daha insanî
görülmektedir.
ORGAN NAKLİ VE İSLAM:
Organ naklı mes'elesinin henüz yirmi-otuz yıllık bir ömrü var. Bu
bir bakıma çok kısa bir zaman dilimi, bir bakıma da bu mes'ele ile beraber
doğan bir çocuğun şartlarının bulunduğu bir ortamda nemalanmış olması halinde
müctehid olabileceği ve onu ve benzeri bir çok mes'eleyi halledebileceği kadar
uzun bir süre... Ama teoride böyle olsa da bütün kompleks bir mes'ele, böyle
karışık bir zamanda ancak "heyet ictihadı" ile hükme bağlanabilir.
Çünkü mes'elenin; biyolojiyi, tıbbı, ahlâkı, hukuku, akideyi vb. ilgilendiren
yönleri vardır. Şöyle ki:
1. Hangi organ kişinin hayatiyetinde ne derece fonksiyona
sahiptir? Doku uyumu ve nakil başarısı açısından bu operasyonların başarı, ya
da kâr ve zarar oranı nedir? Bir insanı oluşturan canlı hücrelerle diğer
insanınkiler birbirine ne ölçüde benzer?
2. Ölen bir insanın teorik olarak bütün uzuvlarının bâşkalarına
dağıtılması halinde o insan yakınlarına göre ne derece onlarındır? Ölüye
ihtiramın sınırı nedir? Diğer yönden, önemli bir organını başkasından alarak
yaşayan birisi kendi yakınları için ne derece kendisidir? Elinin nakil olduğunu
düşünürsek; çocuğunu okşarken, hanımına dokunurken ne ölçüde bir baba ve bir
koca olarak davranabilir, ya da karşısındaki tarafından öyle algılanabilir?
Organ naklinin sınırı ne olmalıdır? Aynı mülâhazalarla (eğer bağışlanırsak)
faraza, kendisine başkasının "zekeri" nakledilen kocanınhanımı
karşısındaki durumu; ya da meselâ rahmi nakil olan bir kadının kocası ve çocuğu
karşısındaki durumu ne olacaktır?
3. Böyle bir babadan olacağı varsayılan çocuğun nesebi şaibeli
olacak mıdır? Vefat eden ve uzuv alınacak olan tarafın ölümü nasıl tespit
edilecektir? Bu, tıbba mı yoksa hukuka mı havale edilecektir? Lütfi DOĞAN
hocamızın da değindikleri gibi, komaya giren ve doktarlarca yaşamasından ümit
kesildiği için kalbi, böbregi vb. alınmasına karar verilen ama haddizatında
ölmeyen bir kimsenin, o sırada doğacak, ölecek ya da bir başkasıyla
nikahlanacak eşi ve yakınlarıyla aralarında ne gibi veraset ve sihriyyet problemleri
doğacaktır? Faraza kendisine Babasının eli takılan (aksi de düşünülebilir)
çocuğun zevciyet ilişkilerindeki ten teması, "hurmet-i masahara"ya
yol açacak mıdır. Nakledilecek organ için kimin yetkisine başvurulacaktır?
Ölmeden önceki kendi beyanına mı? Velilerin mi? O ya da öbürleri bu yetkiye
sahip midir?
Milyonlarca insanı ve bir o kadar da başka canlıyı bir anda
öldürmenin tekniğini üreten teknolojinin, hasta bir insanın kısa bir süre daha
yaşamasını bu yolla sağlamaya çalışması insanî bir çaba mı yoksa öbür dünyaya
inanmamanın ve burada ebedî kalma çırpınışlarının tezahürü mü? Bu yılın
başlarında Ingiltere'de yaşanan "böbrek satışı skandali" ve yine kısa
bir süre önce Afrika'dan organları alınmak üzere Amerika'ya götürülen çocuklar
olayı, çok daha büyük boyutlarda tezahürlerle insanlık önüne çıkmayacak mı?
(1990 başları)
4. Hasrın cismanî olduğunu söyleyen ehli sünnet ulemasına göre
nakledilen bir organ, meselâ kalb, tekrar dirilmede kimin organı olarak
dirilecek? Mü'minden kâfire, kâfirden mü'mine organ nakli yapılabilecek mi?
Diyelim bir kâfirin kalbinin mü'mine takılması onun imanına etki edebilecek mi?
Ya da bir mü'minin hayatî bir organının bir kâfire takılması iman açısından
caiz görülecek mi? Görülürse Akaid kitaplarımızda yer alan "kâfirin
ömrünün uzun olmasına duâ edilmez" ve benzeri hükümler yeniden ele mi
alınacak?
Bu ve benzeri ihtimallerin bir kısmı elbette çok teferruattır,
hatta gülünç de görülebilir. Ama yine de düşünülüp bir heyetçe karara
bağlanmaları gerekir. Bu ihtimallerin hepsine müsbet sonuç göstermek de organ
naklinin cevazı için elbette şart değildir.
Bütün bu noktaları ve -bilebildiğimiz kadarıyla nasları göz önünde
bulundurduğumuzda olur ya da olmaz sonucuna varmadan ve sırf o sonuca varma
yolunda olanlara fikri katkıda bulunmak gayesi ile şu bulgulardan söz
edebiliriz:
l. Organ nakli ve aynı kategorideki operasyonlar hakkında açık
(ibaresi, işareti, delaleti ve iktizasiyla bilgi veren) nas bilinmemektedir. Bu
da bu mes'elenin -en menfî ihtimalı alınsa bile- dinin temel esaslarını
zedelemeyeceğini gösterir (mi?). Yine aynı itibarla Hanefîlerin
"istihsan"ını ya da Malikîlerin "masalih-i mürsele"sini
ilgilendirdiğinden maslahata uygun olan uygulamayı tespit, sözkonusu heyet için
zor olmayacaktır.
2. "Ölünün kemiğini kırmak, günahta canlısını kırmak
gibidir", diğer bir rivayette "... canlı iken kırmak
gibidir"(Muvatta, Cenâiz 45; Ebu Davud, Cenâiz 45; Ebu Davud, Cenâiz 60;
Ibn Mâce, Cenaiz 63; Müsned, VI/ 58,100,105,169, 200, 264. (Bazı rivayetlerde
"mü'minin" ya da "müslimin" kemiğini, denmektedir))
anlamındaki hadis-i şerif, hiç bir surette organ naklinin olamayacağını
göstermez. Çünkü çeşitli ameliyatların yapılabileceğini, kangren olmuş bir
uzvun kesilebileceğini kabul etmeyen yoktur.
3. Fıkıh kitaplarımızda değişik mes'eleler için sarfedilen bazı
ibareler konuya müsbet bazan da menfî yönde ışık tutar gibidir. Meselâ:
a. Başkasının olan bir malı yutan birisinin; bunun ödeneceği
terikesi, ya da ödeyecek birisi bulunmaması halinde karnı yarılıp o mal
çıkarılabilir.(Ibn Abidîn, NI/246)
b. Malıkîler ve Hanbelîler, yukarıda geçen hadise dayanarak ölen
hamile bir kadının çocuğunu almak için karnının yarılamayacağını söylerler.
Çünkü böyle bir çocuk adeten yaşamaz. Kesin olan bir saygına (hurmete) mevhum
(olabilmesi vehimden ibaret) bir işi sebebiyle saygısızlık edilemez. Şafiîler
ise hem bunun için hem de yuttugu mal için karnının yarılabileceğini
söylerler.(Vehbe, NI/521. (3) agk.) Malıkîlerin; ölümünden önce başkasına ait
çok bir malı (zekat nisabi), kaybından korkma ya da bir özür sebebiyle yutanın
karnının yarılabileceğini, hatta bunu mirasçıları ondan mahrum etmek için
yutmuşsa az da olsa yarılacağını düşünürsek(3), hamile ile alâkalı hükmün
illetinin (dayanağının) kesin bilememe olduğunu anlarız. Eğer durum bugün bunun
aksine ise hükmün de değişecegi ortaya çıkar.
c. Aç kalan bir insan, kanı masum bir insandan başka yiyecek bir
şey bulamazsa, o mü'min olsun, kâfir olsun, onu öldürmesi, ya da bir organını
telef etmesi helâl olmaz. Çünkü o da onun gibi bir insandır. Binaenaleyh,
kendini yaşatmak için onu imha edemez. Bunda ihtilaf yoktur (Bu ifade bu konuda
icmain bulunduğunu ve canlıdan canlıya organ naklinin caiz olamayacağını
gösterir). Bulduğu kişi harbî ve mürted gibi kanı helâl birisi ise bazılarına
(kâdi) göre öldürüp yiyebilir. Çünkü öldürülmesi helâldir. Şafiî
"ashap" fıkıhçılar da bu görüştedir. Çünkü onun saygınlıgı yoktur ve
yabaniler hükmündedir... Eğer masum birini ölmüş olarak bulursa Hanbelî
"ashab" fıkıhçılara göre yenmesi helâl olmaz, Imam Şafiî ve bazı
Hanefilere göre helal olur. Evla olan da budur. Çünkü dirinin saygınlığı daha
büyüktür. (Hükümde birbirine denk görülemezler) (Ibn Kudâme, el-Mugni,
VNI/601-602.). (Bu sonuncuların görüşüne göre ölümle karşı karşıya olan birisi
bir ölüden organ alabilir).
d. Hanbelîlere göre, yiyecek birşey bulamayıp zor durumda kalan
kimsenin, kendi bazı organlarını yemesi caiz değildir. Çünkü bir organını
kesmesi belki de onun ölümüne sebep olur ve kendini öldürmüs sayılır.(age.
VNI/601) Ama "el-Minhâc" da Nevevî'ye göre, daha sahih (esah) olan,
hepsini değil ama organının bir kısmını kesmesinin caiz olmasıdır ve bunun iki
şartı vardır:
l. Meyte ve benzerinin bulunamayışı. 2. Kesmedeki tehlike, yemeyi
terketmedeki tehlikeden az olması. Tehlike eşit, ya da kesmeden daha fazla
olursa kesinlikle haram olur. Ama insanın aynı durumda olan başkaları için
organlarını kesmesi de kesinlikle caiz değildir. Çünkü bu, tamamı kurtarmak
parçayı feda etmek gibi değildir.(Sirbînî, Mugni'l-Uhtâc, I/190; Vehbe, I/577)
e. Şafiîlere göre insanın kırılan kemiği, temizi bulunamadığı için
pis bir madde ile bağlanırsa sahibi mazurdur ve zaruretten ötürü namazı
sahihtir, onu çıkarması gerekmez.(Sirbînî, age I6190-191). Eğer isin ehli
(uzman doktorlar), insan eti ancak köpek gibi bir şeyin kemiği ile bağlanırsa
çabuk tutar derse bu, Esnevî'nin de dediği gibi, özür sayılır. Bağlamasının
haramlığı ve çıkarmasının gerekip gerekmeyeceği konularında kendi dışındaki bir
insanın (ifadeye göre mü'min olsun kâfir olsun) kemiği (vs.'si) de pis olan
kemik hükmündedir. Bu ifadenin zahirine bakılırsa muhterem olan insanla olmayan
arasında da bir fark yoktur.(Sirbînî, age I6190-191)
f. Gazalî aç kalan insanların, ölmemek için içlerinden birini
yemelerinin "garip mürsel bir maslahat" olduğunu, binanaleyh, caiz
olmayacağını söyler.(Bûtî, Davâbitu'1-Maslaha (Sifâu'1-Galîl'den), 222)
Sonuç: 1. Bu fıkıh ibarelerini naslar gibi bağlayıcı saymak
zorunda olunmadığı gibi, bütünüyle gözardı etmek de mümkün değildir. Özellikle
Ibn Kudâme'nin "ihtilaf yoktur" dediği mes'ele canlıdan canlıya organ
naklinin olamayacağını göstermesi açısından önemlidir.
2. Organ naklinin bir kalemde caiz olduğunu söylemek, aynı zamanda
alternatif çarelerin de önünü tıkamak ve insanî gibi görülen bir uygulamanın,
daha insanî olana engel olması anlamına gelebilir. Nitekim yakınlarda
dinlediğim bir radyo haberine göre ABD'inde kadavra görevi üstlenecek yapay bir
vücut geliştirilmiştir.
OTOBÜSTE NAMAZ
Genellikle otobüslerle yolculuk yapıyoruz. Vakit namazları içi
bazısı duruyor, bazısı durmuyor. Biz durup kılmak istersek yolculardan itiraz
edenler oluyor. Bu durumda namazlarımızı nasıl kılmalıyız?
Fıkıh kitaplarımızda "Binek (hayvan) üzerinde Namaz"
diye bir başlıkvardır ve mes'elenin esası bu başlıkaltında incelenir.
Özetlemeye çalışırsak şunları söyleyebiliriz:
Seferde binek üzerinde nafile namaz kilinabileceğine mezhepler
ittifak halindedir. Çünkü Resûlüllah Efendimiz kendileri binek üzerinde nafile
namaz kılmışlar ve ashabına da kılmalarını emretmişlerdir. Bununla ilgili
rivayetler fıkıh kitaplarımızın âz sonra çeşitli vesilelerle atıfta
bulunacağımız yerlerinde bolca bulunmaktadır. Bu meyanda Kenzü'1- Ummâl konuyla
ilgili onüç kadar rivayeti bir araya getirmiştir.(el-Hindî, Kenzü'1-ûmmâl,
VNI/38S-87) Bütün bu rivayetleri ve belki de daha başkalarını bir arada değerlendiren
fıkıhçılarımız şu sonuçlara varmışlardır:
Şehir dışına çıktıktan sonra, sefer süresinden daha kısa bir yolda
olsa dahi (en az diyenler bunu bir mile kadar indirir)(bk. E1-Inâye (F.Kadir
ile birlikte), I/463) nafile namazlarını, bineği üzerinde, ima ederek
kılabilir. Imayı, ruküda biraz, secdede daha fazla eğilmek suretiyle yapar.
Çünkü nafileler için belli bir zaman yoktur. Nafile kılmak için bineğinden
inmesini söylemek, nafile kılma azmini kırabilir ve yolculuğuna engel
olabilir.(Serahsî, I/350) Binek üzerinde nafile kılmakla hiç bir zarar etmiş olmaz.
Halbuki, kılarken sırf dilini koruması, kendini vesveseden ve kötü duygulardan
muhafaza etmesi bile bir kazançtır.(Serahsî, I/349) Bu mûlâhazalarla nafilenin
binek üzerinde her halükarda kılınabileceğine cevaz verilmiştir. Ne tarafa
dönebilirse kıblesi o taraftır. Bineği üzerindeki pislik de ekseriyete göre
namaza mani değildir.(Fethiu l-Kadîr, I/467) Atların çektigi araba da binek
gibidir.(agy) Böyle nafile bir namaza yerde başlayıp bineğinde devam etmek
namazı bozar ama, binekte başlayıp yerde bitirmek bozmaz.(Serahsi I/251; bu
hüküm için gösterilen sebep ilginçtir. Hayvana binmek "amel-i yesîr=fazla
bir iş", inmek ise "amel-i yesir=az bir iş" sayılmıştır. Buna
göre günümüzde otobüslere inip binmeyi buna kıyaslama imkanı yoktur. Ya da
binme halinde "kuvvetli zayıfâ" inme halinde ise "zayıf
kuvvetliye" bina edilmiş olur. Ki, caiz olan ikincisidir denmiştir.)
Mes'ele kıyasa muhalif bir mesele olduğu ve böyle durumlarda ona başkası kıyas
edilemeyeceği için Imam Azam'a göre binek üzerinde iken şehir içinde nafile
kılamaz. Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre kılabilir ancak Muhammed bunun mekruh
olacağını söyler.(Serahsî, I/250) Imam Azam vitiri de binek üzerinde
kılamayacağını söylerken bu iki imam onu da kılabileceği görüşündedirler. Çünkü
Resulüllah'ta bu uygulamanın örneği vardır.(Serahsî, I/25:-251) Kenzü'l-Ummâl
da bu doğrultuda Abdurrezzâk ve Ibn Ebi Şeybe'den iki rivayet
nakleder.(Kenzül-Ummâl, VNI/386)
Farzlara gelince: Genellikle fıkıhçılarımızın, özellikle de Hanefi
fıkıhçılarının görüşü şudur: Sefer süresi yolda dahi olsa kişi, farz namazları,
özrü (zaruret) olmaksızın binek üzerinde kılamaz. Çünkü farzların belli
vakitleri vardır. O vakitlerde biraz durup namazı kılmak zor değildir. Arkadaşı
varsa onlar da zaten ona destek olacak ve beraberinde kılacaklardır.(Serahsî,
I/250; Ibn Hümâm, I/463; Ayrıca bk: Ali el-Kârî, Irsâdü's-Sâri, 41) Cabir b.
Abdillah hadisinde: "Resulüllah (sav) bineği üzerinde iken, kendisini ne
tarafa çevirirse o tarafa doğru nafile kılardı. Farz kılmak istediğinde ise
bineğinden iner ve kıbleye dönerek kılardı."(el-Hindî, kenzü'1-Ummal,
VNI/385) denmektedir. Vitir için indigi rivayeti de vardır.(Serahsî, I/249)
Sonra, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, binek üzerinde nafilenin kılınması
kıyasa rağmen nas ile sabittir. Öyleyse farz ona kıyas edilemez, netice itibari
ile de zaruret (özür) bulunmadan binek üzerinde kılınamaz. Burada, eskilerin
binek dedikleri ile, günümüzdeki ulaşım vasıtaları arasında bu konularda fark
olmadığını da söyledikten sonra bu mesele için nelerin özür kabul edildiğini
görelim: Yol arkadaşlarının inip kendisini beklememesi, inmesi halinde hırsız,
yırtıcı hayvan, düşman korkusu bulunması, ortalığın yağmur ve çamur olması,
ihtiyar olup, inip binmede yardımcısının bulunmaması, bineğinin huysuz
olması... vb. şeyler özür olarak görülmüş ve böyle durumlarda farzların da
binek üzerinde (otobüste) kılınabileceği söylenmiştir.(Serahsî agk.; Ibn Hümâm,
agk.; el-Hindî Ibn Asakir'den Rasulüllah (sav)'in çok çamurlu bir hengamda bir
merkep üzerinde farz kıldığını nakleder. VNI/387) Buna göre namaz vakitlerinde
durmayan bir otobüs yolcusu koltugunda ima ile farzlarını kılabilecek ve bu,
şehir dışı için bir ruhsat olmuş olacaktır. Ima ederken ön koltuga secde etme
yerine, dönebildiği kadar kıbleye dönüp, rükü için biraz, secde için ise biraz
daha fazla eğilerek kılacaktır. Oturduğu koltugun pis olması zarar vermez. Ama
yolcu işin fetvasından önce azimeti deneyecek, şöförü güzellikle iknaya
çalışacak, gerekirse yolculardan da destek arayacak, duraklarda namaz
kılmayanları huzursuz edecek şekilde geç kalmayacak, diğerlerini namazdan ve
namaz kılandan nefret ettirmeyecektir. Böyle bir endişe söz konusu ise bütün
sünnetleri bırakıp sadece farzları kılacaktır. Ama şöföre hatırlatma işini her
seferinde yapacak ve gerekirse tutumunu, ilerideki yolculuklarında firma seçimi
için ölçü alacağını sezdirecek, ama kesinlikle çekişmeye ve tartışmaya
girmeyecektir. Güzel bir ikazı nazarı itibara almayan şöför, huysuz bineğe
fevkalade kıyas edilir ve bu, farzı arabada kılmak için bir özür sayılabilir.
(Allah u a'lem).
ÖFKE İLE BOŞAMAK
Bir Müslüman karısına kızdığında "babanın evine git!"
dese ve kalbinden bir şey düşünmeden bu sözü değişik zamanlarda üç defa
tekrarlamış olsa durum ne olur?
Bize boşamanın Islâm Hukukundaki durumu sorulduğu için ona göre
anlatmaya çalışacak ve başkalarının da bilgilenebileceği mülâhazasi ile
meseleyi özetlemeyi deneyecegiz.
Islâmda karı ile kocanın birbirlerine üç itibarî bağla bağlıdırlar
ve bu bağları koparma (boşama) yetkisi -bunu kendi isteği ile karısına
vermemişse- erkeğe aittir. Her nasılsa boşanma gerektiğinde erkek bu bağları
sözle de koparabilir ve aslolan (sünnî) bunları, cinsel ilişkide bulunulmamış
üç ayrı temizlik içerisinde koparmak (boşamak) olmakla beraber, bid'at ve günah
olsa dahî bir defada koparabilir. (Bunların niçini ve felsefesi sorulmadığından
ona temas etmiyoruz.) Imdi erkek bu boşama yetkisini "sarıh" (açık)
ve "kinaye" (üstü kapalı) olmak üzere iki tür beyanla kullanabilir.
Arapça'daki "talâk" kelimesi ve Türkçe'deki "boşama"
kelimesi bu konudaki açık ifadedir. Buna göre birisi karısına "sen
boşsun"; "boş ol" "seni boşadım" gibi bu kökten
türemiş bir irade beyanı kullanırsa, bununla neye niyyet etmiş olursa olsun,
dış anlamı ile bu boşamadır, kocaya niyyeti sorulmaz. Ama aslında o, "sen
boşsun" derken, aklın yoktur, hamile,değilsin, midende bir şey yok gibi
birşeyi kastetmiş de olabilir. Bu durumda karısı kendisinden gerçekte
(diyaneten, Allah indinde) boş değildir. Ama iş mahkemeye intikal ederse
mahkeme açık bir beyanın bulunduğu böyle bir olayda kapalı olan niyyete itibar
etmez. Ve ispatlanması halinde boşanmalarına karar verir. Buna da meselenin kazâî
yönü (kazaen) denir.
Böyle açık bir ifade ile kullanılan "talâk" ya-da
"boşama" o söz ile koca bir talâkı kastetmişse karısı bir ric'îi
talâkla, üç talâkı kastetmişse üç talâkla boş olur; ikiyi kastetmiş olması
halinde de bir ric'î talâkla boşanır. Çünkü bu sözün ikiye ihtimalı yoktur.
Kayıtlanmamış boşama bir boşama demektir. Bu da ya bir tek olur veya bir bütün
olur. Tesbiti için boşayanın niyyetine bakılır. "Ric'î talâk" yeni
bir nikâha ihtiyâç olmadan erkeğin karısına dönebileceği talâktır. Açık (sarıh)
ifadelerle bir ya da iki talâk verilmesi "ric'î" sayılır ve kaç talâk
kalmışsa o kadar bağla koca karısına iddet süresi içerisinde istediği zaman
dönebilir. Bu durumda kadının dönüşü kabul etmeme hakkıyoktur. Böyle açık
(sarıh) boşama ifadeleriyle olan boşama, bir defada ya da ayrı ayrı üçe
ulaşınca, kadın kocasından tamamen kopar (bâin talâk) ve normal şartlarda bir
başka evlilik daha yaşamadıkça kocâsına ya da kocası, ona dönemez. Bu talâka
"büyük kopma" anlamında, "beynûnet-i kübrâ" adı verilir.
Kadına, az önce sözünü ettiğimiz gibi; bir "ric'î" talâk verilmesi ve
iddet süresi içerisinde koca tarafından dönülmemesi (ric'at, yani müracaat
edilmemesi) halinde, ric'î talâk bâin'e dönüşür ve artık yeni bir nikâh ve
kadının rızası olmadan erkeğin dönebilme hakkı kalmaz. Buna da "küçük
kopma" anlamında "beynûnet-i sugra" adı verilir. Üstü kapalı
(kinayeli) boşama ifadelerine gelince, boşama ya da başka şeylere de ihtimalli
bulunan ifadelerdir: "say bakalım!", "Rahmini ibra et", "sen
bir teksin" gibi ifadelerle koca boşamayı kastetmişse, bir tek ric'î talâk
olmuş olur. Çünkü bunlar tam kopmuş olmayı (beynûneti) açıkça anlatmayan
kelimelerdir. Bunlarla olan talâkın ric'î olması bu yüzdendir. Bu üç ifadenin
dışındaki kapalı ifadelerle talâk kastedilirse bâin talâk vakî olur. Bu ifadeler
de; "sen kesin kopmuşsun, haramsın, ayrısın, yuların elindedir, kendi
başına buyruksun, sülâlenin yanına!, Babanın evine git! Defol..:" gibi
beyanlardır. Ister bir öncekiler, ister bunlar olsun, bunlarla ancak talâka
niyyet edilmiş olursa talâk vâki olur. Bu sonuncularla bir talâka niyyet
etmişse bir, üçe niyyet etmişse üç bâin talâk vâki olur. Yani bunlarla boşanan
kadına koca yeni bir nikâh ve kadının rızası olmadan dönemez.
Bütün bunlar oldukça girift olan talâk meselelerinin bir özetinden
ibarettir. Buna göre birinci soruda açık (sarıh) ifade ile karısına üç defa,
hem de aynı anda "boş ol" demiş. Bu kişi, bir müftiye ya da hakime
basvurmuş olsaydı ona sorulurdu: Ikinci ve üçüncü kez "boş ol" derken
ayrı ayrı yani ikinci ve üçüncü talâka mı niyyet ettin, yoksa bunu, birinci
defa "boş ol" sözünü tasdik ve te'kid için mi söyledin? Her bir
defasında ayrı bir talâka niyyet etmiş ise, Hanefi Mezhebine göre kadın bir
başka koca ile evlenmedikçe ona dönemez. Ancak böyle durumlarda başka
mezheplerden yararlanmak Câiz olduğundan, bu kişiye nikâhı ile ilgili daha bir
dizi sorular sorulur ve varsa diğer mezheplerden bir çıkış kapısı bulunur. Yok,
eğer ikinci ve üçüncü sözleriyle birinci sözünü te'kid, takviye ve vurgulamayı
kastetmişse karısını bir ric'î talâkla boşamış olur ve iddet süresi dolmadan
doğrudan doğruya, dolduktan sonra ise bir yeni bir nikâh ve kadının rızası ile
ona dönebilir. Fetva sorulan kişi, birinci sözündeki niyyetine bakmaz, çünkü
"o boşama" anlamında açık bir ifadedir. Ikinci sorudaki, kapalı
(kinâye) ifade kullanmış ve kalbinde boşamayı kastetmediğini söylemiştir. Buna
müftü, hiçbir şeyin gerekmediğini söyler. Ancak müftüye değil de hakime gitmiş
olsaydı hakim, bu sözü hangi münasebetle söylediğini sorar ve eğer karı koca
kavgalaşırken ya da aralarında nikâh meselesini konuşurken söylediğini tesbit
ederse, böyle bir durumda bu sözün başka bir maksatla söylenemeyeceğine
hükmederek yine bâin bir talâkla karar verirdi. Gerçi haddi zatında bu,
söyleyenin niyyetine bağlı bir sözdür.Bu sözle talâkı kastetmiş olması halinde,
ilk söylediğinde karısı kendisinden boşanır. Artık ona nikâhsız denemez.
Ikinciyi iddet süresi içinde söylemişse ikinci defa, üçüncüyü de ikinciden sonra
iddet süresi içerisinde söylemişse üçüncü ve son defa boş olur. Birinciden
sonra bir iddet süresi (üç hayız) geçmişse, artık diğer sözlerinin bir anlamı
olmaz. Çünkü o tamamen yabancı bir kadındır.
BAZI YERLERDE ÖLEN KİMSENİN FOTOĞRAFI NAŞINA VE DOSTLARININ
GÖĞÜSLERİNE ASILIYOR. BÖYLE BİR ŞEY CAİZ MİDİR?
Ölen kimsenin fotoğrafını naaşa ve göğüsüne asmak kesinlikle caiz
değildir. Bu iş, körükörüne yabancıların taklidinden kaynaklanmaktadır. Zaten
dinen zaruret olmazsa, resim makbul sayılmaz.
ÖLENİN ELBİSESİ
Ölen bir kimsenin elbise ve diğer şahsi eşyasını vasiyeti
olmaksızın fakirlere vermek caiz midir?
Vârislerinin rızası olursa câizdir. Rızalarının olmadığı
biliniyorsa, ya da olmama ihtimalı varsa, câiz değildir. Ancak ölenin bu konuda
vasiyyeti varsa ve elbisesinin değeri; bıraktığı malın üçte birini aşmıyorsa,
varislerin rızasına bakılmaz ve vasiyyeti yerine getirilir.
ÖLMÜŞ OLAN KİMSEYİ ÖPMEK CAİZ MİDİR?
Ölmüş olan kimseyi öpmekte beis yoktur. Zira Hz. Peygamber /sav(
ruhunu Mevlasına teslim etmiş olan Osman bin Maz'un'u öptü.
Hz. Ebu Bekir es-Sıddık (ra) Refik-i A'laya intikal eden Hz.
Peygamberi iki gözleri arasından öpüp: "Ey Peygamber, ey seçkin insan!”
diyerek hasretini giderdi.
ÖLÜ GECELERİ
Günümüzde ölenin ardından okutulan "Kırk Hatmi" denen
birşey var. Bunun aslı nedir?
Islâmda ölünün kırkıncı ya da elli ikinci gecesi diye bir şey
yoktur. Bu tür inanışlar, müslümanların arasına başka bâtıl dinlerden girmiş
olmalıdır: Kur'ân-ı Kerim okunup sevabı ölüye gönderilebilir; bunun bir zamanı
ve mekânı yoktur.
ÖLÜLER HAYATTA OLANLARIN HALLERİNİ BİLİRLER Mİ?
Ölüler hayatta olan kimselerin yaptıklarını bilirler. Şayet iyi
amel işlerse sevinirler, kötü amel işlerse üzülürler. Peygamber (sav) bir
hadiste şöyle buyuruyor: "Amelleriniz, ölmüş akraba ve aşiretinize
gösterilir. Ameliniz iyi olursa sevinirler, iyi olmazsa "Allah'ım onları
hidayete erdirmeden ruhlarını alma” diyerek dua ederler".
ÖLÜLER ZİYARETLERİNE GELENLERİ TANIRLAR MI?
Ölüler ziyaretlerine gelenleri tanırlar. Bu hususta günler
arasında fark yoktur. İbni Ebi ed-Dünya'nın rivayet ettiği bir hadiste,
Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Herhangi bir kimse mü'min kardeşinin
ziyaretine gider ve kabri yanında oturursa mutlaka ondan hoşlanır ve selamını
alır”.
ÖLÜM DÖŞEĞİNDE BULUNAN KİMSENİN YANINDA YASİN-İ ŞERİF OKUNUR.
BUNUN ASLI VAR MIDIR?
Ölüm döşeğinde bulunan kimsenin yanında Yasin-i Şerif okumak
sünnettir. Peygamber (sav): "Ölülerinize Yasin okuyunuz” buyurmuştur. (Ebu
Davud ve İbn Hibban rivayet etmişlerdir). İbn Hibban: Ölülerinize Yasin
okuyunuz!” demekten maksat ölüm döşeğinde bulunan yani ölmek üzere olan kimseye
Yasin-i Şerif okuyunuz demektir, der. Yalnız İbn er-Rif'a hadisi te'vil etmeden
olduğu gibi kabul ediyor: "Yani ölmüş olan kimseler için Yasin-i Şerif
okuyunuz”.
Peygamber (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: "Ölüm
döşeğinde bulunan kimsenin yanında Yasin okunsa mutlaka Allah Teala ölümünü
kolaylaştırır”.
ÖLÜM HALİNDE AVRET
Kocasının ölmesi halinde, ölümünün ardından, karısının "bâin
talak"la boşanmış olmasını gerektiren bir durum bulunmamışsa, erkek
yıkayıcı bulunmaması durumunda karı kocasını yıkayabilir; ama aynı durumda,
koca karısını yıkayamaz. (Fetâvâ-yi Hindiyye, I/I25.)
ÖLÜM HASTASININ HİBEDE BULUNMA YETKİSİ.
Ölümle sonuçlanan ağır bir hastalığa yakalanan kimsenin kavlî
tasarrufları bazı kayıt ve şartlarla geçerli olur. Bu yüzden onlar kısmen
kısıtlı sayılırlar. Ezcümle; hasta iken yaptıkları vakıf, borç ikrarı ve hibe
gibi yükümlülük doğuran tasarrufları, ancak mallarının I/3 ünden geçerli olur.
Fazlası, vasiyette olduğu gibi tenkise tabi tutulur (es-Serahsî, XIII,101 vd.;
Ali Haydar, a.g.e, II, 736, 740; Mecelle, mad., 1595).
ÖLÜ İÇİN KUR'AN-I KERİM OKUNUR VE OKUTULUR. BUNUN ADI VAR MIDIR,
ÖLÜYE FAYDA VERİR Mİ?
Dua hayatta olan kimseye fayda verdiği gibi ölüye de fayda verir.
Bu husus, hem ayet, hem de hadis ile sabit olmuştur. Cenab-ı Hakk buyuruyor ki:
"Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla”.
Peygamber (sav) de şöyle buyuruyor: "Ademoğlu ölürse ameli kesilir, ancak
üç şey müstesna; devam eden sadaka, kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine
dua eden salih evlad”.
Fakat Kur'an-ı Kerim okumanın, ölüye fayda vereceğine dair bir
ayet veya hadis varid olmamıştır. Fukaha da, fayda verip vermeyeceği hususunda
ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafii (ra) ve birçok ulema: Ölüye Kur'an-ı Kerim-i
okumak hiçbir fayda vermez. Ne peygamberin zamanında, nesahabe devrinde ölü
için Kur'an-ı Kerim okunmamıştır, demişlerdir. Bazı ulemaya göre –duaya
kıyasla- Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmek ölüye fayda verir. İmam Muhammed (ra)
kabristanda Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmek mekruh değildir, demekle iktifa
etmiş. Fayda verir, vermez dememiştir. Fayda verir diyen Şafii'nin bazı
ashabına göre, ölünün ruhuna ithaf etmek üzere ücreetle Kur'an-ı Kerim'i
okutmak da caizdir. Fakat Hanefi mezhebi, Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmek ölüye
fayda verir demekle beraber onu ücret mukabılinde okutmayı kat'iyetle
yasaklamaktadır. Ücretle okuyan kimse vebale girdiği gibi, okutan da vebale
girer. Bugün maalesef bir çok kimse, Kur'an-ı Kerim'i süfli gayelerine basamak
yapıp ses san'atkarları gibi Allah'ın kelamını istismar ederek halkı
soyuyorlar. Muhammed b. Mübarek'in bu husustaki sözü en güzeldir:
"İnsanların en alçağı, dinlerini dünyalarına alet eden kimselerdir.”
ÖLÜNÜN HAFTASI, KIRKINCI, ELLİİKİNCİ... GECESİ:
Bu tür şeyler Islâm'da bulunmayan ve İslam'ın canlı dönemlerinde
uygulanmayan bid'at davranışlardır. Buna benzer bid'atler, hep dini hayatın ve
inançların zayıflamasıyla ortaya çıkar ve iki şeyi ispata yarar: Bir; demek ki
insanlar inançsız yaşayamazlar. Eğer Allah'ın gönderdiği gerçek dini öğrenip
ona uymazlarsa kendilerinin icat ettikleri Saçma dinleri uygularlar. Iki; dini
bütün ve A1lah'ın gönderdiği dini bilinçle yaşayan insanlar, bu tür bid'atlara
ihtiyaç duymazlar.
Ancak bazı işlerin ölüye yarar sağlayacağı ve bazı davranışların
sevabının onlara ulaşacağı da bir gerçektir. Âlimlerin çoğu meselâ; ölen birisi
için verilen sadakanın, şartlarına uygun olarak okunan Kur'ân-ı Kerîm'in,
yapılan duâların ona ulaşacağını söylemişlerdir. (bk. Nevevî, Fetâvâ 92; Ibn
Âbidîn, el-Ukâd l1/297.) Fakat ölenin mü'min olarak gitmiş olması, bunun
birinci şartıdır. Mü'min olarak ölmeyenler için yapılan bağış dileklerinin aslâ
kabul olunmayacağını, Allah (c.c.) Kur'ân'da haber vermektedir. (Tevbe (9) 80.)
Hattâ Kur'ân'ın bazı âyetlerini de olsa kabul etmeden ölen birisi için duâ
etmenin, duâ edeni de kâfir edeceğini söyleyenler vardır. Çünkü onun kâfir
olduğu, Allah'ın indirdiğini kabullenmemesiyle belli olmuştur. Allah ise kâfiri
bağışlamayacağını bildirmiştir. Buna rağmen onun bağışlanmasını istemek,
Allah'a karşı çıkmak sayılmış ve insanı küfre sokacağı bildirilmiştir.
Böyle belirli gecelerde toplanıp ölen için birşeyler yapmaktansa,
imkân bulunulan herhangi bir zamanda onun ruhuna göndermek üzere Kur'ân okumak,
onun için hayırlar yapmak. sadaka vermek gerekir.
ÖLÜNÜN KIRKINCI VEYA ELLİ İKİNCİ GECESİ MÜNASBETİYLE MERASİM
TERTİP EDİLİP SADAKA VERİLİR. İSLAM DİNİNDE BUNUN YERİ VAR MIDIR?
Ölünün kırkıncı ve elliikinci gecesi ile ilgili hiç bir şey varid
olmamıştır. Böyle geceler için özel merasim tertip etmek doğru değildir. Cahil
halkın uydurduğu bir bid'attır. Meyyit için dua ve tasadduk etmek her zaman
iyidir. Şu veya bu geceye tahsis edilmez.
ÖLÜNÜN NAMAZ, ORUÇ VE YEMİN GİBİ ŞEYLERİN MESULLİYETİNDEN
KURTULMASI İÇİN VERİLEN KEFFARET VE YAPILAN DEVİRİN DİNİMİZDEKİ YERİ NEDİR?
Keffaret, oruç tutmamak, namaz kılmamak ve yalan yere yemin etmek
gibi kusur ve cinayetlerin sorumluluğundan kurtulmak için muhtaç kimselere
verilmesi gereken maddi cezadır. Yemin ile oruç'un keffareti Kur'an-ı Kerim ve
ehadis-i Nebeviyye ile sabit olmuştur. İnkarına mahal yoktur. Bir kimse kaç
defa yalan yere yemin etmiş ise kendisi bizzat fidyesini vermeğe mecburdur.
İmkan bulamaz veya kusur işleyerek vermezse, malından verilmesi
için vasiyet etmesi gerekir. Yaşlılık veya müzmin hastalıktan dolayı oruç
tutmayan kimse yine hayatta iken keffaretini (fidyesini) vermeğe mecburdur.
Hayz ve nifas gibi bir ma'zeret veya kusurdan dolayı oruç tutmayan kadın da
orucunu kaza etmekle mükelleftir. Tutamayacak bir hale gelinceye kadar tutmamış
ise yine keffaretini bizzat verecektir. Aksi takdirde malından verilmesi için
vasiyet edecektir.
Namaz meselesine gelince:
Şafii mezhebinde Cumhur-u ulemaya göre, namaz için keffaret
yoktur.
Hanefi mezhebine göre ise, ölen kimse kılmadığı
namazlarınkeffaretinin verilmesini vasiyet etmiş ise her bir namaz için üç avuç
buğday veya kıymeti verilecektir. Yoksa, varisleri ölenin malından vermeye
mecbur değildir. Keffaretten maksat, ceza vermek olduğu gibi, muhtaçlara da
yardım sağlamaktır. Fakat maalesef son zamanlarda muhtaç kimselerin hakkının
kayb olmasına vesile olacak bir hile buldular. Cüz'i bir menfaat için Allah'ın
emri olan keffareti maksadından uzaklaştırdılar. Şöyle ki: Ölünün zimmetinde mesela
beşbin fidye varsa, yüz fidye gibi az bir şey ortaya getirilir. Ve İslam
dininin hiç bir surette kabul etmediği bir merasim yapılır. Ölünün velisi veya
vekili o yüz fidyeyi muhtaç birkaç kişiye verir, onlar da kabul ettikten sonra
velisi veya vekiline devrederler. Bu iş vacib olan fidye mikdarına ulaşıncaya
kadar tekrar edilir. Ve nihayet beş bin fidyenin işi yüz fidye ile hall edilmiş
olur. Halk arasında buna devir denir. Böyle usul caiz olsa idi zekat ve fitre
gibi bütün malı ibadetlerde aynı muameleye tabi tutulabilirdi, üçmilyon, dört
milyon zekatıbulunan bir zengin, onbin liralık gibi cüz'i bir para ile yakasını
kurtarabilirdi. O zaman keffaret, zekat ve fitre gibi müesseseler, maksadından
uzaklaşır ve yardımlaşma mefhumu da ortadan kalkmış olurdu.
Yalnız bazı alimler: Ölünün mirası olmazsa, keffaretini eda etmek
için varisi bir miktar ödünç alırve bugün yapılan merasim yapılırsa faydası
olabilir demişler. Bunu istismar edip fakir ve zengine şamil kılmak doğru
değildir.
ÖŞÜR
Ondalık; onda bir; toprak ürünlerinden veya diğer bazı
kazançlardan alınan bir tür vergi anlamında bir Islâm hukuku terimi;
vergilendirmede kullanılan ve müslüman vergi mükelleflerinden belirli sınıflar
için, mahsulden alınan onda veya yirmide bir oranındaki verginin adı.
Bu kelimenin, Asurluların altın veya ayn olarak aldıkları
"ışru-u" adlı vergiden veya Ibranice "ma'şer" denilen,
tapınak yahut krallara verilen onda bir oranındaki verginin adından geldiği
ileri sürülmüştür. Bu duruma göre öşür, etimoloji bakımından, İslam'ın
çıkışından önceki bazı toplumların vergi statüsünü ifade etmektedir. Islâm,
zekât yükümlülüğünü getirirken, bazı arazı mahsullerinden alınacak zekat
miktarını da belirlemiş ve buna "öşür" adını vermiştir. Öşür vergisi daha
sonra, mülk arazının bir çeşidine ad olmuş ve müslümanların elindeki öşre tâbi
arazıye "öşür arazısi" denilmiştir (Ali Şafak, Islâm Arazı Hukuku,
Istanbul 1977, s. 105).
Öşür vergisi Kitap, Sünnet ve Icmâ delillerine dayanır. Tahıl ve
meyvelerde zekâtın gerekli olduğu, Kur'an-ı Kerim'de ifade edilmektedir.
"Ey iman edenler, kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden
çıkardıklarımızdan sarfedin" (el-Bakara, 2/267). Ayetteki; Kazandığınız
şeylerden maksat ticaret malları olup, bunların zekâtı söz konusudur. Size
yerden çıkardığımız şeylerden maksat ise tarım ürünleri olup, bunların da öşrü
kastedilir (es-Serahsî, el-Mebsût, III, II). Başka bir ayette bazı ürünlerden
şöyle söz edilir: "Çardaklı ve çardaksız bağları, tatları çeşitli ekin ve
hurmaları, zeytin ve narı birbirine benzer ze benzemez şekilde yaratan O'dur.
Ürün verdiği zaman ürününden yiyin. Devşirildiği ve biçildiği gün de hakkını
verin" (el-En'âm, 6/141). Ibn Abbas (ö. 68/687) ve Enes b. Mâlik'e (ö.
91/717) göre buradaki "hak"tan maksat, farz olan zekât olup, bu da,
onda bir veya yirmide bir nisbetinde alınır.
Hadislerde şöyle buyurulur: "Toprağın bitirdiği mahsulde onda
bir zekat vardır" (es-Serahsî, a.g.e., III, 2).
"Nehirlerin ve yağmur sularının suladığı mahsullerde öşür
(onda bir); hayvanla sulanan mahsullerde yarım öşür (yirmide bir) vardır"
(Sahîh-i Müslim, terc. ve Şerh. A. Davudoğlu, Istanbul 1977, V, 280).
Öşür yükümlüsünün müslüman olması gerekir. Gayrı müslümlerden öşür
vergisi alınmaz. Mümeyyiz ve gayrı mümeyyiz küçüklerle akıl hastalarının
ürünleri de, arazı, öşür arazısi olunca öşre tabidir. Çünkü öşür bir ibadet
olmaktan çok, nimetin külfeti kabılinden sayılmıştır. Halbuki öşür dışındaki
diğer zekât yükümlülerinin âkıl ve bâliğ olmaları şarttır. Bu konuda ibadetle
yükümlü olmayanların zekâtla da yükümlü olmayacakları prensibi benimsenmiştir
(es-Serahsî, a.g.e., III, 4; Ibn Nüceym, el-Bahru'r-Râik, el-Matbaatül-Ilmiyye,
(t.y), II, 254).
Öşür, nimetin külfeti ve verimli toprağın ürünü üzerinden alınan
bir vergi olduğu için, Islâm devleti tarafından zorla alınıp mahalline
sarfedilebilir.
Öşür için toprağın öşür arazısi statüsünde bulunması gerekir. Hz.
Peygamber devrinde başlayıp giderek gelişen ve çeşitlenen arazı statüleri
şunlardır: Mülk, mîrî, vakıf, metruk ve ölü (mevât) arazı. Bunlardan mülk
arazı, mülkiyeti ve yararlanma hakkışahıslara ait olan arazıler olup, üçe
ayrılır:
a. Süknâ ve tetimme-i süknâ denilen yerler: Evler, arsalar, meskûn
mahaller, köy, kasaba ve şehir içindeki topraklardan ibarettir. Bunlar için
öşür vergisi söz konusu olmaz. Islâm devleti başka vergi koyabilir.
b. Harac arazısi: Fetih sırasında, gayrı müslim olan eski
sahiplerinin elinde bırakılan ve haraç vergisine tabi bulunan arazılerdir.
c. Öşür arazısi: Düşmanla, yapılan savaş neticesinde ele
geçirilerek gazıler arasında paylaştırılan arazılerle, isteyerek Islâm'ı kabul
eden toplum fertlerinin ellerinde bırakılan topraklardan ve müslümanlar
tarafından imar ve ihyâ edilen yerlerden ibarettir.
Öşür arazısinin menşei ve meydana geliş yılları:
a. Silah zoruyla fethedilip sahiplerinden zorla alınan ve
savaşçılara veya savaşa katılmayanlara dağıtılan topraklar. Buna Hayber
toprakları örnek verilebilir. Hz. Peygamber'in Hayber'i fethetmesi üzerine,
yahudilerle arazıler için ziraat ortakçılığı sözleşmesi yapılmış; Hz. Ömer
devrinde yahudiler bu bölgeden sürgün edilince, arazıler beytülmâle ve gazılere
intikal etmiştir (Ibn Hişam, es-Sîre, Mısır 1938, III, 255, 256).
b. Islâmı kendi istekleriyle kabul edenlerin ellerinde bırakılan
arazıler. Yemen ve Bahreyn toprakları gibi... Hz. Peygamber devrinde Yemen
halkı kendiliğinden Islâm'a girdiği için topraklarına dokunulmadı. Resulullah
(s.a.s) onlara dinlerini öğretmek üzere Ebû Musa (ö. 44/664) ve Muaz b. Cebel
(ö. 18/639)'i gönderdi ve dört çeşit üründen zekât alınmasını emretti. Bunlar;
buğday, arpa, kuru hurma ve kuru üzümdür (es-Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne,
Kahire 1368, I, 294).
c. Ölü (mevât) arazıden müslümanların ihyâ ettiği topraklar.
Sahipleri öşür arazısi üzerinde dilediği şekilde tasarruf
edebilirler. Alınıp satılması, kiralanması, rehin, hibe veya âriyet olarak
başkasına verilmesi mümkün ve caizdir. Öşür arazılerinden elde edilen mahsuller
öşre tabi olur (Ebû Yusuf, Kitabül-Harâc, Mısır 1352, s. 62, 63).
Hangi çeşit toprak ürünlerine öşür gerekir?
Ebû Hanîfe'ye göre toprağın bitirdiği her çeşit ürüne onda bir
veya insan eliyle sulama vb. masraf yapılmışsa yirmide bir zekât gerekir.
Tahıl, sebze, meyve gibi... Bu konudaki ayet ve hadisler umum (genellik)
bildirir. Ayette şöyle buyurulur: "Topraktan sizin için çıkardığımız
mahsulden (zekât) veriniz" (el-Bakara, 2/267). Hz. Peygamber de şöyle
buyurmuştur:
"Yağmur suyu ile sulanan yerden çıkan mahsulde öşür
vardır" (Buhârî, Zekât, 55; Müslim, Zekât, 8; Ebû Dâvud, Zekât, 5,12;
Tirmizî, Zekât,14).
Odun, kamış, ot ve saman gibi şeyler genellikle kendiliğinden
yetiştiği veya ziraattan maksat bunları ekip biçmek olmadığı için öşre tabi
bulunmazlar (es-Serahsî, el-Mebsût, III, 2). Ebû Hanîfe'nin her çeşit mahsulün
öşre tabi olduğu görüşü, Ibrahim en-Nehaî, Mücahid, Hammad, Imam Züfer ve Ömer
b. Abdülazîz'in benimsediği görüş olup, Ibn Abbas (r.anhümâ)'dan nakledilen bir
rivayete dayanır (A. Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Terc., V, 281).
Ebû Yusuf ve Imam Muhammed'e göre, özel bakım gerektirmeden,
bozulmaksızın bir yıl kalabilen ölçü veya tartı ile alınıp satılan mahsullerde
öşür gerekir. Ancak dayanıklı olmayan ve uzunca süre bozulmadan kalamayan
sebzelerle kavun, karpuz ve hıyar gibi ürünlerde öşür yoktur (es-Serahsî,
a.g.e., III, 2-4).
Bir arazıden hem öşür, hem vergi veya harac birlikte alınmaz.
Imam Şâfiî'ye göre, topraktan çıkan, biriktirilebilen, gıda
maddesi yapılan ve insan eliyle yetiştirilen buğday, arpa, pirinç, mercimek
gibi tarım ürünlerinde öşür gerekir (es-Seyyid Sabık, a.g.e., I, 295, 296).
Hasan el-Basrî, (ö. 110/728) eş-Şa'bî (ö. 103/721) ve es-Sevrî'ye
(ö. 161/777) göre tarım ürünlerinden yalnız haklarında nass bulunanlar zekâta
tabidir. Hadiste sayılan maddeler ise şunlardır: Buğday, arpa, Mısır, hurma ve
kuru üzüm.
Toprak ürünlerinin öşre tâbi olması için belirli bir nisap miktarı
konulmuş mudur? Çok az miktarda çıkan ürünlerden de öşür vermek gerekir mi?
Ebû Hanîfe'ye göre; öşür toprağından çıkan ürün az olsun çok
olsun, özel sulama yapılmamışsa, yani yağmur veya nehir suları ile sulanmışsa
onda bir; dolap, su motoru, baraj ve benzeri teknik vasıtalarla sulanan toprak
ürünlerinden ise yirmide bir nispetinde zekât alınır.
Ebû Yusuf ve Imam Muhammed'e göre, toprak mahsulleri beş vesk (bir
ton)'a kadar zekâttan muaftır. Hadiste "Beş vesk'ten az olan mahsulde
zekât yoktur" (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, IV, 126,138; Buhârî, Tecrîd-i
Sarıh (Terc.), V, 32, H. No: 692) buyurulur. Bir vesk
Öşür, arazıden elde edilen ürünün tamamı üzerinden verilir. Ekip,
biçme ve sulama masrafları, yükümlünün diğer borçları veya aslî ihtiyaçları
dikkate alınmaz. Zaten masraflı bir tarım yapılmışsa -sulama, gübreleme gibi-
zekât miktarı yirmide bir'e düşeceği için, masraf fazlalığı bu yolla giderilmiş
olur. Bir yıl içinde birden fazla ürün elde edilirse, her ürün için ayrı ayrı
öşür gerekir. Kısaca tarım ürünlerinin öşrü için yıllanma zorunluluğu yoktur
(Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, II, 8-9; el-Fetâvâl-Hindiyye, I, 187).
Öşür, topraktan yararlanmanın bir karşılığı olduğu ve nimete
karşılık bir külfet kabılinden sayıldığı için, bunun Islâm devleti aracılığı
ile toplanması ve Tevbe Süresi 60 ncı ayette belirlenen yerlere sarfedilmesi
asıldır. Zekâta tabi mallar bâtınî ve zahirî olmak üzere ikiye ayrılır. Nakit
paralarla, altın, gümüş; evlerde veya mağazalarda bulunan ticaret malları
bâtınî çeşidine girer. Bunların zekâtı İslam'ın ilk devirlerinde devlet
tarafından toplanıp, gerekli yerlere sarfedilirken; Hz. Osman devrinden itibaren
sahiplerinin diyânetine bırakılmıştır. Zekât yükümlüsü bunların zekâtını
yoksullara bizzat verir. Ancak bu hükme uymadıkları ortaya çıkarsa, Islâm
Devleti zekâtı zorla alıp, yoksul ve muhtaçlara dağıtabilir. Hz. Ebû Bekir,
hilâfeti zamanında zekât vermek istemeyenlere karşı savaş açmıştır.
Sâime denilen hayvanlar, öşür ve memleket arazısinin ürünleri,
madenler, yer altındaki hazıneler, gümrüklere uğrayan ticaret malları zahirî
mal adını alır. Bunların zekâtını ve belirli oranlardaki vergilerini Islâm
devleti, görevli memurları aracılığı ile tahsil ederek yerlerine sarfeder.
Sonuç olarak, insan eliyle yetiştirilen ve ekonomik değeri olan
tüm tarım ürünlerinin prensip olarak onda bir veya yirmide bir oranında zekâta
tâbi olması daha uygundur. Hadîs-i şeriflerde bazı tarım ürünü çeşitlerinin
isim olarak belirtilmesi, "örnek kabılinden" sayılabilir. Amaç,
toprakta insan emeğiyle yetiştirilen ürünlerin bir bölümünden yoksul kesimi
yararlandırmak ve bu arazılerden yararlananlara bir vergi yükü getirmek
olduğuna göre, bu prensibi tüm toprak mahsullerine uygulamak gerekir. Toprak
sahibinin yoksulluk sınırını aşması için bir ton'luk nisap muâfiyetinden
yararlandırılması da hakkanıyete uygun düşer.
PAMUK KULLANMA VE ABDEST
Sürekli pamuk kullanmak sağlığı olumsuz yönde etkilıyor, ne
yapmamız gerekir? ·
Önce pamuk kullanmak normal bir durum değildir, fıtrata aykırıdır;
gerek yoksa kullanılmaması iyidir. Akıntı, abdest tutulamayacak düzeyde olursa,
pamuk kullanmak müstehap olur. Dezenfekte edilmiş hidrofil pamuğun sağlıga
zararlı olacağını sanmıyorum. Yine de bir tabibe sormak gerekir. Zararlı
olacağı bir mütehassıs doktor söylerse, artık iki durum söz konusu olur:1.
Akıntı zaman zaman gelmekle beraber her namaz vakti bir namaz kılacak kadar
gelmediği oluyorsa, bu gelmediği zamanlarda abdest alıp namazları kılmak
gerekir. 2. Bir namaz vakti o vaktin namazını kılacak kadar bir zaman
bulamayacak şekilde geliyorsa, ondan sonra da her namaz vaktinde en az bir defa
görülüyorsa, kişi özür sahibi demektir, her vakitte alacağı bir abdestle
diledigi kadar namaz kılabilir: Ancak pamuk ya da tampon (kürsüf) zarar
vermiyor ve akıntı onunla kesilebiliyorsa kişi özür sahibi olmaz. Akıntı
pamuğun dışına çıkmadıkça da abdesti bozulmaz.
PAMUK KULLANMADAN ABDEST:
Her namaz vakti namaz abdesti almak şartı ile, hanımlar pamuk
kullanmadan beş vakit abdestli sayılmış olurlar mı? Böylece Kur'ân-ı Kerîm
okuma, tutma ve camiye gitme gibi şeyleri yapabilirler mi?
Abdesti bozan, önden ya da arkadan herhangi bir şeyin çıkmasıdır.
Abdestli olduğu süre içerisinde böyle bir şey çıkmadıkça, kadın da erkek de
abdestli sayılır: Normal olan da, gerek yoksa pamuk vs. kullanmamaktır. Bu
durumdaki bir kadın, beş vakit namazın tamamını dahî, başka şeyle abdesti
bozulmadıkça, kılabilir. Ancak sürekli akıntı oluyor ve abdest tutulamıyorsa,
pamuk vs. kullanmak
sünnet veya müstehap olmuş olur. Akıntı pamuk- la kesilebildiği
takdirde abdesti bozulmuş olmaz. Pamukla da kesilemiyorsa bir anormallik var
demektir; müslüman bir doktora görünmelidir.
PARA İLE MUKABELE OKUMAK
Ramazanda mukabele okuyup para almak, eve erkek hocanın gelip
teravih namazı kıldırması ve buna para alması, yine eve erkek hocanın gelip
mukabele okuması, para alması; kadınlarla aynı evde bulunması câiz midir? Bu
parayı alanların %90'i fakirdir. Bununla ihtiyaçlarını gideriyorlar.
Kur'ân-ı Kerîm okuma karşılığında para almak haramdır, câiz
değildir: Ibn Âbidîn alanın da verenin de günahkâr olduğunu söyler. Imam
Birgivî, ihtiyaçlı iseler leş yesinler de bunu yemesinler, daha iyi olur, der.
Bir erkeğin başka bir erkek, ya da kendi mahremi bir kadın (kendi karısı da
olabilir) bulunmayan bir yerde başka kadınlarla bir arada bulunması
haramdır.(163 Kadızâde, Netâic N/122 ) Içlerinde böyle bir yakını yoksa, onlara
ev gibi bir yerde namaz kıldırması mekruhtur. (164 Serahsi, Mebsût I/166) Ramazanda
bu yolla hayır yapmak isteyen kadınlar bir araya gelsinler. En iyi bilenleri
Kur'ân okusun, diğerleri dinlesin. Iyi okuyamıyorlarsa,hatim yapmaları da şart
değildir. Okuyabildikleri kadar okur, okuma bilmeyenlere öğretirler. Her
oturuşta da okudukları yerin bir sayfası kadarının mealıni ve iki üç hadis-i
şerif okurlar. Böylece mukabeleleri merasim olmaktan çıkarmış, Kur'ân'ın ne
demek istediğini bir nebze görmüş ve müslümanca bir iş yapmış olurlar. Eğer
söylediklerimize itiraz edenler olursa, evlerde kadınlara mukabele okuyan
sanatkâr ya da artist hafızların günahlarından örnekler veririz ve sebep
oldukları tek kuruşluk hayır var mıdır diye de onlara sorarız.
PARANIN HIZLA DEĞER YİTİRDİĞİ ENFLASYONİST ORTAMDA KARZ-I HASEN
SURETİYLE BORÇ VEREN KİŞİ SATIN ALMA GÜCÜNDEKI PARAYI GERİ ALMAK İÇİN NE
YAPMALIDIR?
İslam dini malum olduğu üzere karz-ı hasene büyük ehemmiyet
vermiştir. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Bir kimse müslüman bir
kardeşinin dünya sıkıntılarından bir sıkıntısını giderirse Allah da kıyamet
gününde onun sıkıntılarından birisini giderecektir. Bir kul, kardeşinin
yardımında olduğu müddetçe Allah Teala onun yardımında olacaktır (müslim).
Diğer bir hadiste şöyle buyuruyor: "Bir kimse iki defa bir dirhem karz-ı
hasen olarak verirse onun için bir sadaka ecri vardır." (İbn Hıban).
Maalesef bu zamanda hayırsever kimseler azaldığından karz-ı
hasenin azalmasına vesile olduğu gibi enflasyon daha da azalmasına sebebiyet
vermiştir. Karz-ı hasen vermek isteyen kimsenin mağdur olmaması ve bu kapının
açık kalması için birkaç çare düşünülebilir.
1- Karz-ı hasen vermek isteyen kimsenin ödünç isteyene altın
vermesi ve istirdad zamanında da altın alması,
2- Borç isteyene piyasadaki normal fiyatla ticari birkaç meta
vermesi,
3- Sakıncası yoksa ithalat ve ihracat ile meşgul olan veya dışarda
çalışan kimse için döviz vermek ve almak,
4- Ebu Yusuf'un kavline göre hareket etmek. Yani mevcut paraların
değerlerinde meydana gelecek değişmeleri borçların ödenmesinde nazar-ı itibare
almaktır (Resail-i İbn Abidin).
Ancak, imam A'zam ve İmam Muhammed bu görüşü kabul etmedikleri
için ihtiyaten bundan sakınmak daha iyidir.
PAZARLIK ETMEK
Malın fiyatı; satıcı ile alıcının anlaşması sonucunda, yani
pazarlıkla ortaya çıkar. Pazarlık yapmak helâldir. Helâl olmayan davranış, bir
mala aşırı fiyat istemek veya değerinin çok altında fiyat vermektir. Alıcı ile
satıcı pazarlık yaparken ikinci bir alıcının pazarlık yapması caiz değildir.
Abdullah b. Ömer, pazarlık üzerine ikinci bir şahsın pazarlık yapmasını
Peygamberimizin yasakladığını söyler. (el-Buhârî, Büyû, 58, üslim, Büyû, 14).
Malı alma niyeti olmaksızın fiyatı artırmak veya kırmak, böylece üçüncü
şahıslara zarar vermek, kapalı veya açık artırmalarda yapılan hîle ve gizli
anlaşmalar da haramdır. Bütün bu davranışlara dinimizde "necş:
aldatma" denir ve Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. (el-Buhârî,
Büyû, 64, Müslim, Büyû, 14).
PERUK KULLANMA:
Peygamberimiz (s.a.s.) aynı biçimde, saçına insan saçı takan ve
taktıran kadınlara da lânet etmiştir. (Örnek olarak bk. Buhârî, libas 83, 85;
Müslim, libas 115. ) Çünkü bu da Allah'ın beğendigi yaratılışı bozma ve
karşısındakini aldatmak demektir. Islâm'da bunların her ikisi de yasaktır.
Kullanılan perukun, insan saçından başka bir şeyden olması halinde
câiz olacağı söylenmiştir. (Ibn Âbidin VI/373.)Ancak peruku kadının bir
başörtüsü gibi kullanması ayrı bir olaydır. Çünkü kadının başını kapatma emri,
saçının câzibesiyle ftneye sebep olacağı içindir. Peruk ise bu câzibeyi çoğu
zaman eksiltmez, tersine artırır. Bu yüzden bu konunun iyi araştırılması
gerekir. Yani kadının insan saçından başka bir şeyden (ipek, yün sentetik elyaf
vb.) peruk kullanması câizdir. Ama başörtüsü yokken, dışarıda bununla gezebilir
mi? Bize gezemez gibi görünen bu konu iyi öğrenilmelidir. Çünkü bu günlerde
başörtüsünü yasaklayanlara karşı böyle bir çare düşünenler vardır.
PERUK SATMAK VE ONU TAKMAK CAİZ MİDİR?
Peruk denilen takma saç, insanın saçından yapılmış ie kesinlikle
haramdır. Onu satmak, satın almak haram olduğu gibi takmak da haramdır. Çünkü
insan değerli bir varlıktır. Mübtezel bir hale getirilip onun saçını veya
herhangi bir uzvunu "zaruret olmadıkça" satmak ve kullanmak haram
olur. Peygamber (sav), Allah saçına ekleyen ve eklemek isteyen kadınlara lanet
etmiştir, buyuruyor (Mecma'u'l-Enhur).
Ancak peruk deve tüyünden, naylondan veyahut sun'i herhangi başka
bir şeyden yapılmışsa onu takmakta beis yoktur. Hakkında hiç bir şey varid
olmamıştır. Mesela: Adamın başı keldir. Manzarası pek iyi görünmüyor.
Çirkinliğini kapatmak için böyle sun'i bir peruk takmakta ne sakınca vardır.
Hadisin lanetlediği şey, kadının saçına insan saçını eklemektir. Ama insan saçı
olmazsa beis yoktur. Mesela bir kadının saçı kısadır, saçına deve tüyünden
ilave edip örgülerini çoğaltırsa asla günah sayılmaz (Mecma'u'l-Enhur).
PEYGAMBER (SAV)'İN TERAVİH NAMAZINI YALNIZ SEKİZ REK'AT OLARAK
KILDIRDIĞI SÖYLENİYOR. BİZ NEDEN YİRMİ REK'AT KILIYORUZ?
Teravih namazı sünnet-i müekkededir. Azı iki çoğu yirmi rek'attır.
Ancak Medine halkının Ömer b. Adülazız'in zamanında otuz altı rek'at teravih
namazı kıldığı rivayet ediliyor.
Buhari şöyle rivayet ediyor: Peygamber (sav) –Ramazan-ı şerifte-
bir gece çıkıp namazı –teravih namazını- kıldı. Birkaç kişi ona uyarak namaz
kıldılar. Sabah olunca cemaat durumu birbirine anlattı. Üçüncü gece cemaat daha
fazlalaştı. Yine onlara namaz kıldırdı. Dördüncü gece cemaat öyle çoğaldı ki
camii onlara dar geldi.
Peygamber (sav) ise ancak sabah namazına çıktı, namazı kıldırınca
cemaata döndü ve kelime-i şehadeti getirerek dedi ki : Durumunuzu biliyordum,
ancak terravih namazı size farz olacağından ve sizin de altından
kalkamayacağınızdan korktum. Daha sonra Peygamber (sav) cami'de teravih
namazını kıldırmadan vefat etti. Çeşitli Hadislerden anlaşıldığına göre
Peygamber (sav) teravih namazını yalnız sekizrek'at olarak kılmıştır. Fazlasını
ne kılmış ne de emretmiştir. Buhari Aişe'den şöyle rivayet ediyor: Peygamber (sav)
Ramazan-ı şerif'in içinde ve dışında (nafile olarak) onbir rek'attan fazla
kılmazdı. Dört rek'at namaz kılardı. Ne kadar uzun ve güzel olduğunu sorma. Bir
daha dört rek'at kılardı. Ne kadar güzel ve uzun olduğunu sorma. Sonra üç
rek'at kılardı.
Müslümanlar o zaman cami'de cemaat halinde teravih namazı
kılmazlardı. Amma herkes evinde kılmasına devam ediyordu. Bu durum Hazret-i
Ömer'in Hilafetine kadar devam etti. Hz. Ömer (ra) dağınık olarak Teravih
namazını eda eden müslümanları bir araya getirerek onlara bu namazı kıldırttı.
Abdurrahman b. Abdulkari şöyle diyor: Ramazan-ı şerifin bir
gecesinde Ömer b. Hattab'la birlikte camiye gittim. Cemaat düzensiz bir halde
namaz kılardı. Kimi tek başına, kimi de birkaç kişi ile birlikte namaz kılardı.
Bunun üzerine Ömer (ra) bunlara iyi okuyan bir kimseye uymalarını emretti.
Sonra başka bir gecede kendisiyle birlikte çıktım. Cemaat, kndilerine ta'yin
edilen imama uymuşlardı. Bunun üzerine Ömer (ra) buyurdular ki: Bu, iyi bir
bid'attır (Buhari).
Übey b. Ka'b'ın kıldırdığı namazın kaç rek'at olduğu kesin
değildir. Bazı rivayetlere göre sekiz, bazılarına göre yirmidir. İmam Malık'in,
Muvatta'da al-Saib b. Yezid'den rivayet ettiğine göre on bir rek'at idi.. (Yani
sekizrek'at teravih, üçrek'at da vitirdi). Ubey her kıyamda ikiyüz ayet kadar
okuyordu.
İmam Malık, Yezid b. Huzayfa tarikiyle yine Saib'de Ubey'in
kıldırdığı teravih namazının yirmi rek'at olduğunu rivayet ediyor.
Hülasa Peygamber (sav) yalnız sekizrek'at teravih namazı
kılmıştır. Fazlasınıda emretmemiştir. Ancak Hz. Ömer'in zamanında yirmi rek'at
kılınmış ve ondan sonra böyle devam etmiştir. Ömer'in yolu Peygamber'in
yoludur. O peygamberin yoluna ters düşen bir şeyi bilerek yapmazdı. Peygamber
(sav): "Benim sünnetime ve benden sonra gelen Hulefa-i Raşidin sünnetine
yapışınız” buyurmuştur. Ancak bizim yirmi rek'at kılmamız şart değildir. Yalnız
iki rek'at kılmak caiz olduğu gibi yirmi rek'at da caizdir.
PEYNİR MAYASI VE İTHAL PEYNİRLER
Dış ülkelerden peynir ithal ediliyor. Bu peynirlere domuz
yavrularının mayası katıldığı söyleniyor. Bunlara karşı tavrımız ne olmalıdır.
"Başkalaşım" var diye yiyebilirmiyiz?
Islâm ümmeti domuz etinin her parçasının haram olduğunda ittifak
etmiştir. (Ibnü'l-Arabî, Ahkâm I/54) Dolayısı ile domuzdan bir şeyin karıştığı
bilinen hiçbir şey yenmez, ya da içilmez. Ancak pis olmayan kimyevî maddelerden
elde edilen, ya da ehli kitabın (Yahudi ve hiristiyanların) boğazladığı eti
yenen hayvan yavrularının kursaklarından yapılan maya ile mayaladıkları eti
yenen hayvan sütünün peyniri yenebilir. Hatta Hz. Ömer'e ölmüş hayvan (meyte)
kursağı mayası katılarak yapılan peynirin durumunu sorduklarında : "Siz
Bismillah deyip yiyin" demiştir. (Ibn Kudâme, el-Mugnî VNI/6l2; Kal'acî,
Mevsü'atü-fıkhı Ömer 616 ) Aynı kaynakta vaktiyle müslümanların, mecûsilerin
yaptığı peynirleri de yedikleri anlaşılıyor. Ebu Hanife de ölü (meyte) yavrunun
mayasının temiz olduğu kanaatindedir. Ancak Şafiî "Meyte (ölü hayvan) size
haram kılındı" (K. Bakara (2) 173) ayetinin şumûlüne bakarak bu tür
mayaların pis olduğunu söyler. (Her iki görüş için bk. Kurtubî I/220)
Gerçi; Rasulûllah Efendimizin (s.a.) ve ardından gelen
müslümanların Acem diyarından gelen peynirleri yedikleri, halbuki mecusî olan
bu acemlerin kestiklerinin meyte (ölü) olduğu, buna rağmen ilk müslümanların
yedikleri peynirlerin mayasının boğazlanmış ya da meyte olan hayvan kursağından
kurutulduğuna aldırmadıkları rivayeti vardır (Bk. Kurtubi I/221). Ancak bu iki
şekilde izah edilmiştir. Bir: Peynir yapılan süte katılan kursak mayası,
peynire oranla çok azdır. Bu kadar az bir pislik ise "çok sıvı"
içerisinde bağışlanmıştır. Ya da bu İslam'ın ilk yıllarında olan bir durumdur.
Yoksa sahabenin, Acem Diyarından gelen peynirleri yediklerini kimse söyleyemez.
Çünkü peynir Arapların gıda maddelerinden değildi. Müslümanlar Acem beldelerini
fetihle bunu öğrendiler. Binaenaleyh, Rasulüllah'ın (sa) ve sahabenin değil
Acemlerden gelen ve onların boğazladıkları hayvanların mayalarıyla yapılmış
peynirleri yediklerini, herhangi bir peynir yediklerini dahi söyleyemeyiz.
(agk; Kurtubi böyle diyor ama Ibnü'l-Kayyim Rasülullah'a (s.a) Tebük'te peynir
taktim edildiğini onun da bir bıçak isteyip besmele ile kesip yediğini
kaydeder. (Zâdü'1-me'ad IV/296. Terc. V/28) Sahebenin de Irak ve Şam'da
yediklerini söyler. (agk))
Hatta Ebu Ömer: "Putperestlerin, mecusilerin ve diğer
kitapsızların boğazladıkları dışındaki yemekleri yenir. Peynir şeri boğazlamaya
ihtiyaç duyurur, çünkü o kursaktan yapılan maya ile mayalanır" der. (agk.)
Keza bir başka rivayette de Hz. Ömer; ehli kitabın yaptığından
başka peynirlerin yenmemesini, çünkü peynirin kuzu kursağıyla mayalandığını,
onun da ancak ehli kitabın ya da müslümanın kesmesiyle temiz olacağını, başkası
keserse pis sayılacağını söyler. (Kal'acî, agk. (Beyhakî, Sünen X/6; Nevevî,
Mecmû. IX/96'dan))
Netice olarak :
1. Domuz mayasından olduğu bilinen peynir yenmez.
2. Yahudi ve Hiristiyanların dinlerine uygun olarak boğazladıkları
eti yenen hayvan kursaklarıyla, ya da pis olmayan kimyasal maddelerle mayalanan
peynirler yenebilir. (Ibn Abbas'ın görüşü de budur. bk. Kal'acı, Mevsûatü fıkhı
A.b. Abbas I/306 (Abdurrezzâk IV/547; Nevevî, Mecmû IX/70'ten)) Ancak özellikle
gıda konusunda müslümanlar titiz davranmalı ve başkalarına bağımlı
olmamalıdırlar. İç alemleri (letaifleri) ancak bu sayede duyarlı olabilir.
3. Eti yenen hayvanların meytelerinden (boğazlanmadan
ölenlerinden) alınan maya ile yapılan peynirler de Imam Azam'a göre temizdir,
Imam Şafiî'ye göre ise pistir.
4. Içerisine çözücü olarak alkol katılan sun'i peynir mayaları da
şuruplar hükmünde olduğundan Hanefilere göre (Allah'u a'lem) kullanılabilirler.
Tâ müslümanlar bunun alternatifini buluncaya dek.
PİYANGO BİLETİ ALMAK CAİZ MİDİR?
Piyango, kumarın bir çeşidi olduğundan, piyango biletini alıp
oynamak kesinlikle dinen haramdır. Onun yoluyla kazanılan mal da gayr-i
meşru'dur. Cahiliyye döneminde piyango kumarına benzer bir kumar vardı. Şöyle
ki: Kumar oynayanların onbir tane okları vardı. 1-Fesben üzerine bir işaret.
2-Tev'em üzerine iki işaret, 3-Rakib üzerine üç işaret, 4-Hils üzerine dört
işaret, 5-Nafis üzerine beş işaret, 6-Müsbil üzerine altı işaret 7-Mu'alla
üzerine yedi işaret .Bir işaret birer paya işaret ediyordu.Kalan dört okun
üzerinde ise işaret yoktu.Bunlar da; musaddar,muzaaf ,menih ve
sefih'tir.Oynayanlar bunları boş torbaya kor ve karıştırırlardı,sonra her ikisi
birer ok çekerdi,ok üzerindeki işarete göre pay alırdı.Üzerine işaret olanı
çıkmasa üzerine oynadıkları şeyin parasını oyuncu verirdi.
RADYO VE TELEVIZYON TİCARETİ YAPMAK CAİZ MİDİR?
İslam dini; tanbur, du ve kemençe gibi saz aletlerinin yapılmasını
yasakladığı gibi çalınmasını ve dinlenmesini de yasaklamıştır: Cenab-ı Hak
şöyle buyuruyor: "İnsanlardan bazıları Allah yolundan saptırmak için boş
sözleri satın alırlar" (Lokman). İbn Abbas ve Hasan al-Basri
"lehve'l-hadis" kelimesini saz ve oyunlarla tefsir etmişlerdir.
Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: Benim ümmetimde (erkekler için) ipek, içki ve
saz aletlerini helal sayacak kimseler olacaktır. İbn Hacer, Abu'l-Abbas,
al-Kurtubi, Abu'l-Fath ve Razı' gibi zevatın dediklerine göre bu hususta icma-ı
ümmet vardır. İbn Hazm bu hususta muhalefet etmiş ise de sözüne güvenilmez. İbn
Hacer, İbn Hazm için "ehl-i bid'at ve delalettir" demektedir (Kef
al-Rı'a ‚an muharremat al-lehv va'l-sema).
Binaenaleyh saz aletlerini satmak ve satın almak haramdır. İmam-ı
A!zam'a göre satış batıl değil, diğer ulemaya göre batıldır (Bedayı'
el-Sanayı). Radyo ve televziyon meselesine gelince bunların farkları vardır.
Şöyleki radyo ve televizyon bizzat saz aleti değiller. Bunlar, şere alet
olabileceği gibi, hayra da alet olabilirler. Yani bunların helali helal, haramı
haramdır. Şayet televizyon veya radyo müşterisinin kesin olarak onları haramda,
saz dinlemede ve İslam'ın kabul etmediği şeylerde kullanacağı biliniyorsa ona
satmakta beis yoktur. Yalnız şunu ifade etmek gerekir ki, televizyon ve radyo
ticaretini yapmazsa caiz değildir desek işi hall etmiş olmayız. Ali onun
ticaretini yapmazsa Veli onu yapacaktır: Şuna ve buna televizyon alma demekle
bu işin önüne gecemeyiz. Yapmamız gereken başka bir şey vardır. Varlığımız ve
müslüman olduğumuzu gösterip milletin ahlakını bozan ve İslam dinine ters
düşen, hatta hıristiyanlık ve kilise propagandası yapan neşriyatın önlenmesi
için ilgililerle temas etmek ve bu milleti ma'nen yok etmeye çalışan zihniyeti
ortadan kaldırmak için çaba göstermemiz lazımdır.
RASULÜLLAH EFENDİMİZ (SAV)'İN: "ARAPLARI SEVİN, ÇÜNKÜ BEN
ARABIM..." BUYURDUĞU DOĞRU MUDUR?
Sahih hadisleri toplamakla meşhur olmayan bazı hadis kitaplarında
bu anlamda şu hadisler zikredilir: "Arapları üç şey için sevin: Ben
Arabım, Kur'ân Arapçadır ve Cennet ehlinin konuşma dili Arapçadır",
"Eğer Araplar zelil olursa Islâm da zelil olur".(Hadisin kaynakları
için bk. Elbânî, Silsiltü'1-Ehâdîsi'd-Daife, I/189-194 (H.160,161,163.)) Ancak
hemen farkedildiği gibi bu hadisler (sözler) Kur'ân-ı Kerim'e muhalif oldukları
gibi, sahih hadislere ve akla da uymamaktadırlar. Kur'ân-ı Kerim'de "Allah
katında en değerliniz, en takvalı olanınızdır"(K. Hucûrat (49) 13)
buyurulur. En takvalı insanın, Arapların dışındaki milletlerden çıkmasında bir
engel yoktur. Rasulüllah Efendimiz (sav) de Veda Hutbesinde: "Ey insanlar!
Dikkat edin. Rabbiniz birdir. Bakın, babanız birdir. Iyi anlayın, hiçbir
Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arab'a, hiçbir siyahın kırmızıya,
kırmızının da siyaha "takva" dışında bir üstünlüğü olamaz. Şüphesiz
sizin Allah (cc) katında en değerli olanınız, en takvalı olanınızdir. Iyi
dinleyin, anlatabildim mi? Evet, ey Allah (cc)'in Rasulü, dediler. Öyleyse
duyanlarınız, duymayanlara ulaştırsın buyurdu.(Suyutî, ed-Dürrü'1-Mensûr,
VN/579) Suyutî bu anlamda daha pek çok hadis nakleder.(agk. vd.) Sözünü
ettiğiniz hadisler (sözler) rivayet bakımından da çok şaibelidirler. Bu yüzden
onları değerlendirenlerin kullandıkları en müsbet ifade "çok
zayıftır" biçimindedir.(bk. Aclûnî, Kesfu'1-Hafa, I/55) Çoğunluk ise
bunların zayıftan da öte "mevzû" (uydurma) olduğu kanaatindedir.(Değerlendirmeler
için bk. Elbânî, agk.)
RESİM
İnsanın özlem ve duygularını estetik kurallar çerçevesinde çizgi
ve renklerle düz bir satıh üzerinde figürlü veya figürsüz olarak yansıtılmasına
dayanan sanat dalı.
İslam dini her konuya dair, bir bakış açısı ortaya koyup her
hususta görüş ve düşünceyi yansıttığı gibi resimle ilgili olarak da bir bakış
açısı belirtmiştir.
Allah'ın birliği inancına dayanan İslâm dini, bu inancı korumak
için son derece titizlik gösterir. Akla ve kalbe, gizli ve açık bir şekilde
girebilecek her tür şirk ve putperestlik yolunu kapatır. Onun için de, resim
konusunda hassas davranır. Çünkü çoğunlukla, sevilen kimselerin hatıralarını
devam ettirmek gibi bir niyetle başlayan resim ve heykel işi, sonunda Allah'a
şirk koşmaya, resmi ve heykeli yapılan kimseleri yüceltmeye varır. Onun için
İslâm bu kapıyı kapatmıştır.
Hz. Peygamber İslamın ilk döneminde, ne suretle olursa olsun,
resimli eşya kullanılmasını yasakladı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) şirkle
mücadele halindeydi; insanları putlara, heykellere, resimlere ibadetten
uzaklaştırıyordu. Nitekim resim ve heykeli şiddetle yasaklayan hadisler bu
dönemde söylenmiştir.
"Her kim bir canlı resmi yaparsa Allah ona o resme can
verinceye kadar azab eder. Ressam resmine katiyyen ruh veremez ve ebediyen azab
olunur" (Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI, s. 533).
"Şu resimleri yapanlar yok mu? İşte onlar, kıyamet gününde,
haydi yaptığınız resimlere can veriniz, diye azab olunacaklardır" (Tecrid,
XII, 116).
İslamın kuvvetlenip güçlenmesiyle tazim ifade etmeyen resimlerin
yapılmasına müsaade olunmuştur. Nitekim İslâm bilginlerinin çoğu, manzara
resimlerinin, yarım(Mesela belden yukarı) insan ve diğer ruh taşıyan
hayvanların resimlerinin yapılmasında ve kullanılmasında bir sakınca
görmemişlerdir. Yalnız tam insan ve ruh taşıyan hayvan resimleri hakkında
alimlerden bir kısmı, tazim olmaksızın kullanmayı kerahetle caiz görmüş, bir
kısmı da görmemiştir.
Fotoğrafın durumu nedir? Bu hususta da bazı alimler bunun caiz
olduğunu, bir kısmı da olmadığını savunmuştur. Caiz görenler, fotoğraf belirli
vasıtalarla gölgeyi hapsetmekten ibarettir, yasaklanan resimlerden değildir,
çünkü yasaklanan resim, daha önce yapılmamış bir resmi yapmak, Allah'ın
yarattığı bir hayvana benzetmeye çalışmaktır, halbuki herhangi bir aletle
alınan fotoğrafta bu anlam yoktur, derler. Caiz görmeyenler de resim konusunda
olduğu gibi fotoğraf konusunda da şiddet gösterir ve kerahati üzerinde ısrar
ederler. Yalnız bunlar da pasaport, nüfus cüzdanı, ehliyet gibi zorunlu haller
ve şüphelileri tanıma dolayısıyla çekilen ve tazim niyeti yahut inancı sarsma
olmayan resim ve fotoğraflara ruhsat verirler (Yusuf el-Kardâvî, İslâm'da Helal
ve Haram, s. 128).
İslâm inançlarına ve adabına ters düşen her türlü resim haramdır.
Kadın resimlerinin çıplak veya yarı çıplak çizilmesi, fitne doğuracak
yerlerinin belirtilmesi, gazete, dergi ve sinemalarda gösterilmesi haramdır.
Bunları çizen, çeken, yayınlayan, evlerde ve dairelerde bulunduran, onları
görmeye niyetlenen manen sorumludur. Kâfir, fasık ve zalimlerin resimleri de
aynı hükümdedir. Bir müslüman, Allah'ın varlığını inkâr eden bir liderin, Hz.
Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini reddeden bir kimsenin, müslüman olduğunu
söylediği halde, Allah'ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden kişilerin
resimlerini asması helal değildir.
Namaz kılan bir kimsenin karşısında resim bulunmaması gerekir.
RUKYE (ÜFÜRÜKCÜLERİN OKUDUKLARI ŞEYLER)
Dua, efsun, muska; sihirbaz ve üfürükçülerin okudukları şeyler.
İbn Hacer el-Askalanî, alimlerin şu üç şartın bulunmasıyla
rukyenin caiz olacağı üzerinde görüş birliği içerisinde olduklarını
bildirmektedir:
a) Allah Teala'nın kelamıyla (âyetlerle), isimleri veya
sıfatlarıyla olması;
b) Arap diliyle veya başka bir dille anlaşılır olacak şekilde
yapılması;
c) Yapılan rukyenin bizzat faydasının dokunduğuna değil, umulan
faydanın Allah Teâlâ tarafından gönderildiğine inanılması (Fethul-Barî, X,
206).
Rukye, mubah, haram ve şirk olmak üzere üş çeşittir.
1- Mubah olan Rukye: Kur'ân-ı Kerim'den ayetlerle Allah Teâlâ'nın
isim ve sıfatlarıyla, arapça ve anlamı anlaşılır bir dille yapıldığı takdirde
mubahtır. Hz. Aişe (r.anh)'dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte şöyle
denilmektedir: "Rasûlüllah (s.a.s) son hastalığında muavvizeteyni okuyup
kendisine üflüyordu. Hastalığı ağırlaştığı zaman onları okuyarak üzerine
üflüyor ve onların bereketi için elini meshediyordum" (Buharî, Tıb, 32;
Müslim, Selâm, 51-52).
Yine Hz. Aişe (r.anh) Rasûlüllah (s.a.s)'ın hastalığından
bahsederken şunları söylemektedir: "Rasûlüllah (s.a.s) yatağa düştüğü
zaman, İhlas süresi ve Mu'avvizeteyn'in tamamını okuyarak avucuna üfledi ve
sonra elleriyle yüzünü ve vücudunun elinin yetiştiği her tarafını
meshetti" (Buharî, Tıb, 39).
Yine akrep sokmasına karşı Fatiha ile rukye yapıldığına dair hadis
varid olmuştur (Buharî, Tıb, 33). Ve yine Rasûlüllah (s.a.s)'ın hastalanan bazı
kimselere, Mu'avvizeteyn okuyup, onları sağ eliyle meshettiği ve peşinden de
şöyle söylediği rivâyet edilmektedir "Ey insanların Rabbi olan Allah'ım
hastalığı gider; buna şifa ver. Şifa veren yalnız sensin. Senin şifandan başka
şifa yoktur. Hastalık bırakmayan şifa ver" (Buhari, Tıb, 37).
Bu anlamda rivâyet edilen hadisler çoktur. Bazı alimler Rasûlüllah
(s.a.s)'in; "Göz değmesi ve hummanın dışında rukye yoktur" (Buharî,
Tıb, 17) hadisine dayanarak, göz değmesi, yılan ve akrep sokması dışında
rukyenin caiz olmadığı kanatine varmışlardır. Ancak diğer bazı alimler de bu
hadisin, rukyenin en fazla faydalı olacağı anlamına sarfedildiğini,
"Zülfikardan başka kılıç yoktur" sözüne kıyas yaparak
cevaplandırmışlardır. Çünkü diğer Hadislerde görüldüğü gibi, Rasûlüllah (s.a.s)
başka şeyler için de rukyeye cevaz vermiştir.
2- Haram olan rukye: Anlaşılmaz sözler, anlamsız kesik harfler,
bilinmeyen isimler, bilenlerin Arapçadan başka bir dille rukye yapması, demir,
tuz kullanarak veya ip bağlayarak rukye yapılması haram kılınmıştır. Fayda
verdiği tecrübe edilmiş uygulamalar bunun dışındadır.Şabir (r.a)'dan şöyle
rivayet edilmektedir:
"Rasûlüllah (s.a.s) ruky'e yapılmasını yasakladı. Amr ibn
Hazm'ın çocukları gelip şöyle dediler: "Ya Rasûlüllah! Biz bir tür rukye
yapardık ve onunla akrep sokmalarına karşı korunurduk". Rasûlüllah; Ona
dönün onda bir kötülük görmüyorum. Sizden her kim kardeşine fayda vermeye güç
yetirirse ona faydalı olsun” (Müslim, Selam, 63) demişti. el-İzz b.
Abdüsselam'dan anlamı bilinmeyen harflerle yapılan rukye sorulduğu zaman, küfrü
gerektirecek anlamlar içerip içermediğinin bilinmemesinden dolayı buna cevaz
vermemiştir.
3- Şirk olan Rukye: Allah Teâlâ'dan başkasına dua ederek,
sığınarak veya yardım dilenerek yapılan rukye, şirktir. Meleklerin,
peygamberlerin, cinlerin ve benzeri varlıkların isimleriyle rukye yapmak
gibi... Bunların tamamı Allah Teâlâ'ya şirk koşmaktır. Nitekim Rasûlüllah
(s.a.s) şöyle buyurmaktadır: "Efsun, nazarlık boncuklar, ve muhabbet için
yapılan muhabbet muskaları şirktir" (Ebu Davud, Tıb, 17; İbn Mace, Tıb,
39; Ahmed b. Hanbel, I, 381). Yine; "İçinde şirk bulunmayan şeyle rukye yapmakta
bir kötülük yoktur" (Müslim, Selam, 64) buyurmaktadır. İbn Hacer bu konuyu
şöyle açıklamaktadır: "Bazı rukyelerde şirk bulunmaktadır. Çünkü onu
yapanlar kendilerine dokunan zararı defetmek ve lavda elde etmeyi Allah'tan
başka kimselerden istemektedirler" (İbn Hacer el-Askalanî, Fethul-Barî, X,
260).
Müslüman, tamamıyla Allah Teâlâ'ya tevekkül etmekten başka
şeylerden fayda dilemez. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır:
"Ümmetimden yetmiş bin kişi hesapsız olarak Cennete
girecektir. Onlar, efsun yapmayanlar, teşe'um etmeyenler, vücudlarını
dağlamayanlar ve ancak Rablerine tevekkül edenlerdir" (Buhârî, Tıb, 17;
Müslim, İman, 372). Kendiliğinden, istenmediği halde müslüman kardeşine rukye
yapması bunun dışındadır. Bu Rasûlüllah (s.a.s)'in şu hadisine göre
müstehaptır.: "İçinizden her kim kardeşine yardım etmeye güç yetiriyorsa
bunu yapsın" (Müslim, Selâm, 63).
RÜŞVET
Haksız bir menfaat elde etmek için kişilere çıkar sağlama; lehe
hüküm vermesi için hâkime verilen mal veya para; başkasının malını haksızlıkla
yeme yollarından biri. Rüşvetle ya hak edilmeyen bir menfaat ele geçirilmekte
veya başkasının hakkına tecâvüz edilmektedir.
Rüşvet yalnız alan için değil veren ve aracılık yapan için de
harâmdır. Allah Teâlâ; "İnsanların mallarından bir kısmını bile bile,
günâh işleyerek ele geçirmek için iş başındakilere yedirerek mallarınızı
aranızda haksızlıkla yemeyin" (el-Bakara, 2/188) buyurmuştur.
Rüşvetin devlet dairelerine, özellikle mahkemelere girmesi çok
büyük bir suçtur. Rasul-i Ekrem Efendimiz "Hüküm vermede rüşvet verene ve
alana Allah lânet etsin " (Tirmizi, Ahkâm, 9) diye beddua etmiştir. Bir
memurun rüşvetle haksızlık yapması çok kötü bir iştir. Rüşvet, bir hakkı
araştırmak, bir işi yapmak için de alınamaz. Bu zaten memurun görevidir. Devlet
memurlarının hediye almaları da dinimizce rüşvet sayılmıştır. Peygamberimizin,
zekat toplamak için gönderdiği bir memurun, dönüşünde:
"Bu sizindir, şu da bana verilen hediyedir" demesine
Rasûlüllah (s.a.s) kızmış ve "Eğer doğru söylüyorsan, git, anne-babanın
evinde otur ve bu hediyeler sana gelsin, görelim " (Müslim, İmare, 26-30)
buyurmuş, böylece memura ancak rüşvet düşüncesi ile hediye verilebileceğini
anlatmıştır.
Rüşvet dört kısım da ele alınabilir.
1- Hakim veya idareci olabilmek için verilen rüşvet.
2- Hakimin lehinde hüküm vermesini sağlamak için verilen rüşvet.
3- Bir kimse ile idarecinin arasını düzeltmek karşılığında üçüncü
kişiye verilen rüşvet. Burada rüşvet veren ya idareciden gelecek bir zararı
önlemek veya meşru bir menfaat elde etmek istemektedir.
4- Bir kimsenin malına ve canına bir zarar vereceğinden korktuğu
kişiye verdiği rüşvet.
Birinci ve ikinci maddede tarafların her ikisi için de vermek veya
almak haramdır. Üçüncü madde yalnız alana haram, verene haram değildir.
Dördüncü maddede de hüküm aynıdır. Çünkü bir müslümanın müslüman kardeşinin
malına canına zarar vermemesi gerekir.
Ayrıca rüşvet kabul eden hâkimin vermiş olduğu hüküm geçerli
değildir. Aynı zamanda böyle bir hâkim adalet sıfatını kaybeder ve fasık olur,
görevine de son verilir. Devlet görevinde çalışan memurların ve hâkimin almış
olduğu hediyeler de rüşvet sayılır. Çünkü onlar bu görevde olmasalardı
kendilerine hediye verilmeyecekti. Hediye vermekten maksatları işlerini
gördürmektir. Hatta rüşvet alan hâkim doğru karar vermiş olsa bile yine aldığı
haramdır. Çünkü hüküm vermek onun görevidir. Ayrıca başka bir şey alması
gerekmez.
Rüşvet alan bir kimse almış olduğu mala dinen sahip olamaz; onu
geri vermesi gerekir. Bir kimsenin dinine gelecek bir zararı önlemek için
rüşvet vermesi bir çare işe verebilir. Bu, verene haram olmaz. Nitekim Hz.
Peygamber (s.a.s) dine dil uzatan şairlere ve aleyhte bulunmalarını istemediği
kimselere bir şeyler verirdi. Bu konuda müellefe-i kulub'a zekattan pay
verilmiş olması yeterli bir delildir (İbn Abidin, IV, 303, vd., V, 272).
Rüşvet toplumsal bir hastalıktır. Rüşvetin yaygınlaştığı yerlerde
halkın birbirine ve devlete karşı besledikleri güven duygusu yok olur. Herkes
yapılan işlerden, özellikle mahkemelerde verilen kararlardan şüphe eder; her
işin, her kararın arkasında rüşvet var zanneder, rüşvetsiz iş yapılmayacağına
inanır. Bu inanca namuslu insanların da kapılması, rüşveti toplumsal bir
felaket haline getirir. Artık doğru dürüst hiç bir şey yapılamaz olur. Giderek
devlet çarkı işlemez, işler zamanında yapılamaz hale gelir; haksızlık her yanı
sarar, diğer ahlâksızlıklar çoğalır. Bütün bunların alışkanlık haline gelmesi,
toplum hayatını temelinden sarsar hatta büsbütün çökertir. Rüşvet liberal
ekonomilerde ve demokratik rejimlerde çok sık rastlanan toplumsal bir
hastalıktır.
Rüşvetin sadece topluma değil, onu alana da zararı vardır. Az çok
dini inancı olan insanlar, er geç yaptıkları işin kötülüğünü anlayacak ve
vicdanları rahatsız olacaktır. Asıl önemlisi de dünyada üç-beş kuruşluk menfaat
sağlamak için rüşvet alanların Allah'ın lanetine müstehak olmaları ve dünyaları
için ahiretlerini kaybetmeleridir. İslâm'ın hâkim olduğu toplumlarda rüşvet
olayı asgari sınıra çekilir. Zira Hz. Peygamber'in rüşvet alana da verene de
lanet ettiği ve ikisinin de cehennemlik olduğunu ifade ettiğini bilen
müslümanlar mutlaka bundan uzak dururlar.
HERHANGI BİR İŞE GİREBİLMEK İÇİN YÖNETİCİYİ GÖRÜP RÜŞVET VERMEK
İCAB EDERSE BÖYLE BİR MESELE İÇİN RÜŞVET VERMEK CAİZ MİDİR?
Herhangi bir işe girebilmek için az olsun çok olsun rüşvet vermek
haramdır. Peygamber (av) şöyle buyurmuş: Allah (c.c.)hem rüşvet verene, hem
alana lanet etmiştir.
Böyle bir iş için rüşvet vermek caiz değildir. Rızık Allah'a
aittir. O herkesin rızkını tekeffül etmiştir. Şurada iş sahası bulunmazsa
burada bulunur. Rüşvet sadece iki yerde verilebilir.
1- Haksız bir yerde hapis ve işkenceye maruz kalındığında.
2- Malın elden gitmeye maruz kalındığı zaman rüşvet vermek çare
ise ona başvurabilir (Şirvani,İbn Abidin). Veren Allah'ın indinde mesul
değildir. Fakat alan Allah'ın lanetine müstahaktır.
RÜŞVETİN HARAM OLMAYANI
Babamın Gediz Nehri kıyısında arazisi vardı. Bir ara Gediz yer
değiştirdi, sonra yine aynı yerine geldi: Bu arada babam da öldü. Ancak o
arazının babamın olduğunu ispat edemiyoruz. Tapu-kadastrodan rüşvet istiyorlar.
Kesin babama ait olan bu araziyi geri alabilmemiz için rüşvet verirsek günah
işlemiş olur muyuz?
Rüşvet; hakkı olmayan birşeye ulaşmak, ya da hakkını hakkı olmayan
yolları elde etmek için verilen şeydir. Buna göre başka yolla alamadığı hakkını
elde etmek ve dinini ve ırzını zalimlerden korumak için verilen şey, verene
göre rüşvet değildir. (ibn Âbidîn VI/423-24) Ama alan için rüşvettir ve en
çirkin haramlardandır. Sözünü ettiğiniz hakkınızı elde edebilmek için başka
çâreniz yoksa rüşvet vermenizde dinen sakınca yoktur. Ancak şartları sonuna
kadar zorlamanız gerekir. Tâ ki, başkasının haram işlemesine de sebep olmuş
olmayasınız. (Alâuddîn Âbidîn 269; Rasûlüllah Efendimiz (s.a.s.) islâm'a dil
uzatan şairleri susturmak için onlara para vermiş ve birisi için: "Yâ
Bilâl, şunun dilini benden kes" buyurmuştur. (Aynı kaynak); ayrıca bk. ibn
Nüceym'den "islâm Hukukunda Rüşvetin Durumu" adıyla tercüme ettiğimiz
risalesi; Kardâvî, el-Helâl ve-I-haram 306, 309- 310) Bu, aynı zamanda
"emr bi'l- ma'rûf'un da gereğidir.
SAAT ÇANI
Evlerimizdeki duvar saatlarının saat başlarında çıkardıkları sesin
kilise çanına benzediği, bu yüzden mahzurlu olduğu söyleniyor, doğru mudur?
Saatının sesini dahi başkalarına has seslere benzetmek istemeyen
ve yeni ifadesi ile özgün olmasını isteyen bir sisteme ancak temenna çekilir ve
saygı duyulur. Işin bir yönü budur. Diğer yönden Rasulüllah Efendimiz (sav)'in
zil (ceras) hakkında şunları söylediği sahih hadis kitaplarında sabittir:
"Melekler, aralarında köpek ve çan bulunan yolcularla
arkadaşlık etmezler".(Müslim, Libas 103; Buharî, Cihad 46; Tirmizî, Cihad
25; Daimî, Istîzân 44; Müsned, NI/263)
"Çan şeytanın düdükleridir".(Müslim, Libas 104; Ebu
Davûd, Cihad 46, Hâtem 6)
"Her çan ile beraber bir şeytan
vardır".(el-Câmi'us-Sağîr (Feyzu'1-Kadîr), VI/392)
"Çan (zil, ceras) bulunan eve melekler girmez".(Ebu
Davûd, Hâtem 6; Nesâî, Zinet 54; Müsned, N/366, 372, VI/242) Buhari zilin
(çanın) mahzurunu anlatmak üzere çalgı başlıkaltında Rasulüllah Efendimiz
(sav)'in, develerin boynuna gerdanlık (zille beraber olanı kastediyor
olmalıdır) asılmasını yasaklamasını zikreder.(bk. Buharî, Cihad 139) Bundan
hareketle zilin hoş görülmeyişindeki sebebi (illeti) bazıları, hayvanın
boynunda ses çıkararak düşmanın yer tesbiti yapmasına imkân vermesi (Azımabâdî,
Avnü'1-Mâbûd, XI/292), bazılar da göz değmesini önlemede tesirin ondan
görülmesi şeklindeki batıl inanç olarak anlamışlardır.(Münavî, Feyzu'1-Kadir,
VI/392) Bazılar da zilin kilise çanına benzediği için sesinin çirkin olması
yüzünden meleklerin ondan nefret etmesini illet saymışlardır.(Davudoğlu, Müslim
Serhi, IX/496) Zil (çan) olan eve meleğin girmeyeceğini bildiren hadis-i şerifi
göz önünde bulundurursak, birinci sebebin, nazarlık olarak sadece zilin
takılmadığını düşünerek de ikinci sebebin illet (hükmün sebebi) olmaktan uzak
olduğunu söyleyebiliriz. O takdirde bu hükmün illeti olarak önümüzde sadece
zillerin kilise çanına benzemeleri kalır. Öyleyse evlerde ve camilerdeki duvar
saatlerinin saat başlarında ya da yarım saatlerde kilise çanını andıracak
biçimde sesler çıkarması mahzurludur diyebiliriz. Çünkü kilise çanı duymuş
olanlar, ikisi arasındaki son derece benzerliği hemen farkedeceklerdir. Yoksa
zilin yani ceras'in kök anlamındaki "ses çıkarma"(bk. Ibnü'1-Esîr,
En-Nihaye, I/260) ma'nâsına bakarak "zil" denen her şeyin yasak
olduğunu sanmamak gerekir. O durumda kapı zili, telefon zili, bizi uyandırmak
için kurduğumuz saatin zili vb. de mahzurlu zannedilir. Oysa biz Harun
er-Reşid'in çalar saat kullandığını, hatta Alman Kralına hediye olarak
gönderdiğini biliyoruz. Ezanın ilk okunuşunda, çan çalınması teklifinin
reddedilmiş olması da bize, bundaki illetin hiristiyanlara benzemek olduğunu
gösterir. Ne var ki, böyle çana benzeyen zillerin kullanılmasındaki mahzur
tenzihen mekruh olma düzeyindedir, büyük haram değildir. Şam'ın eski
ulemasından bir cemaat büyük çanın mekruh olduğunu, küçüğünün mekruh
sayılmadığını söylemişlerdir.(Davudoğlu, agek.) Ama büyüğü ile küçüğüne bir
sınır çizilmediğine göre biz çan sesini andıran bütün saat zillerini mekruh
kabul edebiliriz (Allah'u a'lem).
SAÇ BOYAMA
Insanların saçları genel olarak sarı, kızıl, kahverengi veya siyah
renkte olur. Insan bedeninde saça, kana, deriye renk veren maddelere
"pigment" denir. Bedende üç ana pigment vardır.
1. Melânin: Kahverengi olup, küçük tanecikler halindedir.
2. Karoten: Sarı renkte olup, bu pigment bitkilerde de bulunur.
Tereyağına ve havuca bu pigment renk verir.
3. Hemoglobin: Kanın kırmızı rengini bu pigment sağlar.
Pigment, güneşin ışınlarını emer. Derideki melânin de özel
hücreler yapar. Bu hücrelere "melânosit" denir. Melâninin açık veya
koyu renkli olmasında oksitlenmenin büyük etkisi vardır. pigmentin tanecikleri
az oksitlenirse renkleri açık olur, oksitlenme çoğalınca renkleri koyu
kahverengiye kadar varır. Saçlarda, tüylerde pigment oluşmasının esasları da
derideki gibidir. Saç telleri dibindeki melânositler kalıtıma göre saça renk
verirler. Saçlardaki renk farkları taneciklerin yayılışına, oksitlenme
derecesine bağlıdır. Açık renk kızıl saçlarda melâninden başka bir demir
pigment daha bulunur.
Saçların rengini koruyabilmesi için, saçların bulunduğu deri
tabakası gerektiği gibi beslenmelidir. Beslenme iyi olmazsa, özellikle
"B" vitamini, bakır eksikliği olursa, saçlarda beyazlaşma görülür.
Besin iyi ayarlanırsa, saçların yeniden normal rengini aldığı olur.
Diğer yandan yaşlılıkla ilgili saç ağarmalarının besinle ilgisi
yoktur; vitamin tedavisiyle ve besinle saçlar normal rengine girmez. Çünkü
yaşlılıktaki ağarma melânin hücrelerinin artık işini göremez hale gelmesinden
olur. Kimi zaman ruhi sıkıntı sonunda saçların birdenbire ağardığı görülmüşse
de, bunun nedeni bilimce kesin olarak açıklanamamıştır. Ancak bu gibi
sarsıntıların bezlerin işleyişini etkilediğinde şüphe yoktur.
Saçının rengi açık olan veya saçı ağaran kimsenin bunu
boyatmasının Islâm'a göre hükmünü şu şekilde belirlemek mümkündür. İslam'ın
çıkışından önce yahudi ve hıristiyanlar güzel görünme ve süslenmenin Allah'a
kullukla bağdaşmayacağını düşünerek, saçı boyayıp rengini değiştirmekten
kaçınırlardı. Hz. Peygamber, ashabına bağımsız bir kişilik kazandırmak için
saçı ve sakalı kına veya başka bir boya maddesi ile boyayabileceklerini
bildirdi. Ebû Hüreyre (r.a)'tan nakledilen bir hadiste şöyle buyurulur: "Yahudi
ve Hıristiyanlar (saçlarını) boyamaz. Siz onların aksini yapınız: yani
saçlarınızı boyayınız" (Buhârî, Enbiyâ, 50; Libas, 67; Müslim, Libas, 80;
Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî, Zîne, 14). Ancak hadisteki emir bağlayıcı
olmayıp mendupluk bildirir. Nitekim uygulamada Hz. Ebû Bekir, Ömer, Ali, Ka'b
ve Enes (r.anhüm) gibi bazı sahabeler saçlarını boyamamıştır.
Diğer yandan kullanılacak boyada siyah renk tercih edilmemelidir.
Çünkü saç boyası genellikle yaşlı erkeklerin beyazlaşan saçları için söz konusu
olur. Siyah renk yaşlı kimseyi, olduğundan çok genç gösterir. Bu durum kınalama
veya boyayı amacından saptırabilir. Nitekim Mekke'nin fethi günü Hz. Ebû
Bekr'in yaşlı babası Ebû Kuhâfe'nin saçlarının ağaç çiçekleri gibi
beyazlaştığını gören Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bu beyaz saçı
değiştiriniz ve siyahtan sakınınız" (bk. Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî,
Zîne, 15; Ahmed b. Hanbel, I,165, 356, II, 261, 499, III,160, 322). Ancak saçı
beyazlaşan kimse genç olursa, onun siyaha boyamasında bir sakınca
görülmemiştir. Nitekim Sa'd b. Ebî Vakkas, Ukbe b. Âmir, Hasan, Hüseyin ve
Cerîr gibi sahabelerin bu rengi tercih ettikleri nakledilmiştir (Yusuf
el-Kardâvî, el-Halâl vel-Harâm fil-Islâm, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, s.
102, 103).
Boya malzemesi olarak Allah elçisi kınayı tavsiye etmiştir:
"Saçın beyazlığını değiştirmek için kullandığınız şeylerin en iyisi kına
ve keten bitkisidir" (Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Tirmizî, Libâs, 20; Nesâî,
Zîne, 16; Ibn Mâce, Libâs, 32; Ahmed b. Hanbel, V, 147, 150, 154). Hz. Enes b.
Mâlik, Hz. Ebû Bekr'in saçlarını kına ve ketenle, Hz. Ömer'in ise yalnız saf
kına ile boyadığını nakletmiştir (el-Kardâvî, a.g.e., s. 103).
Sonuç olarak erkek veya kadının beyazlaşan saçlarını sarı veya
kızıl renge boyamaları müstehap görülmüş; siyaha boyamaları ise, sağlam görüşe
göre, caiz görülmemiştir. Ancak genç kimsenin siyah boya kullanmasında da bir
sakınca yoktur. Diğer yandan boya malzemesi olarak kına ve vesîme denilen, boya
sanayinde kullanılan bir bitkinin tercih edilmesi tavsiye edilmiştir (Ibn
Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Terc. Ahmed Davudoğlu, Istanbul 1982-1988, XV, 378,
XVII, 314). El, ayak veya başa sürülen kınanın katıolan malzemesi
temizlendikten sonra deri veya saçlarda bıraktığı renk, suyun deriye nüfûzuna
engel değildir. Bu yüzden abdest veya gusle mani olmaz (Ibn Âbidin, a.g.e., I,
224).
SAÇ KREMI
Saçı parlatmak için sürülen kremlerin bazılarında alkol var.
Bunları kullanmanın hükmü nedir?
Saça sürülen krem, hacmi bulunan ve saçı kapladığından ötürü,
altına suyun ulaşmasına engel olan bir krem ise, abdestte ve gusle engel
olacağından, kullanılması zaten câiz değildir. Değilse câizdir. Alkole gelince;
İslamın yasakladığı şey, her cinsiyle alkol değil, "hamr", yani
sarhoş edici olan alkol türüdür. Alkolün, meselâ metil alkol gibi sarhoş etme
özelliği olmayanı haram değildir. Bu yüzden kullanılan maddedeki alkol türü
bilinmelidir.
SARIK
Başa giyilen giysiler (başlıklar) üzerine sarılan tülbend veya
şala verilen ad.
Başı soğuk ve sıcaktan korumak ve daha güzel görünmek için
erkekler, eski zamanlardan beri başlarına taktıkları başlıklar üzerine değişik
şekil ve renklerde kumaşlar sarmışlardır. Bölgelere, iklimlere, örf ve
âdetlere, milletlere, dinlere, sosyal ve dini statülere göre değişik sarık
şekilleri vardır. Arabistan çöl ikliminin gereği olarak cahiliye Arapları da
başlarına sarık sarıyorlardı. Hz. Peygamber ve Ashab-ı Kiram da, Islâm
öncesinde olduğu gibi Islâmdan sonra da sarığı, günlük normal bir giysi olarak
kullanmışlardır. Hz. Peygamber'in yeni müslüman olanlara emir veya tavsiye
ettiği özel bir sarık şekli olmamış, bu hususta oluşan örf ne ise öyle devam
edilmiştir. Tirmizî'nin rivayet ettiği, Müşriklerle aramızdaki fark,
başlıkların üzerine sarık sarmaktır" (Tirmizi, Libas, 42) hadisi, yine
Tirmizî'nin bildirdiğine göre isnadı sağlam olmayan yani, Rasûlüllah (s.a.s)'e
aid oluşunda şüphe olan ve başkaları tarafından da benzeri rivayet edilmeyen
hadis anlamına gelen Hasen-garîb bir hadistir ve ravilerinden ikisinin kimliği
tam bilinmemektedir. Sarığın mutlaka kullanılması gereken islâmi bir kisve
olduğunu ifade eden sahih bir hadis de yoktur. Aslında Hz. Peygamber ve Ashab-ı
kiram sarık sarıyorlardı. Meselâ Mekke Fethi günü Rasûlüllah (s.a.s)'in siyah
bir sarık sardığı, sarığın ucunu (taylesân) iki omuzu arasına sarkıttığı
(Tirmizî, Libas,12; Ebû Dâvud, Libas, 51)... şeklinde rivayetler vardır. Fakat
sarık, dinî bir kisve değil, örfün gereği olan bir âdet ve alamettir. Zamanla
sarık, müslümanlara özgü bir kıyafet haline dönüşmüş ve adeta alâmet-i fârıka
haline gelmiştir. Mesela Osmanlılarda, sadece müslümanlar başlıklarına sarık
sarabilirler; gayr-i müslimler sarık kullanamazlar, ancak kendi özel
kıyafetlerini giyebilirlerdi. Sosyal, idarî, askerî, ilmî vb. statülere göre
farklı sarık şekilleri vardı. 25 Kasım 1925'te çıkarılan Şapka Iktisâsı (şapka
giyilmesi) kanunu ile erkeklerin şapkadan başka bir şey giymeleri yasaklanınca
sarık da yasaklanmış oldu.
Hz. Peygamber'in günlük kıyafeti ne ise, onunla namaz kılıyor,
ibadet için ilave bazı özel giysiler giymiyordu. Sarıkla namaz kılması da
böyledir. Sarıkla kılınan namazların sarıksız kılınanlardan daha üstün olduğu
hakkında rivayet edilen hadisler sahih değil, hatta uydurmadır. Güvenilir hadis
kaynaklarında görülmeyen, sadece zayıf ve uydurma haberlerin yer aldığı
Deylemî'nin el-Firdevsi, Ibn Asâkir'in Tarihu Dımeşk'inde rivayet edilen;
"Sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan 25 namaza, sarıklı cuma da sarıksız
70 cumaya bedeldir. Melekler sarıklı olarak cuma namazını müşahade eder ve
güneş batıncaya kadar, sarıkla namaz kılanlara dua ederler",
"Sarıklı kılınan iki rekat, sarıksız 70 rekattan daha
hayırlıdır", "Sarıkla kılınan namaza on bin sevap vardır"
hadisleri hakkında; Ibn Hacer (Lisânûl-Mîzân, III-244), Suyûtî, Ibn Arrâk,
Aliyyul-Kârî, Sehâvî gibi, hadis diye uydurulmuş sözleri tanımada uzman olan
hadis imamları, yukarıda geçen bu hadislerin tamamının uydurma olduğunu
belirtmişlerdir. Bu hadislerin uydurma olduğunun iki delili vardır: 1. Bu
uydurmalarda vadedilen faziletler, vahyin ışığı altında oluşan Islâm akl-ı seliminin
kabul edemeyeceği kadar fazladır. 2. Bu hadislerin hiç birisi güvenilir hadis
kaynaklarında yoktur ve ravileri zayıf, metruk veya hadis uyduran kimselerdir.
Bu tür uydurmalar müslümanları ihlâs ve gayretten kopararak basit şekillere ve
tembelliğe sevketmekte, dini doğru anlamalarını önlemektedir. Fazilet, namaz
kılanın dış görünümünde değil, kalbi ve gönlü ile, huşû içinde namaz
kılabilmesindedir (Daha geniş bilgi için bak: Nâsiruddin el Elbani,
Silsiletul-Ehâdîsud-Daîfe, vel-Mevdûa, s. 158-162)
SARIKLA İSLAM'IN İLGİSİ NEDİR?
Sarığın İslam'ın bir şiari (görüldüğünde Islâm'ı hatırlatan bir
işaret) olduğunu Islâm alimleri tescil etmişlerdir. Rasulüllah Efendimiz
(sav)'in sarık sardığı ve sarıkla namaz kıldırdığı sabittir. Ama sarık, namazın
değil, İslam'ın şiarıdır. Yani sadece namaza has bir kiyafet değildir. Namazda
saranlar, başka yerlerde saramadıklarından, hiç olmazsa bu şiarı namazda
gösterebilme düşüncelerinden ötürü bunu yapıyor olmalıdırlar. Gerçi sarığın,
namazın bir sünneti olduğunu söyleyenler de vardır (Ramlî, Fetavâ (Heytemî ile
beraber), 28,117). Fakat sarıkla kılınan namazın faziletinden sözeden hadisler,
ya mevzudur (uydurma), ya da asılları yoktur. Diğer yönden, bazan hadis olarak,
bazan da Hz. Ali'ye nisbeten söylenen, "sarık Arap'ın tacıdır"
anlamındaki, sarığı kavmi bir şiar olarak gösteren haber ve benzerleri, mevzuât
kitaplannda yer alırve hepsinin zayıf olduğu söylenir (Örnek olarak bk. Aclüni,
kesfu'1-hafa, N/94). Ebu Dâvud'un ve daha başkalarının rivayet ettikleri:
"Müşriklerle bizim aramızdaki fark, kalensüverler üzerindeki
sarıklardır", hadisi her ne kadar sahihlik derecesine ulaşmış değilse de
birçok rivayetlerle desteklendiği için zayıf da sayılmamıştır. Meselâ Imam
Suyutî, "sarık sarın, sizden önceki milletlere muhalefet edin" hadisi
ile, "size sarık yaraşır, çünkü o, meleklerin simasıdır" hadisini
buna şahid olarak zikreder (Suyuti, el-Leâli'1-masnu'a, N/260). Ibn Asâkir
Tarih'inde Imam Malik'in "sarığın terki uygun olmaz. Ben daha yüzümde tüy
bitmemişken sarık sardım" (Münâvî, Feyz, NV/225) dediğini nakleder.
Suyûtî, sadece siyah renkle alâkalı bir sadette ve tek bir yerde Rasulüllah
(sav)'in ve sahabenin sarık giydiklerine dair elliye yakın rivayet verir
(Suyuti el-Havî, I/110-121). Yine Cebrâil'in sarıklı olarak indiği, meleklerin
sarıklı olarak yardıma geldikleri hakkındaki rivayetler de sarığın bir şiar
olduğunu gösterir. Rasûlüllah (sav)'in kendisini temsilen gönderdiği kimselere,
bizzat kendi eliyle sarık sarması şeklinde temsil etmenin istendigine bir
delildir. Münavi; "sarık peygamberlerin sünneti, nebilerin ve sâdâtın
adetidir" der. Ibnü'I Arabî de, sarığın başın sünneti, peygamberlerin ve
sadâtın âdeti olduğunu söyler. Sarığın vazgeçilmez bir şiar olduğundandır ki,
Yahudiler ve Hiristiyanların da sarık giymeleri halinde, onlara sarığı terk
etmekle değil de rengini değişik tutmakla muhalefet edilmesinin söylenmesidir.
Allâme M. Bahît bu konuda yazdığı müstakill bir risalede sarık hakkındaki haber
ve uygulamaları naklettikten ve Ibn Ömer'in, "sarık sünnet midir?"
sorusuna "evet" cevabını verdiği aktardıktan sonra, "bütün
bunlardan anlaşılmış oldu ki, sarık giymek bir sünnettir; sarık müslümanların
şiarıdır, müslüman başkalarından onunla ayrılır" hükmünü verir. Ancak
sünneti sünnet olarak görmek ve farza ya da vacibe engel olduğu yerde farzı ya
da vacibi tercih etmek gerektiğini de "nasların tearuzu" çerçevesinde
iyi bilmek gerekir.
SATRANÇ
Iki kişi arasında, altmış dört kareye bölünmüş dört köşe tahta
üzerinde onaltışardan otuz iki taşla oynanan, yargıya ve zekâya dayanan bir
oyun. Satranç, eskiden beri düşünmesini ve zihnini işletmesini seven kimselerin
zevk aldığı bir oyundur.
Bazı tarihçilere göre satrancı ilk defa, Truva'nın kuşatılması
sırasında askerlerin oyun oynayıp vakit geçirmeleri için Palamides adında bir
komutan bulmuştur.
Arap kaynaklarına göre, satranç, Hindistan'da genç bir prense ders
veren bir Brahman rahibi tarafından, kralların bile tek başına hiç bir şey
yapamayacağını, başkalarının yardımına muhtaç olacağını göstermek için
düzenlenmiş bir oyundur. Bu oyun çok beğenilir ve rahibe bir ödül verilmek
istenir. Rahip, satrancın her karesi için bir öncekinin katıolan sayıda buğday
tanesi verilmesini rica eder. Ancak hesabı yapılınca altmış dört karenin
katlarına isabet eden buğday tanelerinin bütün dünya kıtalarının yetmiş altı
kat daha geniş toprak parçasına buğday ekilse, bunların toplam ürünü kadar
tuttuğu hesaplanır.
Satranç oynamanın Islâmî hükmü onun kumar sayılıp sayılmaması ile
yakından ilgilidir. Islâm fakihleri kumar çeşitlerinin haramlığı konusunda
görüş birliği içindedir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Sana
şarabın ve kumarın hükmünü sorarlar. De ki: Bu ikisinde büyük bir günah ve
insanlar için bazı faydalar vardır. Ancak bunların günahı, kazandıracağı
faydadan daha büyüktür" (el-Bakara, 2/219). Kendisinde, oynayanlardan bir
taraf için kazanç, diğer taraf için zarar bulunan her oyun haram kılınan kumar
niteliğindedir. Bu, tavla, satranç ve benzeri oyunlardan olabilir. Günümüzde
yaygın olan piyango oyunları da bu kapsama girer. Bunların bir hayır amacı
taşıması veya mücerret kazanç için oynanması, hükmü değiştirmez. Bunlardan elde
edilen kazanç (habis, pis, kirli) kazanç" sayılır. Hadiste:" Âllah
temizdir, ancak temiz olanı sever" (Müslim, Zekat, 64; Tirmizî, Tefsîru
Süre, 3/26) buyurulmuştur.
Satranç haram olan kumara vesile yapılarak oynanırsa, haram
olduğunda fukahanın icma'ı vardır. Çünkü harama alet olmuştur. Harama alet olan
şey ise haramdır. Ama kumar sayılacak bir şekilde oynanmıyorsa, yâni araya bir
şeyler koymadan, sırf zihin jimnastiği olmak veya yarışma yapmak için
oynanıyorsa, bu konuda Islâm hukukçuları farklı görüşler belirtmişlerdir.
Şiîlerden Imamıyye ve Zeydiyye'ye göre, ne şekilde oynanırsa
oynansın, satranç, haramdır (el-Huliyy, Şeraiul-Islâm, II, 9; Ibn Miftâh,
Şerhul-Ezhâr, IV, 383).
Hanbeli hukukçuların sahih olan görüşü de satrancın her ne olursa
olsun haram olduğu şeklindedir. Ancak Hanbelîlerin diğer görüşüne göre,
oynarken araya bir şey konmazsa, farzı terke ve haramı işlemeye sebep olmazsa
satranç oynamak mekruhtur. Buna bağlı olarak satranç aletini alıp satmak da
haramdır (Ibn Kudame, el-Muğnî, IX, 171).
Hanefî ve Malıkilere göre satranç tahrimen mekruhtur yani harama
yakındır (el-Bâci, el-Münteka, VII, 278; Ibn Abidin Haşiyesi, VI, 394).
Haram olduğunu söyleyenler şu delilleri ileri sürüyorlar:
Ey iman edenler; şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal okları
şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan
şarap ve kumar yolu ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan
ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık vazgeçtiniz değil mi?" (el Maide,
5/90-91) âyetine göre satranç haramdır. Bu âyetin tefsirinde Imam Kurtubî şöyle
der: "Bu âyet kumara alet olsun, olmasın tavla ve satranç oynamanın haram
olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ şarabı haram kıldığı zaman, Ey
iman edenler, şarap, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi birer
pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz" buyurdu. Bunun
gerekçesi olarak da şunu gösteriyor: "Şeytan şarap ve kumar yolu ile
aranıza düşmanlık ve kin salmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak
istiyor. " Demek ki azı, çoğunu yapmaya sevkeden, oynayanlar arasına kin
ve düşmanlık girmesine sebep olan ve Allah'ın zikriyle namazdan alıkoyan her
oyun, aynen şarap içmek gibidir. Bu da o oyunun haram olmasını gerektirir.
Şayet, "şarap içmek sarhoşluk verir ve içen namazı kılmaya güç yetiremez.
Tavla ve satranç oynamakta bu yoktur" denilirse buna şöyle cevap verilir:
"Allah, şarapla kumarı, haram olma bakımından aynı manâ içine aldı ve
insanlar arasında kin ve düşmanlık salmak, Allah'ın zikri ile namazdan
alıkoymak gibi vasıf larla vasıf ladı. Şu bilinen bir şeydir ki şarap sarhoşluk
verir, fakat kumar sarhoşluk vermez. Ancak mahiyetleri değişik olmakla beraber,
Allah katında bu ikisi haram olmak bakımından aynı seviyededir.
Aynı şekilde şarabın azı sarhoşluk vermez. Nitekim tavla ve
satrancı oynamak da sarhoşluk vermez. Sonra da şarabın çoğunun haram olduğu
gibi azı da haram olur. Bu durumda sarhoşluk vermese dahi tavla ve satranç
oynamak şarap gibi haramdır. Bunlarla oyuna başlandığında insana gaflet gelir.
Kalbi etkisi altına alan bu gaflet, bir tür sarhoşluk verir. Şarap sarhoşluk
vermek suretiyle namazdan alıkoyduğu için haram olmaktadır; Tavla ve satranç
oynamak da önce insanı gaflete sevkedip oyalamakta ve dolayısıyla namazdan
alıkoymaktadır" (Kurtubî, el-Cami' li Ahkamil-Kur'an, VI, 291).
Ebû Bekr b. el-Esrem, el-Cami' isimli eserinde Vâsile b. el-Eska'
(r.a)'dan şu hadisi rivayet eder: Rasûlüllah (s.a.s):
"Her gün ve gecede Cenabı Hak mahlûkatına üç yüz altmış defa
(rahmet) nazarıyla bakar. "Şah" diyenlerin bu bakıştan nasibi
yoktur" buyurur.
Bilindiği gibi satrançtaki taşlardan birisinin adı şahtır ve
oynanırken sık sık "şah!" kelimesi kullanılır.
Deylemî, Enes (r.a)'den Rasûlüllah (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu
rivayet eder: "Satranç oynayan mel'undur".
Bu konuda hadis olarak nakledilen başka sözler de vardır, ancak
bunların sıhhati şüpheli görülmektedir. Zira satranç Rasûlüllah (s.a.s)
döneminde bilinmiyordu. O, Sahabe döneminde ortaya çıktı (Ibn Hacer el Heytemi,
ez-Zevâcir, II/320).
Ibn Ebî Şeybe, Ibnül-Münzir ve Ibn Ebî Hatim, Hz. Ali'nin şöyle
dediğini rivayet etmişlerdir: "Tavla ve satranç kumardandır"
(ez-Zuhayli, el-Fıkhul-Islâmî, Dımaşk 1985, III, 572-573).
Abd b. Humeyd de Hz. Ali'nin şu sözünü rivayet etmiştir:
"Satranç acem (Arab olmayan)ların kumarıdır" (Şevkânî, Neylül-Evtâr,
VIII, 108).
Ebû Mûsa el-Eş'arî şöyle demiştir: "Hatalı kişiden başkası
satranç oynamaz."
Ibn Abbas'a sorulduğunda şöyle dedi: "O, kumarın en
şerlisidir" (Ibn Hacer, ez-Zevâcir, II, 321).
Satranç konusunda rivayet edilenlerin en sıhhatlisi Hz. Ali'den
rivayet edilenlerdir (Ibn Kudâme, el-Muğnî, IX, 121).
Şafiîlere göre satranç tenzihen mekruhtur, haram değildir.
Mezhebin sahih görüşü budur. Bunlara göre satranç tavladan hafiftir. Tavlanın
özünde, fal oklarında olduğu gibi, atmak vardır. Satrançta ise düşünme temel
esastır. Bu da savaş taktiğini öğrenmekte faydalıdır. Yine Şafiîlere göre
satranç aletini alıp satmak mekruhtur (Nevevi, el-Mecmu', IX, 244; Ibn Hacer,
ez-Zevâcir, II, 326).
Zahirîler'de satranç mubahtır. Ibn Hazm, satranç hakkında
nakledilen rivayetlerin sıhhatini kabul etmemektedir (Ibn Hazm, el-Muhallâ, IX,
55-61).
Müfessir Alûsî ise, tavla ve satrancın, hatta çocukların oynadığı
ceviz, bilye, bezik ve kur'a oyununu kazanma ve kaybetme duygularını
hortlattığı için haramdır ve kumarın bir çeşididir (Alûsî, Ruhul-Meanî, II,114)
demektedir.
Hanefîlerden Imam Ebû Yusuf'a göre de satranç mubahtır (Ibn Abidin
Haşiyesi, VI, 394).
Hanefilere göre Ibn Abbas, Ebû Hureyre, Ibn Sîrîn, Hişam b. Urve,
Saîd b. el-Müseyyeb ve Saîd b. Cübeyr gibi Sahabe ve Tabiîn satrancı mubah
görmüşlerdir (Yusuf el-Kardavî, el-Helâl vel-Harâm fil-Islâm, s. 217).
Malıkîlerden Ibn Kudâme, Şafiîlerin "savaş taktiğini
öğretir" şeklindeki ifadelerini şöyle reddediyor: "Satranç oyununda
böyle bir maksat yoktur. Oynayanların çoğu ya sırf oyalanmak veya kumar
kastıyla oynarlar.
"Satrançta temel esas savaş taktiğini öğretmektir"
Sözlerine şu cevabı veririz: "Böyle bir kasıt olmayıp sadece insanı bol
bol meşgul edip Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymaktan başka bir faydası
yoktur" (Ibn Kudâme, el-Muğnî; IX, 171).
Satrancı mekruh ve mubah görenler de bunun için bir takım şartlar
ileri sürmektedirler. Bu şartlara uymadığı takdirde onlara göre de haramdır:
1- Hanbelîler gibi, haramlığına inanan birisi için, harama
yardımcı olduğundan dolayı haramdır.
2- Oynarken namazı geçirmemek gerekir. Çünkü bu çeşit oyunlar
vakit hırsızıdır. Namaz geçirmeye sebep olursa, bu, haram olur.
3- Düşük karakterli kimselerle oynanmamalıdır.
4- Kin, düşmanlık ve yalan yere yemin etmeye sebep olmamalıdır.
Oyun heyecanına kapılıp sövmekten, çirkin sözler söylemekten
kaçınılmalıdır (Ibn Hacer, ez-Zevâcir, II, 326-327).
SATRANÇ OYNAMANIN ISLÂMÎ HÜKMÜ NEDIR? ZİHNİ ÇALIŞTIRMAK İÇİN
OYNANABİLİR Mİ?
Sâtranç Hint kaynaklı, çok eski bir oyun olmakla beraber,
müslümanlar onu Ömer Efendimizin halîfeligi döneminde, Iran kanalıyla
öğrenmişlerdir. Yani satranç Resûlullâh (s.a.s.) döneminde Müslümanlar arasında
bilinmemekte idi. Bu yüzden çoğunluğa göre Rasûlullah Efendimiz satranç
hakkında birşey söylememiştir. Onu sahabe daha sonra tanımış ve cevazı
konusunda fikir birliğine varamamış, bu yüzden fıkıhçıların fetvâsı da değişik
olmuştur. Mesela sahabeden Ibn Abbâs ve Ebû Hureyre gibi satrancın mübah (sakıncasız)
bir oyun,olduğu görüşünde iken, Ali Efendimiz gibiler de satrancın Kur'ân-ı
Kerimin yasakladığı kumar (meysir) (Bakara 2/219; Mâide 5/90) cinsinden olarak
haram olduğu kanaatindedirler. (Sabûnî, Ravayı', I/280) ZaMahşerî haramlığı
konusunda Rasûllullah Efendimiz'den (s.a.v.) de bir hadîs nakleder. (ZeMahşerî,
I/199) Ancak bunun sahih olamayacağını daha önce görmüş olduk. Alûsî de
satrancı sözkonusu âyetle yasaklanan kumar (meysir) türünden sayar. (Alûsî,
N/114) Hanbelî ve Mâlikî mezhebinde satranç da diğer kumar türleri gibi
haramdır. (Bk. Davudoğlu V/34; Cezirî, el-Fikh ale-I-mezâhib N/51) Bu konuda en
müsamahalı görüş, mezhep olarak Imam Sâfîî'nin görüşüdür. Ona göre satranç
zekâyi geliştirdiği ve düşmana karşı savunma tekniklerini öğrettiği için mübahtır
(sakıncasızdır). Ancak mübah olabilmesinin de bazı şartları vardır. Para için
olması oyun sırasında dilin taşkınsözlerden korunması, oyun yüzünden namazın ve
diğer ibadetlerin geciktirilmemesi... (Alûsî, N/114; Kardâvî, el-Helâl
ve'I-harâm 280) Bu üç şartın bulunmaması halinde satranç Sâfîî'lere göre haram
olur. Nevevî, Imam Sâfîî'ye göre de mekruh olduğunu söyler. (Nevevî; Fetâva
261)
Hanefîlere göre ise, satranç haram ya da harama yakın mekruhtur.
(Davudoğlu V/33; ibn Âbidîn VI/394; el-Cezîrî N/52; Hidâye (Hidâye sahibi
Merginânî, Rasûlüllah Efendimiz'den: "Satranç ve tavla oynayan elini domuz
kanına bulamış gibidir " diye bir hadis nakleder. Ancak Hidâye'nin
hadislerini tahriç eden Zeyla'î onun satranç konusunda verdiği bu ve başka bir
hadîsin her ikisininde son derece zayıf olduğunu söyler. bk. Nasbu'rrâye
IV/275. Konkordans'ın indekslediği dokuz meşhur hadis kitabında da satrançla ilgili
bir hadis yoktur. Bu durumda ZeMahşerî'nin verdiği hadîse de sahih gözüyle
bakılamaz.) Yalnız Hanefî mezhebinden Ebû Yusuf da satranci bazı şartlarla
mubah görmüştür. Kumar anlamı içermemesi, sürekli olmaması, bir dînî göreve
zarar vermemesi. (Ibn Âbidin VI/394) Ancak Hanefî mezhebinde Ebû Yusufun görüşü
fetvâya elverişli görüş sayılmamış ve satrancın haram olmaktan öte büyük günah
olduğunu söyleyenler bile çıkmıştır. Çünkü onu mübah saymak, Islâma ve
müslümanlara karşı şeytana yardımcı olma anlamı taşır. Satranç oynayanlara
selâm vermek mekruh görülmüş, selâm vermemekle, yaptıkları işin hoş olmadığı
hatırlatılmış olacağından güzel bir iş yapılmış olur. ( Hindiyye V/326)
denilmiştir. Ali Efendimiz, satranç oynayan bir topluluğu kınamış ve siz bunun
için yaratılmadınız demiştir. (Nevevî, Fetâvâ 262 (Hâsiye,
I'ânetü't-tâlibîn'den IV/280) Abdullah b. Ömer satrancı tavladan daha kötü bir
oyun diye nitelemiştir. (Kâmil Miras, Tecrîd XI/96 (ibn Kesir'den); Daha
değişik bilgiler için bk. Kurtubî VI/291-92) Keşfu'z-zunûn'dan satrancın haram
olduğunu konu edinen bir kitabın bulunduğunu da öğrenmiş bulunuyoruz.
Tahrimüs-Satranç. Muhammed b. Ali (I/959)
SATRANÇ OYNAMAK CAİZ MİDİR?
Satranç, düşünme ve aklı kullanmağa sevk eden bir oyundur. Şartsız
olduğu takdirde bazı sahabe ile Şafii mezhebine göre caiz ise de Hanefi Malıki
ve Hanbeli mezheplerine göre haramdır. Şartlı olursa şüphesiz haramdır.
SAVAŞ VE ÇARPIŞMA HALİNDE OLAN MÜSLÜMANLAR NASIL NAMAZ KILACAKLAR?
Savaş ve çarpışma halinde olan müslümanlar, durum tehlikeli
olduğundan namaz kılmakla mükellef değil, hatta namaz kılarsa namazları batıl
sayılır. Peygember (sav) Hendek savaşında harb ile meşgul olduğundan dört vakit
namazı kılmadı. Bilahare kaza etti. Bu münasebetle şöyle buyurdu: "Salat-ı
vusta'dan bizi alıkoydular. Allah kabir ve içlerini ateşle doldursun.”
Savaş halinde namaz kılmak caiz olsaydı Peygamber (sav) kazaya
bırakmazdı.
SAVAŞA VEYA AVRUPAYA GİDİP DÖNMEYEN VE ÖLÜMÜ İLE HAYATTA OLDUĞU
HİÇ BİLGİ EDİLEMİYEN KİMSENİN EŞİ NE YAPACAKTIR? EVLENEBİLİR Mİ,YOKSA
BEKLEYECEK Mİ?BEKLEYECEKSE NE ZAMANA KADAR BEKLEYECEKTİR ?
Hanefi ile Şafii mezheblerine göre,bu durumda olan bir mefkudun
eşi ancak mefkud(kaybolan kişinin )ölümü sabit olunca veya Şafii mezhebine göre
ömrü galip geçtikten sonra hakimin hükmü ile ,Hanefi mezhebine göre ise .en
kuvvetli görüşe göre onun yaşındakilerin çoğunun ölümü ile diğer bir görüşe
göre de mefkud 120 yaşınıdoldurunca hayatla ilişkisi kesilir.Binaenaleyh
yukarıda belirttiğimiz gibi iki durumdan biri tahakkuk etmedikçe eşi
evlenemez.Maliki ve hanbeli mezheplerine göre ise ,mefkudun ölümü sabit olursa
veya aradan dört sene geçtikten sonra hakim mefkud ile eşini birbirinden
ayırmak için hüküm verirse eşi evlenebilir.(el Fıkhül İslami)
SECDE ÂYETİ VE RADYO
Okunan secde âyetini duyduğumuzda abdestli değilsek birşey okumalı
mıyız? Radyo, televizyon ve teypten dinlenen secde âyeti için secde yapmak
gerekir mi ?
Tilâvet secdesinin zamanı olmadığından, iyi olmamakla beraber,
duyulduğu zamandan sonraya bırakılabilir. Ancak o anda "semi'nâ ve eta'nâ
gufrâneke Rabbenâ ve ileyke'l-masîr" deyip secdeyi kabullendiğini
bildirmesi gerekir. Ihtiyatlı olan görüşe göre teyp, radyo, vs. gibi âletlerden
dinlenen secde âyetinden ötürü de secde etmek gerekir. Çünkü "... duyana
da secde gerekir" (63 Bk. Mavsilî, el-Ihtiyâr I/75; M. Zihnî Efendi 490 )
şeklindeki hadis-i şerif, duyulan ses kaynağının özelliğinden söz etmemiştir.
Bunların içinde özellikle radyonun -naklen yayın yapıyorsa ayrı bir özelliği
vardır. Çünkü o sesi anında ve olduğu gibi iletmektedir. (64 Alâuddîn Âbidîn,
Hediyye 99) Dolayısıyla radyodan duyulan secde âyetinden ötürü secde yapılması
gereği daha açıktır.
SENET
Kendisine dayanılan şey, senet; Yemen elbisesi veya dağ yamacı,
Türkçe'de, bir borcun veya verilen bir sözün belgesi, garantisi. Çoğulu
"esnâd" ve "senedât"tır. Senet genellikle bir borcu veya
hukukî bir işlemi tesbit etmek üzere düzenlenir. Tapu senedinde olduğu gibi
resmî bir makam tarafından onaylanmış, borç senedinde olduğu gibi borçlu
tarafından imzalanmış olabilir. Günümüzde âdî, resmî, özel, onaylı, değerli
gibi çeşitleri vardır.
İslâm hukuku açısından senet, va'deli borçlanmaları tesbit eden
yazılı belgeyi ifade eder. Kur'an-ı Kerim'de borçlanmaların yazı ile tesbiti
konusunda şöyle buyurulur: "Ey iman edenler! Belirli bir vadeye kadar
birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Bunu aranızda bir yazıcı doğru
olarak yazsın. Yazıcı onu Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan
çekinmesin, yazsın. Borçlu olan kimse de yazdırsın. Rabbi olan Allah'tan
korksun; borcundan hiçbir şey eksiltmesin. Eğer borçlu aklı ermez veya zayıf
yahut da yazdırmaya gücü yetmeyen bir kimse ise, onun yerine velisi doğru
olarak yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa
şahitlerden kendilerine güvendiğiniz bir erkek ve -biri unutunca diğeri
hatırlatması için- iki kadın yeter. Şahitler, çağrıldıklarında çekinmesinler.
Borç büyük olsun küçük olsun onu vadesiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu Allah
katında en adâletli, şahitlik için en doğru, şüphe etmemeniz için en yakın bir
yoldur. Ancak, aranızda yaptığınız ticaret peşin olursa, yazmamanızda size bir
sakınca yoktur" (el-Bakara, 2/282).
Borçlanmalarda tarafların hakkını belirleyen bu belgeler
anlaşmazlık halinde bir ispat aracı olur. Borçlanma ticaretle ilgili ise
bunlara "ticarî senet" denir. Ticarî senetler günümüz beşerî
hukukunda "kambiyo senetleri" adını alır ve poliçe, emre yazılı senet
veya bono ile çek olmak üzere üç çeşit senedi kapsar. Bunlar özel şekil
şartlarına bağlanmış ve çıkarılan yasalarla belgelik yönleri ya da tahsil
edilebilmeleri daha sade esaslara bağlanmıştır. Meselâ, âdi veya el senedinde
yer alan alacak veya hakkın ayrıca mahkeme kararı ile tespiti gerekirken,
kambiyo senetleri böyle bir karara gerek olmaksızın doğrudan icra yolu ile
tahsil edilebilme niteliğine sahiptir (bkz. Reha Poroy, Kıymetli Evrak Hukuku
Esasları, İstanbul 1971, s. 90 vd.)
İslâm devletinin de yazılı belgeleri resmi nitelik ve durumlarına
göre sınıflandırması mümkündür. İstihsan ve maslahat prensiplerine göre,
toplum, esnaf ve tüccarın karşılıklı hak ve menfaatlerini korumak için yazılı
belgeler düzenletmesi devletin hak ve yetkileri arasındadır. Çünkü
borçlanmalarda kullanılan senetler mahkemede delil olarak kullanılınca,
doğrudan devletin güç alanına girmiş olmaktadır.
Nitekim Mecelle'nin aşağıdaki maddeleri yazılı belgelerin ikrar
gücünde ispat aracı olduğunu açıkça ifade eder.
"Yazı ile ikrar dil ile ikrar gibidir" (Mecelle, mad.
1606); "Yazışma, karşılıklı konuşma gibidir" (mad. 69). 1608. maddede
tüccar defterlerindeki kayıtların, borcu yazı ite ikrar niteliğinde olduğu
belirlenmiştir. Usûlüne göre düzenlenen bir senedin yanlı ve sözlü ikrar
gücünde delil teşkil ettiği şöyle ifade edilir: "Bir kimse kendisi yazıp
veya bir kâtibe yazdırıp da imzalı veya mühürlü olarak başkasına vermiş olduğu
borç senedi, usulüne göre düzenlenmiş ise, yazı ile ikrar niteliğinde olup,
sözlü ikrar gibi geçerli otur ve yürürlük kazanır. Âdet üzere verilegelen
vusuller yani makbuz ilmûhaberleri dahi bu niteliktedir” (madde, 1609).
Senetlerin kesin ispat aracı oluşu ve senedin, yazı, imza veya
kapsamına itiraz usulleri şöyle belirlenir:
"Bir kimse yukarıdaki şekilde, usûlüne göre yazıp veya
yazdırıp da imzalanmış veya mühürlenmiş olarak vermiş olduğu borç senedi
kendisinin olduğunu itiraf etmekte iken, kapsadığı borcu inkâr etse, inkârına
itibar olunmayıp, bu borcu ödemesi gerekir. Ancak senedin kendisine ait
olduğunu inkâr ettiği takdirde, eğer yazı veya mühür meşhur ve müteâref ise,
inkarına itibar olunmayıp, bu senetle amel edilir. Eğer yazı ve mührü meşhur ve
mütearef değilse, senet sahibine yazı örneği yazdırılarak bilir kişiye incelettirilir.
Yazının ona ait olduğu bilir kişi raporu ile tespit edilirse, senet sahibine bu
borcu ödemesi emredilir" (Mecelle, mad. 1610).
Türkiye'de 1850 tarihli Kanunnâme-i Ticaretteki kambiyo senetleri
ile ilgili hükümler Fransız Ticaret Kanununun bir tercemesinden ibaretti.
1914'te Lahey, Yeknesak Kanunu Projesinden mülhem olan ayrı bir
şek kanunu kabul edilmiştir (Poroy, a.g.e., 93).
Senet sözcüğü "hisse senedi" olarak, şirketlerdeki hisse
oranlarını ifade eder (bkz. "Hisse Senedi" maddesi).
Hadis ilminde, bir terim olarak sened sözcüğü hadisin başındaki
râviler zincirini ifade eder. Her hadis metninin başında, o metni birbirine
nakleden ravi isimlerinden oluşan bir zincir vardır. Bu isim zinciri, en son
raviden başlayarak Hz. Peygamber'e kadar ulaşır ve her ravi zincirin bir
halkasını teşkil eder. Bu halkaların birbirine bağlı olması, nasıl zincirin
sağlam olduğunu temin ederse, her bir halkanın da kendi başına sağlam olması,
aynı şekilde zincirin sağlamlığını gösterir. İşte ravi adlarından ibaret böyle
sağlam bir zincir, kendisine bağlı olan hadis metni için bir garanti sayılır ve
istilâhta bu garantiye "sened" denir. Senedi olmayan bir hadis böyle
bir garantiden yoksun demektir.
Bir ravinin hadis rivayet ederken, kendisinden yukarıya doğru, Hz.
Peygamber (sa.s)'e kadar hadisin senedini bildirmesine ise "isnâd"
adı verilir. Bununla birlikte bu son terim, çoğu kere "sened"in eş
anlamlısı olarak kullanılmıştır. Meselâ, "Hadisin bir çok senetleri
vardır", yerine, "Hadisin bir çok isnadları vardır" denilmiştir
(bkz. Tâlât Koçyiğit, Hadis istilâhları, Ankara 1980, s. 397).
SENET, BONO VE ÇEK SATMAK VEYA SATIN ALMAK CAİZ MİDİR?
Senet, bono ve çek satmak veya satın almak caiz değildir. Çünkü
bunlar para veya meta' değiller. Ancak zimmetteki parayı sağlama bağlamak için
birer teminattır.
Malik şöyle rivayet etmiştir: Mervan bin Hakem'in zamanında bir
çeşit çek çıkmıştı. Halk, karşılığını almadan birbirine satmaya başladılar.
Bunun üzerine Zeyd bin Sabit bazı sahabe ile birlikte Mervan'a gittiler:
"Ey Mervan, faiz ile alış veriş yapmayı mübah mı kılıyorsun?"
dediler. Mervan: "Allah'a sığınırım, bu ne demektir? Dedi. Sahabeler:
"Halk, karşılığını almadan bu çeklerle alış veriş yapıyor" dediler.
Bunun üzerine Mervan, emniyet mensuplarını gönderdi, onlarla alış veriş
yapanları ta kip ederek malları ellerinden alıp sahiplerine iade ettiler
(al-Muvatta).
Ayrıca şimdi olduğu gibi, Osmanlılar zamanında da maaşı
beytü'l-maldan veya vakıf gelirinden verilmek üzere memur ta'yin ediliyordu.
Memura, takdir edilen aylığa "Camekiye" denilirdi. Camekiye'nin
satışıyla ilgili İbn Abidin şu fetvayı nakil ediyor: Musannife Camekiyenin
satışı soruldu. Yani adamın birinin maliyeden alacağı aylığı vardır. Henüz
vakti gelmeden ihtiyacından dolayı, miktarından daha düşük bir para ile
satıyor, böyle bir satış caiz midir?
Musannif şöyle cevap verdi: Alacaklı, alacağını verecekliden başka
bir kimseye satamaz (Durru'l-Muhtar).
Ancak birisinin başkasına vereceği olduğu gibi, başkasından
alacağı da olur. Borcunun vadesi ile elindeki çekin vadesi birbirine tevafuk
ederse, bu çeki alacaklıya verebilir. Bu çek satışı değil, borcun havalesi
sayılır. Hülasa sened, bono ve çek satılmaz, alınmaz ve zekat olarak verilmez.
Yalnız devletin verdiği çek ve bono –va'deleri geldiği takdirde- ile para
arasında fark yoktur. Va'deleri gelmemiş ise satılması caiz değildir.
SERBEST PİYASADAN, BANKA FİYATINDAN BİRAZ YÜKSEK FİYATA DÖVİZ
ALMAK CAİZ MİDİR?
Döviz alım-satımı islâm hukukunda "sarf akdi" ne girer
ki, bir paranın diğer bir parayla satınalınması demektir. Değişik iki parayı,
meselâ Türk lirasi ile Markı birbirleriyle değiştirmede ölçü, peşin
olmalarıdır. Peşin olduktan sonra, resmi kurdan, ya da karaborsadan olmasının
cevaz konusunda hiçbir farkı yoktur. Dilediğinden diledigi kârla alabilir ve
satabilir. Yeter ki, faiz maddelerinin (meselâ paranın) cinsleri farklı
olanlarında faiz sebebinin (illet) geciktirme olduğu bilinsin. Allah Rasulü
Efendimiz (sav), "Cinsler değişik olursa, peşin olmak şartıyla,
dilediğiniz gibi satın"(bk. Mavsilî, el-Ihtiyar (Ist.) 208) buyurmuş,
fıkıhçılar da bunu esas almışlardır. Ömer Efendimiz (ra) da: Paranın parayla
değişiminde "bir direğin arkasına geçinceye kadar dahi veresiye
yapmayın" demiştir. Buna göre, meselâ altın ve gümüş veresiye alınıp
satılamaz. Çünkü onlar da paradırlar. Ama bunu çoğu müslümanlar, hatta çoğu
kuyumcular bilmezler. Halbuki, kişinin yapmakta olduğu işle ilgili Islâmî hükümleri
bilmesi ona, meselâ namaz kılmak gibi farz-ı ayındır. Ancak, alırken verdiği
kadar ve verdiği cinsi almak üzere borç verilmeleri farklıdır ve caizdir.
SIDRETÜ'L-MÜNTEHÂ'
Bir izafet terkibi olup "müntehâ sidresi", yani sidrenin
sonu, nihayeti demektir.
Müntehâ kelimesi son, nihayet, bitiş anlamlarına gelmektedir.
Sidre kelimesi de, ağaç anlamındadır. Mütercim Âsun Efendi meşhur Kamus'unda
"sidre" kelimesini şöyle açıklamaktadır: "Sidre, Arabistan
kirazı denilen bir ağaca verilen isimdir. Trabzon hurması bu ağacın
cinsindendir, gölgesi gayet koyu ve latıfdir".
Sidretül-müntehâ' şeklinde Kur'ân-ı Kerim'de Necm suresinin 14.
âyetinde geçmektedir. Ayrıca Peygamberimiz Hz. Muhammed'in Mirac'ını anlatan ve
bir çok sahabeden rivayet edilen Hadis-i şerifte de geçmektedir. Hem Kur'ân'ın
Necm suresinde, hem de Hz. Peygamberin Mirac'ını bütün ayrıntılarıyla anlatan
hadis-i şerifte geçen Sidretül-Müntehâ', "Cennetin uçlarındandır, üzerinde
Sündüs ve Istebrekın Cennetlerinin etekleri vardır", diye açıklanmış,
Keşşâf'ta da Sidretül-Müntehâ' Cennetin nihayetinde ve sonundadır, diye
geçmektedir.
Ayrıca Sidretül-Müntehâ', "Allahu Teâlâ'nın zât âlemi
demektir ki, buraya ne meleklerin büyükleri, ne de Peygamberlerin büyükleri
dâhil olabilir. Nitekim hadis-i şerifte de Hz. Peygambere refakat eden Cebrâil
aleyhisselâm da Peygamberimizi buraya kadar götürmüş, buradan ileriye geçmeye
izinli olmadığını ifade ederek, bundan sonra Cenâb-ı Hakk'ın daveti sebebiyle
Hz. Peygamberin yalnızca gideceğini bildirmiştir. Işte bu yüzden bu terkib
"son sınır, son hudud veya sınırın sonu" diye anlaşılmıştır.
Hadis-i şeriflerde ise belirttiğimiz gibi daha çok mi'rac hadisesi
ile ilgili kısımlarda geçmekte ve meşhur hadis kitaplarının; hemen hemen
hepsinde sözkonusu edilmektedir: "...Sonra beni Sidretül-Müntehaya
götürdü. Bir de gördüm ki, sidr ağacının yaprakları fillerin kulakları gibidir,
yemişleri ise (Yemenin) Hecer (kasabası) testilerine benzer. Allah'ın emrinden
her şeyi bürümekte olan şey Sidre yi tamamıyle bürüyünce bana başka bir hal
oldu. Artık Allah'ın mahluklarından onun güzelliğinin bir kısmını bile
anlatmaya gücü yetebilecek hiç bir kimse yoktur... " (Müslim, Imân, 259).
Ibn Mesud (r.a)'dan gelen rivayette de "Rasûlüllah (s.a.s)
Sidretül-Müntehâ'ya varınca yer yüzünden çıkan ve yukarıdan inen burada son
buluyor"dedi. Allah orada ona kendisinden önce gelen hiç bir peygambere
vermediği üç şeyi verdi: Namazlar beş (vakit) olarak farz kılındı. Kendisine
Bakara sûresinin son âyetleri verildi ve Allah'a hiç bir şeyi ortak
koşmadıkları müddetçe ümmetine büyük günahlar da bağışlandı. Ibn Mesud,
"Sidre'nin dört bir tarafı (meleklerle) çevrili iken" (en-Necm, 53/16)
âyetini okudu ve "Sidre, altıncıgöktedir" dedi. Süfyân "Altından
Pervaneler!" dedi ve eliyle işaret edip elini titretti. Malık b.
Mağfel'den başkası da şöyle diyor: "Yaratıkların ilmi "sidre'de"
son bulur ve bunun üstü hakkında bilgileri yoktur" (Tirmizi, T. Suver 53).
Mürre'nin Abdullah'tan rivayetine göre "Rasulullah (s.a.s)
Isrâ gecesinde Sidretü'l-Müntehâ'ya götürüldü ki, sidre
altıncıgöktedir..." (Müslim'den naklen, Kurtubî, XVII, 94).
Enes'in rivayetine göre Rasulullah (s.a.s) şöyle buyuruyor:
"Ben Sidretü'l-Müntehâya götürüldüm. O, yedinci göktedir. Yemişi Hecer
(kasabasının) testileri, yaprakları da fil kulaklarına benziyordu. Dibinden iki
zâhir, iki hâtın olmak üzere dört nehir çıkıyordu. "Ya Cibril bu da
ne?"dedim. Cibril: "Bâtın olanlar Cennettedir; zâhir olanlar ise
Fırat ve Nil'dir" diye cevap verdi" (Kurtubî (Darekütnî'nin lafzıyla
Müslim'den naklen), XVII, 94).
Bu iki hadisi sahih kabul edenler onları şöyle telif etmişlerdir:
Kökü altıncıgökte, dalları yedinci göktedir (et-Tehanevi, Keşşafu Istılâhati'l
fünün, Istanbul 1984, I, s. 728; Kurtubî, a.g.e., aynı yer).
Sidr denilen bu ağaç Cennetin en üst kısmındadır. Eskilerin ve
yenilerin ilminin ulaştığı son noktadır. Arşın sağlında yer almaktadır. Mi'rac
gecesinde bu mevkiye vardıklarında Cibril geride kalmış; Rasulullah (s.a.s)
geri kalmasının sebebini sormuş, Cibril şöyle cevap vermiştir: "Bu makam
dostun dostta kalacağı bir makamdır. Eğer kıl kadar ileri gidersem yanar kül
olurum. Bundan sonrasını geçmek sadece sana bahşedilmiştir..." (Keşşafu
Istilâhati'l-Fünun, "Sidretü'l-Müntehâ" maddesi).
Sidretü'l-Müntehâ' denilmeşinin sebebi, buraya hem büyük
meleklerin, hem de büyük peygamberlerin geçememesi ve burası hakkında
bilgilerin yeterli olmamasıdır. Bunun için bu tabir kullanılmış ve beşerî, yani
insanlara ait ilmin son sınırı diye de açıklanmıştır. Gerek peygamberlerin,
gerekse diğer yaratılmışlardan her âlimin ilmi burada son bulur, ondan ileri
geçemez.
Ayrıca büyük müfessirlerden Fahruddîn er-Râzî, Sidretü'l
Müntehâ'yı, buraya kadar zikredilen mânâlarını yanı sıra, "hayret-i
küsvâ" diye açıklamıştır ki, akılların hayretle kaldığı, bundan daha
şiddetli bir hayretin tasavvur edilemeyeceği, insanın son derecede hayrete
düştüğü bir makam olarak tavsif ettikten sonra; sadece, Hz. Peygamberin
hayrette kalmadığını, şaşmadığın, gördüklerini açıkça gördüğünü kaydetmektedir.
Öyleyse biz âciz insanların Sidretü'l-Müntehâ'yı kesin olarak
"şudur veya budur" diye açıklamamız mümkün görülmemektedir. Necm
suresinin 9. âyetine ve hadis-i şerifteki rivayete göre, sadece Peygamberimize
"Kâb-ı Kavseyne" kadar yaklaşmasına müsaade edilmiştir. Sidretü'l
Müntehâ'dan ilerisi gayb âlemidir ki, Allahü Teâlâ'dan başka hiç kimsenin
ilmine ve bilgisine giremez, yani insanî ilmin son sınırıdır. Buradan ötesi
Allahü Teâlâ'nın "Zât Âlemi" diye adlandırıldığı için, bu deyimi açık
ve seçik bir tarzda ortaya koymamız mümkün değildir.
SIFÂT-I SELBİYYE
Yüce Allah'ın zâtına ve varlığına yakışmayan, o yüce zât hakkında
mümteni' (imkansız) olan vasıflar. Zaten "selbetmek"; kaldırmak,
uzaklaştırmak, tenzih etmek anlamındadır. İşte bu sebeble Yüce Allah'ın zâtî ve
sübûtî sıfatlarının zıdlarına "sıfât-ı selbiyye" denmiştir ki;
bunlar, Yüce Allah'ın zâtına mümteni' olan, yaraşmayan sıfatlardır. Başka bir
deyişle Cenab-ı Hakk, bu çeşit zıt sıfatlarla, yaratıklara mahsus olan bu
olumsuz özelliklerle muttasıf değildir. Bu yüzden sıfât-ı selbiyye denmiştir
ki; şayet böyle bir sıfat verilmemesi düşünülmüş ise, bu vasıf O'ndan
selbedilsin, yani bu özellik O'nun Yüce zâtından kaldırılsın. İşte bunun için
sıfât-ı selbiyyeye "Tenzihât" da denir. Bunun anlamı, "bütün bu
olumsuz özelliklerden, noksanlık ve eksikliklerden Yüce Allah "berîdir,
uzaktır" demektir.
Sıfât-ı selbiyye veya Yüce Allah'ın zâtından selbedilen hususlar,
sıfât-ı zâtiyye ve sıfât-ı sübûtiyye başlıkları altında sayılan on dört sıfatın
zıdlarıdır. Bunlar şunlardır:
1. Adem (yokluk); 2. Hudûs (sonradan varolmak, öncesinde yokluk
bulunmak); 3. Fenâ (varlığının sonu olmak, belli bir süre sonra yok olup
gitmek); 4. Teaddüt (birden fazla olmak, eşi, ortağı, yardımcıları olmak); 5.
Müşâbehet (sonradan yaratılmış bir şeye benzemek, benzeri ve dengi olmak); 6.
Başkasına muhtaç olmak, kendi kendine var olamamak; 7. Ölü veya cansız olmak;
8. Câhil (bilgisiz, ilimsiz) olmak; 9. İradesiz olmak, bir şeyi bir başka şeye
tercih edememek; 10. Âciz (gücü yetmez) olmak; 11. Görmemek, kör olmak; 12.
İşitmemek, sağır olmak;13. Konuşamamak, dilsiz olmak;14. Yaratmamak, hiç bir
şeyi var edip icad edememek.
Görüldüğü gibi bu selbî sıfatları, "Yüce Allah şu değildir,
bu değildir" şeklinde daha da çoğaltmak mümkündür. Zira bu tarzda bazı
hususları Cenab-ı Hakk'tan selbetmekle (kaldırmakla), O'nun Zâtına ve vâcib
olan sıfatlarına hiç bir şekilde zarar gelmez. Bununla beraber sıfatlar
hususunda İslâm âlimleri şu tarzda ittifak etmişlerdir:
Şayet isim ve sıfat tesbit etmeye dinen izin verilmiş ise, yani
Kur'ân ve Hadislerde bu sıfat ve isimlere açıkça işaret eden lafızlar var ise;
Yüce Allah'a isim ve sıfat tesbit etmek câizdir. Şayet bu konuda bir yasaklama
varsa, yani isim ve sıfat tesbit etmeyi yasaklayan bir âyet veya hadis varsa;
Cenab-ı Hakk için isim ve sıfat tesbit etmek câiz değildir. Eğer ne izin ne de
yasaklama hususunda bir âyet veya hadis yoksa; değişik görüşler ileri sürülmüş
ise de, kabule şâyan olan görüşe göre, isim ve sıfat verilmesine müsaade
edilmemiştir.
İşte sıfât-ı selbiyye denilen bu olumsuz özellikler, Yüce Allahın
zâtından kaldırıldığı için, "tenzihât" olarak değerlendirilmiş ve
sıfat olarak kabul edilmemiştir. Zira Cenab-ı Hakk, akıl ve hayâle gelen ve
gelebilecek olan her türlü eksikliklerden ve noksanlıklardan münezzeh, bütün
kemâl (yetkin) sıfatlarla ve özelliklerle muttasıftır.
SIFAT-I SELBİYE KAÇTIR?
Bunlar altıdır:
a- Vahdaniyet: Cenab-ı Allah'ın (c.c.) zat ve sıfatında bir
olmasıdır.
b- Kıdem: Cenab-ı Allah'ın (c.c.) varlığının başlandıcı olmamak,
yani ezeli olmaktır.
c- Beka: Varlığıın sonu olmamasıdır.
d- Muhalefetü'l-havadıs: Sonradan var edilmiş olan şeylere muhalif
olmasıdır.
e- Kıyam bi nefsihi: Cenab-ı Allah'ın, kendisiyle kaim, tam
istiklal sahibi olmasıdır.
f- Vucut: Var olmaktır.
SIFÂT-I SÜBUTİYYE
Yüce Allah'ın zatının gereği olan ve bu zattan ayrılmayan, ezelî
ve ebedî olan vâcib sıfatlar. Bu sıfatların hepsi Kur'an ayetleriyle sabit
oldukları ve bu ayetlerden çıkarıldıkları için ve varlıkları Yüce Allah'ın
zatında isbat edilmiş olduğu için, "sübutî sıfatlar" diye
isimlendirilmişlerdir. Yüce Allah bu sıfatlarla ta ezelde vasıflanmış idi. Bu
sıfatların hiç biri sonradan kazanılmış (hâdis) sıfatlardan değildir. Bunların
da her biri Yüce Allah'ın zatıyla kaimdir. O'nun Yüce zatı ve varlığı
düşünülmeden bu sıfatlardan bahsetmek de mümkün olmaz. Bu sıfat-ı sübutiyye
şunlardır:
1. Hayat Sıfatı: Yüce Allah'ın diri, canlı ve ezelî bir hayat ile
hayat sahibi olması demektir. Bunun zıddı olan ölü ve cansız olmak, Allah
hakkında düşünülemez, mümteni'dir. Allahu Teâlâ'nın bu sıfatına işaret eden pek
çok ayet vardır. Meselâ: "Ölümsüz, diri olan Allah'a güven ve O'nu tesbih
et!..." diye buyurulmaktadır (Furkân, 25/58).
Her şeye can veren, ölü gibi görünen toprağa, kuru sanılan
ağaçlara can, hayat ve tazelik veren Allahu Teâlâ'dır. Bütün canlıların hayatı
sonradandır ve Yüce Allah'ın yaratmasıyladır. Halbuki Yüce. Allah'ın
"Hayat" sıfatı da; zâtı gibi kadimdir, ezelî ve ebedîdir; zatından
ayrılmayan, zatı ile var olân vacib bir sıfattır. Zira hayat olmadan diğer
sıfatları düşünmek, onlarla Allah'ı vasıflandırmak abes olur. Bu bakımdan
sübutî sıfatların ilki "hayat" sıfatıdır.
2. İlim Sıfatı: Allahu Teâlâ'nın ezelî ilmiyle her şeyi bilmesi
demektir. O'nun ilmi, kâinattaki her şeyi kuşatmıştır. Evrendeki hiç bir şey
O'nun ilminin dışında meydana gelemez. Olmuşu, olmakta olanı ve olacağı gerek
küll halinde (genel kurallarıyla); gerekse ayrı ayrı, hepsini bilir. O'nun
ezelî olan ilim sıfatıyla muttasıf olduğunu gösteren pek çok ayet-i kerime
vardır:
"İçinizde (sinelerinizde) olanı gizleseniz de açıklasanız da
Allah onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir..." (Alû
İmran, 3/29).
Şu halde Allah'ın ilmi gizli açık her şeyi kuşatmıştır.
Kalblerimizden geçenler de O'na malumdur. Bütün gayb alemi, bizim sınırlı ve
sonradan kazanılma bilgimizin ulaşamadığı o âlem, Allah'ın bilgisi
dâhilindedir. O'nun ilmi, zatı ile kâim olan, ezelî ve ebedî, bilinenlerle
değişmeyen bir ilimdir. Kulların ilmi gibi kazanılmış, sonradan elde edilmiş
bir ilim değildir.
3. İrade Sıfatı: Yüce Allah'ın istediğini dileyip tercih etmesi
demektir. Yani O'nun, bir işin şöyle olmasını değil de, böyle olmasını veya
böyle olmasını değil de, şöyle olmasını dilemesi, dilediği gibi tâyin ve tahsis
etmesidir. Evrende olmuş ne varsa, hepsi O'nun dilemesi, iradesi ile olmuştur.
O'nun iradesi ve isteği dışında hiç bir şey var veya yok olamaz. Cenâb-ı
Hakk'ın "irade" sıfatı, mümkün veya câiz olan şeylere tealluk eder.
O'nun iradesi o şeyin olması veya olmaması şıklarından birini tercih eder.
Tercih ettiği cihete iradesini tealluk ettirince, o şey de ya hemen oluverir
veya olmamasını tercih etmiş ise, o şey olmaz, yok olur.
Bu anlamda Yüce Allah'ın iradesini iki şekilde anlamak kabıldir:
a) Tekvinî (kevnî) irade: Bu iradeye "meşiyyet" de denir
ki; bütün yaratılmışlara şâmildir. Bir şeye tealluk edince, o şey olmamazlık
edemez, her halde vuku bulur. Bu anlamda Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:
"Birleyin olmasını istediğimiz zaman, sözümüz ona sadece "ol!"
demektir ve o hemen oluverir" (en-Nahl, 16/40).
b) Teşriî (dinî) irade: Bu irade Cenab-ı Hakk'ın muhabbet ve
rızası demektir ki; bu mânâda irade ettiği şeyin herhalde meydana gelmesi vâcib
değildir. Çünkü kulların işleriyle ilgilidir. Bu mânâda Yüce Allah;
"...Allah size kolaylık murat eder, zorluk istemez" buyuruyor
(el-Bakara, 2/185). Bunun anlamı "şayet siz kullar, Allah'ın rıza ve
mühabbetinin hilafına zorluk, kötülük, isterseniz; kendisi bunları istemediği
dilemediği halde, siz istediğiniz için yaratır; zorluğa ve kötülüğe rızası yoktur"
demektir.
4. Kudret Sıfatı: Allah Teâlâ'nın bütün mümkünâta gücünün yetmesi,
her türlü tasarrufta bulunması demektir. İradesiyle bütün mümkünâtı kuşattığı
gibi, kudretiyle irade ettiklerini bir fiil meydana getirerek, yaratarak
bunlara Kadir olur. Allah Teâlâ'nın nihayetsiz, bitmek tüKerimek bilmeyen
kudreti vardır. Bu sıfat da diğerleri gibi ezelî ve ebedîdir. Ezelî olan bu
kudret sıfatıyla, her hangi bir şeyi dilediği gibi yapmaya Kadirdir. O'nun
kudretinin erişemeyeceği, bu kudretin dışında kalan hiç bir şey yoktur. Nitekim
Yüce Allah; "Muhakkak ki, Allah her şeye kâdirdir, gücü yetendir"
buyurmaktadır (el-Bakara, 2/20).
5. Basar Sıfatı: Cenâb-ı Hakk'ın görmesi demektir. O her türlü
vasıta, organ ve bağıntılar olmaksızın her şeyi görür. O'nun görmesi, göz gibi
bir organa, ışığa, uzaklığa ve yakınlığa bağlı değildir. Yüce Allah'ın görme
sıfatı da ezelîdir, sonradan olma değildir. Bu sıfat da bütün mevcudâta, görmek
şanından olan her şeye tealluk eder. O'nun görmeşinin dışında kalan hiç bir
mahlûk yoktur. İnsanın görmesi sınırlıdır, görme organından mahrum olanlar
göremezler: Ayrıca aydınlık, karanlık, uzaklık, yakınlık ve daha dünyadaki nice
olay, görmeye veya görmemeye etki etmektedir. Allah Teâlâ'nın görmesi hiç bir
şeyden etkilenmez. Bu sıfatla ilgili Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce ayet yer
almaktadır. Meselâ; Bakara süresi 233. âyet meâlen şöyle son bulmaktadır:"
... Biliniz ki, Allah, şüphesiz yaptıklarınızı görür ".
6. Semi' Sıfatı: Yüce Allah'ın işitmesi, duyması demektir. O bu
sıfatla ezelde muttasıftır. O, her çeşit, her kuvvette ve zayıflıktaki sesleri
işitir, duyar. İşitilmek şanından olan her şeyi işitir. Allahu Teâlâ'nın işitip
duyması, kulların işitmesi gibi, bir takım kayıt ve şartlara, vasıtalara ve
organlara bağlı değildir. O, işitilmek şanından olan her şeyi, en gizli ve pek
hafif sesleri, fısıltıları bile duyar. Özellikle kullarının duâlarını,
zikirlerini, gizli ve aşikar niyazlarıyla yalvarışlarını işitir, kabul eder ve
mükâfatlandırır. Bu sıfatla ilgili pek çok âyet vardır, ekserisi görmek
sıfatıyla beraber yer almaktadır. Meselâ; Nisâ suresi 134. âyet meâlen şöyle
nihayet bulur: "...Allah işitir ve görür".
7. Kelâm Sıfatı. Yüce Allah'ın söylemesi ve konuşması demektir. O,
harf ve seslere muhtaç olmadan konuşur ve söyler. Allahın "Kelâm"
sıfatı, ezelî ve ebedîdir; yüce zatı için vacib olan sıfattır. O'nun dilsiz
olması, konuşamaması düşünülemez. İşte yüce Rabbimiz bu sıfatıyla
peygamberlerine söylemiş, emirler vermiştir. Kitablarını ve şeriatini bu kadîm
kelâmıyla bildirmiştir. O, kelâmını dilediği zaman, kendi zatına ve şanına
layık bir şekilde meleklerine bildirir, işittirir ve anlatır. Bunu yaparken
harflere, seslere, hecelere ve kitabete (yazıya) muhtaç değildir. Yüce Allah'ın
dilediği şeyleri, emir ve yasaklarını peygamberlerine ya Cebrâil vasıtasıyla
veyahut doğrudan doğruya vahy ve ilham etmiş olması da bu "kelâm"
sıfatının bir tecellisidir. Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberleriyle tekellüm ettiğini
(konuştuğunu) gösteren âyetler vardır. Meselâ; Cenab-ı Allah meâlen şöyle
buyurmaktadır: "Allah Musa'ya hitabetti" veya "Âllah, Musa'ya da
hitab ile konuştu" (en-Nisa, 4/164). Ayrıca Bakara suresi 253. âyette de
şöyle buyurulmuştur:" ... Onlardan Allah'ın kendilerine hitab ettiği
(konuştuğu), derecelerle yükselttikleri kimseler vardır..."
8. Tekvîn Sıfatı: Allah Teâlâ'nın bilfiil yaratması, yoktan var
etmesi demektir. Allah'ın bu sıfatı ezelidir. Tekvîn sıfatı da diğer sıfatları
gibi, O'nun yüce zatıyla kaim ve O'nun hakkındâ vacib olan sübutî sıfatlarından
biridir. Tekvin sıfatı, irade sıfatının muktezasına göre, mümkünâta tesir eder,
yaratır ve icad eder. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: "Bir şeyi
dilediği zaman, O'nun buyruğu, sadece o şeye "ol!" demektir ve o
hemen oluverir" (Yasin, 36/82). İşte bütün bu kâinatın ve içindeki varlıkların
yaratanı, icad edeni, Yüce Allah'tır. Bunları varedip etmemeye muktedir olan
(gücü yeten) Allah Teâlâ, "İrade" sıfatıyla ezelî ilmine uygun olarak
var olmasını, icad edilmesini irade buyurmuş (dilemiş) ve Tekvîn sıfatıyla
yaratıp icad eylemiştir.
Yüce Allah'ın alemleri yaratmak, rızık vermek, nimetler ihsan
etmek, yaşatmak, öldürmek, diriltmek, azab etmek, mükafatlandırmak gibi bütün
fiilleri Tekvîn sıfatına râcidir, yani Tekvîn sıfatının tealluklarının başka
başka olmasıyla bu isimleri alır. İşte Tekvîn sıfatının bütün bu tealluklarına
"sıfât-ı fiiliyye" de denir.
Allahü Teâlâ'nın yüce zatına mahsustur. O'nun yüce zatı için vacib
olan sıfatların hepsi, görüldüğü gibi, ayetlerle sabit olduğundan, bütün İslâm
âlimleri arasında bu konuda ittifak vardır. O'nun bu sıfatlarla ezelde muttasıf
olduğunda şüphe yoktur.
Yukarıda da ifade edildiği üzere, Yüce Allah, zatında,
sıfatlarında, işlerinde, fiillerinde bir tekdir; O'nun eşi, ortağı ve benzeri
yoktur. O'nun sıfatları ve işleri de yüce zatına mahsustur. O'nun yüce zatı ve
varlığı kabul edilip tasdik edilmeden, yukarıda sayılıp açıklanan sıfatlardan
ve O'nun güzel isimlerinden sözetmek de mümkün olamaz. Zira bu sıfatlar ve
isimler, O'nun yüce zatının ve varlığının zorunlu bir gereğidir. Ne bu zat, bu
sıfatlarsız; ne de bu sıfatlar, bu zatsız olur. Yine dikkat edilecek olursa, bu
sıfatların her biri açık ve seçik olarak Kur'ân âyetlerine dayanmaktadır. Yani,
bizzat Yüce Allah, kendisini bu sıfatlarla vasıflandırmıştır. Böylece O'na olan
inancımız daha da kuvvetlenmektedir. Çünkü bu sıfatlarıyla O'nu daha iyi
anlıyabiliyoruz. Yoksa O'nu her hangi bir şeye hâşâ benzetmek gibi bir gaye
için asla değildir. Bütün bu sıfatlar O'nun yüce zatına yaraşır bir tarzdadır.
Biz bütün bu sıfatların asıllarına imân ederiz; fakat keyfiyetlerine, nasıl ve
nice olduklarına dair her hangi bir şekilde söz söylemeyiz. Bu konuda söz
etmeye de bilgilerimiz yeterli değildir.
SIFAT-I SÜBUTIYYE KAÇTIR?
Bunlar da, Eş'arilere göre yedi, Maturidilere göre de sekizdir ve
şunlardır:
a- Hayat: İlmin imkanını gerektiren ezeli bir sıfattır.
b- İlim: Bilinmesi mümkün olan her şey, kendisiyle açık bir
şekilde bilinen ezeli bir sıfattır.
c- Kudret: Mümkinata taalluk edip, müessir olan ezeli bir
sıfattır:
d- Sem': İşitilebilen şeylere taalluk eden ezeli bir sıfattır.
e- Basar: Görülmesi mümkün olan her şeye taalluk eden ezeli bir
sıfattır.
f- Kelam: İlahi emir ve nehiylerin kaynağı olan ezeli bir
sıfattır.
g- İrade: Kudret dahilinde bulunan şeylerden birinin vukuunu belli
bir zamana tahsis eden ezeli bir sıfattır.
h- Tekvin: Yaratmak, rızıklandırmak gibi fiili sıfatların kaynağı
olan ezeli bir sıfattır. Eş'arilere göre bu sıfat yoktur.
SIFAT-I ZÂTİYYE
Yüce Allah'ın zatı için vacib olan, zorunlu olan sıfatlar. Bunlara
sıfât-ı nefsiyye de denir. Diğer bir tabirle "zatî veya nefsî
sıfatlar" da denilen bu sıfatlar, Yüce Allah'ın varlığını ve hakikatını
anlayıp kavramada biz kullarına yardım eden sıfatlardır. Bu sıfatlar sayesinde
Allahu Teâlâ'nın yüce zatını ve varlığını O'na yaraşır bir tarzda anlayıp,
imanımın da o nisbette kuvvetlendirebiliriz. Yüce Allah'ın kendine mahsus bir
zatı vardır ve bu zatının gereği olan, bu zatdan ayrılması düşünülmeyen sıfatları
vardır. Bunlardan bir kısmına "Zatî sıfatlar" , bir kısmına da
"sübutî sıfatlar" denir.
Zatî sıfatlar, hiç bir sebebin eseri olmayan, Allah Teâlâ'nın
hakikatını ortaya koyan sıfatlardır. Bu sıfatlar Yüce Allah'ın zâtıyla,
varlığıyla doğrudan doğruya alâkalı oldukları için ve sadece Allah'ın yüce
zatına mahsus oldukları için zatî sıfatlar diye isimlendirilmişlerdir. Zat veya
varlık olmadan bu sıfatların varlığını düşünmek ve bu sıfatlardan söz etmek
imkansızdır.
"Sıfât-ı Zatiyye" denilen bu zatî sıfatlar şunlardır:
1. Vücûd Sıfatı: Yüce Allah'ın mevcudiyeti, varlığı demektir ki;
bazı âlimlerimize göre, asıl zatî veya nefsî sıfat budur. Zira Yüce Allah'ın
mevcudiyeti, varlığı kabul edilmeden, diğer sıfatlarından bahsetmek mümkün
olmaz. Yüce Allah'ın varlığına, mevcudiyetine işaret eden pek çok âyet-i kerime
Kur'ânda mevcuttur. Bunlardan birisi olan Haşr suresinin 22. âyetinde meâlen
şöyle buyurulmaktadır:
"O Yüce Allah, görüleni de görülmeyeni de bilen, Kendisinden
başka ilah olmayan, ancak kendisi var olan Allah'dır ".
Allah Teâlâ'nın varlığı, mevcudiyeti kendi zatının gereğidir.
O'nun yüce zatı, yaratıklarda olduğu gibi başkasından dolayı değildir. O kendi
zatı ite vardır, kendi zatıyla kâimdir, varlığı için bir başkasına muhtaç
değildir. Zira muhtaç olan, İlâh olamaz.
2. Kıdem Sıfatı: "Yüce Allah'ın varlığının evveli ve
başlangıcının olmaması" demektir. O, ezelidir; O'nun var olmadığı bir an
bile düşünülemez. Varlığı, zatının gereği olan Yüce Allah'ın bu varlığının
ezelî olması, evveli ve sonunun olmaması vâcibtir. Varlığında başlangıç ve sonu
olanlar, ancak yaratıklardır. Allahın kıdem sıfatına Hadid suresinin 3. Âyeti
açıkça işaret etmektedir: "O, her Şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiç
bir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir.
O, herşeyi bilir".
3. Bekâ sıfatı: "Allah Teâlâ'nın varlığının sonu, bitiş
noktası yoktur" demektir. O, ebedîdir, yani onun mevcudiyeti, varlığı
sonsuzca devam edip gitmektedir. Bu sıfat dahi sadece onun yüce zâtına mahsus
bir sıfattır, çünkü bütün yaratıklar sonludur, bir gün hayatları son
bulacaktır. İşte bu gerçek, Rahman suresinin 26. ve 27. âyetlerinde meâlen
şöyle beyan buyurulmuştur: "Yer yüzünde bulunan her şey fânidir
(sonludur); ancak yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bâkidir ".
4. Vahdaniyet Sıfatı: Yüce Allahın zatında, sıfatlarında ve
fiillerinde (işlerinde) bir tek olması demektir. O'nun eşi ve ortağı,
yardımcısı yoktur; bir ve tek'tir.
İhlâs Suresi, Cenab-ı Hakk'ın bu sıfatını açık bir üslupla ortaya
koymaktadır: Hz. Peygambere hitaben; "Deki, Allah bir tektir; Allah hiç
bir şeye muhtaç değildir, O doğurmamış ve doğmamıştır, hiçbir şey O na denk
değildir ".
Her şeyi yaratan Allah Teâlâ olduğu için, O işlerinde, fiillerinde
de tektir. O'nun hiç bir benzeri, ortağı, örneği ve cüzleri (parçaları) ve
yardımcıları yoktur. İbadete lâyık yegâne tek mabut, Allah'tır. İşte
"Vahdaniyet" sıfatını bütün bu hususları içine alan bir teklik
(ehâdiyet) olarak anlamak gerekir. O her bakımdan en mükemmel, bütün eksiklik
ve noksanlıklardan uzak (münezzeh) bir varlıktır.
5. Muhâlefetün lil-Havadis Sıfatı: Yüce Allah'ın sonradan
olanlara, sonradan yaratılmış olanlara benzememesi demektir. Yüce Allah'ın
benzeri hiç bir şey yoktur. O'na eşit ve denk olan hiç bir varlık yoktur. Zaten
kâdîm, bâkî ve bir tek olan varlığın sonradan olanlara benzememesi, yine O'nun
bu sıfatlarının bir sonucudur ve O'nun yüce zatına mahsustur. Bu sıfata Şûrâ
suresinin 11. âyetinde açıkça işaret buyurulmuştur: "O'nun benzeri hiç
birşey yoktur, O işitendir, görendir".
6. Kıyam binefsihi (bizâtihi): "Yüce Allah'ın varlığı veya
mevcudiyeti bir başkasına muhtac değildir; aksine varlığı kendi
zâtındandır" demektir. Bütün yaradılmışlar (mahlukât), var olmada ve
varlığını devam ettirmede Cenâb-ı Hakk'a muhtaçtır. Halbuki Yüce Allah hiç bir
şeye muhtac ve bağımlı değildir, O Azîz ve Sameddir, yani hiç bir şeye ihtiyacı
yoktur; kâinattaki her şey O'na muhtaçtır. Bu sıfata da Kur'ân-ı Kerim'in pek
çok âyetlerinde işaret edilmektedir. Meselâ; Alû İmrân Suresinin 2. âyetinde
şöyle buyrulmaktadır: "Allah, O'ndan başka ilah olmayan, diri ve kendi
kendine kâim (var) olandır".
Vâcibu'l-vücûd (varlığı zorunlu, varlığı kendi zâtının gereği)
olan Allah'ın zatı düşünüldüğü zaman, bu varlıkla beraber bu zâtî sıfatların da
düşünülmesi zaruridir (vâcibtir). Varlık, yani mevcudiyet ve sıfatlar O'ndan
ayrılmaz. Allah Teâlâ kadîm, ezelî, ebedî ve her yönden en mükemmel olduğu
için, ne zamana, ne mekâna, ne bir yardımcıya muhtaçtır. O bunların hepsinin
üstünde, varlığı zâtının gereği, mutlak ve en mükemmel ve vâcib bir Allah'dır.
ISLAM FIKHI AÇISINDAN SİGARA
SIGARA : Patlıcangillerden bir bitki olan tütünün yapraklarından
elde edilen bir keyif verici olduğu herkesin malumudur. Tütünün ilk kez Amerika
yerlilerince bilindiği ve kullanıldığı ve Amerika'nin Avrupalılarca
öğrenilmesinden sonra Avrupâ ya da götürüldüğü ilk götürenin ise Christopher
Columbus (1506) olduğu kaydedilir. (Mahmut Nazım en-Nesîmî, et-Tibbu'n-Nebev'î
ve'l-ilmu'l-hadis I/33; Muhammed Sefik Girbal ve arkadaşları,
el-Mevsû'atü'l-Arabiyyetü'l-Muyessera,"Tebg" (Tütün) md. Tütünü Avrupa'ya
ilk kez Jean Nicot isimli birisinin götürdügü de söylenmiştir. en-Nesîmî, agk.)
Bazı fıkıh kitaplarında da ilk kez 1015 Hicri yılında ortaya çıktığı söylenir.
(Tütünün tarihiyle ilgili geniş bilgi için bk. Abdulhay
el-Lüknevî,Tervîcu'l-cinan bi-tesrîh-i hükm-i surbi'd-duhân 2 vd.) Bu da
M.1506'lara rastlar ve Islam aleminin tütünü Avrupa'dan takriben yüzyıl sonra
tanıdığını gösterir. Gerçi Avrupada da iyiden iyiye tanınma tarihi 1586'dir.
(M. Sefik Girbal agk: ) Bu durumda aradaki fark yirmi yıldan aza düşmüş olur.
Tütünün süs bitkisi ve tıbbi gayeler için de kullanılmış olması, (agk.) konumuz
açısından önem arzedecektir.
Tartışmasız büyük müctehitlerin tanımadığı tütün diyebiliriz ki
biraz da bu yüzden Islam aleminde de hızla yayılmış ve H.11. asrın başından
itibaren kullanılır olmuştur. Buna paralel olarak dini hükmü konusunda da pek
çok görüş beyan edilmiş, risaleler ve kitaplar kaleme alınmıştır. Hatta
denebilir ki, sonradan ortaya çıkan bu tür konularda hakkında tütün kadar söz
söylenen, yazılı beyan ortaya çıkan bir başka konu yoktur. Sadece
"Kesfu'z-Zunûn"un zeyline kitap adlarına göre bir göz gezdiren buna
şahit olur. Bu yazılanlara bütün mezhepler ortaktır ve sigara hakkında her
mezhepten, zikredeceğimiz her üç görüşe sahip alimler bulunduğu için, meselenin
mezheplere göre hükmü diye âyırım yapmak da hem mümkün hem de isabetli
görülmemektedir. Diğer yönden bizce tartışılabilir bir görüşe göre de zaten
sigaranın ortaya çıktığı tarihten beri müctehit bulunmadığı için söylenenlerin
hüküm açısından bir değeri yoktur. Biz şimdilik bu görüşü tartışma dışı
bırakacağız ve hesaba katmayacağız. Değişik görüşleri üç kategoriye ayırarak
delilleriyle ve bu delillerin tartışmasıyla birlikte serdedecek ve bir sonuca
varmaya çalışacağız.
2. MUBAH DİYENLERİN DELİLLERİ VE BUNLARA GELEBİLECEK İTİRAZLAR
Sigarayı mübah gören Islam alimleri mevcut olmuştur. Onlara göre :
1. "Eşyada aslolan ibahadır". Zira Allah (c.c)
yeryüzündeki herşeyi insanlar için yarattığını haber vermiştir. (K. Bakara (2)
29.) Binaenaleyh ibadetler dışında herhangi bir şey sâri' tarafından
menedilmemişse insanların onu haram sayması mümkün değildir. Kur'an açıkça
şöyle söylemektedir. "De ki, bana vahyolunanlar arasında kan, domuz eti-
ki o pisliktir - ya da bir günah olarak Allah'tan başkası adına kesilen
hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir şey bulamıyorum... "(K.
En'âm (6) 145.) Binaenaleyh, sigaranın haram olduğunu söylemenin bir dayanağı
yoktur.
2. Kur'an-ı Kerim'de Allah : "De ki, Allah'ın kulları için
çıkardığı zineti ve rızıkları kim haram kılabilir?.. "(K. A'râf (7) 31.)
buyurmuştur ki, bunu bir önceki ayetle birlikte düşündüğümüzde sigaraya haram
denemeyeceği anlaşılır, bunu destekler mahiyette Hz. Peygamber de şöyle
buyurmuştur: "Allah birtakım farzları mecbur tutmuştur, onları zayi
etmeyin. Bir takım sınırlar koymuştur, onları aşmayın. Bazı şeylerden de,
unuttuğu için değil ama sırf size merhametinden ötürü söz etmemiştir, onları da
araştırmayın..." (Taberânî, Kebîr XXN/222 (No: 589); (Ibn Kayyim, A'lam
I/71-72; el-Hindî Kenz I/194)) Buna göre şeriat koyucunun sigaradan söz
etmemesi onun haram olmadığını gösterir.
3. Sarhoş edici ve zararlı şeyler haram olsa dahi sigaranın sarhoş
ediciligi ve zararı sabit değildir.
4. Bazı insanlar için zararı sabit olsa dahi bu sadece onları
ilgilendirir. Yani mahzuru onlar içindir. Bu, sigaranın herkes için haram
olmasını gerektirmez.
Ancak meseleye bu açıdan bakanlar dahi "Eşyada aslolan
ibahadır zararlılarda aslolan ise hurmettir" kaidesini kabul ederler ve
zararı kesinkes sabit ve mutarrif olan birşeyin haram olacağını söylerler.
Meseleye yumuşak bakan Ibn Abidin de bu esası vurgular .(Bk. Ibn Abidin, Fetâvâ
N/303, 304. Sigaraya yumuşak bakıp onun mubah, ya da ona yakın bir yerde
olduğunu söyleyenler arasında şu alimleri sayabiliriz: Abdulganî en-Nablusî
(es-Sulhu beyne'l-Ihvân fî-ibâhat-i surbi'd Duhân adlı bir kitapçığını bu
konuya tahsis etmiştir.), Ibn Abidîn, Muhammed el-Abbasî el-Mehdî, Ahmed b.
Muhammed el-Hamevî; Malikilerden Ali el-Echûrî (Bu konuda Gâyetü'l-beyân
li-hill-i surb-i mâ-la yugayyibü'l-akle mine'd-duhân adlı bir kitapçığı vardır)
Dussukî, es-Sâvî, el-Emîr gibi Malıkiler de bu görüştedirler; Şafiilerden
el-Hafnî, el-Halebî, er-Rasidî, es-Sebramellisi, el-Bâbilli, AbdülKadir b.
Muhammed b.Yahya el-Hüseynî et-Taberî (Raf'ul-istibâk an-tenâvuli't-tenbâk adlı
risalesi bu konudadır); Hanbelilerden de el-Keremî (Konu ile ilgili el-Burhân
fi se'n-i surbi'd-duhân adlı bir risalesi vardır). Keza, Sevânî de sigaranın
mubah olduğunu söyleyenler arasında yer alır(bk. el-Mevsû'atü'l fıkhıyye,
Kuveyt. X/104,105.))
5. Sigaraya haramdır demek şer'i bir hüküm koymaktır. Bu ise ya
bedihi delillerle ya da nazar ve istidlal ile mümkün olabilir. Birincisi söz
konusu değildir. Çünkü böyle bir delil yoktur. Ikincisi de yoktur. Çünkü nazar
ve istidlal ya müctehidden ya da müctehit olmayandan sadır olur. Bunların da
birincisi söz konusu değildir. Çünkü müctehidlerden böyle bir şey sadır
olmamıştır. Ikincinin ise değeri yoktur. Zira şeriat adına söz hakkına sahip
olanlar müctehitlerdir. (Ebu Saîd Muhammed el-Hâdimî, Resâil 234.)
Ebu Said el-Hadımi'nin bu tesbiti, Birinci Hicri Yıldan sonra
müctehit çıkmadığı esasına bina edilmiştir ki, tartışılabilirliğine daha önce
işaret etmiştir.
Bu delillere itiraz sadedinde şöyle söylenebilir :
"Eşyada aslolan ibaha" olmakla beraber bu hakkında nas
bulunmayan herşeyin mübah olduğunu göstermez. Nitekim rakının, uyuşturucuların,
pek çok habis hayvanın tenavülleri hususunda nas bulunmadığı halde kıyas
yoluyla haramlıklarında da şüphe yoktur. Allah'ın yarattıkları içerisinde
kulların haram kılamayacakları, ayetinde işaretinden anlaşılacağı üzere,
"zinet" ve "güzel rızıklardır". Sigarayı güzel rızık ve
zinet olarak görmek mümkün müdür? Allah'ın sükût ettiği ve hükmünü araştırmamızın
güzel olmayacağı şeyler zararlı olmayan ve kıyaslanacak bir aslı bulunmayan
şeylerdir. "Allah temiz rızıkları helal kılar, habis olanları ise haram
kılar" derken sigara için de elbette ilk akla gelen şey onun bu iki
kategoriden hangisine dahil olacağıdır. Eğer habis kategorisinde olduğu selim
akıllarca kabul edilirse artık onun araştırmamamız istenenlerden olmayacağı
ortaya çıkmış olur: Ayrıca bu gün sigaranın herkes için zararlı olduğu kesin
olarak ortaya konmuştur. Binaenaleyh, sigarayı mutlak mubah görmenin imkanı
gözükmemektedir.
Bunlar sigaraya mubah diyen görüşün delillerine varid olabilecek
itirazlardır. Haram diyenlerin delillerine varid olacak itirazlar ise yerinde
gelecektir.
SIGARA İÇMEK HARAM MIDIR?
Sıgaraya Haram Diyen Alimler olduğu gibi mekruh diyenler hatta
helal diyen Alimler vardır.
a. Deliller
Şunu hemen belirtelim ki, sigara hakkında yazan ve konuşanların
çoğu sigaranın haram olduğu görüşüne varmışlardır ve sigaranın "mutlak
haram" olduğunu söyleyenlerin tutundukları deliller, onun mutlak mubah
olduğunu iddia edenlerin delillerinden hem daha çok hem de daha tutarlıdır.
Ileride bunların tartışmasına girecek olmakla beraber bundan hemen şöyle bir
sonuç çıkarmamız da mümkündür: Sigaranın hükmü "mutlak haram"la
"mutlak mübah"ın orta noktasından "mutlak haram"a daha
yakındır. Buna da "tahrimen mekruh" denebilir.
Mutlak haram olduğunu söyleyenler şu delilleri ileri sürüyorlar.
(Sigaraya haram diyenler arasında şunları sayabiliriz: Surunbilali, Mesîri,
ed-Dürrü'l-müntekâ sahibi; Salim es-Senhûrî, Ibrahim el-Lekkânî, Muhammed b.
Abdülkerim, Halid b. Ahmed, Ibn Hamdûn; Necmeddin el-Gazî, Kalyûbî, Ibn Allân;
Ahmed el-Behûtî (el-Mevsû'âtü'l fıkhıye, Kuveyt X/101 -102))
1. Hadis-i şerife soğan ve sarmısak için: "şu iki bitkiden
yiyenler mescidimize yaklaşmasın, çünkü insanların rahatsız oldukları şeylerden
melekler de rahatsız olurlar" buyurulmuştur. (Bu ve benzeri hadisler için
bk. Müslim, mesâcid 68-78.)
Sigaranın kokusu soğan ve sarmısaktan daha az rahatsız edici
değildir ve üstelik sürekli ve kalıcıdır. Insanlarla devamlı beraber olmak
zorunda olan melekler de vardır. Sigara içen insan kısa zamanda ağız kokusunu
gideremez. Ağzı kokarken de camiye gelmesi yasaklanmıştır. Bu da onun sürekli
camiye gelmemesini gerektirir. Böyle sonuçlara sebep olan birşeyin haram
olmaması düşünülemez.
2. Buna bağlı olarak her türlü canlıya ve öncelikle de insana
eziyet vermek haramdır. Ayet-i Kerime'de : "Mü'min erkekler ve Mü'min
kadınlara haketmedikleri bir şeyle eziyet edenler şüphesiz açık bir buhtan ve
günah yüklenmişlerdir" (K. Ahzâb (33) 58 ) buyurulmuştur. "Her eziyet
veren ateştedir" denmiştir. Sigara içenler içmeyenler için küçümsenmeyecek
bir eziyettir. Özellikle de sigara içen bir es, içmeyen hayat arkadaşı için
bitmez tüKerimez bir eziyettir.
3. Eza veren şey aynı zaman da pisliktir. Pis olan bir şeyin hakkı
ise haram kılınmaktır. Ayette "habis (murdar) şeylerin haram kılındığı
bildirilmiştir. (K. A'râf (7) l57 ) Hz. Peygamber de soğan ve sarmısağa
kokularının ağır olmasından ötürü "şu iki habis bitki" diye tabir
etmiştir. (Bk. Müslim, Mesacıd 76) Rahatsız edici koku sigarada da fazlasıyla
vardır. Öyleyse o da "habis"tir. Habis olan şeyleri ise Allah haram
kılmıştır.
4. Sigaranın teneffüs edilen kısmı dumandır, yani ateştir. Oysa
bunların yenilmesi ve içilmesi haramdır. Ayette haksız yere yetim malı
yiyenlerin karınlarıyle ateş yiyecekleri söylenirken, (K. Nisa (4) 10. ) ateşin
bir ceza aracı olduğu anlatılıyor. Bu ise helâl bir nimet olamaz. Keza
"Artık semanın açıkça bir duman getireceği günü gözle" (K. Duhân (44)
l0.) denirken dumanın (duhân) yine bir ceza ve tenkit aracı olduğu anlatılır.
Suçlulara ceza aracı olarak yaratılan şeyler insanlar için nimet olamazlar. Hz.
Peygamber'de sıcak yemekten hoşlanmazlar ve "Allah bize ateş
yedirmemiştir" derlerdi. (Benzer hadis için bk. el-Hindî, Kenz. VN/109)
5. Sigara hiçbir faydası bulunmayan safi bir israftır. Allah'ın
insanların kıyamını (yaşayabilmelerini) sağlaması için bahsettiği "mal'ın
(K. Nisâ (4) 5.) ziyanıdır. Bazan çoluk çocuğunun nafakasını kısmaktır. Oysa
pekçok ayet ve hadislerle hem israf hem de malı ziyan etmek yasaklanmıştır.
(Bk. K. En'âm (6) l41; A'râf (7) 31; Hadis için bk. Buhari, zekât 18; Müslim,
Akdiye 14.) yani haram kılınmıştır. Dolayısı ile bu durumda olan sigaranın da
haram olması iktiza eder.
6. Sigara abesle iştigaldir. Allah ise insanları boş yere (abesle
iştigal için) yaratmadığını bildirmiştir. (K. el-Mü'minûn (23) 115)
7. Sigara "bid'at" tır. Çünkü bid'atın bir göstergesi
de, yapıldığında ona karşılık bir sünnetin kaybolmasıdır. Sigara için
insanlarda önemli bir sünnet olan ağız temizliği kaybolmaktadır. "Her
bid'at ise dalalettir. Her delalet de cehennemdedir". (Müslim, Cum'a 43;
Ebu Davud, Sünnet 5.) Cehenneme müncer olan bir şeyin haram olması gerekir.
8. Sigara Islam alemine Hiristiyan ve Yahudilerden geçmiştir ve
onların bir uygulamasıdır. Oysa müslümanlar başkalarına benzemekten
menedilmişlerdir. Binaenaleyh, sigara bu açıdan da menedilmiş yani haram
kılınmış olur.
9. Hepsinden önemlisi, sigara insan için zararlı bir şeydir.
"Bütün zararlılar ise haramdır" Gerçekten de bu gün artık sigaranın
kimseye yarar sağlamadığı, aksine pek çok zararlarının olduğu tıp uzmanlarınca
ortaya konmuştur. (Sigaranın zararları konusunda ISAV'da tertib edilen
(26.10.199l ) sempozyuma sunulan tebliğlere ek olarak ayrıca bk. en-Nesîmî,
age. I/343 vd.) Zararlılarda aslolan hükmün "haram" olacağında ise
Islâm alimleri arasında adeta ittifak vardır. Çünkü "zarar ve zarara
mukabıl zarar yoktur. (Mecelle md. l9 )Allah "Kendi kendinizi
öldürmeyin" (K. Nisâ (4) 29 ) "Kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye
atmayın" (K.Bakara (2) 195 ) buyurmuştur.
10. Sigara bütün bütün sarhoş etmese dahi bir nevi gevşeme ve
uyuşturma tesiri yapmaktadır. Bütün sarhoş ediciler haram olduğu gibi,
uyuşturucu ve fütur verici şeyler de haramdır. Ne var ki, sigara içene, sarhoş
edicilere verilen ceza verilemez.
11. Hadis-i şerifte "Helâlın da haramın da belli olduğu,
aralarında şüpheli şeyler bulunduğu, onlardan sakınanın dinini ve ırzını
koruduğu, onlara düşenin ise harama düşecegi..." bildirilmiştir. (Buharî,
Iman 39; Müslim, müsâkât 107.) Sigara ise en azından böyle bir durumdadır ve
netice itibariyle harama götürür.
12. Sigara konusunda Islâm Halifesinin yasaklaması mevcuttur.
şeriate muhalif olmayan konularda veliyyu'1-emrin isdar edeceği buyruklara
şer'an uyma zorunluluğu vardır, aksine hareket ise naslarla haram kılınmıştır.
Binaenaleyh, sigaranın da haram olması gerekir.
13. Sigara insanı, Allah'ı zikretmekten ve O'na karşı kulluk
görevlerini ifa etmekten alıkoyar. Sigara tiryakisi oruca çok zor tahammül
eder. Bu yüzden pek çok kişi oruç tutmaz. Itikata hiç cesaret edemez. Allah'ın
zikrinden alıkoyan birşey ise batıldır, haramdır.
b. Itirazlar
Mutlak haramdır diyenlerin delillerine de -her ne kadar
diğerlerinden çok güçlü olsalar dahi- pek çok yönden itiraz edilebilir. Mesela
:
Sigaranın soğan-sarmısağa kıyas yoluyla haram görülmesi biraz önce
açıkladığımız sebeplerden ötürü mümkün değildir.
Sigaranın her halükarda başkasına eziyet olacağı söylenemez. Bu
illetten hareket edilirse başkaları ile hiç irtibatı olmayanlar, mescidlere
belli bir özürden ötürü girmeyenler ve özellikle de kadınlar için bir hükmün
geçerli olmayacağı sonucu ortaya çıkar ki, böyle muttarit olmayan bir hükme
itibar edilmez. Sigaranın maddesinin pis olduğunu kimse söylememiştir. Yani
üzerinde sigara taşıyan birisi, necaset taşıyor değildir dolayısı ile bu durum
onun temizlik isteyen ibadetlerine, meselâ namazına engel teşkil etmez. Gerçi
işaret edilen ayette Allah'ın (c:c) "habis" haramdır, ama soğan ve
sarımsağın "habis" olan yönleri maddeleri değil, kokularıdır. Nitekim
onlar için Hz. Peygamber'den "habis" nitelenmesini duyan sahabe
"Haram kılındı! Haram kılındı" diye ilan edince Hz. Peygamber:
"Ey cemaat ! Allah'ın bana helâl kıldığı bir şeyi haram etmek benim elimde
değildir. Şu var ki, ben bu bitkinin kokusundan hoşlanmıyorum" (Bk.
Müslim, mesâcid 76 (Davudoğlu NI/445)) buyurmuştu. Sigaranın onlara benzediği
yönü kokusudur. Binaenaleyh. "habis" olan yönü de kokusu olmuş olur.
Bu da aslını isti'mal etmenin haramlığını gerektirmez. Duman ve ateşle ilgili
ayet ve hadisler ise fıkıh usulü ilmi ile bilinen hiçbir delalet yolu ile
sigaranın haramlığına delalet etmezler. Öyle olsaydı bu konuda alimler arasında
zaten ihtilaf olmazdı. Sigaranın mutlak bir israf olduğu da tartışılabilir.
Zira hayatı ihtiyaç bulunmamakla beraber helal gıdalardan pekçok çesidi ile
telezzüz haram görülmemiştir. Meselâ normal gıdasını alan bir insanın yanında
sürekli ananas gibi birşey bulundurup ondan zaman zaman alması haramdır
denemez. Sigara çoluk-çocuğun nafakasını keserek içilirse bu durumda da haram
olan sigara değil, onların nafakalarını kısmak olur. Bunu kahvede çay içerek de
yapsa yine böyledir. Sigara da -eğer bir başka delille haramlığı ya da mahzuru
ispatlanmazsa - bu helâl telezzüz araçlarından biri sayılabilir. Kaldı ki
tiryakiler için sigara ekmekten ve sudan daha öncelikli bir ihtiyaç halini
alabilir. Yine bu durumda abesle iştigal olmaktan da çıkar.
Sigaranın bid'at olduğunu söylemek ise hiç mümkün değildir. Çünkü
terim olarak "Bid'at"; sünnet karşıtı olarak, din koyucunun açıkça ya
da dolayısı ile, sözlü ya da fiili izni olmaksızın sahabeden sonra dinde
görülerek ortaya çıkan eksiltme ya da fazlalaştırmalardır. (SBA Risale I/50
"Bid'at" md) Sigaranın hiç kimse tarafından dinden bir hareket olarak
uygulanmadığı açıktır.Gayrı müslimlere benzeme konusunda yasak olan, onlara has
şeylerde onlara benzemeye çalışmaktır. Mübah olan şeyleri tenavülde benzeme sözkonusu
değildir. Sigaranın insanlar için zararlı olması iddiasi eğer ispatlanırsa - ki
bugün ispatlandığı söyleniyor bunu ciddiye almamak mümkün değildir. Ancak
zararlar arasında da bir meratib (hiyerarşi) vardır ve haram olan zararlıların
yanında mekruh olan zararlılar da bulunmaktadır. Helalın ve haramın belli
olduğunu, aralarında ise şüpheli şeyler bulunduğunu söyleyen hadis zaten
haramların belli olduğunu söylemekle sigarayı haramlar cümlesinden bizzat
çıkarmıştır. Çünkü naslarla belirlenen haramlar arasında sigara
bulunmamaktadır. Islam Halifesinin yasaklamış olduğu birşey, eğer naslarla
sabit bir husus değilse tabii olarak "raiyyenin maslahatına menuftur"
ve bu yüzden de sırf kendi zamanını ilgilendirir. Bir başkası bir başka hüküm
israr edebilir. Bu defa da ona uymak zorunlu olur. Sigara Allah'a zikri ve
kulluğu bazı konularda zorlaştırsa dahi insanların mükellef oldukları ibadetler
öncelikle farzlar ve vaciplerdir. Pekçok sigara içen kimseler ibadetlerirnde
tamıtamına yapmaktadırlar. Binaenaleyh, bu da bir haram sebebi olamaz.
4.MEKRUH OLDUĞUNU SÖYLEYENLERİN DELİLLERİ
Haram ve mübah diyenlerin yanında. sigaranın mekruh olduğunu
söyleyen alimler de vardır. Onlar da şu delillere tutunurlar :
1. Sigaranın kokusu kerihdir. binaenaleyh, pırasa, soğan ve
sarımsağa kıyasla mekruh olması gerekir.
2. Kesin haram olduğunu bildiren deliller bulunmamaktadır.
Binaenaleyh, sigaranın hükmü şüpheli bir konudur, şüpheli olan şeyleri yapmak
ise en azından mekruha götürür. Öyleyse sigaranın da mekruh olması gerekir.
5. GÖRÜŞLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE SONUÇ
a. Genel Değerlendirme
Vakıaların hükmünü belirlemede ehli sünnet çizgisindeki
mezheplerin ittifakla kabul ettikleri deliller kitap, sünnet, icma ve kıyastır.
"Masalih-i mürsele" ve "Istihsan" ise tartışmalı olmakla
beraber yine bu mezheplerin öyle ya da böyle başvurdukları delillerdendir. Akıl
ise olayların hükmünü belirlemede tek başına bir delil değildir. Ehl-i Sünnet
çizgisinin görüşü budur. Aklın şer'i bir delil olması sadece Mutezile ve şia
görüşüdür. Buna göre :
Hicri 11. Asrın başlarında ortaya çıkan sigara hakkında kitap;
sünnet ve icma delilinin bulunmaması tabiidir. Diğer bir ifade ile, filan
ayetin veya hadisin herhangi bir dalalet yoluyla delâletine, ya da
müctehidlerin icmaına binaen sigara haram veya mübahtır, denemez.
Kıyasa gelince, şüphesiz bu, üç asıl delilden sonra ahkâm
belirlemede en önemli delildir ve şartlarına uygun kıyasın işletilmesi de bir
ictihattır, dolayısı ile kıyas yapmak ehlinin, yani müctehidlerin işidir. Hükmü
nasların delâletlerinin delaleti ile anlaşılacak kadar açık olan konular ise
bundan müstesnadır. Bu durumda sigaranın kıyas edilebileceği - edildiği - en
yakın asıl pırasa, sogan ve sarımsaktır. Yukarıda da kaydettiğimiz gibi, Hz.
Peygamber (s.a.s) bu bitkilerden yiyenlerin, ağız kokularıyla meleklere ve
insanlara eziyet edecekleri için mescide gelmemelerini emretmiş, hatta bu
durumda gelenler olmuşsa onlan mescitten çıkartarak Bakî Mezarlığı istikametine
göndermiştir. Çoğu insanlarca sigaranın ihdas edeceği ağız kokusu da bundan
daha az rahatsız edici değildir. Öyleyse sigara da aynı hükmü almalıdır. Ama bu
hüküm nedir ? Sogan-sarımsak konusunda (asıl) baktığımızda onların yenmelerinin
yasak edilmediğini, hatta bir hadisle teşvik edildiğini, dolayısı ile mekruh
dahi görülmediğini müşahede ederiz. Yasak edilenin onları yiyenin henüz ağız
kokusu çıkmamışken camiye gelmeleridir ve bu hükmün (haram ya da mekruh) illeti
de eza vermek"tir. Imdi sigarayı buna uygularsak; önce sözkonusu illetin
onda da aynı ölçüde bulunup bulunmadığı tartışma konusu olabilir. Çünkü sigara
içen herkesin nefesi rahatsız edici ölçüde kokmamaktadır, bu açıdan kıyasın
"aslı" ile "fer'i" arasında küçük de olsa bir fark vardır.
Ikinci olarak "illetin bulunmayacağı yerde hülanün de bulunmayacağı"
esasına göre, ister sogan-sarmısak'ta, ister sigarada herhangi bir yolla ağız
kokusunun izalesi mümkün olursa bu, hükmün de kalkmasını gerektirir. Kaldı ki,
"asıl" daki hüküm, soğan-sarımsak yemenin haramlığı ya da mekruhluğu
değildir. Binaenaleyh, sigaranın onlara kıyaslanmasının uygun olması halinde
bile bu, tek başına sigaranın içiminin haram ya da mekruh olmasını gerektirmez.
Ne var ki, sigara içenin ağız kokusu, diğerleri kadar çabuk çıkmayacağı
dolayısı ile mescidlere sürekli gidemecegi ve seairden olan bir sünnetin -cemaate
gitmek gibi- sürekli terki de mekruh ya da haram olacağı için, (Bk. Zeydan,
el-Vecîz 36.) bu sebeple sigara içmek de aynı hükmü alır. Ancak bu esasa göre
de yine kokusunun izale yöntemi bulunursa hüküm de ortadan kalkar.
Sonuç olarak sigaraya hüküm vermede en güçlü delil görülebilecek
kıyas da nihâi hükmü belirlemede yeterli olmamaktadır.
Geriye ihtilâflı deliller kalırki, bunlar da Hanefilerin
"istihsan"ı ile Malikilerin "istislahı" (masalih-i
mürsele)'dir. Sigara için istihsanın işletilebilecek yönleri zaruret, umumi
helva ya da kıyas-i hafidir. Sigara içmekte bir zaruret olmadığı herkesin
kabulüdür. Umumi helvanın olup olmadığı tartışılabilir. Çünkü sigaranın bir
"fısk" sayılması halinde günümüzde o ölçüdeki fısklardan sakınan dini
bütün insanlar çok yüksek oranda sigara da içmemektedirler. Bu kesimde içenler
azınlıktadır. Bunun dışındaki müslümanlar ise fısk olduğu sabit olan benzeri
konularda dahi tesahül göstermektediler. Binaenaleyh; onların sigara içmeleri
de umumi helvadan değil, tesahül ve laubalilikten kaynaklanıyor denebilir.
Böylece zaruret ve umumi helva tarzındaki bir istihsanla da sigaranın hükmüne
ulaşmak mümkün görülmemektedir.
Kıyas-ı Hafi tarzındaki bir istihsan istislahla aynı şey olur ki.
bu da sigaranın zararının kesinkeş sabit olmasına bina edilebilir ve açık
naslarla haram kılınan nesnelerdeki ortak özellik, insan için hayati zarar
taşımalarıdır. Aynı şey sigarada da mevcuttur, ya da böyle bir "asıl"
bulunamazsa dahi sigaradaki mefsedet yönü daha ağırlıklıdır. Binaenaleyh
mahzurludur ve ‚memnu' olması gerekir denebilir. Ancak yukarıda da değindiğimiz
gibi bu delillerde de ittifak yoktur ve bu yolla sigara kesin haramdır. hükmünü
vermek zordur.
b. Sonuç
Buraya kadar serdettiğimiz delillere ve tartışmalarına bakarak
diyebiliriz ki
1. Sigaranın mahzurlu olduğuna işaret eden deliller, mübah
sayılması gerektiği istinbat edilen delillerden hem çok daha fazla, hem de
delalet yönleri daha açıktır. Mübahlığı istinbat edilen deliller çok umumi
delillerdir ve pek çok yönden tahsis edilmişlerdir. Binaenaleyh, sigaranın
mahzuruna işaret eden delillerle ayrıca tahsis edilebilirler. Buna göre
sigaranın mutlak mübah olduğunu söyleme imkanı kalmaz. Zaten mübah olduğunu
söyleyenlerde, ondaki zararın mevhum olduğunu, muhakkak olmadığını, muhakkak
olması yani zararının ispat edilmesi halinde haram olacağını, çünkü
"zararlılarda asıl olanının" haram olmak olduğunu söylerler. Mesela
Ibn Abidin bunlardan birisidir.
Her hangi birşeyi "mübah kılan bir delille haram kılan bir
delil çatışırsa haram kılan diğerine tercih edilir" ve "haram ile
helal çatışırsa haram galip gelir" gibi fıkıh kaideleri de sigaranın
yerinin mübah yönünde olmadığına işaret eder. Böylece sigaranın şer'an mahzurlu
olduğu ortaya çıkmış olur. Ancak bu mahzurun hiyerarşideki yeri neresidir. Işte
bunu tayin etmek zor gözükmektedir.
2. Bazılarına göre zarar "kerahati", bazılarına göre de
haramlığı gerektirir. Ama herhalde bunu da tafsil etmek ve kerahat ve
haramlığını zararına göre tesbit etmek gerekir. Konuyla ilgili olarak Mustafa
Zerkâ'nin ölçüsü şudur: "Zararı kesine yakın (zanni galip) olan haram,
zararı şüpheli ve hafif olan ise mekruhtur" (Mahmud Nazım, age. I/369)
Ancak sigara hakkında, makbul delâlet yollarından biriyle onun haram olduğunu
gösteren bir nassın bulunmadığını da hesaba katarsak onun için haramdır dememiz
de tehlikeli olabilir.
3. Netice itibariyle en az yanılma ihtimalı olan hüküm olarak
sigaraya "mekruh" denmesi gereği ortaya çıkıyor. Ama bu durumda da
tenzihen bir mekruh olabileceği gibi tahrimen bir mekruh da olabilir. Doğrusu;
insanın sağlığına pek çok yönden zararı, tiksindirici kokusu, (habisligi) israf
oluşu vb. yönleri hesaba katıldığında iki mekruh arasındaki yerinin
"tahrimen mekruh" olana daha yakın olduğunu söylemek bize daha
isabetli gelmektedir. Konu hakkında yazılan risalelerin en derli-toplu olanın
yazari Imam Lüknevi'de sigaranın mekruh olduğu sonucuna vardıktan sonra bu
kerahatin tahrimen mi yoksa tenzihenmi olduğu konusunda mütereddid olduğunu
anlatır. (Lüknevi, nge. 22)
4. Bunlara bağlı olarak sigara ile ilgili başka hükümler de
sözkonusu olur. şöyle ki :
a. Sigaranın mübah olduğunu söyleyenlere göre tütün ziraati ve
sigara alım satımı yapmak da mübah ve helal olmuş olur. Tabiatiyle sigaranın
mekruh ya da haram olduğu söylendiğinde de, ziraati ile ticareti de aynı hükmü
olacaktır. Ne var ki tütünün bitkisinden yaş ya da kuru olarak tıp, kozmetik ve
hayvan yemi gibi başka maksatlarla da yararlanılıyorsa o takdirde onun
ziraatinin mahzurlu olmadığı anlaşılır. Fakat her halükarda tütün ziraati ve
sigara alım satımı yapmaktaki mahzur içilmesinden daha azdır. Çünkü sigaranın
maddesi bizzat (li-aynıhi) pis değildir.
b. Oruçlu olarak sigara içmek ittifakla orucu bozar ve keffareti
gerektirir. Çünkü cefine duman kaçmakla, dumanı bizzat yudumlamak ayrı ayrı
şeylerdir.
c. Sigaranın mübah olduğunu söyleyenler, kadının sigara içmesi
halinde, kocanın vereceği nafakaya onun sigara harcamalarını de eklemesi
gerektiğini kabul etmek zorundadırlar. Mekruh ve haram olduğunu söyleyenlere
göre ise böyle bir zorunluluk yoktur.
d. Sigaranın hükmü ne olursa olsun kocanın bundan rahatsız olması
durumunda karısını sigara içmekten men etme hakkı vardır. Bu bir insanlık hakkı
olduğundan ötürü kadının da aynı hakkı bulunmalıdır.
e. Sigara içmenin haram ya da mekruh olduğu kabul edilmesi halinde
bu küçük ya da büyük bir günah olacak ve ısrarı ile daha da büyüyecektir.
SİGARA VEYA TÜTÜN DENİLEN ŞEY İÇİLMEKTEDİR. HELALDİR DİYEN OLDUĞU
GİBİ HARAMDIR DİYEN DE VARDIR. BU HUSUSTA SİZ NE DERSİNİZ?
Sigara veya tütün denilen şey asr-ı sa'adette ve müctehid'ler
asrında olmadığı için hakkında ne ayet, ne hadis ve ne de müctehidlerin sözü
vardır. Çünkü tütün 1070 milad yılında ilk önce bir fransız tarafından
yetiştirilip ortaya çıkmıştır. Böyle olmakla beraber mutlaka cihan-çümul olan
İslam dininde hükmü vardır. Onu Kur'an ve sünnetin ışığı altında beyan etmek
için çaba göstermek lazımdır. Asr-ı sa'adette afyon denilen uyuşturucu maddde
de yoktu ve tanımıyordu. Hakkında ne ayet ve ne de hadis vardır. Ama aklı izale
edip sarhoş eden şarabı yasaklayan İslam dini mutlaka aklı izale etmekle
beraber vücudu da uyuşturan afyonu da yasaklayacaktır. Bunun için ulema, afyonu
yasaklayarak haram olduğunu beyan etmişlerdir. Sigara da çıktığı ve halk
arasında yayıldığı zaman fukaha onun hükmünü ortaya çıkarmak için araştırmaya
başladılar. Bu hususta birlik sağlanmadı ise de çoğu: Hakkında nass varid
olmadığı için mübahtır demişlerdir. Hatta Şafii ulemasının bir kısmı: Zevce
sigara tiryakisi ise nafakası kocasına vacib olduğu gibi sigara parası da ona
vaciptir, dediler (Büceyremi ala Fethi'l-Vehhab). Meşhur ve Müceddid olarak
bilenen Mevlana Halım zu'l-Cenahey de sigara içiyordu. Haram olsaydı böyle
salih bir kimse içmesine devam etmezdi. Ancak bir kimse için kesin olarak
zararlı ise veya onu içen kimse fakir olup çocuklarını ve aile efradını fakr ve
zaruret içerisinde bırakırsa, onların nafakalarını tütün ve sigaraya verirse
haram olmasında şüphe yoktur.
SIGARA
Tütünün ince kağıda sarılı çubuk şekli. Fransızca ve Ingilizce
"cigarette" sözcüğü, Türkçeye "sigara" telaffuzu ile
geçmiştir. Arapça "duhân" sigara, "tedhîn" ise sigara içmek
anlamında kullanılır.
Sigaranın yapıldığı tütün bitkişi; yaprakları yakılarak içilen
kokulu, keyif verici ve bağımlılık yapan bir bitkidir. Sigara veya tütün Hz.
Peygamber veya müctehid imamlar döneminde bulunmadığı için, hakkında ne âyet,
ne hadis ve ne de müctehidlerin sözü yoktur. Çünkü tütün ilk olarak
Amerika'daki Antil takım adalarından birinde bulunmuştur.
Yapılan incelemeler tütünün insan sağlığı için zararlı olduğunu
ortaya koymuştur. Sigara içerken içeri çekilen duman, akciğerin çeperindeki
hücreleri zedeleyerek kalınlaştırır. Hücrelerin esnekliği kaybolduğundan,
kuvvetli bir öksürük, aksırık sonucunda bu cidarlar harap olabilir. Öte yandan
içeri çekilen sigara dumanı damar cidarlarının kalınlaşmasına yol açar ve damar
sertliği gelişimini hızlandırır. Sigaranın en önemli bir özelliği de alışkanlık
yapması ve içenlerin bunu bırakamamasıdır.
Sigaranın akciğer kanserine yakalanma ihtimalını20 arttırdığı,
kalp enfarktüsü riskini iki katına çıkardığı, kronik bronşit ve amfizem'e yol
açtığı, tıp tarafından belirlenmiştir. Tütündeki nikotin son derece zehirli bir
maddedir. Az alınınca insanda uyarıcı, canlandırıcı etkiler yapar, çeşitli
bezlerin salgılarını arttırır, kan basıncını yükseltir. Sigara dumanından
zehirlenme olmayışının sebebi, sigaranın yanması sırasında tütünde bulunan
nikotinin 1/3-1/7'sinin ısı etkisiyle buharlaşarak dumanla gitmesi, geri
kalanın da ancak küçük bir bölümünün ciğerlere ve kana ulaşmasıdır.
Tıpta, haşerata karşı nikotinden yapılmış toz veya sıvı ilaçlar
vardır.
Insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri bilinen sigarayı
kullanmanın hükmü ile ilgili olarak İslam'ın bir çözüm getirmesi gerekir. Asr-ı
saadette afyon da bilinmiyordu. Sonraki Islâm fakihleri afyonun uyuşturucu
niteliğine bakarak onu şaraba kıyas ettiler ve caiz olmadığım söylediler (bk.
"Afyon" maddesi).
Sigara hem içene ve hem de yakınında bulunanlara zarar
vermektedir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Kendinizi elinizle
tehlikeye atmayınız" (el-Bakara, 2/195); "Kendinizi
öldürmeyiniz..." (en-Nisâ, 4/29). Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:
"Ne doğrudan ve ne de karşılık olarak zarar yoktur" (Ibn Mâce,
Ahkâm,17; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 327; Mâlik, Muvatta, Akdiye, 31).
Bedene bir yararı olmadığı gibi, zararı da açık olan sigara aynı
zamanda kişi ve aile bütçesi için bir israftır. Bir âyette "Yiyiniz,
içiniz, israf etmeyiniz" (el-A'râf, 7/31) buyurulmuştur. Hz. Peygamber de
malın boşa harcanmasını yasaklamıştır (bk. Buhârî, Zekât, 18; Husûmât, 3;
I'tisâm, 3; Müslim, Akdiye, 14).
Önceki asırlarda yaşayan bazı fakihler, hakkında âyet ve hadis
bulunmaması nedeniyle "eşyada asıl olan mübahlıktır" kaidesince
sigarayı mübah saydılar. Hatta bazı Şâfiî bilginleri; "Evli kadın sigara
tiryakışı ise, sigara masrafı da nafaka kapsamına girer" demişlerdir.
Ancak bu gün sigaranın insan bedenine ve çevreye verdiği zarar
dikkate alındığında bunun kerâheti açıkça görülür. Sigara içmeşinin sağlığına
zararlı olacağı doktor tarafından bildirilen kimselerle, yoksul olup, aile
fertlerinin nafakasından keserek sigara içenler hakkında ise
haramlıkkesinleşir.
SİGORTA
Herhangi bir şeyde olabilecek bir zararın parayla karşılanacağının
önceden garanti edilmesi.
Sigorta Italyanca bir kelime olup, Ingilizce "security"
veya "insurance"; Fransızca "assurance" sözcükleri sigorta
anlamında kullanılır. Bu sözcük ilk olarak Arapçada Ibn Âbidin (ö. 1252/1836)
tarafından "sevkara" veya "sükirta" şeklinde kullanılmış,
günümüzde sigorta şeklini almıştır. Arapça eserlerde sigorta karşılığı olarak
"ette'mîn", "et-tekâfülül-ictimâî" ve
"et-tadâmun" terimleri kullanılmaktadır.
Yangından cam kırılmasına, su baskınından hırsızlığa, uçak
düşmesinden veya gemi batmasından trafik kazasına, hastalıktan ölüme kadar
çeşitli zarar ihtimalleri sigorta konusu olabilmektedir. sigorta, gelecekteki
bir zararı garantilemek için şimdiden zarar etmeyi göze almak demektir.
Sigortanın tarihçesi tam olarak yazılmamıştır. Ancak sigortaya
benzer bazı yardımlaşma kurumlarına eski çağlardan beri rastlanmıştır. M.Ö.
2000 yıllarında Yunan'da, Eski Roma ve Mısır'da yoksullara yardım yapan
dernekler görülür.
Yine Mısır'da Hz. Yusuf'un yedi bolluk yılında depoladığı tarım
ürünlerini, sonraki yedi kıtlık yıllarında dağıttığı bilinmektedir (bk. Yusuf,
12/47, 49). Roma Imparatorluğunda Roman Collegia'lar, üyelerine yardım eden ve
cenaze masraflarını karşılayan derneklerdir.
Islâm'da Medine döneminde hazırlanan ilk anayasada yer alan ve
kabileler arası yardımlaşmayı ön gören maddeler de bu niteliktedir.
Selçuklular döneminde esnaf ve tüccarın oluşturduğu
"fütüvvet" ve "âhilik" adı verilen esnaf birlikleri de bu
sınıf arasında yardımlaşmayı sağlamıştır (Ahmet Tabakoğlu, Iktisat Tarihi,
Istanbul 1986, s. 163).
Osmanlılarda loncâ teşkılatlarının kurduğu orta ve teâvün
sandıkları ile esnaf vakıfları, esnafın karşılaştığı mâlî veya meslekî
problemleri çözmede etkili olmuştur (Tabakoğlu, a.g.e., s. 414).
Günümüz anlamında sigortacılık ilk olarak Italya'da deniz
sigortacılığı olarak ondördüncü milâdî yüzyılda ortaya çıktı. Onsekızınci
yüzyılda büyük sermaye şirketleri kurulunca, buna paralel olarak büyük ve
profesyonel sigortacılık uygulamaları gelişti. Zaman içinde özel sigorta
şirketleri yanında, devlet eliyle yürütülen sosyal sigorta kurumları ortaya
çıktı.
Sigorta genel olarak ikiye ayrılır: Yardımlaşma sigortası ve
ticari amaçlı sigorta.
1. Yardımlaşma sigortası:
Birden çok kişinin belli bir para ödeyerek, bunların bir fonda
biriktirilip ticaret işinde ve verimli yatırımlarda nemalandırılması amacıyla
oluşturdukları sosyal sigortalar bu gruba girer. Böyle bir sigortanın bütün
primleri ve gelirleri, ortakları arasında sigorta sözleşmesine uygun olarak
dağıtılır. Hastalandıklarında tedavi masrafları, emekliliklerinde emekli maaşı,
ölümlerinde dul kalan eş ve küçük çocuklara maaş bağlanması bu yardımlaşmanın
kapsamına girer. Her sigorta üyesi bir çeşit inan şirketi ortağı gibidir.
sigortadan kendi ödediği primlerden ve bunların gelirlerinden fazlasınıaldığı
takdirde diğer ortaklar bu fazlalığı ona teberru etmiş, kendisinin, eş ve
çocuklarının maaşının sona ermesiyle, sigortadan payını alamaması halinde ise,
bu fazlalığı diğer ortaklara bırakmış sayılır. Günümüzde Emekli Sandığı, Sosyal
sigortalar Kurumu veya Bağkur gibi kuruluşlar işleyiş biçimleri ıslah edilerek
bu grup içinde yer alabilirler.
Diğer yandan belirli kişi, kuruluş veya meslek sahiplerinin kendi
aralarında benzer yardımlaşma sandıkları kurmaları da mümkün ve caizdir.
Kur'an ve sünnette bu çeşit sosyal yardımlaşmaya teşvik eden
nass'lar vardır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Yusuf dedi ki: Siz yedi yıl,
önceki gibi ekin ekin; yedikleriniz dışında kalanı başağında bırakın "
(Yusuf, 12/47);
"Iyilikte ve Allah'tan sakınmada birbirinizle yardımlaşın;
günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın " (el-Mâide, 5/2).
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Ben mü'minlere kendilerinden daha yakınım. Herhangi bir
mü'min ölür ve arkasında mal bırakırsa; bu, mirasçılarrna aittir. Bir borç
bırakırsa, bana getirin, çünkü ben onun mevlâsıyım" (Ahmed b. Hanbel, II,
334, 335);
"Hz. Peygamber Beni Nadır Hurmalarını satar ve aileşinin bir
yıllık yiyeceğini ayırırdı" (Buhârî, Nafakât, 3; Müslim, Cihâd, 50). Hz.
Peygamber malını vasiyet etmek isteyen bir sahabiye üçte birini vasiyet
etmesini ve geri kalanı mirasçısına bırakmasını bildirmiştir (Buhârî, Cenâiz,
36; Müslim, Vasiyye, 5; Tirmizî, Cenâiz. 6). Seleme Ibnül-Akvâ (r.a)'ten
rivâyete göre, Hevâzin seferinde mücahidlerin azığı tüKerimiş ve dara
düşmüşlerdi. Develerini kesip yemek için Hz. Peygamber'den izin istediler.
Kendilerine bunun için izin verildığını duyan Ömer (r.a), binitsiz mücâhidlerin
çok daha büyük sıkıntıya düşeceklerini düşünerek, durumu Allah elçisine arz
etti. Hz. Peygamber herkesin geri kalan azıklarını getirmesini emretti. Azıklar
karıştırıldı ve Rasûlüllah (s.a.s) hayır ve bereketle dua buyurdu. Sonra bu
azıklar sahabelere dağıtıldı. Bu dağıtım işine "Nahd" yani
"ortak kumanya" denildi (bk. Buhârî, Şerike, 1; Müslim,
Fezâilü's-Sahâbe; Mâlik, Muvatta', Sıfatü'n-Nebi, 64).
2. Yangın, sel, kaza ve benzeri risklere karşı kurulan ticaret
sigortaları: sigorta terimi daha çok bu ikinci şık için kullanılır. Bu çeşit
sigorta yaklaşık iki asır kadar önce Islâm âleminde duyulmuştur. O devirde
merkezi Avrupa'da bulunan sigorta şirketlerinin temsilcileri, deniz kenarında
bulunan bazı Islâm şehirlerinde bulunup, Avrupa'ya giden gemilerle taşınan
malların sigortasını yapmaya başlamış ve Islâm ülkelerinde bazı ortaklarda
temin etmek suretiyle orada da yerleşmişlerdir. Bu çeşit sigortanın lehinde ve
aleyhinde iki görüş ortaya çıkmıştır.
Çağımız Islâm bilginlerinden Mustafa ez-Zerkâ, Muhammed Abduh,
Şeltut ve Muhammed el-Behiyy, sigorta şirketinin bir yardımlaşma şirketi
olduğunu ve bu yüzden de sigortanın Islâm'a göre meşrû olması gerektiğini
söylemişlerdir. Bunlardan Muhammed el-Behiyy şöyle demiştir: "Sigorta akdi
bir satış akdi değil, mağdur olan kimselerin müsibetlerini hafifletip onlara
yardım elini uzatmak için yapılan bir yardımlaşma ve dayanışma aktidir. Ister
mal, ister hayat sigortası olsun, dayanışma ve yardımlaşmadan başka bir şey
değildir. Meselâ, köylü davarlarını; tüccar, ticaret malını; ev sahibi, evini,
araba sahibi, arabasını sigorta ettiriyor. Çünkü zarara girmenin zor olduğunu,
tek başına zarar yükünü kaldıramayacağını, ancak başkasının yardımıyla bu yükün
hafifleyeceğini biliyor. Hayat sigortası yaptıran kimse de hayatını korumak
için sigortaya baş vuruyor. Ecelin Allah'ın elinde olduğunu, zamanı gelince onu
kimsenin geri bırakamayacağını biliyor. Sigortaya başvurmaktaki amacı, erken
öldüğü takdirde aile fertlerine bir yardım kaynağı sağlamaktır"
(el-Behiyy, el-Fıkhul-Islâmî ve Tetavvuruhü, s. 462).
Muhammed Hamidullah ve bazı Islâm bilginleri de devletin organıze
edeceği sosyal yardımlaşma nitelikli sigorta anlayışını benimser ve bunun Hz.
Peygamber ile Hz. Ömer devrinde uygulama izlerinden söz ederler. Bu görüşe göre
sosyal yardımlaşma yalnız ağır risklerde söz konusu olur. Islâm'ın doğuşu
sırasında hastalıkların tedavisi önemli bir masraf gerektirmediği gibi; evi
aile reisi kendi eliyle inşa eder, hatta malzemenin önemli bir bölümüne para da
vermezdi. Böyle bir toplumda hastalığa ve yangına karşı bir sigortaya ihtiyaç
duyulmaması tabiidir. Buna karşılık esirlik ve insan öldürmeye karşı sosyal
yardım gerçek bir ihtiyaçtı. Bu yüzden Hicretin birinci yılında Medine site
Devleti anayaşasında bu sosyal dayanışma fonuna "maâkıl" denildi.
Âkile veya maâkıl sistemi Medine'deki Arap kabilelerinin Hz. Peygamber
tarafından yeniden teşkılatlandırılması ile birlikte düzenli bir şekil
almıştır. Çünkü bir kimse savaşta esir düşse, onun kurtarılması için fidye (bk.
Fidye" mad.), öldürme ve yaralamalarda ise diyet (bk. Diyet" mad.)
ödenmesi gerekiyordu. Bunların miktarları çoğu zaman esir ve suçluların ödeme
gücünü aşıyordu. Hz. Peygamber bu durumu çözüme kavuşturmak için karşılıklı
yardımlaşma esasına dayanan âkile veya maâkıl sistemini kurdu. Buna göre, bir
kabilenin mensupları kabile bütçesi için para yardımı yapacak; buna karşılık,
ödeme gücünü aşan bir tazminatla karşılaşırsa bu bütçeden yardım bekleyecekti.
Hatta kabile bütçesi de yeterli olmazsa diğer akraba ve komşu kabîleler onların
yardımına gelecekti. Daha sonra âkile sistemi Hz. Ömer tarafından
gelıştırilmiş; insanların sahip olduğu meslekler askerî, mülkî, idari
niteliklerine veya çeşitli bölgelere göre bir düzenleme yapılmıştır. Hür, âkil
ve ergin erkeklerden oluşan âkile listesi deftere yazılınca, bunlara
"Dîvân" adı verildi. Bazı müellifler dîvan uygulamasının Hz.
Peygamber'in Müstalık oğulları gazâsından sonra, ganîmetlerdeki devlet hissesi
olan humus'u (beşte bir) idare etmek üzere Mahmiye bin Cez'i tayın etmesiyle
başladığını söylerler. Hanefîlere göre, diyet yükümlüsü, suçlu dîvan ehlinden
ise, dîvandır. Bu durumda, diyet taksidi dîvan üyelerinin atâ veya
rızıklarından (maaş) kesilir. Hz. Ömer'in uygulaması bu şekilde olmuştur. Eğer
suçlu dîvan üyesi değilse bunun âkilesi, kabilesi, hısımları ve ödeme gücünü
aşan tazminatlarda yardımlaşacağı diğer kimselerdir. Kendi kabilesi diyeti
ödemeye yeterli olmazsa asabe sırasına göre en yakın nesep hısımları buna ilave
edilir. Ancak buluntu çocuk, harbi ve zimmî gibi âkilesi olmayanın âkilesi
beytül-mâl'dir. Suçu işleyen de âkileye dahildir. Ancak suçlunun eşi, babaları
ve oğulları âkileye girmez. Kadınlar, küçük çocuklar ve akıl hastaları, âkile
kapsamı dışındadır. Çünkü âkilenin diyeti yüklenmesi teberrü niteliğindedir. Bu
sonuncular ise teberrü ehlinden değildir (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', 2.
baskı, Beyrut 1394/1974, VII, 255 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, tıpkı basım,
Istanbul t.y., III, 178 vd.; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye li Ehâdisil-Hidâye, I.
baskı, y.y., 1393/1973, IV, 398; Muhammed Hamidullah, Islâm'a Giriş, Ankara
1961, . 200 vd.; "Âkile" maddesi).
Muhammed Hamidullahın sigortaya yaklaşımı şöyledir: Sigorta
prensip olarak her bir kişinin yükünü azaltmak amacıyla mümkün olduğu kadar çok
kimse üzerine bir tek kişinin yükünün dağıtılması demektir. Islâm, sermayeye
dayanan sigorta şirketleri yerine, mütekabıliyet ve işbirliği ile zirvesinde
merkezi hükümetin bulunduğu birimlerin oluşturacağı bir sigorta modelini
öngörmüştür. Böyle bir yardımlaşma kurumu, oluşacak sermaye birikimini ticaret
işinde kullanabilir. Sağlanan gelirler artınca, artık sigorta mensupları prim
ödemekten muaf tutulabileceği gibi, kendilerine dönem sonlarında kâr
dağıtılması bile söz konusu olabilir. Işte böyle bir yardımlaşma kurumuna prim
ödeyerek üye olan kimse, karşılaşacağı yangın, sel felâketi, trafik kazası gibi
her çeşit rizikolara karşı sigortalı sayılır.
Ancak sigorta edilenlerin ödediği prim oranına göre kârdan pay
almadıkları sermaye sigortaları bir çeşit şans oyunu özelliği taşıdıkları için,
Islâm'da hoş görülmezler" (Muhammed Hamidullah, a.g.e., s. 201, 202).
Sigorta Akdinin Islâm Dünyasına Girmesi ve Bu Konuda Yapılan Ilk
Araştırma:
Günümüz Islâm hukukçularından önceki nesil içinde, sigorta
konusunu ve bunun Islâmî hükmünü ilk araştıran hukukçu Ibn Âbidîn (ö.
1252/1836) olmuştur. Çünkü sigorta yöntemi hicrî onüçüncü yüz yıla kadar doğu
ülkelerinde bilinmiyordu. Bu yüz yılda Avrupa sanayı kalkınmasına paralel
olarak doğu ile batı arasındaki ticaret bağı güçlendi. Bu arada ithalatla
ilgili sözleşmeleri yapmak üzere Islâm ülkesinde bulunan yabancı ticaret
temsilcileri (müste'men-pasaportlu yabancı gayrı müslim) aracılığı ile
Avrupa'dan ithal edilen malların sigorta edilmesi yoluyla bu müessese Islâm
dünyasına girmiş oldu. Bu temsilciler ithal edilecek mallar üzerine yapılan
deniz sigortasından başlayarak sigortayı Islâm ülkelerine getirmiş oldular. Ibn
Âbidin sigorta akdini "Kitabül-Cihâd" bölümünde ve "Müste'men
(pasaportlu yabancı gayrı müslim)" konusu içinde incelemiştir. Çünkü bu
akdi yapan yabancı gayrı müslim tüccarlara bu ad verilir.
Ibn Âbidîn'e göre deniz araçları ile nakil sırasında helâk olan
eşyanın tazmini için yapılan deniz sigortası caiz olmayıp, aşağıdaki üç
sebepten ötürü, helâk olan sigortalı malın bedelini almak caiz değildir.
1. Sigorta akdi şer'an gerekti olmayan bir şeyi borçlanmaktır.
Islâm'da bir şeyi tazminle yükümlü tutulabilmek için, dört tazmin sebebinden
birisinin bulunması gerekir.
a. Zararın haksız bir fiille olması. Öldürme, yıkma ve yakma.
b. Malın telefine sebebiyet vermek. Umuma ait bir yola izinsiz
olarak çukur açmak ve buraya düşen bir insan veya hayvanın telefine sebep olmak
gibi.
c. Emanet sayılmayan şeye el koymak. Gasp, hırsızlık, satılan
malın satıcının elinde iken telef olması gibi.
d. Kefâlet sözleşmesi yapmak. Sigorta şirketi, meydana gelen
zararı ne haksız bir fiil ile meydana getirmiş; ne malın telefine kendisi sebep
olmuş; ne zarara uğrayan mala emin sıfatıyla el koymuş ve ne de bu zarara kefil
olmuştur.
2. Sigorta akdi, ücret karşılığı emânetçilik yapanın, emânet
bırakılan mal helâk olunca, bu malı tazmin etmesi niteliğinde de değildir.
Çünkü mal sigorta şirketine teslim edilmemiş olup, belki gemi sahibinin
elindedir. Ancak gemi sahibi aynı zamanda sigorta eden durumunda ise, bu
takdirde emanetçi değil ortak işçi (müşterek ecir) olur. Emânetçi veya ortak
işçi ise kaçınılması mümkün olmayan zararı tazminle yükümlü tutulmazlar. Ölüm,
yangın ve batma gibi.
3. Sigorta, zarara maruz bırakmanın tazmini kabılinden değildir.
Çünkü aldatanın zarar riskini bilmesi; aldatılanın ise bunu önceden bilmemesi
gerekir. Sigorta şirketi tüccarı aldatmayı kasdetmez; meselâ, bir geminin
denizde batıp batmayacağını önceden bilemez. Ancak, sigorta şirketi ve sigorta
yaptıran tüccar hırsızlık, yol kesme gibi yol riskini önceden biliyorsa,
sigortanın zararı tazmini caiz olur. Fakat sigorta akdi buna tam olarak uymaz.
Meselâ, bir kimse diğerine "Şu yoldan git. Eğer malın gasp edilirse ben
tazmin edeceğim" dese; zarar meydana gelirse, tazmin etmesi gerekir. Çünkü
bu durumda, mal sahibi ile kefâlet sözleşmesi yapmış olur (Ibn Âbidîn,
Reddül-Muhtâr, Mısır, t.y., III, 273 vd. Istanbul 1985, IV, 170 vd.;
ez-Zühaylî, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, IV, 443 vd.).
Ibn Âbidîn'in sigortacıdan tazminat almanın caiz olmadığı görüşünü
dayandırdığı esas, bundan ibarettir. Özetlersek, sigortacı bu akit ile, borçlu
olmadığı bir şeye borçlanmaktadır. Temelde o, kendisine bir şey emânet (vedia);
âriyet veya kira akdi ile bırakılan kimse gibidir. Bunların ise kastı, kusur
veya ihmalı olmaksızın meydana gelecek zararı tazmin sorumluluğu yoktur. Burada
tazmin sorumluluğu akde konsa bile, bu şart geçerli olmaz.
Diğer yandan müslümanın yabancı ülkedeki bir sigorta şirketi ile
akit yapması Ibn Âbidin tarafından caiz görülmüştür. Buna göre, müslüman bir
tüccar, dârul-harpteki bir sigorta şirketi ile sözleşme yapsa, telef olan
malının sigorta bedelini, dârul-Islâm'da sigortacının vekilinden alsa bu mümkün
ve caiz olur. Çünkü dârul-harpte harbi ile yapılan böyle bir akit, sonuç
doğurmaz; sigorta bedelini onun rızası ile almış sayılır. Bir müslüman
dârul-harpteki bir gayrı müslimle ortaklık tesis etse, sigorta işlemlerini bu
gayrı müslim yapsa, zarar halinde, Islâm ülkesine gönderilen sigorta bedelini
müslüman ortağın alması caiz olur. Çünkü sigorta akdi darul-harpte ve iki harbi
arasında yapılmış sayılır. Onların malı kendi istekleri ile müslümana
gönderilmiş olur (Ibn Âbidîn, a.g.e., IV, 170).
SİGORTA, BAĞKUR VE EMEKLİ SANDIĞINDAN EMEKLİLİK MAAŞINI İHTİYAÇ
OLMAZSA DA ALMAK CAİZ MİDİR?
Maaş ile emeklilik maaşı arasında fark yoktur. Devlet, memuriyette
veya başka bir işte çalıştırdığı kimselere maaş verebildiği gibi, maslahata
binaen çalıştırmadığı kimselere de maaş verebilir. Hatibi Şirbini şöyle diyor:
Öşür ve vergi gibi şeyler vatandaşlardan zor ile alınıyorsa, bu mallar
birbirine karışıp ayrılmaları mümkün olmadığı ve sahipleri tanınmadığı için
artık beytülmale ait olur. Hükümdar ve diğer yetkililer istedikleri vatandaşa
onu teberru edebilirler (Muğni'l-Muhtaç). İbn Abidin de hükümdarın, gördüğü
maslahata binaen devlet malından istediği kimseye verebildiğini ifade ediyor
(Reddu'l-Muhtar).
Ayrıca Cassas kafir hükümdardan mükteseb hakları olması
dolayısıyla müslümanların maaş alabileceğini misal ve tafsilatıyla
açıklamaktadır (Ahkam el-Kur'an Li'l-Cassas).
SİGORTA İLE İLGİLİ YENİ BİR FETVÂ
Mekke şehrinde 4.4.1397/1977 tarihinde, Abdullah b. Humeyd'in
başkanlığında Muhammed Ali el-Harekân, Abdülazız b. Baz, Muhammed b. Abdillah
es-Sabil, Sâlih b. Asimeyh, Muhammed Reşid Kabanî, Mustafa ez-Zerkâ, Muhammed
Reşidî, Abdülkuddüs el-Hâşimî en-Nedvî ve Ebû Bekir Gümî'den oluşan fıkıh
heyeti, sigorta konusunu incelemiş ve heyet Mustafa ez-Zerkâ hariç, sigortanın
bütün çeşitlerinin caiz olmadığına karar vermiştir.
Bu kararın özeti şöyledir:
1. Sigorta akdi kararı (riskli aldanma) kapsar. Çünkü sigortalı
çoğu kere ne kadar prim vereceğini ve ne kadar sigorta bedeli alacağını
bilmiyor. Belki bir iki taksit prim ödedikten sonra, zarar meydana gelir ve
sigortalı malın tüm bedelini alır. Belki de bütün taksitleri ödediği halde,
malı helâk olmadığı için hiç bir şey alamaz.
2. Sigorta, kumarın bir çeşididir. Çünkü sigorta şirketinin,
meydana gelen zararda hiçbir rolü yoktur. Buna rağmen mal helâk olursa sigorta
bedelini vermektedir. Veya hiç zarar meydana gelmeyince, bedelsiz olarak
taksitleri almış olmaktadır.
3. Sigorta fazlalık ve nesie ribasını kapsamına alır. Çünkü
sigorta, sigortalıya ödediği primlerden fazlasınıverirse fazlalık ribası ve
para mübadeleşinin vadeli olması yüzünden de nesie ribası söz konusu olur.
4. Sigorta akdinde bedelsiz olarak başkasının malının alınması söz
konusudur. Bu da; "Ey iman edenler, mallarınızı aranızda haksız yere
yemeyiniz" (en-Nisâ, 4/29) âyetinin yasak kapsamına girer.
Sonuç olarak sigortanın hükmü üzerinde şunlar söylenebilir:
Islâm hukukunda sözleşme tiplerı sınırlayıcı bir şekilde vahiy ve
Sünnetle belirlenmemiştir. Nass'larda belirlenen akit tipleri yanında
"akit serbestliği" prensibi geçerlidir. Ancak yapılan akit ve
sözleşmenin kapsamı, Islâmla çelişmemelidir. Bu konuda şu hadisler genel
düzenlemeyi yapar: "Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara
uyarlar. Ancak helalı haram, haramı helal yapan şart müstesnadır" (Buhârî,
Icâre,14; Ebû Dâvud, Icâre, 12; Tirmizi, Ahkâm, 17); Allah'ın kitabında olmayan
her şart batıldır" (Nesaî, Talâk, 31; Büyü', 85).
Bu duruma göre, ticari amaç dışında üyelerinin karşılaşacağı, tek
başına üstesinden gelemeyecekleri sıkıntı ve felâketlerin yükünü paylaşmak veya
mensuplarına tedavi, mesken, emekli maaşı gibi imkanlar sağlayan yardımlaşma
kurumlarının meşrû olduğunda şüphe yoktur. Ancak bu gibi yardımlaşma
kurumlarının kendi iç bünyesindeki işleyişinin de Islâmî ölçülere göre
düzenlenmesi gerekir. Böyle bir sandık veya kurumun üye prim ve aidatlarından
oluşan ana parasının işletilmesi, ticaret ve sanayi yatırımlarında nemalandırılması
mümkün ve caizdir. Böylece, üyelerine daha iyi imkanlar sağlaması gerçekleşir.
Ancak ana parayı işletmeye gerek olmaksızın, mevcut mal varlığından üyelerin
yararlandırılması da mümkündür. Üyelerin yararlanma miktar ve süreleri önceden
bilinmediği veya belirlenmediği ya da aileden aileye farklılık gösterdiği için,
böyle bir sigorta akdinin "fasit inan şirketi" niteliğinde olması
gerekir. Burada her üye gerçekte kuruma ödediği toplam prim kadar ortaklık
hissesine sahip olur, kâr ve zarara da bu oranda katlanır. Ancak sigortadan
kendi toplam hissesinden daha fazla pay alması halinde diğer pay sahipleri bu
fazlalığı ona teberru etmiş sayılırlar, böylece karşılıklı yardımlaşma ve
teberrulaşma yoluyla sigorta şirketi varlığını sürdürmüş olur. Iştirakçiler
böyle bir sisteme girmekle bu muhtemel sonuçları da önceden kabul etmiş
olurlar. Bazan da toplum fertleri kendiliğinden, devletin düzenlediği böyle bir
teşkılat kapsamına girmiş olurlar. Sigorta sisteminin kendi iç işleyişinde
Islâm'la çelişen muameleler bulunmadığı sürece, katılım paylarının farklı oluşu
veya farklı tazminat alımlarının gerçekleşmesi sonucu değiştirmez. Bunun delili
muvâlât akdi ile âkile sisteminin Islâm'da meşrû sayılmasıdır.
l. Muvâlât akdi: Bu akit, ailesi bilinmeyen, buluntu bir çocuğun,
başka birisi veya kendisini bakıp yetiştiren kimse ile şu şekilde anlaşmasıdır:
Karşı taraf çocuğun akitle velisi olacak; çocuk tazminat gerektiren bir suç
işlerse bu tazminatı, himaye eden ödeyecek. Buna karşılık da çocuk ileri ki
hayatında mirasçı bırakmadan ölürse ona mirasçı olacaktır. Hz. Ömer, Ali ve
Abdullah b. Mes'ud'un benimsediği bu görüş Hanefilerce benimsenmiştir
(ez-Zühayli, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, VIII, 283, 284).
Burada, buluntu çocuk ömür boyu tazminatı gerektiren bir suç işlememesi
halinde, himaye eden onun mirasını bedelsiz olarak alacak, diyet ödemek zorunda
kalırve buluntu çocuğun mirasçısı da olursa, ödediği diyet karşılıksız
kalacaktır.
2. Âkile sistemi. Diyet tazminatı ile yükümlü olabilen belirli
hısımlar veya bir divana üye olan kimseler de kendi paylarına düşen tazminatı
bir bedel karşılığında ödemezler. Daha sonra bu tazminat paylarını suçu
işleyene rücû etmek suretiyle alma imkânı da bulunmaz. Divan üyelerinin aylık
veya yıllık olarak önceden bir katılım payı ödemeleri halinde, günümüzdeki
yardımlaşma sigortalarının benzeri gerçekleşmiş olur. Hz. Ömer döneminde böyle
bir uygulamanın başlatıldığını yukarıda belirtmiştik.
Ancak bir kişi veya şirketin kâr amacıyla kurduğu yangın, sel,
kaza vb. sigortalar gerek ana paranın işletilmesinden doğan gelirin
katılımcılara yansıtılmaması ve gerekse kaza olmaması halinde ödenen primlerin
karşılıksız kalması yüzünden yardımlaşma sigortalarından farklı yapıya
sahiptir. Çünkü burada sigortalı her yıl, sigorta şirketine belli bir meblağ
öder. Malı, bir âfet sonucunda telef olursa bedelini şirketten alır. Böylece
kumar oynayan kimse gibi kazanmış olur. Aksi takdirde ise şirkete ödediği taksitler
boşa gitmiş olur. Başka bir açıdan riba işlemi gerçekleşir. Çünkü verdiğinden
daha fazlasınıalma amacıyla sigorta şirketine para yatırılır.
Diğer yandan böyle bir sigorta şirketi bütün katılımcıların
ortaklığı ile kurulduğu takdirde "yardımlaşma sigortası" halini
alabilir. Bu takdirde elde edilecek gelir bütün ortaklara ait olacağı için bu,
mümkün ve caiz olur.
Nitekim Sudan'da kaza sigortası zorunlu hale getirilince Hartumlu
şoförler kendi aralarında bir yardımlaşma sigortası kurmuşlar, hem sigortalı ve
hem de sigortacı olmuşlardır (bk. ez-Zerka-en-Neccâr, Islâm'a Göre Faizsiz
Banka, Kalkınma ve sigorta, Terc. Hayreddin Karaman, Istanbul 1976, s. 216).
Ancak bu şekilde yardımlaşma sigortaları gerçekleşinceye veya Devletin
organızesi ile ticaret amacı dışında genel bir sigorta sistemi oluşuncaya
kadar, zaruret olan durumlarda sigorta mübah hale gelir. Bu takdirde de kendi
iç bünyesinde ana parasını işletmede Islâmî usullere uyan sigorta tercih
edilmelidir.
Bununla birlikte, küfür diyarında kurulmuş bir sigorta şirketinden
tazminat alınabileceği gibi; Ebû Yusuf ve Imam Muhammed'e göre, Islâm hükümleri
uygulanmayan bir ülkede gayrı müslimlerin veya irtidat ehlının kurduğu bir
şirketten sigorta tazminatının alınmasında da bir sakınca yoktur.
SİGORTA ŞİRKETİ KURMAK ARZUSUNDA BULUNAN MÜSLÜMANLAR HANGI
ŞARTLARA RİAYET EDECEKLERDİR?
Sigorta meselesi aslında Türkiye'yi aşan bir meseledir. İslam
aleminin her ülkesinde sigorta hakkında çeşitli mütalaalar yürütülmektedir.
Helaldır diyenler olduğu gibi haramdır diyenler de olmuştur. Bunun için burada
konu üzerine serdedilen mütalaaların bir kısmını naklettikten sonra kanaatimi
beyan edeceğim.
Sigorta takriben iki asır önce İslam aleminde ismi duyulmuş, ondan
söz edilmiştir. O zaman merkezi Avrupa'da bulunan sigorta şirketlerinin
temsilcileri, deniz kenarındaki bazı İslamı şehirlerde bulunup Avrupa'ya giden
gemilerle taşınan malların sigortasını yapmaya başlamış ve İslam aleminde bazı
ortaklar temin etmek süretiyle orada da yerleşmişlerdi.
Sigorta, bazı kimseler için faydalı olsa da kısa bir zaman
içerisinde milyonlarca insandan alınan taksitlerle büyük servetler yığılmasına
vesile olması dolayısıyle sömürünün en büyük örneklerinden birisidir.
Suriye ulemasından Dr. Mustafa al-Zerka ile Mısır ulemasından
Muhammed Abduh, Şeltut, Dr. Muhammed el-Behiyy gibi kimseler sigorta şirketinin
bir yardımlaşma şirketi olduğuna ve dolayısıyle de meşruluğuna hükmetmişlerdir.
Dr. Muhammed el-Behiyy bu hususta özet olarak şöyle bir mütalaa yürütmüştür.
"Sigorta akdi bir satış akti değil, mağdur olan kimselerin musibetlerini
hafifletip onlara yardım elini uzatmak için yapılan bir yardımlaşma ve
dayanışma aktidir. İster mal, ister hayat sigortası olsun, dayanışma ve
yardımlaşmadan başka bir şey değildir. Mesela köylü davarlarını, tüccar ticaret
eşyasını, ev sahibi evini, araba sahibi arabasını sigorta ettiriyor. Çünkü
zarara girmenin zor olduğunu, tek başına musibet yükünü kaldırmayacağını, ancak
başkasının yardımıyla yükün hafifleyeceğini biliyor. Hayatını sigorta ettiren
kimse de hayatını korumak için sigortaya baş vuruyor. Ecelin Allah'ın elinde
olduğunu, zamanı gelince onu kimsenin ertelemeyeceğini biliyor. Sigortaya
başvurmaktaki gayesi, erken öldüğü takdirde aile efradına bir yardım kaynağı
temin etmektir" diyor (El-Fıkhü'l-İslami ve Tetavvuruhu).
İmam Nevevi'nin el-Mecmu adlı kitabının tetimmesini yazan büyük
fakih Muhammed Necib el-Muti de şöyle diyor: "Sigorta kurumu tarafından
üyelere verilen tazminatın mübah olması hususunda ihtilaf yoktur. Çünkü daha
önce dediğimiz gibi bir kimse birisine "Malını at ben öderim" dese
mal sahibi malını attığı takdirde ödemeyi taahüd eden kimse onu ödemeye
mecburdur" (El-Mecmu).
Mısır ulemasından Mustafa al-Hammami ile İbn Abidin ve
Rabıtatü'l-Alem'i-İslamiye'nin fıkıh heyeti Hey'etü Kibari'l-Ulema da
sigortanın haram olduğunu belirtiyorlar. Mustafa el-Hammami, kitabında şöyle
diyor: Sigortanın bütün çeşitleri haramdır. Aynen piyangonun bir nevidir. Çünkü
sigorta şirketi evini sigorta etmek isteyen kimseye "Her yıl bana şu kadar
prim ödeyeceksin. Eğer evin yanarsa ben değerini ödeyeceğim, yanmazsa da sen
taksitini ödemeğe devam edeceksin" der. Demek ki ev yanarsa sigorta
değerini ödeyecek, yanmazsa ödenen taksitler beyhude gitmiş olacaktır. Bu aynen
piyangoya benziyor. Çünkü birçok kimse her yıl bir veya birkaç defa piyango
bileti alır ama bir defa olsun kendisine birşey çıkmaz. Bazıları da vardır ki
yalnız bir defa bilet alır ve kendisine para çıkar. Yalnız hayat sigortası
bundan biraz farklıdır. Çünkü belirtilen zamana kadar sigortalı ölmezse ödediği
taksitler faiziyle beraber kendisine geri verilir.
İbn Abidin de İslam diyarında sigortanın caiz olmadığını, küfür
diyarında gayri müslimlerin sigorta şirketine sigorta edilmiş bulunan malın
telef olması halinde bedelini almakta bir beis olmadığını beyan edip özetle
şöyle diyor: Tüccarlar arasında caari olan adete göre herhangi bir ecnebiden
kiralanan gemiye, kira anında mallarının teminatına matufen ecnebi diyarındaki
gayri müslime bir miktar para veriyor ki buna sigorta denmektedir. Şayet gemi
yanar, batar veya yağma edilirse darül harpte bulunan sigorta şirketi malların
değerini ödeyecektir. Benim anladığıma göre helak olan şeyin bedelini almak
caiz değildir. Evet müslüman bir tüccarın darü'l-harpte harbi bir ortağı
bulunur, müşterek mallarını orada sigorta eder, mal telef olursa müslüman
tüccar şirket tarafından verilen taminatı alabilir. Çünkü akit harbi arasında
cari olmuş ve tazminat harbi olan şahsın rızasıyla kendisine gönderilmiştir.
Mekke-i Mükerreme'de 4.4.1397 tarihinde Abdullah b. Humeyd'n
başkanlığında Muhammed Ali al-Harekan, Abdülazız b. Baz', Muhammed b. Abdullah
al-Sabil, Salih b. Asimeyn, Muhammed reşid Kabani, Mustafa al-Zerka, Muhammed
Reşidi, Abdulkuddüs al- haşimi'n-nedevi ve Ebubekir Gumi'den müteşekkil fıkıh
heyeti toplanarak sigorta meselesini ele alıp inceden inceye tetkik ettikten
sonra Mustafa al-Zerka hariç, ittifakla sigortanın bütün çeşitlerinin haram
olduğuna dair kanaatlerini beyan etmişlerdir.
Verilen kararın özeti aşağıya alınmıştır.
1-Sigorta akdi gararı (aldanma)tazammum eder.Çünkü sigortalı ne
kadar vereceğini,ne kadar alacağını bilmiyor. Belki bir iki taksit ödedikten
sonra bir afet gelir çatar, bunun üzerine sigortalı malın bütün bedelini
sigortadan alır.Belki de bütün taksitleri yatırdığı halde malı afetten mahfuz
kaldığı için bir şey almaz.
2-Sigorta kumarın bir çeşididir.Çünkü sigorta şirketinin ,meydana
gelen felakette hiç bir rolü yoktur,ama malı helak olsa bedelini
vermektedir.Yahut devamlı musibetten masum kaldığı için bedelsiz olarak
taksitleri almış olmaktadır.
3-Sigorta ribe'l fadl ve ribe'l nesie'yi tazammun eder.Çünkü
sigorta iştirakçiye verdiğinden fazlasını verirse ribe'l fadl ve bir müddet
sonra olduğu için de ribe'n nesi olur.
4-Sigorta meselesinde bedelsiz olarak başkasının malının alınması
vardır.Bu da '' Ey iman edenler mallarınızı aranızda haksız yere yemeyiniz.''
Ayetindeki yasağın şümulüne girer.
SİHİR :
Sihir çok eski zamanlardan beri bilinegelen bir göz boyama. ya da
birtakım ser güçlerin yardımıyla, bir takım olağanüstü tesirlerin oluşturulması
yoludur. Hz. Mûsâ döneminde çok ileri seviyelere ulaştığını Peygamberlere iman
bölümünde anlatmıştık. Kur'ân-ı Kerîm, hem bu olaydan, hem de Bâbil'deki
sihirbazlardan sözeder. (Bakarâ (2) 102.) Peygamberimize sihir yapıldığı, hattâ
az da olsa tesirini gösterdiği, bunun üzerine "Felâk" ve
"Nâs" sûrelerinin indiği, o, bunları okuyunca sihrin çözüldügü
rivâyeti vardır. (bk. Suyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr VN/687.) Bütün bunlar sihir
denen bir olayın gerçekte varolduğunu gösterir.
Ancak sihirbaz bilinen herkes, ya da sihir bilinen her olay
gerçekçi değildir. Çoğu böyle bir gücü olduğunu söyler ama, aslında birşey
biliyor değildir. Sihir gibi gösterilen birçok olay da düzenbazlık, gözboyama
ve el çabukluğu marifeti ile yapılır.
Sihirin gerçek olduğunu söylemekle, yapılmasının câiz olduğunu
söylemek de ayrı ayrı şeylerdir. Islâm sihirin varlığını bildirmişama
yapılmasını siddetle yasaklamıştır. Peygamberimiz insanları helâk eden en büyük
günahları sayarken Allah'a şirk koşmayı birinci, sihri de ikinci olarak
sıralamıştır. (Buhârî, vasâyâ 23,tib 48, hudûd 44; Müslim iman144; Ebû Dâvûd
vasâyâ10; Nesaî, vasâyâ 12.)
Hattâ bir başka hadisinde sihir yapanın da müşrik olduğunu haber
vermiştir. (Ebû Dâvûd, tip 17, 24; Nesaî, tahrîmu'd-dem 19; Müsned I/389, 438,
N/220.) Bu yüzden çoğu Islâm âlimi sihir yapanın, hattâ yaptırmaya gidenin
Allah'a şirk koştugu kanaatindedirler. (Kardâvî, el-Halâl ve'I-haram 222.)
Dolayısıyla sihirbazın, kim olursa olsun öldürüleceğine hükmetmişlerdir. Çünkü
:
Kur'ân-ı Kerîm'in de belirttigine göre sihir, faydalı değil,
devamlı zararlı işlerde kullanılır. Sihirin gerçekleşmesi için kötü
ruhânilerden, şeytanlaşmış cinlerden yardım talep edilir ve bu yolda son derece
çirkin metodlar uygulandığı olur. Sihir iddiasiyla, cahil halkın ve özellikle
de kadınların hem imanları, hem de paraları sömürülür. Dolayısı ile sihrin
haram oluşu, sadece sihir yapan için değil, ona giden, yaptıklarında onu
doğrulayan ayağına gitmekle ve parasıyla onu teşvik eden için de geçerlidir. Onun
için peygamberimiz "Sürekli içki içen, sihrin bir işini halledeceğine
inanan ve akrabasıyla ilişkiyi kesen Cennet'e giremeyecektir" (Ibn Hibbân,
Tertîbu's-Sahîh VN/648:) buyurur. Onun arkadaşı Ibn Mes'ûd da: "Gaip
bilici olduğunu söyleyene, sihirbaza ve kâhine gidip, ona bir şey soran ve
dediğini tasdik eden, Hz. Muhammed'e indirilen dini inkâr etmiş demektir"
der. (Bezzâr ve Ebû Ya'lâ'dan el-Hindî, age VI/749 (17673).)
SOL ELLE YEMEK
Devamlı sol elini kullanma alışkanlığı olan birisinin yediği
içtiği haram olur mu?
Islâmda bazı nahoş şeyler dışında her isin sağ elleyapılması ve
sağdan başlanılması bir edep olarak görülmüştür, terki ise edebin terki
sayılmış ve zahmetsiz olarak gelecek bir sevaptan mahrum olma olarak
görülmüştür. Aişe Annemiz; "Rasûlullah (s.a.v.) yapabildiği her şeyde;
temizliğinde, ayakkabısm giymede, çıkarmada kısaca her isinde sağdan başlamayı
severdi." (Benzer hadisler için bk. Buhârî, salât 47, at'ime,5; Müslim
tahâret ‚ 66, 67; Ebû Dâvûd, libâs 41; Tirmizî, Cum'a 75; Nesâî, tahâret 89
gusl 17, zinet 8, 62; Ibn Mâce, taharet 42; Müsned VI/94,130,147, 1 B8, 202,
210) "Sağ elini abdestine, yemeğine, sol elini helasina ve diğer eziyet
veren şeylerine kullanırdi" Hafsa validemiz de: "Sağ elini yemesine,
içmesine ve elbisesini giyip çıkarmaya, sol elini ise bunun dışındakilere
kullanırdi" (E. Davud. Taharet 18) demiştir. Bu yüzden özürsüz olarak sol
elle yemek mekruh görülmüş, ancak yemek yeme sırasında sol eli de kullanıp onun
sağa yardımcı olmasında bir mahzur görülmemiştir. Nitekim Rasûlullah Efendimiz
(s.a.v.)'de sağ elleriyle ekmek yerken sol elleriyle de karpuz yedikleri
olmuştur. (Alâuddîn Âbidîn 218) Râsûlullah Efendimiz (s.a.v.) Ömer b. Ebî
Seleme'ye "Çocuk, besmele çek, sağ elinle ye, ve önünden ye" (Buhârî
at'ime 2) buyurmuştur. Bu hadîs-i serîfi değerlendiren bazı âlimler, sağ elle
yemenin vâcip olduğu kanaatine varmışlar, bazıları da bunun sadece daha hoş
(mendup) olduğu anlamına geleceğini söylemişlerdir.( Aynî XXI/28, 30 (şerhte
sol elle yemenin kötülügünü anlatan hadis-i şerifler de var)
SPOR
Insanın tek başına veya toplu olarak yapılan beden eğitimi yanında
yarışma yönü de olan oyun ve hareketlerdir.
Islâm dini, müslümanları spora çeşitli sebeplerle teşvik etmiştir.
Bu sebepler arasında; müslümanların ibadetlerine ve diğer görevlerine kuvvetli
bir istekle sarılmalarını sağlamak, onlara daha güçlü olma yollarını göstermek,
beden sağlığını temin etmek, öte yandan müslümanların Islam topraklarının
savunmasına topyekûn hazırlıklı bulunmalarını teşvik etmek vb. sebepler
sayılabilir. Bundan dolayı müslümanlar, Asr-ı saadetten itibaren Hz. Peygamber
(s.a.s)'in tavsiye ettiği sporlardan atıcılık, binicilik, güreş vs. sporlarla
meşgul olmuşlardır. Islâm'ın sportif faaliyetlere nasıl baktığı hakkında kısa
bilgiler vermek uygun olacaktır:
Atıcılık:
Müslümanların tarih boyunca en çok ilgi duyduğu spor dallarından
biridir. Bunun sebebini şu âyet-i kerimede bulmak mümkündür:
"Onlara (düşmanlara karşı, gücünüz yettiği kadar kuvvet
hazırlayın" (el-Enfal, 8/60). Bu âyette geçen "kuvvet"
kelimesini Hz. Peygamber (s.a.s) atıcı olarak tefsir etmiştir (Riyâzü's-Sâlihin
Tercümesi, II, 563). Rasûlüllah, atıcılığı, daha çocuk iken öğrenilip ölünceye
kadar bırakılmaması gereken bir maharet olarak nitelendirmiş; insanın boş
kaldıkça, canı sıkıldıkça, dinlenme ihtiyacı duydukça, vaktini değerlendirmek
için sportif faaliyetlerle uğraşmasını uygun görmüştür.
Peygamberimiz bir gün atış yapmakta olan gruba rastlayınca,
ayakkabılarını çıkarıp atış sahası içerisinde yalınayak yürüdüğü ve onlara
katıldığı bildirilmektedir (Ibrahim Canan, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye,
Ankara 1980, s. 255). Yine o, atıcılık eğitiminin yapılmasını devamlı teşvik
etmekle kalmamış, zaman zaman kendisi de atış poligonuna, atıcıları teşvik ve
seyretmeye gitmiş, hatta atıcıları seyrederken onlardan bir tarafı tuttuğu da
olmuştur (Canan, a.g.e., s. 256). O devrin atıcılık sporları arasında
"Dirkele" adında mızraklarla oynanan ve özellikle siyâhiler arasında
yaygın olan bir spor dalı da vardı (M. Hamidullah, Islâm Peygamberi, çev: Salih
Tuğ, Istanbul 1980, II, 1142).
Ashab-ı Kiramda atıcılığa önem vermiş ve her fırsatta ok atışları
yapmışlardır. Öyleki, çocuklara bile belli hedefler dikerek atış yaptırdıkları
görülmektedir. Bir defasında Hz. Enes, atış yapan çocukların yanlarına gelmiş,
atışlarını isabetsiz bularak beğenmemiş, bir çocuğun yayını elinden alarak
birkaç ok atmış, hiç biri de hedefinden şaşmamıştı.
Binicilik: Asr-ı saadette at yarışlarına özgü belli bir hipodrom
bulunmamakla birlikte; şehir halkı sık sık tertiplenen at yarışlarına
giderlerdi. Rasûlüllah (s.a.s) devrinde iki çeşit at yetiştirildığını
biliyoruz. Bunlardan biri, koşu için; diğeri başka amaçlarla beslenirdi. Bu
arada deve, eşek ve hatta insan yarışlarına da rastlanmaktadır. Ticaret
kervanlarının gelip konakladıkları alan, bu tür yarışlar için kullanılıyordu.
Hz. Peygamber'in de buraya zaman zaman bizzat gelip kazananları tesbit ve bunlara
ödül dağıttığı bilinmektedir (Hamidullah, a.g.e., II, 1141-1142).
Bir gün Rasûlüllah (s.a.s), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ile
binicilikte yarıştılar. Bu yarışta Peygamberimiz onları geçti. Hz. Ebu Bekir
ikinci, Hz. Ömer de üçüncü oldu (Ahmet Turan. Islâmiyette Spor ve Önemi, Ankara
1988, s. 13).
Güreş:
Asr-ı saadette güreş sporu da pek yaygındı. Rükâne adında biri bu
spor dalında ün yapmıştı. Hz. Peygamber (s.a.s) bu pehlivan ile güreşmişti.
Rükâne Islâm'ı kabul etmek için Hz. Muhammed (s.a.s)'in bizzat kendisiyle
güreşmesini ve bu güreşte kendisini yenmesini şart koşmuştu, Hz. Peygamber bu
teklifi kabul etmiş, yapılan müsabakada, kendisine son derece güvenen Rükâne'yi
şaşırtacak derecede güreşmiş ve onu üç kez mağlup etmiştir. Sonuçta Rükâne
müslüman olmuştu (Sünen-i Tirmizi Tercümesi, III, 281).
Delikanlılık yaşındaki bazı sahabiler askeri seferlere
katılabilmeye güçleri yettiğini Hz. Peygamber'e ispatlamak amacıyla onun
huzurunda güreşe tutuşurlardı. Çünkü yaşı küçük olanlar şayet kendilerinden
büyük olan diğer gençlere üstünlük sağlayabilirlerse, gönüllü sıfatıyla bu
savaşlara katılabilme hakkını elde ediyorlardı (Hamidullah, a.g.e., II, 1142).
Koşu:
Diğer sportif faaliyetlerin yanında koşuya da önem verilmiştir.
Asr-ı saadette erkeklerin koşu yarışı yaptıkları, sahabilerin Hz. Peygamber'in
huzurunda kendi aralarında yarış düzenledikleri ve Hz. Ali'nin de çok hızlı
koşan bir yarışçı olduğu bildirilmektedir (Turan, a.g.e., s. 14-15).
O devrin kadınları genelde hiçbir sporla ilgilenmezlerdi. Ancak
Hz. Muhammed (s.a.s)'in Hz. Aişe ile müşterek hayatlarında en az iki defa
bizzat koşu şeklinde yarışa tutuştuğu bilinmektedir. Bunların ilkinde Hz. Aişe
kazanmış, ancak birkaç sene sonra, herhalde vücut ağırlığından olacak, yine
giriştikleri bir yarışta Rasûlüllah kazanmıştı (Hamidullah, a.g.e., II, 1143).
Yüzme:
Hz. Peygamber, yüzmeyi çocukluğunda annesiyle gittiği Medine'de
öğrenmişti. Müslümanlara bu sporu tavsiye ederek, bir babanın çocuğuna
öğretmesi gerekenler arasında, yazı yazmanın ve atıcılığın yanında, yüzme de
zikredilmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s)'ın Mekke ve Medine gibi, yakınında deniz,
göl ve akarsu bulunmayan bir çevrede yüzme öğrenmeyi tavsiye etmesi dikkat
çekicidir (Canan, a.g.e., s. 258; Turan, a.g.e., s. 18-19).
Allah'ın anılmadığı her şey, iş ve davranış, önemsiz bir oyun
sayıldığı halde, aynı özelliği taşıyan, atın terbiye edilmesi, atıcılık sporu
ile uğraşılması ve yüzmenin öğrenilme ve öğretilmesi yararlı oyunlar arasında
kabul edilmiştir (Sünen-i Tirmizi Tercümesi, III, 190).
Öte yandan Mekkeliler "kürre" denilen bir tür ayak topu
oynarlardı ve büyük kalabalıklar halinde oynayanları seyretmeye gelirlerdi.
Mekke'nin her semtinde bu oyunu oynamak için sahaların bulunduğu ve Rasûlüllah
(s.a.s)'ın bu oyunu yasaklamadığı haber verilmektedir (Hamidullah, a.g.e., II,
890). Yine nakledildiğine göre, Hz. Peygamber bir gün aralarında, hangisinin
daha kuvvetli olduğunu bulmak için büyük bir taşı yerden kaldırmaya çalışan bir
grup insanın yanından geçmiş ve bu yarışlarında hiçbir kötü taraf bulamamıştı
(Hamidullah, a.g.e., II, 1142).
Günümüzdeki sporların tümü Hz. Peygamber devrinde yoktu. Ancak
dinimizin emir ve yasaklarına ters düşmeyen bütün spor çeşitlerinin câiz olduğu
açıktır. Bu cevâza boks gibi karşılıklı zarar vermeye yönelik sporları katmak
mümkün değildir. Öte yandan dinimiz, seyirci olmaktan çok bizzat spor yapmayı
teşvik eder. Herkesin kendi kapasitesine göre yapabileceği bir spor dalı
vardır.
Dinimiz, bazı prensiplerin göz önüne alınması durumunda sportif
faaliyetlerle uğraşmanın bir sakıncası olmadığı görüşündedir. Bu şartları şöyle
sıralayabiliriz: Sadece eğlenmek, dinlenmek ve zevk için oynanacak; namazın
geçmesi veya gecikmesine sebep olmayacak; hiç bir menfaat beklenmeyecek; oyun
sırasında dinimizin yasakladığı şeyler konuşulmayacak; tesettüre riayet
edilecek; normal dinlenme ve eğlenme ölçülerini aşarak vakit israfına varan
iptilâ halini almayacak ve en önemlisi oyunlar kumara âlet edilmeyecek
(Hayreddin Karaman, Islamın Işığında Günün Meseleleri, Istanbul 1982, II,
354-355).
Sportif faaliyetlerin kumara âlet edilmesi kesinlikle yasaktır.
Günümüzde yaygın olan Spor-Toto, Spor-Loto ve Ganyan gibi müesseselerin, halkı
kumara ve haksız kazanca götürmesi ve alıştırması sebebiyle Islâma ters düştüğü
açıktır. Bütün sportif faaliyetlerin, bu tür haram yollara âlet edilmeksizin
sadece amatör bir ruhla yapılması en doğru olanıdır.
SUN'I AŞILAMA HUSUSUNDA İSLAM'IN GÖRÜŞÜ NEDIR?
Fıkıh kitapları sun'i aşılamadan açıkça söz etmemekle beraber
mesele yine fıkıh kitaplarının beyanlarından anlaşılmaktadır. Şöyle ki: Sun'i
aşılama iki çeşittir.
1- Birisi meşru bir şekilde menisini herhangi bir yol ile
karısının rahminde yerleştirip tohumlama yapmaktır. Bu tip tohumlamanın dinen
sakıncası yoktur. Böyle bir yol ile meydana gelen çocuk da meşru'dur.
Kazı'l-Kudat Şeyh Zekeriya al-Ensarı, iddet ile ilgili şöyle diyor:
"Meninin ferce duhulü ile münasebet arasında fark yoktur". Kocanın
menisi zevcenin fercine girdikten veya münasebette bulunduktan sonra ayrılma
vaki olsa kendisine iddet lazım gelir. Hatta meninin duhulü münasebetten daha
kuvvetlidir (Fethü'l-Vehhab). Envar al-Ebrar, al-Dur al-Muntaka da buna yakın
bir ifade vermektedirler (Envar el-Ebrar).
2- Kocasından başka bir kimsenin menisiyle kadının yumurtasını
aşılamaktır. Namus duygusundan yoksun bazı kimseler, çocuk yapma istidadından
mahrum oldularından bir çocuğa sahip olmak için başkasının menisiyle karısını
aşılamaktadır. Bu hareket insanlık için bir leke ve yüz karası olduğundan İslam
dini bunu yasaklamaktadır.
Hayvanın neslini ıslah etmek için yapılan sun'i tohumlama hakkında
bir şey varid olmamıştır. Ama yasaklamasını gerektiren bir durum olmadığına
göre caizdir. Çünkü eşyada asıl olan mübahlıktır.
SÜNNET YERİNE KAZA NAMAZI KILMAK
Bazı çevreler ya da hocalar, üzerinde namaz borcu (kaza) bulunanın
sünnet kılamayacağını, sünnetler yerine kaza namazı kılması gerektiğini
söylerken bazıları da kazası olanın da sünnet kılabileceğini söylüyorlar. Bu
iddiaların hangisine inanacağız?
Okuyucularımız bu soruyu, çeşitli eski ve yeni kitaplardan ve
gazetelerden aldığı bir dosya dolduracak kadar fotokopi ile birlikte
sormuşlardır. Böylece bir bakıma kaynak tespitinde bize yardımcı olmuşlardı.
Biz de uzun süre daha değişik kaynakları taradık ve gördük ki:
Mesele hakkında -ulaşabildiğimiz kadarıyla- naslarda bir açıklık
yok. Yani ictihadî bir mesele ve müctehitleri ilgilendiriyor, ilgilendirmiş.
Onlar da iki farklı görüşü temsil edenler olarak şunları söylemişlerdir:
"Bir kişi özürsüz yere bir namazı kaçırırsa; o şahsın kazaya
kalan namazını kılmadan nafile kılması caiz değildir. Çünkü kaza fevri bir
vaciptir. (Derhal kılınmalıdır). Nafileye zaman ayırırsa bu fevriyeti kaçırmış
olur. Üzerinde kaza bulunan kişi bütün zamanını kazaya harcamalıdır. Bundan
sadece yaşayabilmesi. için gerekli olan işler istisna edilir." Kaza namazı
olan, eğer kaza sebebi özür ise, revâtib olsun, başka nafile olsun, o kaza ile
beraber nafileleri de kaza edebilir. Çünkü bize göre gece ve gündüz kılınan
vakitli nafilelerin kaza edileceği sabitleşmiş bir husustur."(Ibn Hacer
el-Heytemî, el-Fetava I/189)
"Bir namazı özürsüz olarak fevt olan kimse, bu namazı kaza
ederken önce onun ilk sünnetini kaza etmesi, önceligi sünnete verdiği (yani
farzın kazasına mübaderet etmediği) için haram işlemiş olur mu? Cevap: Olmaz.
Hatta bu, caiz olmaktan öte menduptur." (er-Ramlî, Fetâvâ I/217)
Bunlar konunun Şafii mezhebindeki izahıdır ve görüldügü gibi birer
içtihatdırlar. Yani Şafi'yi taklit edenlerin bunlara uyması ve saygı duyması
gerekir. Ancak daha iyi anlaşılması için bu görüşle ilgili bir iki noktaya
işaret etmek istiyorum:
1. Bu ibarelerden anlaşıldığına göre kazada namazın özürsüz yere
kazaya kalmasıyla özürlü olarak kazaya kalması farklı hükümler doğuruyor. Namaz
özürsüz olarak kazaya kalmışsa onlar kılınmadan hiç bir sünnet kılınmıyor. Özrü
varken kazaya kalmışsa, kazaya kalan namazın sünnetleri dahi ön sünnet iseler,
farzdan önce kaza edilebiliyorlar. Buna göre, kazaya kalmış sünnet, farzın
kazasından önce kılınabiliyorsa revatip sünnet nasıl kılınamaz?" Öyleyse
bu konuda en azından özürlü olarak terkedilenle özürsüz olarak terkedileni
birbirinden ayırmak gerekir.
2. Kazası olan hiç bir sünnet kılamaz denecek olursa, farzlarla
beraber yapılan sünnetlerin de terkedilmeleri gerekir. Meselâ, tekbirde elleri
kaldırmayı, "Sûbhaneke" okumayı, kıraati yetecek mikdardan fazla
uzatmayı, rûkû ve secde tesbihlerini yapmamalıdır. Oysa bunu söyleyen kimse
yoktur.
Bu konuda Hanbeli ve Malıki mezheplerinin görüşleri de
Şafii'ninkine yakındır (bk. Merdavî, el-Insaf I/443; Cezîrî, Kitabu'l fıkh
I/491-92) ve onlar için de aynı sorular akla takılır. Keza onlar da bir
ictihatdir ve ictihadın gerektirdigi ölçüde saygıya layıktır.
Hanefi mezhebine gelince; bu konuda ilk kaynaklarda pek açıklık
olmamakla beraber, Fetavayı Hindiye'de "El-Hucce"ye dayandırilan
aşağıdaki görüş eğer Imam Muhammed'in "El-Hücce alâ
ehlil-Medine"sinde ise mezhebin ilk dönemine ait olmuş olur. Ancak biz
karıştırabildiğimiz kadarıyla orada bu görüşü bulamadık. Deniyor ki: "Fevt
olmuş (kazaya kalmış) namazlarla meşgûl olmak nafilelerle meşgul olmaktan daha
önemli ise evlâdir. Ancak bilenin (revatib) sünnetler, Duhâ, Tesbih vb. nafileler
bu hükümden müstesnadır. (Hindiyye I/125) Bu içtihat Hanefi mezhebinin daha
sonraki kaynaklarında değişik ifadelerle de olsa yer alırve Merhum Ö.Nasuhi
Bilmen tarafından en güzel açıklaması ile özetlenir.
Kaza namazları ile iştigal, nafile namazlar ile iştigalden
evladır, elhemdir "daha mühimdir." Fakat farz namazların, müekkede
olsun, olmasın, sünnetleri bundan müstesnadır. Yani bu sünnetleri terk ederek
bunların yerine kazaya niyet edilmesi evlâ değildir. Bilakis bu sünnetlere
niyet edilmesi evlâdir. Hatta Kuşluk, Tesbih Namazları gibi haklarında asâr
varid olan (hadis bulunan) nafile namazlar da böyledir. Bunlara da böyle nafile
olarak niyet etmek evlâdır. Çünkü bu sünnetler farz namazlarını ikmal eder, bunların
telâfisi mümkün değildir, kaza namazlarının ise muayyen vakitleri olmadığı için
telâfileri mümkündür.
Böyle olmakla beraber, namazları kazaya bırakmak bir günahtır. Bu
günahtan mümkün mertebe kurtulmak için sünnetleri feda etmek münasip olmaz.
Böyle bir günahı işleyen kimsenin fazla ibadette bulunarak Allah'ın afvına
sığınması gerekirken, hakkında Resulullah'ın şefaatinin tecellisine vesile
olacak bir kısım mübarek sünnetleri terketmesi nasıl uygun olabilir? Hem bir
kısım vakit namazlarını kazaya bırakmak, hem de diğer bir kısım vakit
namazlarını kendilerini ikmâl eden sünnetlerden tecrid etmek iki kez kusur
olmaz mı? Bunun aksine olan bazı nakiller muteber değildir, fetva verilen
görüşe zıttır.
Hem sünnetleri, hem de kaza namazlarını kılmaya müsait vakit
bulamadıklarını iddia eden bulunursa, bunlar insaflıca bir iddiada bulunmuş
sayılmazlar. Beyhude yere en kıymetli vakitlerini zayi eden insanlar bilmem
böyle bir iddiaya ne yüzle cüret edebilirler? (Bilmen, Ilmihal 166 (md.
299))Görüldüğü gibi, kaçırılan namazların kaza edilmelerinin fevrîliğini
(derhal yapılması gereğini) herkes kabul ediyor: Ancak bu fevrilige engel olup
olmayacak şeylerde ihtilâfa düşüyorlar. Diğerlerinin aksine Hanefiler, sünnetleri
kılmanın fevriliği engellemeyeceğini söylüyorlar:
Işte meselenin özeti bundan ibarettir. Hal böyle iken bu konuda
herkesi kendi mezhebinin görüşüne uymaya zorlamak, Hanefilerin dahi kendi
mezheplerinin görüşüne göre amel edemeyeceklerini söylemek Islâmi ve mezhepleri
bilen ve akıllı olan adamlarının işi değildir. Üstelik böyle bir ictihadı,
günümüzde ictihat yapılmasına karşı çıkanlar yaparlarsa daha ayıp olur.. Kısaca
mesele naslarla değil, ictihatlarla belirlenmiştir ve herkes benimsedigi ve
tabii olduğu mezhebi tatbik eder. Hanefiler için fetva ise yukarıda verdiğimiz
görüştür. Ancak, Allah bilir ya; şöyle diyen birisinin de haklılık payı
olabilir:Mesele hakkında Hanefi mezhebinden Ibn Nüceym gibilerin Şafii görüşüne
meyletmeleri de hesaba katılarak, kırkbeş-elli yaşlarından sonra namaza
başlamış birisi gibi çok fazla kaza namazı olanların, sünnet yerine terkettiği
fârzların kazalarını kılmaları daha uygundur. Ancak bu görüşü tahmim etmek ve
bununla fetva vermek doğru olmaz.
SÜNNETE UYGUN SAÇ NASIL OLMALIDIR?
Sünnet Rasulüllah Efendimiz (sav)'in tutunduğu yol, yaptığı,
söyledigi ve begendigi olduğuna göre, bu sorunun cevabı için şunları bilmemiz
yeterli olur, sanırım: "Onun saçları omuzlarına inerdi. (Bazen) kulak
yumuşağına kadar inerdi. Omuzlarına yaklaşırdı. Kulakları ile omuzları arasına
ulaşırdı. Saçları ne kıvırcıktı ne de düz, ikisi arası dalgalıydı: (Bazen)
kulaklarına ulaşmazdı. Toplu (gür) saçı vardı. Saçı gürdü ama omuzlarını
örtecek kadar da değildi. Saçını dört belik yaptığı görülmüştü. Ehl-i Kitap saçlarını
olduğu gibi sarkıtırlar, müşrikler de ikiye ayırırlardı. Rasulüllah Efendimiz
(sav) emredilmediği konularda ehli kitaba uymayı yeğlerdi. Bu yüzden saçını
yarmadan sarkıttı, sonra da ikiye ayırdı ve ayırmayı emretti"(Buraya kadar
verdiğimiz rivayetlerin hepsi Tabakât-i Ibn Sâd'dan alınmıştır. bk.I/427 vd.;
Ibnü'1-Kayyim, sarkitmayı, arkaya doğru, ikiye ayırmayı da, her iki tarafı örgü
olacak şekilde, diye tarif eder. Zâdü 1- Me'âd, I/175). Saçı başkalarına
benzememek için değişik tutmayı emrederdi(Ali el-Müttakî, Kenzü'1-Ummâl, VN/124
(18303) (Taberâni'den)). Kesilen saçın gömülmesini emrederdi (age. VN/126
(183I9)Teberâniden). Herşey de... Hatta saçını tarama da sağdan başlamayı
severdi (Buharî, vudû 31, libas 38; Müslim, taharet 66,68; Ebu Davûd, libas 41;
Tirmizî, cuma 75; Nesâi, Taharet 89; Ibn Mâce, taharet 42; Müsned, VI/94). Sık
sık saç taramayı yasaklamıştı (Ebu Dâvud, teraccül 1; Tirmizî, libas 22; Nesâî,
zinnet 7; müsned, VI/68). Kendisi de zaman zaman (aralıklı) tarardı (Tirmizî,
Semaîl 25). Saçın arkasını alıp önünü bırakmayı (Buharî, libas 72; Müslim,
libas 72,113; Ebu Davud, teraccül 14; Nesâî, zinet 5; Ibn Mâce, libas 38;
Müsned, 4, 39). Ya hepsini kesin veya hepsini bırakın, buyurmuştu (Ali
el-Müttaki, age, VI/648 (17216)). Kendisi de başının ya hepsini traş eder veya
hepsini bırakırdı. Bir kısmını tıraş edip, bir kısmını bıraktığı olmazdı. Hac
dışında saçının tamamını tıraş ettiğine dair sahih haber yoktur (Ibn Kayyim
el-Cevziyye, Zâdü 1-Me'âd, I/175-75). Ahmed b. Hanbel başın tamamen tıraş
edilmesini son derece mekruh görürdü. Ma'mer'in de mekruh gördüğünü söylerdi ve
bu konuda Hz. Ömer'in sözüne dayanırdı. Ömer (ra) bir adama: "Eğer
(başını) tıraşlı görürsem senin kafanı kırarım" demişti (Ahmed b. Hanbel.
Kitabu'1-verai 181). Saçını çok yağlardı (iyi bakardı) (Tirmizi, Semâil 23).
Bir defasında saçı dağınık birisini görmüştü de "bu adam saçını düzeltecek
bir şey bulamaz mı?" diye buyurmuşlardı (Ebu Dâvud, libas H. no. 4062).
Yahudi ve Hiristiyanlara benzememek için saçın boyanmasını emrederdi (Bu
konudaki hadisler ve kaynakları için bk. Ali Nâsif, et-Tâc, NI/173 vd).
Görüldüğü gibi Rasûlüllah Efendimiz müslümanlardan sabit bir saç şekli
istememiş ve bu konuda da başkalarına benzememeyi esas almıştır. Imdi bir kişi
Rasulüllah'a benzemek maksadıyla onun uyguladığı herhangi bir saç biçimini
uygularsa bu konudaki sünneti yaşamış ve sevap almış olur. Ama uygulamanın
ruhunu (illetini) düşünüp şu anda Islâm'ı hatırlatan bir tıraş biçimi benimser,
bir başka ifade ile saçı konusunda da gayr-i müslimlere benzemezse (Allah'u
a'lem) daha güzelini yapmış olur. Çünkü niyyet sağlam olsa dahi başkalarını
hatırlatan, ya da Islâm'ı hatırlatmayan bir saç biçimi, olsa olsa günah
kazandırmamış olur, şeklen tebliğ sevabından mahrum kılar.
SÜPER EMEKLILIK UYGULAMASINA IŞTIRAK ETMEK CAİZ MİDİR?
"Süper Emeklilik" adıyla bilinen olayı, bir yönüyle
normal emeklilik gibi mütalaa ediyor ve onun için söyleyebileceğimizi bunun
için de söylüyoruz:
Emeklilik sistemi, insana Allah'ın en değerli yaratığı olarak
değil, üretimine göre değer veren materyalist sistemlerin oluşturduğu
"risk" ortamı için bir ihtiyaçtır. Bütün vatandaşları devlet (toplum)
garantisinde olan Islâm Toplumu için bir ihtiyaç değildir ve İslam'ın
uygulandığı dönemlerde uygulanmamıştır. Başta Rasûlüllah efendimiz (sav) olmak
üzere bütün Raşit Halifeleri, görevi hep altmış yaşın üzerinde ve ölümle
bırakmışlardır. Çünkü Islâm, gücü olanın çalışmayı bırakmasını ve devlete ve
fertlere yük olmasını yasaklamış ve "Bir işten boşalınca hemen diğeri için
dikilmeyi" (94/7) emretmiştir. "Kişinin Rabbine kavuşuncaya dek
geçimi için çalışıp didinmek üzere yaratıldığını" (84/6), "Insanı
Allah'ın bir zorluk ve sıkıntı içerisinde yarattığı" bildirmiştir.(90/4) O
halde:1. Kişi önce kendine yeterli olmak için çalışacaktır. 2. Buna gücü
yetmezse menkul-gayr-i menkul, öz sermayesini kullanacaktır. 3. Bu da yoksa
yükümlü olan kişiler ona bakacak ve nafaka verecektir. 4. Bunların hiçbiri
yoksa devlet kendisine zekâtın uygun bir fonundan ödenek verir ve asgari
ihtiyaçlarını karşılar. Bugünkü emeklilik sistemi insânî ve âdil değildir, bu
bakımdan Islâmî de değildir. Çünkü: a. Sadece iş bulma nimetine kavuşup prim
yatıranların sosyal güvenliği vardır. Kendi suçları olmadan iş bulamayanları
devlet bu her iki nimetten de mahrum etmektedir. b. Gayrı ahlâkîdir. Bu yüzden
kendi hesabına çalışıp ekonomiye katkıda bulunanlar sosyal güvenliğe sahip
değilken, meselâ ruhsatlı fahişeler bile sosyal güvenliğe sahiptirler. c. Bazan
kırkbeş yaşında, en güçlü ve verimli çağında birisi emekli olabilip, yatarak
maaş alabilmekte ve elli-ellibeş yaşındaki çalışan bir zayıftan kesilen primler
ona aktarılmaktadır. d. Milyarları olan birisi bile belli primi yatırdığı için
emekli sandığından maaş alabilmekte ve şer'an fakir sayılan ve asgari ücretle
çalışan ve belki de kira da vererek beş-on nüfusu bakmak durumundaki birisinden
kesilen primler ona aktarılabilmektedir. Halbuki, sosyal güvenlik ödenekleri
(ivazları), olandan olmayana doğru transfer anlamı taşır da diyebilmektedirler.
Bu mahzurları çogaltmak mümkündür. Bu durumda zorunlu sigortalı olanlar kendi
iradeleri dışında kendilerinden kesilen primleri değer olarak alma hakkına
sahiptirler. Aldıkları emekli maaşından, verdikleri değer kadar aldıktan sonra
bakarlar; muhtaç iseler ve bakacak kimseleri yok ise almaya devam ederler.
Değillerse maaşlarını alır ve topluma hizmeti esas alan Islâmî faaliyetlere,
yani topluma harcarlar. Bu işin en ihtiyatli ve takvaya uygun olan yolu budur.
Süper Emekliliğe gelince onda, bu mahzurlar aynıyla bâkî kalmak
üzere ilave mahzurlar da vardır. l. Tamamen isteğe bağlıdır. 2. Yüksek
meblağlarda primi gerektirdiğinden, sadece ihtiyacından fazla parası olanlar
için mümkündür. 3. Bu ihtiyaçsız kimseler prim olarak yatırdıkları meblağları
bir yıl gibi kısa bir süre içerisinde tamamen almakta, ondan sonra ihtiyaçlı
kimselerden kesilen primlerden onlara maaş verilmektedir. 4. Herkese tesmil
edilmeyip geçici bir süre için uygulanmakta, seçme gerekçesiz yapılmaktadır,
yapılmıştır. 5. Konunun işleyişine iyice bakıldığında ortada yüksek faizli bir
istikraz (iç borçlanma) olduğu açıkca görülür. Çünkü devlet. bu yüksek ve
birikmiş sayılan primleri şu anda paraya ihtiyacı olduğu için almakta ve sonra
fazlasıyla ödemektedir. Bütün bu ve benzeri mütalâalardan ötürü "Süper
Emeklilik" ve "Isteğe Bağlı Emeklilik" uygulamalarının meşru
olmadığı kanaatindeyiz.
SÜRME ÇEKMEK
Eski çağlara kadar giden bir süslenme vasıtasıdır. Arap kadınları
"mikhale" denilen şişeler içerisinde korunan sürme maddesini kendi
çocuklarının gözlerine çekerlerdi. Kirpiklerin iç kısmına çekilen sürmenin göze
şifa verdiği ve kirpikleri güçlendirdiğine dair rivayetler vardır. Hz.
Peygamber (s.a.s) yatmadan önce "ismid" Artimnan adı verilen sürmeyi
tavsiye etmiştir (Tirmizi, Libâs).
Isnadı zayıf bir hadise göre kendisi de yatmadan önce gözlerini
üçer defa sürmelerdi (Bağavî, Şerhu's-Sünne, XII, 117-119).
Dul kalan arap kadınları yas tuttukları zaman süslenmeyi
bırakırlar, tekrar evlenmek istediklerini göstermek için ise süslenirlerdi.
Sürme çekmek de evlenmeye hazır duruma gelmenin bir göstergesiydi. Müslim'in
rivayet ettiği bir hadis de Ümmü Atıyye şöyle demektedir: "Biz ölüye üç
günden fazla yas tutmaktan nehyolunuyorduk, yalnız koca için dört ay on gün
müstesna idi: O esnada sürme çekinmez; koku sürünmez ve boyalı elbise
giymezdiler" (Müslim, Talak, 66, 67). Dârimî, bir hadise göre oruçlu olanların
gündüz değil gece sürme çekmesi istenmişse de (Dârîmî, Savm, 28) devamında
bizzat kendisi bunda bir beis görmediğini ifade etmiştir.
Ihramlı iken ise sürme yerine "sabır" denilen acı bir
ilacın kullanılmasını Eban b. Osman tavsiye etmekle beraber (Müslim, Hac, 90;
Ahmed b. Hanbel, I, 60, 65) kokusuz olan sürmenin çekilmesinde ulemâ bir
sakınca görmemiştir (Müslim, A. Davudoğlu Ter. Şerhi, VI, 369).
ŞAKA
Güldürmek veya eğlendirmek kasdıyla söylenen söz veya yapılan
davranış, latıfe, mizah.
Insan şahsiyetini, onurunu rencide eden bütün söz ve hareketler,
kul hakkını çiğnemektir. Toplum düzeni, bütün fertlerin haklarına riayet ve
onlarla ünsiyet etmekle, görüşüp anlasabilmekle sağlanır. Kendi hakkının
çiğnenmesini arzu etmeyen insanın, bir başkasının hakkını gözetmesi
kaçınılmazdır. Hukuka riayeti temin için Yüce Allah, insanların mallarına
tecavüzü haram kıldığı gibi, insan şahsiyetini kırıcı olan her türlü alayı,
gıybet, yalan, iftira, dedikodu ve benzeri sözlü tecavüzleri de haram kılmıştır.
Bu cümleden olmak üzere çoğu kere muhatabı küçük düşürecek şekilde yapılan
fiilî ve sözlü şakalar da Hz. Peygamber'in hadîsi ile yasaklanmıştır:
"Kardeşinle mücadele ve şaka etme" (Tirmizî, Birr, 58). Mizahı çok
yapan bazı sahabe hakkında Kur'anî hüküm de (el-Hadîd, 57/16) nazıl olmuştur.
Yalanla eş anlamlı şakalar, bizzat yalan olduğu için haramdır. Ancak şaka,
yalan, alay, hakaret gibi aşağılayıcı manada olmamak ve aşırı gitmemek kaydıyla
yapılırsa buna müsaade edilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının arkadaşlarıyla şakalaştığı
görülmüştür. Ebû Hureyre'den: Ashab, Rasûlullah'a, "Ya Rasûlullah, sen de
bizimle şaka yapıyorsun" dediler. Rasûlullah, "Ben sadece doğruyu
konusurum, haktan başka bir şey söylemem" (Tirmizî, Birr, 57) buyurdu.
Ibn Abbas'tan: Bir adam, "Allah Rasûlü şaka yapar
mıydı?" diye sordu. "Evet" diye cevap verdim. "Peki
Rasûlüllah nasıl şaka yapardı?" deyince "Hz. Peygamber (s.a.s)
hanımlarından birisine geniş bir elbise giydirdi . "Bu elbiseyi giy,
Allah'a şükret, eteğini de gelin eteği gibi sürü" buyurdu, dedim."
Hz. Enes'ten: Allah'ın Rasûlü, insanların en güzel ahlâka sahip
olanı idi. Ebu Umeyr adında bir kardeşim vardı. Rasûlüllah gelip kardeşimi
görünce "Ebû Umeyr, kuş ne yapıyor?" diye sorardı. Kardeşim kuşla
oynardı. Bazı namaz vakitlerinde Rasûlüllah bizim evde olur, bir seccade
serilmesini emreder, seccadeyi süpürür ve sular, sonra üzerinde namaza dururdu.
Biz de arkasında namaz kılardık. Seccade, hurma lifinden yapılmıştı.
Enes b. Mâlik'ten: Bir adam, Rasûlüllah'ın yanına geldi, onu
devesine bindirmek istedi, Rasûlüllah da, "Biz de seni dişi devenin
yavrusuna bindirelim" dedi. Adam, "Ya Rasûlüllah, devenin yavrusuna
nasıl bineyim?" diye sorunca, Rasûlüllah, "Bütün develeri dişi deve
doğurmaz mı?" buyurdu .
Hz. Enes'den: Zahir adında bir bedevî, çölden Rasûlüllah'a
hediyeler getirmişti. Dönüp gitmek isterken, Rasûlüllah da ona hediyeler verdi
ve; "Zahir, bizim çölde yaşayanımızı temsil eder, biz de onun şehirde
yaşayanını temsil ederiz" buyurdu. O, çirkin biri olduğu halde, Rasûlüllah
onu çok severdi. O, alışveriş ederken Rasûlüllah arkasından gelir, onu
kucaklar, kendisini adama göstermez ve "Ben kimim?" diye sorardı.
Adam döndüğü zaman Rasûlüllahı tanır, sırtını Rasûlüllah'ın göğsünden
ayırmazdı. Rasûlüllah "Bu köleyi kim satın alacak" diye sorar, adam
da "Ya Rasûlüllah, o halde beni değersiz buluyorsun" derdi.
Rasûlüllah (s.a.s) "Allah katında değersiz değilsin, onun katında değerin
yüksektir" buyururdu.
Enes (r.a) "Rasûlüllah hanımlarıyla beraber olduğu zaman
insanların en hoşu ve en şakacısıydı" demiştir. Peygamberimiz (s.a.s)
fazla tebessüm etmeyi ve nezaketle şaka yapmayı severdi.
Aişe vâlidemiz anlatır: "Bir gün Allah'ın resûlu benimle
koşarak yarıştı ve ben kendisini geçtim. Zamanla şişmanladığımda benimle tekrar
koştu ve bu sefer beni o geçti." Yine bir gün Âişe vâlidemizle Hz. Sevde
annemiz Peygamberimizle bir yemekte bulamaç aşını yerken Sevde (r.a) "Bu
yemeği sevmiyorum" dedi. Âişe (r.a): "Yemezsen yemeği yüzüne
sürerim." dedi Bu konuşma esnasında önce Hz. Âişe, Hz. Sevde'nin yüzüne,
sonra Hz. Sevde, Hz. Âişe'nin yüzüne birer parmak bulamaç sürerek
şakalaşmışlar, Hz. Peygamber de bunları devamlı bir gülümsemeyle izlemiştir.
Hz. Süheyb anlatıyor: Gözüm ağrıdığı halde hurma yiyordum. Bunu
gören Hz. Peygamber: "Gözün ağrıdığı halde hurma mı yiyorsun?"
dediler. Ben de: "Ey Allah'ın Rasûlü, ben ancak ağrımayan tarafla
yiyorum" cevabını verince Rasûlüllah azı dişleri görünecek derecede
tebessüm ettiğini gördüm.
Sahâbe'den Nüeyman el-Ensarî (r.a) şakacı bir kimseydi. Medine'ye
tâze meyve ve süt gelince hemen onlardan alıp Rasûlüllah'a getirerek "Ey
Allahın Rasûlü, bunu senin için satın aldım ve sana hediye ettim" derdi.
Birkaç gün sonra malın sahibi Nüeyman'dan malının bedelini istediği zaman, o
kişiyi Resûlüllah'a getirip: "Ey Allah'ın Resûlü, şu adamcağızın
mallarının bedelini versene" derdi. Rasûlüllah da "Ey Nüeyman, sen
onu bize hediye etmedin mi?" diye sorduklarında, Nüeyman: "Ya
Rasûlüllah, alırken onun parası yanımda yoktu. Senin de ondan yemeni
istiyordum, onun için alıp getirdim" deyince, Rasûlüllah güler ve parasını
verirdi .
Işte bunlar sevimli şakalardır. Sınırları taşmamak, başkasını
incitmemek şartıyla arada sırada bu tür şaka yapmak müstehaptır. Az ve yerinde
olan şakayı Peygamber Efendimiz de tasvip etmişlerdir. Ancak, şakaların devamlı
yapılmasından sakınmak gerekir. Bir kısım mübahlar vardır ki onlara devam
edildiği takdirde günaha dönebilirler. Şakanın eziyet, sıkıntı verici ve
rahatsız edici olanı yasaktır.
Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının yaptığı bu tür şakalar, kırıcı
ve yalan cinsinden olmayan şakalardır. Böylesi şakalar ise insanlar arasında
muhabbeti arttırır. Ancak her işte olduğu gibi şakada da aşırı gitmemelidir.
El şakaları ve öldürtücü, yaralayıcı aletlerle yapılan şakalar
tehlikeli olabileceğinden yasaklanmıştır. "Her kim kardeşine -isterse ana
baba bir kardeşi de olsa- (korkutmak üzere) demirle işaret ederse, onu
bırakmaya kadar melekler o kimseye lanet ederler. " "Sakın sizden
biriniz (din) kardeşine silah ile işaret etmesin. Çünkü işaret eden kimse
bilmez ki belki Şeytan o silahı elinden kaydırır, işaret edilen adamı vurur da
bu yüzden cehennemden bir çukura yuvarlanır" (Riyâzu's-Salihîn, III, 293).
Kocanıneşi ile şakalaşması ve oynaşması, aralarındaki sevgiyi
arttıracağı için tasvip, hatta teşvik edilmiştir (Ebû Davud, Edeb, 84,85,149,7;
Ibn Mâce, Cihad, 40; Ahmed b. Hanbel, II, 352, 364, 3/67, 5/32).
ŞAPKA
Başa giyilen başlık anlamında latince "cappa"dan alınma
bir kelime. Günümüzde, erkek ve kadınların sokağa çıkarken gerek süs olarak,
gerekse yağmur ve güneşten başlarını korumak gayesiyle giydikleri başlığın
genel adıdır. Bununla birlikte, şapkaya benzediğinden, ocak ve soba borularının
tepesine konulan ve rüzgârın dumanı içeriye doğru savurmasına engel olan sac
külahlara da şapka denilmektedir. Aynı şekilde, gemi direğinin tepesindeki
tekerlekçiğe ve yazıda, harfi uzatma veya inceltme amacıyla kullanılan işarete
de şapka denildiği bilinmektedir.
Erkek şapkaları çeşit çeşittir; kasket, fötr, silindir, melon,
bere, hasır, panama vb. Kadın şapkaları ise, modaya göre yıldan yıla değişiklik
gösterir (muhtelif devirlere ait erkek şapkalarıyla değişik kadın şapkaları
için bak: Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818; Okyanus Türkçe Sözlük, 111, 2712).
Insanlar, tarihin ilk çağlarından itibaren çeşitli şapkalar
(başlıklar) giymişlerdir. XIX. yüzyılın 2. yarısından sonra pek çok çeşidi olan
şapkalar, yukarda yazıldığı şekilde standartlaştı. Osmanlı Türk toplumunda
başlığın özel bir yeri vardı. Saray ve saraydaki yüksek rütbeli memurlar kırk
üç çeşit farklı serpuş (başlık) giyiyorlardı. Hiç kimse kendisine ait olmayan
rengi ve şekli kullanamazdı. Hükümet ve devlet görevlilerine ayrılan başlık
sayısı yirmi yedi idi. Sadrazamdan vezir habercisine kadar herkesi
başlıklarından tanımak mümkündü. Ordu mensuplarının başlık çeşidi altmış üç
idi. Yeniçeri ağasından en basit ere kadar bütün rütbeliler başlıklarından
tanınabilirdi. Din adamları on altı, halk ise yirmi dört değişik serpuşa
sahipti. Osmanlı devletinin son zamanlarına kadar, müslümanlarla gayr-i
müslimlerin birbirinden ayrılması için giyimleri, bu arada giydikleri başlıklar
farklı farklıydı (M. Z. Pakålın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü,
111, 188; Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818).
Osmanlı devletinin nüfusunu teşkil eden müslümanlarla gayr-i
müslimlerin, yalnızca giydikleri başlıklar değil, ayakkabılarına varıncaya
kadar tüm kıyafetleri biri birlerinden farklıydı. Bu durum, Osmanlı devletinin
yıkılması ve onun yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulmasına kadar -
tedrici olarak bir takım değişiklikler olmasına rağmen - devam etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı M.K. Atatürk,
Cumhuriyetin 1923 yılında ilanından sonra, bir takım reform hareketlerine
girişti ve herkesçe bilinen inkılapları aşamalı olarak gerçekleştirmeye
başladı. Bu cümleden olarak Osmanlı döneminin simgelerini ortadan kaldırmaya ve
dinî kaynaklı giyim farklılıklarının yurttaşlar arasında ayırım yaratmasını
önlemeye yönelik adımlar attı. Giyim konusundaki bu yeniliklerin başında şapka
geliyordu. Çünkü Atatürk'e göre şapka batılı ve modern olmanın simgesiydi, uygar
kıyafetin ayrılmaz bir parçasıydı. Bunun dışında kalan (fes, sarık, külah vb.)
başlıklar, Türk ulusunun kıyafeti olamazdı. Nitekim 24 Ağustos 1925 tarihinde,
Kastamonu'ya yaptığı bir gezide, elinde Panama şapkası biçiminde geniş kenarlı
beyaz bir şapka olduğu halde halka şöyle seslendığını görüyoruz:
"Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp canlandırmağa yer
yoktur. Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz
için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz, ayakta iskarpin veya fotin, bacakta
pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları
tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir.
Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız!
Arkadaşlar, kesin olarak söylüyorum, korkmayınız! Bu gidiş
zaruridir. Bu zaruret bizi yüksek ve önemli bir sonuca götürüyor. Isterseniz
bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı
kurbanlar da verelim. Bunun önemi yoktur..." (K. Z. Gençosman, Atatürk
Ansiklopedisi, Istanbul 1981, X, 67).
M.K. Atatürk, bu konuşmasında, inkılâbından asla tavız
vermeyeceğini ifade etmesine rağmen, şapka giyilmesi hususunda kesin bir emir
vermemiştir. Ancak kadın-erkek herkesin giymesini içtenlikle arzu ettiğini
bildirmiştir. Akşamleyin Ankara'ya döndüğünde, kendisini karşılamaya gelenlerin
tamamının şapkalı olduğunu görmüştür (Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818).
Bundan bir kaç gün sonra toplanan (2 Eylül 1341/1925) bakanlar
kurulu, devlet memurlarına şapka giyme mecburiyeti getiren 2413 no'lu
kararnameyi çıkarır. Ardından da 15 Kasım 1925 tarihinde Konya milletvekili
Refik Bey ve arkadaşları Meclise şapka giyilmesi ile ilgili kanun teklifini
verirler. Bursa milletvekili Nureddin Paşa bu kanunun Teşkılatı Esasıye
Kanununa (Anayasa) aykırı olduğunu ileri sürerek geri alınmasını ister. Ancak
çoğunluğun lehte oy kullanması sonucu 671 sayılı "Şapka Iktisası Hakkında
Kanun" 25 Kasım 1925 tarihinde kabul edilir ve 28.11.1925 günü 230 sayılı
Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girer. Kanun şu üç maddeden oluşmaktadır:
1- Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel ve yerel yönetim
görevlileri, her türlü kuruluşta görevli memurlar ve müstahdemler Türk
milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da
genel başlığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet
meneder.
2- Iş bu kanun, yayınlandığı tarihten itibaren geçerlidir.
3- Iş bu kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Yürütme Kurulu
üyeleri tarafından yürütülür (Bak. Bekir Sıtkı Yalçın - Ismet Gönülal, Atatürk
Inkılabı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 1984, 99 vd.).
Şapka Kanunu ülkede önemli bir direnişle karşılaştı. Yasa T.B.M .M
.'nde kabul edildiği gün Erzurum'da protesto gösterileri oldu. Bunun üzerine bu
ilde sıkıyönetim ilan edildi ve gösteriye katılanlar Sıkıyönetim Mahkemesine
verildi. Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Trabzon
ve Gümüşhane'de yasayı protestoya yönelik eylemler gerçekleştirildi. Bu
eylemlere katıldığı ileri sürülen birçok kişi Istiklal Mahkemelerinde
yargılandı; bunların bazıları ölüm, bazıları da ağır hapis cezalarına
çarptırıldı. Ölüm cezasına çarptırılanlardan biri de Iskilipli Atıf Hoca'dır.
Aslında Atıf Hoca, protesto eylemlerine bizzat katılmamış, fakat adı geçen
kanunun yayınlanmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce (1340/1924) yazıp
neşrettiği "Frenk Mukallitligi ve Şapka" adlı risalesinden dolayı
Ankara Istiklal Mahkemesince suçlu bulunarak idama mahkum edilmiş ve 4 Şubat
1926 tarihinde hüküm infaz edilmiştir (Iskilipli Atıf Hoca, Frenk Mukallitliği
ve Islâm, IXX, Çile Yayınevi, Istanbul).
1939'da Türk Ceza Kanunu'nun 526. maddeşiyle şapkadan başka başlık
giymeyi alışkanlık haline getirmenin cezası üç aya kadar hapis olarak
belirlendi. 1961 ve 1982 Anayasaları, öbür devrim yasaları gibi 671 sayılı
yaşanın Anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini hükme bağlamıştır (Ana
Britannica, XX, 237).
Şapka giymenin fikhî hükmü:
Hiç şüphe yok ki, şapka bizatihi haram değildir. Zaten hiç bir
Islâm âlimi, onun bizatihi haram olduğunu iddia etmemiştir. Ancak küfür alameti
olarak kabul edildiği ve hakikaten gayr-i müslimlerin dînî kıyafeti olduğu
dönemlerde, hemen hemen tüm Islâm âlimleri tarafından giyilmesine karşı
çıkılmış, onu giyenler, niyetlerine göre kâfir ya da günahkâr kabul
edilmişlerdir.
Biliyoruz ki, Islâm dininde bir şeyin kesin olarak haram
sayılabilmesi, dolayısıyla onu işlemenin günah ya da küfür kabul edilebilmesi
için hakkında açık bir nas olması gerekir. Aksi halde -peygamberler dahil- hiç
bir kimse keyfî olarak, Allah'ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da
helâl sayamaz. Ancak, hakkında kesin ve açık bir nas olmayan hususlarda Islâm
âlimlerinin ictihad yoluyla bir kanaate varmaları mümkündür.
Bu noktadan hareketle Kur'ân-ı Kerîm'i incelediğimizde, ne şapka
ne de başka bir kıyafetle ilgili herhangi bir hüküm göremeyiz. Lâkin Cenab-ı
Allah'ın, mü'minleri sürekli olarak inanç ve davranış bakımından kâfirlere
benzemekten sakındırdiğini görebiliriz .
O halde Islâm âlimlerinin şapka hakkındaki olumsuz kanaatlerinin
dayanağı nedir? Islâm din bilginlerini bu kanaata sevkeden sebep, Peygamber
(s.a.s)'in, sürekli olarak müslümanları gayr-i müslimlere benzemekten
sakındırması ve bu konuda hassasiyet göstermesidir. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s):
Bir kavme benzemeye çalışan, o kavimdendir" (Ahmed b. Hanbel 11, 50; Ebu
Davud, Libas, 4) ve "Bizden başkasına benzemeye özenen bizden
değildir" (Tirmizî, Isti'zân, 7) buyurmakla, şeklen dahi olsa, bir müslümanın
kâfirlere benzemesine karşı olduğunu göstermiştir. Rasûlüllah (s.a.s)'in,
şeklen dahi olsa, müslümanların gayr-i müslimlere benzemeye özenmelerine karşı
oluşu haklı bir nedene dayanıyordu. O da, gayr-i müslimlere benzemeye özenen
müslümanların, zamanla dejenere olarak Islâm'dan uzaklaşmaları ya da ondan
tamamen kopmaları endişesiydi. Zira Allah Resûlü; "Kişi inandığı gibi
yaşamazsa yaşadığı gibi inanmaya başlar" gerçeğini çok iyi biliyordu.
Şunu hemen belirtelim ki, hadisin metninde geçen
"teşebbüh" kelimesi, yukarda görüldüğü gibi, tesâdüfi bir benzemeyi
değil, benzemeye çalışmayı yani bir kimsenin benzemek istediği kişileri bilerek
ve isteyerek taklıd etmeye çalışmasını ifade etmektedir. Yoksa bir gayr-i
müslim, Islâma girmek gibi bir niyeti olmaksızın, müslümanlara mahsus bir
alâmeti taşımakla, müslüman sayılamıyacağı gibi; "gayr-i müslimlere
benzeme kasdı olmaksızın, soğuk vb. sebeplerle onlara mahsus alâmetleri giyen
bir müslüman da kâfir sayılmaz" (Fetevâ-yı Hindiye, II, 276, Bulak 1310
h.). Hele hele kâfirlerin şiârı olmayan bir takım kıyafet ve davranışlarda
gayr-i müslimlere benzeyen kimse asla tekfir edilemez (Ali el-Kârî,
Şerhu'ş-Şifâ, II, 522, Istanbul 1309 h.).
Ancak "Mecûsilerin mümeyyiz vasfı olan şapkalarını ve
zimmîlerin küfrün şiârından olan kalensövelerini, onlara benzemek kasdıyla
giymek ya da hristiyan ve mecûsilere ait olan zünnarı kuşanmak küfür
sayılmıştır" (Şeyhzâde, Hâşiyetü Şeyhzâde alâ Tefsîr el-Kâdî el-Beydâvî,
I, 108, Matbaatü's-Sultâniyye, Dâr'ül-Hilâfe, 1282 h.; Ali el-Kârî,
Şerhu'l-Fıkhı'l-Ekber, 167. Mısır, 1323 h.; M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm
Ebussuûd Efendi Fetvaları Işığında XVI. Asır Türk Hayatı, Istanbul 1983, 118).
Islâm dininde niyetler çok önemlidir. Hattâ amellerden de önce
gelir ve ameller onlara göre değer kazanır. Bunun içindir ki Islâm âlimleri;
"Küfre niyet eden kimse o andan itibaren kâfirdir" diyorlar. Böyle
bir kimse, dış görünüşü itibariyle müslümanlara benzese de kâfirdir. Kaldı ki,
Allah'a, O'nun Resûlüne ve sair dinî zaruretlere iman ve itikadı olmadığı için,
seve seve kâfirlerin kendilerine mahsus alâmet ve şiârlarını giyinmiş ve kabul
etmiş olursa, artık bu kimsenin küfründe şüphe etmek bile caiz değildir.
Büyük fakihlerin ekserisi "Kafirlere mahsus ve onların
kıyafet alâmeti olan kalensöve yani şapkayı bir zaruret olmadan kendi arzusu
ile giymek küfürdür. Zira bu alamet-i küfürdür. Onun için bunu, ancak
mecûsilik, hıristiyanlık, yahudilik gibi küfrün çeşitlerinden birini seçenler
ve kalpleri küfür rengi ile boyanmış olanlar giyebilirler. Esasen zâhir
alâmetlerle bâtınî işlere istidlâl ve onun üzerine hükm etmek aklen ve şer'an
makbul ve mu'teber bir yoldur" diyorlar.
Fukahâdan bazıları ise; "Mecûsi, hıristiyan ve sair kâfir
milletlere mahsus ve onların kıyafet âdeti olan kalensöve yani şapkayı kendi
arzusu ile giyen bir müslüman, onlara benzemiş ve onları taklıd etmiş olduğu
için günahkâr olursa da kâfir olmaz" diyorlar (Iskilipli Atıf Hoca, Frenk
Mukallitliği ve Islâm, Istanbul 1975, 21).
Haddizatında İslam'ın ilk dönemlerinde, Mekke'de yaşayan
müslümanlarla müşriklerin kılık ve kıyafetleri biri birlerinden farklı değildi.
Hicretin ilk yıllarında da Medine'de çoğunlukta olan yahudiler, ne âdette, ne
giyimde, ne de başka özel bir alâmette müslümanlardan ayırdedilemezlerdi.
Sonraları müslümanlar çoğalıp güçlendikten ve kendilerine cihad izni
verildikten sonra, Rasûlüllah (s.a.v)'ın direktifleri doğrultusunda, gerek
âdette gerekse kılık ve kıyafette gayr-i müslimlerden yavaş yavaş ayrılmaya başladılar.
Ki bu ayrılık o gün için bir zaruretti. Zira Islâm ile küfür karşı karşıya
gelmişti ve bunun için safların belirginleşmesi, netleşmesi gerekiyordu. Buna
binaen müslümanlar, inançları ve davranışlarıyla kâfirlerden ayrıldıkları gibi
dış görünüşleriyle de onlardan ayrılmak durumundaydılar ve gayr-i müslimlerin
kimlikleri niteliğindeki kıyafetlerini taşımaları yakışık almazdı.
Müslümanların kendilerine has kimlikleri, kıyafetleri olmalıydı.
Işte bu şekilde, müslümanlar başlangıçta bizzat kendileri gayr-i
müslimlere benzememeye özen gösterdikleri halde, kendi devletlerini kurup büyük
bir güç haline geldikten sonra durum değişti. Bu sefer egemenlikleri altındaki
zimmîlere müslümanlardan farklı bir şekilde giyinme mecburiyeti getirdiler.
Peygamberimizin vefatından çok sonra getirilen bu uygulamanın gerekçesi şuydu:
Bazı fıkıh kitaplarında Ömer Ibn Hattâb veya Ömer Ibn
Abdü'l-Azız'den gelen rivayetlere dayanılarak, zimmîlerin müslümanlardan
kıyafetleriyle ayrılmalarının gerekli olduğu kaydedilmekte ve şöyle
denilmektedir:
"Zimmiler, müslümanlarla içiçe olduklarından kendilerine
müslüman muamelesi yapılmaması için onların tanınmaları gerekir. Mümkündür ki,
onlardan birisi yolda aniden ölür ve bilinmeden namazı kılınarak müslüman
mezarlığına gömülür" (Reddü'lMuhtar, Istanbul 1307, 111, 377).
Evet dikkatin ve sakınmanın elzem olduğu Islâm fetihlerinin ilk
çağlarında bu ayırım belki gerekliydi. Fakat yukardaki gerekçenin yeterli
olduğu söylenemez. Zira hayatta iken ne Allah'a ne de Peygamberi'ne inanmayan,
Islâm ahkâmından hiçbirini uygulamayan bir kimseye, ölümünden sonra ona
müslüman muamelesi yaparak yıkamak, cenaze namazını kılmak ve Islâm mezarlığına
gömmek ona hiçbir yarar sağlamaz. Ona bu muameleyi bilmeden yapanlar da haliyle
bu yaptıklarından sorumlu olmazlar.
Müslümanların kıyafetleriyle de gayr-i müslimlerden ayrılması
gerektiği, hele şapka vb. alâmetlerin -zaruret hali hariç- asla giyilmemesi
gerektiğini savunan merhum Iskilipli Atıf Hoca'nın konuya yaklaşımı şöyledir:
"Her devletin alâmet-i mahsusayı haiz bir çeşit bayrağı
vardır ki o bayrak hangi vapurun, zırhlının, tayyarenin, mektebin, binanın
üzerinde bulunursa, o devletin olduğuna hükmolunur. Meselâ bizim Yavuz zırhlısı
bütün müştemilatı itibariyle Ingiliz, Alman ve Fransız zırhlılarına benzediği
halde, yalnız şanlı bayrağının alâmet-i farikası ile onlardan ayrılır. Bu
alâmeti görenler bizim zırhlımız olduğuna hükm ederler. Başka devletlerin
bayrağının bizim zırhlıya çekilmesi siyaseten, örfen, âdeten ve kanunen yasaktır.
Onun için bunun mürtekibi, hiyanet-i vataniye, cinayeti ve ecnebî taraftarlığı
suçuyla itham edilerek idamına hükm olunur. Bunun için medenî memleketlerden
hiç birisinin bayrağını bizim vapurlara, zırhlılara çekmek suretiyle onları
taklıd ve teşebbühe yeltenmeye hiç bir kimse cesaret gösteremez.
Işte bunun gibi "Bizden başkasına benzeyen, bizden
değildir" hadis-i şerîfi ile müslümanların, şiâr ve alâmet-i küfürde gayrı
müslimlere benzemeye yeltenmeleri yasaklanmıştır. Binaenaleyh bizim zırhlıda
başka devletlerin bayrağını görenler o zırhlının bizim olmadığına hükm
edecekleri gibi şapka, haç ve sâir küfür alâmeti giyen ve takınanların Islâmî
milliyetten çıkıp kâfirler sınıfına iltihak etmiş olduklarına hükm
ederler" (Iskilipli Atıf Hoca, a.g.e, 24).
Unutmamak lâzım ki, bir zamanlar şapkanın küfür alâmeti sayılması
gibi "baş açık gezmek de kâfirlerin âdetlerinden sayılıyordu. Bugün ise
baş açık dolaşmak müslümanlar arasında yaygınlaşmıştır. Dolayısıyle küfür
sayılmaz" (Ali el-Kârî, Şerhu'ş Şifa", II, 522). Nitekim eskiden
"başı açık dolaşan, sokakta yemek yiyen, sakalını tıraş etmiş veya müzik
dinleyen kişilerin şahitliği de kabul edilmezdi. Günümüzde bu örf ve kurallar
değişmiştir. Çünkü bu davranışlar zamanımızda yaygın bir alışkanlık halini
almıştır" (Yusuf el Kardavî, Islâm Hukuku Teori ve Pratik, Istanbul 1983,
179).
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Zamana, mekana ya da örf ve
âdetlere bağlı olan hükümler; zamanın, mekanın yahut örf ve âdetlerin
değişmesine paralel olarak değişebilirler. Hakkında kesin ve açık nas bulunan,
değişken bir dayanağa istinad etmeyen hükümler ise asla değişmezler. Bu hususu
göz önünde bulundurarak şapkayı bu açıdan değerlendirmek gerekir. Binaenaleyh
kafirleri taklıd etme, onlara benzemeye özenme gibi bir niyet taşımaksızın
şapkanın giyilmesinde bir sakınca yoktur. Ve ister dine dayalı olsun ister laik
olsun, hiçbir yönetim, kendi vatandaşlarından herhangi bir zümreyi başka bir
zümrenin dininden kaynaklanan örf ve âdetlerini taklıde zorlamaya hakkıyoktur.
ŞARAP FABRİKASINDA ÇALIŞMAK CAİZ MİDİR?
Şarap fabrikasında çalışmak caiz değildir. Çünkü bu müessese,
İslam'ın kabul etmediği ve kendisiyle amansız bir şekilde mücadele ettiği
içkiyi imal eden bir müessesedir. Burada çalışmak Allah'a karşı gelmek anlamını
ifade ettiği gibi, insanların ruh, akıl ve bedeni ifsad etmek için çalışmak
anlamını da ifade eder. Bunun için Peygamber (sav) içki içeni lanetlediği gibi
onu yapanı ve meydana gelmesi için çalışanı da lanetlemiştir. Peygamber (sav)
buyuruyor: "Allah, içkiyi, onu içeni, sunanı, satın alanı, satanı, sıkanı
ve kendisi için sıkılmasını isteyeni, taşıyanı, kendisi için taşınanı
lanetlemiştir."
Şarap fabrkasında çalışmak haram olduğu gibi, İslam'ın yasakladığı
her şeyde çalışıp, yardımcı olmak da haramdır.
ŞİRKETLER İLE İSLAM'IN KABUL ETTİĞİ ŞİRKETLER ARASINDA BİR
UYUMSUZLUK VAR MIDIR?
Piyasada bulunan şirketler ile İslam'ın kabul ettiği şirketler
arasında uyumsuzluk bulunup bulunmadığını anlamak için her ikisini gözden
geçirmek gerekir. O zaman birbirine uyumlu mu, uyumlu değil mi ortaya çıkar.
İslam'da şirket iki kısma ayrılır.
1- Mülk şirketi,
2- Akid şirketi.
Mülk şirketi; veraset, hibe gibi bir yol ile iki kişi veya daha
fazla kimsenin bir şeye malik olmalarıdır. Bu şirkette ortak olanlardan hiç
birisi ortağın izni olmadan müşterek malda tasarruf edemez.
Akid şirketi de beş kısma ayrılır:
1- Şirketü'l-a'mal veya şirketü'l-ebdan, yani iş şirketidir.
Mesela terzi, marangoz, simsar ve hamal gibi bedenen çalışan kimseler bir araya
gelerek yapacakları çalışma neticesinde elde ettikleri mahsulde ortak için akid
yaparlar. Bu şirket uzun bir zaman için olabileceği gibi kısa bir zaman için de
olabilir. Bunun sermayesi para veya başka bir çeşit mal değildir. Sermaye,
beden ve çalışmalıdır.
2- Şirket-i müfavezedir. Bir şirket, sermaye, kar ve taşarufta
müsavi olmak üzere ortakların yaptıkları akitdir. Bu ortaklıkta ortaklardan
birisi üzerine gasb ve kefalet gibi bir sebeble bir şeyterettüp ederse diğer
ortaklara da terettüp eder. Çünkü bu şirket hem kefalet, hem de vekalet
akitlerini içine alır, bunun sermayesi maldır.
3- Şirketü'l-vücuhtur. Birden fazla kimsenin sermayeleri olmadığı
halde itibar ve şerefe dayanarak veresiye mal alıp satmak ve karı bölüşmek
üzere yaptıkları akittir. Bu şirkette sermaye; kredi ve itibardır.
4- Şirket-i İnandır. Bu şirket ticaret yapmak gayesiyle birkaç
kişinin bir araya gelip müşterek bir sermaye meydana getirerek üzerine akit
yapmalarıdır. Bu şirkette ortakların koydukları hisselerin ve ortaklar için
şart koşulan kazanç nisbeti eşit olabileceği gibi farklı da olabilir.
Hangi çeşit olursa olsun ortaklardan birisi yönetici veya
muhasebeci olarak tayın edilirse kendisine maaş bağlanmaz. Ancak Hanefi
mezhebinde kazançtan hissesi daha yüksek tutulabilir. Mesela beş kişi bir araya
gelerek her birisi birer milyon lira getirip şirket kurar ve aralarından
birisini yönetici olarak tayın ederlerse belli bir nisbette kendisine maaş
baülanmaz. Ancak yönetici için kazancın yüzde kırkı, diğer ortakların her
birisi için de yüzde onbeşi olmak üzere anlaşma yaparlarsa caizdir. Şafii mezhebine
göre bu dört çeşit şirketten yalnız ‚İnan şirketi caizdir. Ayrıca bir ortak
diğer ortakların izni olmadan ne veresiye verebilir, ne de müşterek malı bir
yere götürebilir.
5- Mudarabe şirketidir. Bir taraftan sermaye diğer taraftan
çalışma olmak üzre iki kişi veya daha fazla kimseler arasında kurulan bir çeşit
ortaklıktır. Müdarebe ortaklığı İslam'dan önce halk arasında yaygın bir halde
idi. Peygamber (sav) geldikten sonra bu tip mu'amele devam etti. Ve buna engel
olmadı. Ayrıca bu hususta icma!-ı ümmet de vaki' oldu. Bu şirket, icab ve kabul
ile mün'akid olur. Mesela, sermaye sahibi birisine; kazancı aramızda yarı
yarıya bölmek üzere şu sermayeyi al, çaıştır dese o adam da kabul ettim dediği
takdirde bu şirket mün'akid olmuş olur. Para sahibi çalışan kimseye "falan
vakitte şu malı al, sat veya falan memlekette alış veriş yap" gibi bir
şart koşarsa sarta ri'ayet etmek icap eder. Şayet alış-verişte ziyan olursa
kazançtan düşürülür. Kazanç yok ise ziyan sermayeye yüklenir.
Bu kısa açıklamayı yaptıktan sonra günümüzdeki diğer şirketleri
gözden geçirelim.
Şirket, mevcut kanunlara göre iki çeşittir.
1- Şahıs şirketi,
2- Mal şirketidir.
Mal şirketi sadece sermayeye dayanıp ortakların kendisinde rolü
olmayan şirkettir. Bu şirket Anonim şirketidir. Bu şirket bir ünvana sahib,
esas srmayesi mu'ayyen ve paylara bölünmüş olan ve borçlarından dolayı yalnız
mevcut mala göre sorumlu olan bir şirkettir. Ortakların mesuliyeti, taahhüt
etmiş oldukları sermaye payları ile mahduttur. Yani infisah etmiş olsa dahi
şirket borcundan dolayı şirketlerin şahsen dava ve takip edilmelerine kanunen
imkan yoktur.
Hususi kanunlarda aksine hüküm olmadıkça esas sermaye miktarı
beşyüzbin Türk lirasından aşağı olamaz, kurulması için, şirkete pay sahibi enaz
beş kurucunun bulunması şarttır. Bu şirket, şahıs şirketi olmadığı ve iflas
halinde ortaklar şirket borcundan sorumlu sayılmadıkları için İslam'a uygun
sayılan bir şirket değildir. Şirket, iflas veya infisah halinde ortaklar,
hisseleri nisbetinde şirket borcundan sorumludur şeklinde ufak bir tadılat
yapılırsa İslamı şekle dönüşebilir.
Şahsi şirket ise üç kısımdır.
1- Komandıt şirketi: Ticari bir işletmeyi bit itcaret ünvanı
altında işletmek maksaddıyla kurulan ve şirket alacaklarına karşı ortaklardan
bir veya birkaçının mesuliyeti tahdit edilmemiş ve diğer ortak veya ortakların
mesuliyeti mu'ayyen bir sermaye ile tahdit edilmiş olan şirket komandıt
şirkettir.
Mes'uliyeti mahdut olmayan ortaklara komandıte mesuliyeti mahdur
olanlara komandıter denir.
Bir komandıt şirketin iflası halinde şirket alacakları,
alacaklarını almadıkça ortaklar şahsi alacaklar için şirket mallarına müracaat
edemezler. Bu şirket bu haliyle yani başka şartlarla rayından çıkarılmazsa
İslam'a muhalif sayılmaz. Ancak sorumluluk hususunda komandıte ilekomandıter
arasında fark yoktur. Yani dinen omandıte hissesi nisbetinde sorumludur.
2- Limited şirketi, iki veya daha fazla hakiki veya hükmi şahıs
tarafından bir ticaret ünvanı altında kurulup ortaklarının mes'uliyeti,
koymasını ta'ahhüt ettikleri sermaye ile mahdut ve esas sermayesi mu'ayyen olan
şirkete limited şirketi denir.
Ortakların sayısı ikiden az ve elliden çok olamaz.
Limited şirketinde, sermayenin enaz onbin Türk lirası olması
şarttır. Bu şirkette ortak olanların mes'uliyeti, koydukları sermaye ile mahdut
olduğu ve iflas halinde kendi özel mallarına sirayet etmediği için İslam'ın
kabul attıği şirket anlayışına ters düşer. Bununla beraber ufak bir ta'dilatla
muhalefet ortadan kalkar.
3- Kollektif şirketi, ticari bir işletmeyi bir ticaret ünvanı
altında işletmek maksadıyla hakiki şahıslar arasında kurulan ve ortaklarından
hiç birisinin mes'uliyeti şirket alacaklılarına karşı tahdit edilmemiş olan
şirkettir.
Ortaklar, şirkette borç ve ta'ahhütlerinden dolayı müteselsilen ve
bütün mallarıyla mesuldurlar. Bu şirket, şirketü'l-i'nana yakındır. Hülasa
kollektif şirketi İslam'a muhalif olan şartlarla rayından çıkarılmazsa dinen
onda hiç bir sakınca yoktur. Komandıt şirketde de komandıt ile komandıter
koyduğu hissesi nisbetinde sorumlu olursa onda da sakınca yoktur. Fakat Anonim
ile Limited şirketlerde sorumluluk müşterek sermayeye bölündüğü için İslam'a
muhalif olur.
TAHVİL
Süresi ve faiz miktarı belirli kredi sağlama yöntemini belirleyen
belge. Ortaklar, yatırımcılar veya devlet kuruluşları, sürekli ortak payı ile
yatırımlarını büyütmek yerine, belirli projeleri tahvil çıkarmak yoluyla
gerçekleştirmeyi tercih ederler. Böylece tahvilin süresi bitince önceden
belirlenmiş olan faizi ile ana parayı ödeyip tahvil sahiplerinin işletme ile
ilişkisini kesmiş olurlar.
İslâmî açıdan faizli karz kullanmakla tahvil çıkarıp faizli kredi
sağlamak aynı niteliktedir. Tasarrufu iki yıl vadeli yüzde miktarı belli bir
faizle bankaya yatırmak ne ise, böyle bir tasarrufla iki yıllık, faiz miktarı
belli tahvillere yatırmak da aynı şeydir. Yatırımcılar bankayı araya sokmadan
doğrudan kredi sağlama yöntemi olarak çıkardıkları tahvilleri çoğu zaman
"hamiline" çıkarırlar. Böylece tahvillerin hisse senetlerinde olduğu
gibi elden ele dolaşması sağlanmış olur. Bunun anlamı tahvil sahibinin tahvilini
süre dolmadan da satabilmesidir. Tahvili en son elinde bulunduran kişi ise bunu
çıkaran kuruluştan bedelini alabilecektir (bk. "Şirket"; "Hisse
Senedi", "Mudârebe" maddeleri).
Tahvil çıkararak kredi sağlama yönteminden "kâr-zarar
tahvili" çıkararak yararlanmak da mümkündür. Bu takdirde anapara riske
sokulduğu için faiz şüphesi kalkar. Buna "Mudarebe Tahvili" (bk.
"Mudarebe") de denebilir. Meselâ; bir işletme belli bir ihracat
projesinde kullanılmak üzere bir yıllık "Mudârebe tahvili" çıkarsa,
yaklaşık bir yıl sonra bu projeden elde edilecek kâr işletme ile tahvil sahibi
arasında paylaştırılır. Burada işletme sadece emeğinin ve dış satımı organıze
etmesinin karşılığı olarak kârdan pay alır. İşletme kendisinden hiç sermaye
koymamışsa mudarebe yönteminde kasıt, kusur veya ihmali söz konusu olmadıkça
zarara katlanması gerekmez. Çünkü onun zararı emeğinin boşa gitmesi olarak
ortaya çıkar. Zarar önce kârdan karşılanır, bu yeterli olmazsa, anaparadan
ödenir. Bu yüzden zarar büyük olunca anapara azalır veya tamamı yok olabilir.
İşletme, kâr-zarar tahvil bedelleri yanında kendisinden de anapara koymuşsa, bu
takdirde belirli proje işletme ile tahvil sahipleri arasında "ortaklık"
yöntemiyle gerçekleşmiş olur. Bu takdirde taraflar kârı aralarında
belirledikleri şartlara göre paylaşırlarken, zarara sermaye oranlarına göre
katlanırlar. Bu duruma göre, kâr-zarar tahvili uzun veya kısa vadeli her çeşit
projelerin gerçekleştirilmesinde araya bankayı sokmadan veya faizli muameleye
ihtiyaç duyulmadan başvurulabilecek bir yöntemdir.
Mudarebe veya kâr-zarar tahvili yöntemi daha düzenli bir biçimde
İslâm bankası tarafından da uygulanabilir. Tahvile süre konulması gerektiği
için burada projelerin sonuçlarının alınabileceği süreyi tahmin etmek önem
arzeder. Çünkü projenin sonucu alınmadan tahvillerin ödenme vadesi gelirse
işletme ödeme güçlüğü çekebilir. Diğer yandan tahvil sahibine kârdan pay
verileceği için proje sonuçlanmadan kârın miktarını belirlemek mümkün olmaz. Bu
yüzden İslâm'da tahvil süresini yaklaşık bir süre olarak belirlemek gerekir.
Proje bu süreden önce tamamlandığı takdirde kârın paylaşılması yoluna gidilir.
Proje uzadığı takdirde ise sonuçlanıncaya kadar sürenin kendiliğinden uzadığı,
kabul edilmelidir.
Meselâ; bir İslâm bankası kendisinden hiç sermaye kullanmaksızın,
çıkaracağı üç ay süreli mudârebe tahvili yoluyla peşin para ile satın alacağı
kâğıtları yabancı bir ülkeye akreditifli muamele ile ihraç etse, bu ihracat
işlemini organıze karşılığında anlaşmaya göre kârdan pay alır. Tahvil sahipleri
de anaparaları yanında kârdan da paylarını almış olurlar. Bu ihracat projesi
iki ayda sonuçlanmışsa projenin tasfiyesi süreyi beklemeden yapılır. Çeşitli
engeller yüzünden ancak altı ayda sonuç alınmışsa tahvil sürelerinin
kendiliğinden uzadığı kabul edilmelidir. Çünkü taraflar böyle bir projeye
girerken çeşitli riskleri üstlenmiştir. Zaten kârın meşru oluşunun nedeni de
riske katlanmadır. Ancak projenin gecikmesi, zararın meydana gelmesi hallerinde
işletmecinin kusuru bulunmamalıdır (Hamdi Döndüren, Günümüz Ekonomik
Problemlerine İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 87 vd.; Delilleriyle İslâm
İlmihali, İstanbul 1991, s. 654).
Sonuç olarak sürekli ortak yerine tahvil yöntemi geçici, süresi
belirli ortaklık yöntemini ifade etmektedir. Sermaye piyasanın oluşması ve
dengeli biçimde kullanılması kâr-zarar tahvilleri yoluyla sağlanabilir. Ancak
İslâm'ın diğer ekonomik ve ticarî yöntemleri gibi "kâr-zarar tahvili"
yöntemi de güvene dayanır. Taraflar bu güveni sürdürdükleri sürece iyi sonuçlar
alınır. Bu ekonomik yöntem ve modellerle İslâm toplumlarının geçmiş yüzyıllarda
dünya ülkeleri arasında büyük ekonomik güçler oluşturdukları, dosta-düşmana
örnek müesseseler kurdukları ve bununla kendi dönemlerinde süper güçler
oluşturdukları bilinmektedir.
TAKAS (TRAMPA)
Bir alım satım çeşidi. Para olmayan bir malın, yine para olmayan
bir malla değişimi. Bu alım satım şeklinin İslâm hukuk ilmindeki karşılığı
mukayazadır. Değişen mallar ister taşınır (menkul) ister taşınmaz (gayri
menkul) olsun, fark etmez. Bedellerden birisi para olmayınca akdedilmiş olan bu
alım satım muamelesine mukayaza (takas veya trampa) denilir. Bu akd çeşidi
Mecelle'de şöyle tarif edilmiştir: "Aynı, ayna yâni gayri ez nakdeyn
(altın ve gümüş başka ayn olan) mala mübadele etmek (değişmek) tir ki, lisan-ı
Türkîde (Türkçede) trampa denilir (Mecelle, madde 122)
Mukayaza yoluyla yapılan alım satım akdinde bedellerden her bir
açıdan semen (para) bir açıdan da mebî (satım akdine konu olan mal)dır.
Dolayısıyla alım satımda ödeme bakımından birisinin öbürüne önceliği söz konusu
değildir. Halbuki, para karşılığı bir mal satıldığında önce müşteriye parayı
ödemesi söylenir (el-Merğınânî, el-Hidâye, III, 272; İbn Abidîn,
Reddu'l-Muhtar, V, 272).
Mukayazada bedellerden her ikisi de mebî hükmünde olduğu için
onlarda mebîde bulunması gereken şartlar aranır. Dolayısıyla, satım anında elde
mevcut olmalıdır, teslimi mümkün olmalıdır, satışı dinen meşru olan mallardan
olmalıdır, v.s. Şayet bedellerden birisi, akitten sonra fakat henüz teslimden
evvel telef olursa, akit münfesih olur. Halbuki normal bir satım akdinde para
olan bedel teslimden önce telef olacak olsa, akit devam eder. Müşteri, başka
para ödemek durumunda olur. Ayrıca, mukayaza yoluyla yapılan bir alış verişte
ikale (karşılıklı rıza ile akdi feshetmek)'nin caiz olması için bedellerin her
ikisinin de mevcut olması gerekir. Çünkü satılan malın telef olması ikaleye
engeldir (el-Merğınânî, a.g.e., III, 55; el-Mevsilî, el-İhtiyar li
ta'lıli'l-MuXtâr, II, 12).
Birbirine borcu olan kişilerin borçlarını, birbirine mukabıl
tutarak düşürmelerine de mukâsât denilir. Bu da takas kelimesi ile aynı kökten
gelir (Mukâsât için bkz. İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar,V, 266).
TAKKE
Yarım küre biçiminde ince, hafif, siperliksiz başlık.
Takke kelimesi Arapçadır. Aslı "takiyye"dir. Takiyye'nin
kök harfleri "v-k-y"dir. O da korumak, düzene koymak demektir. Takke,
başı terden koruduğu için, bu isimle isimlendirilmiştir .
Namaz için kullanılan takkeye namaz takkesi dendiği gibi, yatarken
kullanılan takkeye de, yatak takkesi ya da şeb takkesi denir. Eskiden külah,
fes, kavuk vb. başlıkların içine, başlığın terden kirlenmesini önlemek için
kullanılan takkelere de, arakçin ya da terlik denirdi.
Islâm aleminin çeşitli yerlerinde, değişik takkeler
kullanılmaktadır. Genelde beyaz renk tercih edilmekle beraber, diğer renklerden
de takkeler kullanıldığı olur. Ekseriyetle takkeler iplikten örme olurlar.
Bununla berâber, çeşitli kumaşlardan dikilerek yapılanları da vardır. Bunun en
güzel görünümü, hac mevsiminde Mekke, Medine, Arafat vb. mukaddes topraklarda
meydana gelmektedir. Değişik renk ve yapıda olan takkeler, oralarda bir arada
görülmektedirler.
Dinî kaynaklarda adı geçen kalensöve hem takke ve hem de fes,
kalpak, külah gibi başa giyilen diğer bazı giysiler için de kullanılır.
Rukâne b. Abdi Yezid el-Haşimî'nin naklettiğine göre, Hz. Muhammed
(s.a.v.) şöyle buyurmuş:
"Müşriklerle aramızdaki fark, kalensövenin üzerine sardığımız
sarıktır" (Tirmiz, Libâs, 42). Ibn Kayyim'in dediğine göre, Hz. Muhammed
(s.a.v.) kalensövenin üzerine sarığı sarıp kullandığı gibi, sarıksız
kalensöveyi ve kalensövesiz sarığı da kullanmıştır (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr,
Beyrut, tsz., II, 108).
Bu rivâyete göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) sarık sarmaya önem
vermiştir. Takkeyi de kapsamına alan kalensöveyi hem sarıklı hem de sarıksız
olarak kullandığı vaki olmuştur.
Bu ve benzeri rivâyetlerin bildirdiğine göre, hem namazda hem de
namazın dışında sünnet olanı, sarık sarmaktır. Yalnız takke veya benzeri
şeyleri kullanma alışkanlığı, müslüman olmayan milletlerden müslümanlara
geçmişse de, bugün takke bir nevi müslümanlara mal olmuştur. Yukarıda ifâde
edildiği gibi hac mevsiminde, dünyanın her tarafından gelen hacıların
ekseriyetinin bunu kullandıklarını görüyoruz. Önemli olanı, namazı kılmaktır.
Baş kısmı, erkekler için örtülü olması gereken avret yerinin dışındadır. Nitekim,
hac veya umreye gidenler, ihramda iken başlarını örtemezler, başlarının açık
olması gerekir. Bunun dışında takke kullanmak insana bir huşu ve huzur
veriyorsa, kullanılması,başaçık namaz kılmaktan daha iyidir. Yukarıda işâret
edildiği gibi, sarık kullanmanın sünnet olduğunu unutmamak gerekir.
Hz. Muhammed (s.a.v.)'in kalensöveyi kullandığı, çeşitli hadis
kaynaklarında geçmektedir. Takke de bu kalensövenin kapsamına girmektedir (Bak.
Buhârî, el-Amelu fi's-Sala, 1; Salat, 23; Tirmizî, Libâs, 10, 42;
Fedâilu'l-Cihâd, 14; Müslim, Cenâiz 13; Ebû Davud, Salat, 102, 173; Libâs, 22,
51).
TAMBUR,DU VE KEMENÇE GİBİ ÇALGI ALETLERININ HÜKMÜ NEDIR,BUNLARI
KULLANMAK DINEN CAİZ MİDİR?
İslam dinine göre düğün ve sünnet gibi sevinçli hallerde ihtila
–erkek kadın beraberliği- olmamak şartıyla oynamak, kaval ve kudum gibi aletler
kullanılarak sevinç izhar etmekte bir mahzur yoktur.Sevinmek fıtri bir şeydir.
İnsanoğlu sevincini gösterip, sıkıntılarını geriye ittiği bu tür zamanlara
ihtiyaç gösterir.
Resulüllah (sav) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadırlar:
"Helal ile haramı birbirinden ayıranşey kudum çalmaktadır" (Tirmizi).
İmam Rafii "El-Azız" adındaki kitabında şöyle diyor:
Kaval çalınıp çalınmayacağıyla ilgili iki görüş vardır. Bunlardan birisi
Bağaviye aittir ve kavalın haram olduğunu söyler, diğer de İmam Gazali'ye
aittir ki o da kaval çalınmanın helal olduğunu belirtir. Bu iki görüşten
Gazalinin ki daha doğrudur" (Kef el-Rüaa).
İbn Hacer ve Kurtubi gibi alimler ise, tambur ve kemençe gibi
fasık, ayyaş ve sefihlerin kullandığı çalgı aletlerini kullanmanın ve
dinlemenin icma ile haram olduğu görüşünü ileri sürüyorlar (Kef el-Rüaa).
Ebu İshak El-Şirazı de bu hususda şunları söylüyor: "Du ve
tambur gibi çalgıları çalmak haramdır." Peygamber (sav) şöyle buyuruyor:
"Allah Teala ümmetime içkiyi, kumarı ve darıdan yapılan içki ile davul ve
tamburu yasaklamıştır."
Resulüllah (sav) bir başka hadislerinde de şöyle buyurmaktadırlar:
"İçki içip davul ve çalgı aletlerini kullanmak yüzünden ümmetimin bir
kısmı mesholunacaktır."
Demek oluyor ki, insanın, şehvet ve arzularını tahrik etmeyen
aksine hüzün ve benzeri duygulara yol açan aletleri çalması ve dinlemesi
caizdir. Ancak yukarda da ifade ettiğimiz gibi insanın şehvet arzularını tahrik
eden ve müslümanı sefih ve ayyaşlara yaklaştıran ve daha çok bu tip insanlar
tarafından kullanılan alet ve çalgıları kullanmak haramdır. Bu konudaki delil
ise Resulüllah'ın bazı hadisleri ve icmaı ümmettir. Bu konuda alimler ittifak
halindedirler. İbn Hazm ve İbn Tahir'den başka bu görüşe muhalefet eden
olmamıştır. Bunların da sözlerine güvenilmez. İbn Hazm Zahiri ve ölçüsüzdür.
İbn Tahir ise yalancıdır.
Buna rağmen bugün bu tür yasaklara riayet edilmediği ve herkesin
evine girdiği görülmektedir.
TAVLA
Iki bölümlü tahta üzerinde, atılan zarlara göre pulları hareket
ettirilerek oynanan oyun ve bu oyunun oynandığı tahta.
Tavlanın Arapça'daki ismi "Nerd"dir. Tavla çok eski bir
oyundur. Arabların bunu Farslılardan aldığı söylenir. Buna delil olarak asıl
adının "Nerdeşîr" olduğu gösterilmektedir (Ibn Manzûr, Lisanü'l-Arab,
VI, 4392).
Tavlánın haramlığı bizzat Resulullah (s.a.s)'in hadisleriyle
sabittir:
1- Müslim, Ebû Davûd ve Ahmed b. Hanbel'in Büreyde b. Hasîb
(r.a)'den rivâyet ettikleri bir hadiste Resulullah (s.a.s) Tavla (Nerdeşir)
oynayan sanki elini domuz kanına bulaştırmış gibidir" buyurmuştur (Ibn
Hanbel, V, 370).
2- Muvatta, Ebû Davûd, Ibn Hanbel, Ibn Mâce, Hakim, Dârakutnî ve
Beyhakî'nin Ebû Musa el-Eş'arî (r.a)'den rivâyet ettikleri bir hadiste de,
"Kim tavla oynarsa Allah ve Resulune isyan etmiştir" buyurulmuştur
(Ebû Davûd, Edeb, 56; Ibn Mâce, Edeb, 43; Muvattâ, Rüya, 6).
Bu hadis-i şerifler ışığında tavlanın haram olduğu
anlaşılmaktadır. Tavla kumarın bir çeşididir ve kumarın haramlığında şüphe
yoktur. Çünkü Resulullah (s.a.s) "Kim arkadaşına; gel kumar oynayalım dese
(de oynamasa, bu sözüne kefaret olmak üzere) sadaka versin." buyurmuştur
(Buharî, Edeb, 74; Müslim, Eyman, 4; Ebû Davûd, Eyman, 3).
Kumar oynamaya sadece çağırmak bile, kefâret olarak sadaka vermeyi
gerektiren bir günahtır.
Bütün müdevven fıkıh ekolleri, Hanefi*, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelîler,
Imamıyye ve Zeydiyye, ayrıca Zahirîler tavlanın haram olduğunda ittifak
halindedirler.
imam Şevkânî, Ibn Muğaffel ile Ibn Müseyyeb'in tavla oynama,
kumara sebep kılınmadığı takdirde, ruhsat verdiklerini nakletmektedir (Şevkânî,
Neylü'l-Evtâr, VIII, 107). Ancak yukarıda geçen hadisler tavlanın haram
olduğuna kesinlikle delâlet etmektedir. Ister kumar niyetiyle oynansın, ister
başka niyetle oynansın. Çünkü "Tavla oynayan Allah ve Resulune asi
olmuştur" hadisi sarıh ve sahihtir. Allah ve Resulune asi olana
Cehennem'in gerekli olduğu da açıktır. Çünkü Cenab-ı Hak:
Kim Allah'a ve Resulune isyan ederse, içinde ebedi kalmak üzere,
ona Cehennem ateşine düşmek vardır" (el-Cin, 72/23) ve "Allah ve
Resulunün emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın çarpmasından,
yahut onlara acı bir azabın uğramasından sakınsınlar" (en-Nûr, 24/63)
buyurmaktadır.
Tavla ve benzeri oyunlarda sonuç şansa dayanmaktadır. Bu ise önce
mücâdeleye ve çekişmeye, sonra hırslanmaya, sonra da kin, düşmanlık ve fitneye
sebep olmaktadır.
Tavla genellikle, az bir miktar ile de olsa, kumar olarak
oynanmaktadır. Insanlar ona alışmakta, âdet edinmektedirler. Kazanmak hırsına
kapılan insan, bu hırsla rahatça yalan söyleyebilmektedir. Yalan yere yemin ise
kendi başına büyük günahlardandır. Oynadıkça hırslanan insan, oynadıkça
oynamakta, vaktin nasıl geçtiğini bilmemekte, dünyası âdeta oynadığı oyundan
ibaret olmaktadır. Böyle bir insanın gaflete dalacağı tabiidir. Gaflete dalan
insan ise haliyle hem Allah'ı anmayı, hem de namazı hatırına getirememektedir.
Tavlayı oynamak haram olduğu gibi, tavla aletinin alış-verişini
yapmak da haramdır (Muhammed Vefâ, Bey'u'l-A'yâni'l-Muharrame, 94-96)
TAVLA OYNAMAK CAİZ MİDİR?
Tavla oynamak cumhur-u ulemaya göre haramdır. Peygamber (sav):
"Tavla oynayan kimse sanki elini domuzun et ve kanı ile boyamış
gibidir" (Müsned Ahmed ve Ebu Davud) buyurmuştur.
TEDAVIDE ALKOL
1. Alkolün haricen kullanılması halinde durum ne olur? Gargarada,
enjektabi olarak ve dezenfektede kullanılabilir mi?
2. Içinde alkol olduğu terkibinde belirtilen ve belirtilmeyen
ilaçlara karşı tavrımız ne olmalıdır? Günümüzde kullanılan şurupların çoğunda
çözücü olarak alkol bulunmaktadır.
3. Imalınde alkol kullanılan fakat sonra uçan ilaçların hükmü
nedir (kapsül, tablet, draje).
4. Kullandığımız jelatin kapsüllerde domuz derisinden yararlanılıp
yararlanılmadığı kesin değil. Bu durumda ne yapmalıyız?
5. Hazım kolaylaştırıcı ilaçlarda, enzim preperatlarında domuz,
koyun ve sığırdan (pankreas ve midelerinden) faydalanılıyor. Kullanacağımız
ilacın domuz kaynaklı olduğunu bilemememiz halinde durum ne olur? Bunların
sentetikleri de mevcuttur. Mevcut olmadığı zaman durum değişir mi?
6. Içinde M.S.S.ni inhibe edici madde olan (codein,
autihistaminik) şurup ve tabletlerin kullanımı caiz midir? Alışkanlık
yapanlarının durumu nedir? Uyuşturucu, normal hareketi engelleyici codein,
öksürük şuruplarında teskin edici özellik gösterir.
7. Bütün bu tür ilaçların alım-satımı caiz midir?
Latince terimleri kullanmada yanlışlık yapmadı isem sorularınızı
böylece özetledim. Aslında sırf bu sorulara bakmak bile müslümanların günümüzde
hal-i pür-melâlini anlamaya yeter. Tıbba ve eczacılığa ait yazdıkları kitaplar
Batıda asırlarca ders kitabı olarak okutulan müslümanlar bu hallere düşmemeli
ve sağlıklarını dahi onların formüllerine teslim etmemeli idiler. Olan olmuş
noktasından hareket etme durumunda isek, mutlak olarak "ümit
kesmemekle" emrolunan mü'minler bu mesafeyi kapatmanın ve hiç olmazsa geleceklerini
bu zilletten kurtarmanın çabasında ve formül arayışında olmalı, ilacına da
(adına) kendi damgasını vurmanın yolunu bulmalıdırlar. Yıkılan Islâm binasının
yeniden inşasında tabiplere ve eczacılara düşen görev de bu olmalıdır. Yoksa
türbanından ya da sakalından bil-istifade, o kesimi müşteri edinip,
paracıklarından yararlanma imkânı aramak değil.
Sorularınızın cevabına geçmeden şunu da ilave edeyim. Sözünü
ettiğiniz ilaçlar, hangi hastalıklar için kullanılıyorsa o hastalık için yegane
ilaç olduklarından değil, bize göre haram olan maddeleri kullanmada bir sakınca
görmeyen kişi ve zihniyetlerce öne sürülüp, alternatifsiz sanıldıklarındandır.
Imdi Rasûlüllah Efendimiz; "tedavi olun, zira Allah hiç bir
hastalık yaratmamıştır ki, çaresini de yaratmış olmasın" diye
buyururlarken: "Şüphesiz Allah şifanızı size haram kıldığı şeylerde
yaratmamıştır"(Ebu Davud, Tib 11; Muvatta, Ayn 12) diye de buyurmuşlardır.
Târik b. Süveyd adlı sahabî ona şarabı (hamr) sordu da o da yasakladı. Târik,
"ama ilaç olarak kullanıyoruz" deyince de, "o deva değil
derttir"(Müslim, esribe 12; Ebu Davud, tib 11; Tirniizî, tib 8) buyurdular.
Buhari'nin naklettiğine göre Ibn Mes'ûd, "Allah ilacınızı size haram
kıldığı şeylerde yaratmamıştır"(Buharî, Esribe 15) demiş ve Rasûlüllah
(sav)'in "kim şarapta (hamr) tedavi ararsa Allah ona şifa vermesin!"
buyurduğunu zikretmiştir.
Bu hadis-i şerifler ışığında cumhûr (fıkıhçıların çoğunluğu) pis
ve haram şeylerle bu arada içki (hamr) ile (olağan durumlarda) tedavi
olunamayacağı görüşüne varmışlardır. Olağan durumlar alkol ya da başka pis
maddeler ihtiva eden ilaçların yerine başkası bulunabildiği, ya da bulunamasa
dahi hasta için hayatî bir durumun söz konusu olmadığı zamanlardır. Ama alkol
ihtiva eden ilaçların yerini tutacak başka ilacın olmadığı, hastanın da böyle
bir ilacı almadığı zaman hayatî tehlike geçirecegi mütehassis (nâzik) bir
müslüman doktor tarafından söyleniyorsa böyle ilaçların zaruret miktarı
alınacağını hemen hemen bütün fıkıhçılar kabul ederler.
Alkollü içkiler konusunda Hanefi Mezhebinin görüşleri çok farklı
ve detaylıdır: Seki (sarhoş edici alkol) ihtiva eden içkiler dörde ayrılır:
1. Hamr: Yaş üzüm suyunun çiğ olarak bekletilip keskinleşmesi ve
mayalanması (fermantasyon) ile köpük atması şeklinde elde edilir. Bu maddesiyle
(li-aynihi) kaba pisliktir. Sirkeleştirilmeksizin, ne gaye ile olursa olsun
yararlanılması haramdır, satışı caiz değildir. Dezenfekte ve saç bakımı gibi
şeylerde kullanılamaz. Kaynatılması ile istihale (kimyasal reaksiyon ile bir
başka maddeye dönüşme) oluşmuyorsa kaynatılarak da kullanılamaz. Mezhepte
mutemet görüşe göre tedavi gayesiyle de yararlanılamaz. Bunun Türkçedeki
karşılığı üzüm şarabıdır. Bu hükümlerde azı da, çoğu da eşittir.
2. Tilâ: Yaş üzüm suyundan üçte ikisi ya da daha azı
buharlaşıncaya kadar kaynatılıp, sonra da sarhoş edici hale gelen içkidir. Üçte
ikisinden azı gidecek kadar kaynamışsa
"bâzik", yarısı gidecek kadar kaynamışsa
"munassaf" adını alır. Bu ikisi ittifakla haramdır. Üçte ikisi
gidecek kadar kaynarsa "müselles" adını alırki, esas
"tilâ"da budur. Imam Muhammed'e göre haramdır diğerlerine göre
helâldir. Fetva Imam Muhammed'in görüşüne göredir. Dolayısı ile
"Tilâ"da "hamr" gibi pistir.
3. Şeker: Yaş hurma suyundan çiğ olarak yapılan ve keskinleşip
(mayalanıp) köpük atan içkidir.
4. Nakî: Kuru üzümden çiğ olarak elde edilen ve kabarıp köpük atan
sudur. Bu son ikisi haram olmakla beraber, pis oluşları Serahsî'ye göre
hafiftir. Ayrıca "hamr" dışında kalan üçü kabarıp keskinleşmedikçe
ittifakla helâl ve temizdirler.(Bu konuda daha geniş detay için bk. Ibn Abidîn,
VI/448 vd)Hanefi mezhebine (Imam Azam ve Ebu Yusuf'a) göre bu dört çeşit mayın
dışında kalan meşrubat helâl ve temizdir, alım-satımı caizdir. Buna göre bu
yöntemlerin dışında bir madde ve yolla elde edilen ispirto, kolonya, dezenfekte
de ve çözücü olarak şurup ve esanslarda kullanılan alkol türleri temizdir,
alınıp satılabilir. Ancak hangi maddeden olursa olsun, sarhoş edecek miktarı
ittifakla haramdır ve cumhura (fıkıhçı çoğunluğuna) ve Hanefî mezhebinde fetva
verilen Imam Muhammed'in görüşüne göre her çoğu sarhoş edenin azı da haramdır,
pistir, alım-satımı caiz değildir. Bazı fıkıhçılara göre de içki (sarhoş
ediciler) haram olmakla beraber pis değildirler, dezenfektede ve haricen
kullanılabilirler. Dolayısı ile Hanefî Mezhebi bu konuda "orta yol"
olmakla özellikle günümüz için uygulanabilecek bir kurtarıcıdır. Ama cumhurun
ve bu meyanda Imam Muhammed'in görüşünü gözardı edemeyeceğimize göre Hanefi
mezhebi dediğimiz Imam Azam ve Ebu Yusuf görüşünü ihtiyatla karşılamalı, sadece
ve geçici olarak tedavide ve dezenfektede kullanmalıdır. Bu söylenenler sıvı
meşrubat için geçerlidir. Banotu (benc) ve afyon gibi katı olanlar ise
müstahzar ilaç olarak mübah sayıldığından tedavi gayesiyle ve sarhoş etmeyecek
miktarda alınabilirler. Temiz olduklarından satılmaları da caizdir (bk. Ibn
Abidin, VI/455) (Allah'u a'lem).Haramlığında ve pis oluşunda ittifak edilen
hamr (şarap)ın tedavi maksadıyla kullanılmasına gelince, bir grup Belhli
Imamdan nakledildiğine göre, bakılır. Eğer fayda sağlayacağı kesin ise alması
helâl olur.(Fetâvây-i Hindiyye V/254-55; Kaşani de aynı şeyi söyler bk.I/61)
Çünkü insanın zaruret halinde haram olan şeyleri, zaruret miktarınca yemesi,
boğulmakta olanın, helâl sıvı bulamazsa boğazını açacak kadar içki (hamr)
içmesi caizdir.Imam Muhammed'e göre insan ve domuz dışındaki canlıların
kemiklerinden herhalükarda ilaç olarak yararlanılabilir. Bazılarına göre de eti
yenmeyen hayvanlar ancak şer'î usûlde boğazlanmaları, kemikleri de kuru olması
halinde onlardan ilaç yapılabilir.(agy.)Pis ve haram olduğunda ittifak edilen
"hamr" (şarap) zaruret olmadıkça tedavide kullanılamayacağı gibi, saç
parlatmada, gargarada ve şırınga olarak (enjektabl) da kullanılamaz.(Ibn Abidin
VI6449)Domuzdan vb. haram şeylerden maddeler ihtiva eden ilaçların terkibini
iyi bilmek gerekir. Eğer başkalaşım (istihale=kimyasal tepkime) varsa pisliği
gitmiş olacağından kullanılması haram olmaz. Istihale yoksa zaruret
bulunmadıkça ya da bazılarına göre kesin çare olduğu, alternatifi de
bulunmadığı adil mütehassısı tarafından söylenmedikçe kullanılması haram olur.
Fıkıh kitaplarımızda; hınzırın tuzlada kalıp tuzlaşması, gübrenin toprağa
karışıp topraklaşması, tezeğin yanıp kül olması, şarabın sirkeleşmesi, mis
ahusunun kanının misk olması, pis olan zeytinyağının sabun yapılması gibi
olgular istihaleye örnek olarak gösterilir.(bk. Tahtavî: Ayrıca bk. Mahluf
N6121,140; Kâdihan, NI/403; Ibn Kudâme, el Mugni, NI/605; Nemenkânî,
el-Fethurrahmânî, I/63; el-Hattâb, el-Mehel, N6206; Zuhaylî, el-Fikhu'1-Isâmî)
Ancak Ebu Yusuf istihaleyi bir temizlenme sebebi olarak görmez. Ama fetva onun
görüşüne göre değildir. Bu söylediklerimizle bütün sorularınızi bir ölçüde
cevapladığımızı sanıyoruz. Ancak mes'elenin ne kadar kompleks ve hassas olduğu
da ortada. Bu itibarla ilaç alanların mes'eleyi bilinçli olarak soruşturması,
ilaç yazanların da, alternatifi olmayan haram maddeli ilaçlara alternatif
bulma, olanların da alternatifini ve varsa sentetiğini kullanma konularında çok
titiz davranması gerekir.
TEĞANNININ HARAM OLDUĞUNU SÖYLEYENLERIN DELİLLERI
Bunlar şu ayetleri ve hadisleri delil olarak getirmektedirler:
a) Ayetler:
1- "İnsanlardan kimi vardır ki, bilgisizce (insanları)
Allah'ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence sözleri satın
alırlar. İşte onlara küçük düşürücü bir azab vardır" (Lokmân, 31/6).
Ebû's-Sahbâ, İbn Mes'ûd'a bu ayetteki "eğlence sözler"
den neyin kastedildiğini sorunca, "Şarkıdır" cevabını verdi.
Hasenü'l-Basrî de bunu "Şarkı ve çalgılardır" diye tefsir etti (İbn
Kesir, Tefsir, V, 377). İbn Mes'ud, Câbir b. Abdullah böyle tefsir etmişlerdir.
Ebü'l-Ferec İbnü'l-Cevzî bu tefsîri Hasen'den, İbn Cübeyr'den, Katâde'den ve
Nehaî'den nakleder, (Kurtubî, el-Câmi, XIV, 251).
2-"Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat;
atlıların ve yayalarınla onların üzerine yaygarayı bas; mallarda ve evlâtlarda
onlara ortak ol. Onlara (çeşitli) vaadler yap, gerçi şeytan onlara aldatmadan
başka bir şey vadetmez" (el-İsra, 17/64).
Ayetteki "ses"ten kasıt İbn Abbas ve Mücahid'e göre
şarkı, çalgı ve oyundur. Dakhâk'a göre, çalgı sesidir. Bazı müfessirler bu
manâyı almışlardır (Kurtubî, el-Câmî, 1, 288).
3- "Şimdi siz bu söze (Kur'an 'a) mı hayret ediyorsunuz ve
gülüyorsunuz da ağlamıyor musunuz Ve baş kaldırıyorsunuz?” (Necm, 52/59-61).
İkrime'nin İbn Abbas'tan nakline göre "Semed" Hemyer
lehçesinde şarkı manâsındadır. "Semmede lenâ" demek "Bize şarkı
söyledi" manâsına gelir. Kureyş kâfirleri, Kur'an-ı Kerim'in okunduğunu
duyunca, işitilmesin diye şarkı söyler ve oynarlardı (Kurtub, el-Câmî, XVII,
123).
b. Hadis-i Şerifler:
1- Abdurrahman b. Gunmü'l-Eş'arî'den: "Bana Ebû Malik
el-Eş'arî haber verdi; vallahi bana yalan söylemedi. Resulullah (s.a.s)'in
şöyle söylediğini işitmiş: "Ümmetimden bir takım kimseler türeyecek;
zinayı, ipekli giyinmeyi, şarabı ve çalgıyı (şarkıyı) helâl sayacaklar."
Kurtubî'nin Cevherî'den naklinde, "Sabahleyin onlara çengiler
akşamleyin şarkı ve çalgılar uğrayacak" şeklindedir (İbn Hacer,
Fethu'l-Bârî, XII, 154-155).
2- Ebû Malik el-Eş'arî'den: Resulullah (s.a.s)'in şöyle
buyurduğunu işitmiştir:
"Ümmetimden bir takım kimseler şarabı içecek ve onu kendi
isminden başka bir isimle anacaklar. Başları ucunda çalgılar çalınacak,
çengiler oynayacak. Allah onları yere batıracak ve onlardan bazılarını maymun
ve domuza çevirecek.”
Bu hadisi İbn Mâce ve İbn Hibban da Sahih'inde rivâyet etmiştir.
(Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, III, 263).
3- Ali b. Ebi Talib (r.a)'den: Resulullah (s.a.s) şöyle
buyurmuştur: "Ümmetim on hasreti işlediği zaman onların başına belâ
çöker". "Onlar nedir, ey Allah'ın Resulu?" diye soruldu:
"Ganimet bazılarının çıkarına kullanıldığı, emanete riayet edilmediği,
zekât yük sayıldığı, ilim tahsili dinden başka bir gaye için yapıldığı, kişi
karısına itaat edip annesine asî olduğu, dostunu kendisine yaklaştırıp babasını
uzaklaştırdığı, mescitlerde gürültüler baş gösterdiği, fasık adamın kabilenin
başına geçtiği, en rezillerinin kabilesine lider olduğu, şarkıcı kadınlar ve
çalgı aletleri türediği, şaraplar içildiği ve bu ümmetin sonra gelenleri önce
önce gelenlerini lânetlediği vakit; işte o zaman kızıl rüzgârı, depremi, yere
batırılmayı, insanların şeklinin değiştirilmesini, taş yağmasını ve ipi kesilen
eskimiş bir kolyenin tanelerinin birbiri ardınca gitmesi gibi birbirini
takibeden alâmetleri beklesinler" buyurdu (Tirmizî, Fiten, 31).
Tirmizî, "Bu garib bir hadistir. Ali b. Ebi Talib'den bu
vecihten başka şekilde rivâyet edilmemiştir." Dârekutnî, "Batıl
Hadistir"; Zehebî de "Münkerdir" demişlerdir.
4- Câbir b. Abdullah (r.a)'den: "Resulullah (s.a.s) şöyle
buyurmuştur: "İlk bağırıp çağırarak ağıt yapan ve ilk şarkı söyleyen
iblistir."
Hafız Irakî, "Bunun Câbir hadisi olarak aslını
bulamadım" demiştir. Firdevs yazarı Ali b. Ebi Talib'in hadisi olarak
zikretmiş, oğlu ise Müsned'inde onu rivâyet etmiştir (Gazal, İhyau Ulûmi'd-Din,
II, 251).
5- Ebû Ümâme'den: "Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"Kişi şarkı söyleyerek sesini yükseltince Allah onun omuzundan iki şeytan
gönderir. Topuklarıyla onun göğsüne vururlar. Buna susuncaya kadar devam
ederler."
Hafız Irakî bunun zayıf bir hadis olduğunu söylemiştir (Gazalî,
İhyau Ulûmi'd-Din, II, 251).
6- Ebû Ümâme'den: "Resulullah (s.a.s) şarkıcı kadınların
satışını, onlar hakkındaki ticareti ve onlara şarkı öğretilmesini
yasakladı" ve: "Onların parası haramdır" buyurdu. Bu ve buna
benzer hususlar hakkında, "İnsanlardan kimi var ki bilgisizce (insanları)
Allah'ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence sözleri satın
alırlar" (Lokman, 31/6) ayet-i kerimesi nazil oldu.
Bunu Ahmed b. Hanbel, Tirmizî ve İbn Mâce rivâyet etmişler, sadece
Tirmizî garib hadîs olduğunu söylemiştir (Askalanî, Fethu'l-Bârı, XIII, 335).
7- Ukbe b. Âmir (r.a)'den: "Resulullah (s.a.s) "Kişinin
oynadığı her şey batıldır. Ancak atını terbiye etmesi, yayı ile ok atması ve
karısıyla oynaşması müstesnâ" buyurmuştur.
Bu hadisi sünen sahibleri rivâyet etmişlerdir. Bu hadisin muzdarib
olduğunu söyleyenler olmuştur.
8- İmam Ahmed b. Hanbel, Resulullah (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu
rivâyet eder: "Allah beni alemlere rahmet ve hidayet vesilesi olarak
gönderdi ve bana çalgıları şarkıları, şarapları ve cahiliyyetle tapılan putları
yok etmemi emretti."
İbn Hazım bu hadisin zayıf olduğunu söylemiştir (Şevkânî,
Neylü'l-Evtâr, VII, 262).
Hz. Ali'den rivâyet edilen bir hadiste ise Resulullah (s.a.s)'in
"çalgıları kırmak için görevlendirildim" buyurduğu bildirilir ki bu
hadisin ravileri arasında Müşa b. Umeyr olduğu için metrûk sayılmıştır.
9- Abdullah b. Mes'ûd (r.a)'den: "Suyun nebatları
(yeşerttiği) gibi, şarkı da kalbte münâfıklığı yeşertir."
Bu hadisin merfû olduğu söylenmişse de Beyhakî hem merfû hem de
mevkûf olarak rivâyet etmiştir. Ayrıca hadisi Ebû Davûd da rivâyet etmiştir.
Hafız Irakî bu hadisin merfu kabul edilmesinin doğru olmadığını
söyler. (Gazalî, İhyau Ulûmi'd-Dîn, II, 252).
10- Ebû Davûd'un Sünen'inde Nâfi'den rivâyet ettiğine göre
Abdullah b. Ömer bir çalgı sesi işitti. Parmaklarını kulaklarına tıkadı ve
yoldan uzaklaştı. Bana da, "Ey Nâfi, bir ses işitiyor musun?" dedi.
Ben; "Hayır" deyince parmaklarını kulaklarından çekerek,
"Resulullah (s.a.s) ile beraberdim. Bu ses gibi bir ses işitti ve benim
yaptığım gibi yaptı" dedi.
Ebû Davûd bunun münker bir hadis olduğunu söylemiştir (Ebû Davûd,
Edeb, 52).
11- Deylemî Hz. Enes (r.a)'den merfû olarak şu hadisi rivâyet
eder: "Suyun otu yeşerttiği gibi, şarkı ve oyun da kalpte nifakı yeşertir.
"
"Şarkı zinânın efsûnudur." sözünün hadis değil
(Aliyyü'l-Karî Mevzuat isimli eserinde) bunun Fudayl'ın sözü olduğunu söyler.
İmam Nevevî, "Allah şarkıcıya da, kendi için şarkı söyleyene
de lânet etsin” sözü hakkında "sahih değildir" demiştir. İmam Sahavî,
Zerkeşî ve Suyûtî de İmam Nevevî'yi takibetmişlerdir (Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, II,
106).
12- Abdullah b. Ömer (r. anhüma)'dan: Resulullah (s.a.s) şöyle
buyurmuştur: "Muhakkak Allah şarabı, kumarı, darbukayı, tanbur ve udu
haram kılmıştır. Her sarhoşluk veren şey de haramdır."
Şevkânî'nin nakline göre, hadisin senedindeki Veld b. Abde
mechûldür. (Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII, 260).
Teğanninin haramlığı hakkında mezheblerin de ulemanın görüşü
1- Hanefilere göre haram olan teğanni fuhşiyat ve günahı ihtiva
edendir. Nitekim İbn Abidin Haşiye'sinde şöyle der: "Haram olan teğannî
helâl olmayan lâfızlarla söylenendir. Erkeklerin tasviri, kadınların tasviri,
şaraba teşvik edip onu vasfetmek, meyhaneler, Müslümanı hicvetmek... bunlar
haram teğanni gurubuna girer" (İbn Abidin, Hâşiye, V, 305).
Cumhuru ulema, bu nitelikleri taşıyan teğanninin haram olduğu
kanaatine varmışlardır. Harama götürmediği ve şer'i bir vacibi iptal etmediği
takdirde eğlence ve oyunun haram olmadığına da karar vermişlerdir (Cezîr;
el-Fıkhu ale'l-Mezâhibi'l-Erbea, II, 43-44).
2- Hanbeli alimlerinden bir kısmı, İbnü'l-Hanefiyye'nin Hac
suresinin 3. ayeti hakkındaki rivâyeti ile, İbn Abbas'la İbn Mes'ûd'un Lokman
suresi 6. ayetinde geçen "Lehvü'l-Hadisi" teğannî olarak tefsir
etmelerini delil alarak haram olduğu kanaatine varmışlardır (İbn Kudâme,
el-Muğnî, XII 142).
İbn Kayyim el-Cevziyye konuyu enine boyuna tartışarak teğannînin
mutlak olarak haram olduğunu isbata çalışır (İbn Kayyim, İğasetü'l-Lehfân, I,
238).
İbn Kayyim teğannînin haram olduğuna dair iddiasını şu üç kaide
üzerine bina eder:
Birinci Kaide: Zevk, hal ve vecd şeriatın hükmüne mahkûmdur.
Bunları hakim yapan, sapar ve fesada uğrar. Dine ait olarak Allah'ın muradına
muhalif olan her şey kulun haz ve şehvetidir. Bu ister mal, ister riyaset,
ister şekil, ister hal, ister zevk ve vecd olsun aynıdır (İbn Kayyim,
Medâricü's-Sâlikîn, I, 238).
İkinci Kaide: Fiillerden bir fiilin, hallerden bir halin veya
zevklerden bir zevkin hükmüne sahih mi, yoksa fasid mi, hak mı, yoksa batıl mı
diye ihtilâf olursa, Allah katında ve O'nun mümin kulları katında makbûl olan
delile dönmek vacip olur. Kim ilmini, sülûkünü ve amelini bu temel üzerine bina
etmezse, dinden hiçbir şey üzerinde değildir (İbn Kayyim, Medâricü's-Sâlikın,
I, 496).
Üçüncü Kaide: Bir şeyin hükmünün mubah mı, haram mı olduğu sâlik
tarafından bilinemezse, onun fesada uğrattığı şeye, onun semeresine ve gayesine
baksın. Eğer o şey apaçık bir fesadı içeriyorsa, Şeriat sahibinin onu emretmesi
veya mübah kılması muhaldır. Hem de onun haram olduğu onun Şeriat vasıtasıyla
biliniyorsa. Teğannî ise, İbn Mes'ûd (r.a)'in dediği gibi, "Zinanın
efsûnudur" (İbn Kayyim, Medâric, I, 498).
İmam Kurtubi tefsirinde, teğanninin mekruhluğu, ondan men ve onu
dinlemek konularıyla ilgili bazı hadisleri zikrettikten sonra şöyle der:
"Bu ve diğer hadisler sebebiyle ulema teğanninin haram olduğunu
söylemişlerdir. Bu onun yayanların adet edindiği teğannidir. bu teğanniler
nefisleri tahrik eder, arzuları tatmine teşvik eder. Sükûnet halindekini
harekete getiren, gizliyi açığa çıkaran lâübaliliğe götürür. Bu çeşit şiirde
olursa, kadının anılması ve güzelliğinin vasfedilmesinde şarabın anılmasında ve
haramlığında ihtilâf olmayan muharrematın zikrinde ateşi tutuşturur. Çünkü bu
ittifakla kötülenmiş olan teğanni ve eğlencedir." (Kurtubî, el-Câmî, XVI,
54).
İzzü'd-Dîn b. Abdü's-Selâm da şöyle der: "Haram şarkıları
dinlemek, alemlerin Rabbine karşı cüretkâr cahillerin yanlışlarındandır.
Onların zanettiği gibi bu Allah'a yakınlık vesilesi olsaydı, peygamberler onu
yapmayı ve ümmetine öğretmeyi ihmal etmezlerdi. Bu ne peygamberlerin birinden,
ne de evliyanın büyüklerinden nakledilmemiştir. Gökten indirilen kitablardan
hiçbirisi de buna işaret etmemiştir. Cenabı Hak şöyle buyurmuştur: "Bu gün
size dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve size din olarak
İslâm'dan hoşnut oldum” (el-Mâide, 5/3).
Çalgı aletleriyle oynanan oyunları dinlemek dinden olsaydı,
Resulullah (s.a.s) bunu açıklardı. Halbuki o şöyle buyurmuştur: Nefsim
kudretinin elinde olan Allah'a yemin olsun ki, sizi Cehenneme yaklaştıran ve
Cennetten uzaklaştıran hiçbir şey bırakmadım ki size onu yasaklamamış
olayım" (İzzü'd-Dîn b. Abdü's-Selâm, Kavaidü'l-Ahkâm fi Mesalihil'l-Enâm,
I, 216).
Abdurrahman İbnü'l-Cevzî de buna yakın bir ifadeyle şöyle der:
"Teğannî insan tabiatını tahrik eden, şehevî duyguları ayaklandıran ve onu
normal durumundan çıkaran şarap ve benzeri şeyleri güzel gösterecek bir
ifadeyle sahip olursa bu haram olan teğannidir. Bilhassa şer'en yasaklanan
çalgı aletleriyle birlikte olursa..." (İbnü'l-Cevzî, Telbîsü İblîs, 253).
Bütün bunlardan çıkarılacak netice şudur:
1- Teğanni'nin konusu İslâm akide, edeb ve öğretisine aykırı
olmamalıdır.
2- Harama ve vakit israfına sebep olmamalıdır.
3- Başka bir haramla birlikte olmamalıdır. Meselâ, şarap
meclislerinde, kadın ve erkek karışık meclişlerde okunmamalıdır (Kardavî,
el-Halâl ve'l-Harâm, 84)
Teğanni'nin kadın tarafından yapılması ittifakla haramdır. Çünkü
kadının sesi avrettir. Yabancı erkeklerin de onu dinlemesi haramdır. Zevcinin
dinlemesi caizdir.
Kadının şarkı söyleyen başka bir kadını dinlemesinde bir sakınca
yoktur, ancak İslâm'ın çizdiği sınırları çiğnememek şartıyla. Nitekim Hz. Âişe
evinde şarkı söyleyen iki cariyeyi dinlemiştir.
Teğanniyi kazanç vesilesi yapmak İslâm'a aykırıdır. Zira ne
mütekaddiminden, ne de müteahhirinden teğanniyi sanat edinip, ondan kazanç
sağlayan bilinmemektedir. Meşrû kazanca teşvik eden hadis-i şeriflerin ışığında
fukaha şarkıcının kazancını haram kabul etmişlerdir.
İmam Kurtubî şöyle der: "Haram olduğuna icma edilen kazançlar
şunlardır: Faiz, zina ücreti, rüşvet, ağıt yakmak, şarkı söylemek, hainlik
yapmak, gayptan ve göklerden haber vermek üzere alınan ücret, çalgı çalmak,
oynamak ve bütün bâtıl yollarla alınan ücret" (Kurtubî, el-Cami li
Ahkâmi'l-Kur'ân, II, 3).
TESETTÜR VE ÜNIVERSITE ÖĞRENIMI
Bir bayan tesettürlü olarak üniversitelerde okuyabilir mi?
Mahremiyet konusunda kadın için haram olan şey; yabancı bir
erkekle halvet halinde bulunması (kapalı bir yerde başbaşa kalmaları), en
müsamahalı Hanefi görüşüne göre eli ve yüzü dışında kalan yerlerini açması
(Cumhura göre eli ve yüzünü açması da haramdır), sesini cinsel duygular
uyandıracak biçimde inceltmesi, yani kadınsı kadınsı konuşması (Azhâb 32)
süsünü teşhir etmesi, erkeğin avret yerlerine bakması, yüzüne şehvetle bakması
(Nûr 31), dokunması gibi şeylerdir. Bunların hiçbirisinin olmadığı bir yer, üniversite
de olsa kadın orada bulunabilir, okuyabilir. Işin en statik yönü budur. Ancak
eğitim için de olsa, karma (muhtelit) bir ortamda bunlardan en az birisinin
bulunmaması, hemen hemen imkânsiz gibi olduğundan, âlimlerimiz karma eğitime
pek cevaz vermemişlerdir. Ne var ki, Türkiye şartlarında mahzurları göz önünde
bulundurarak tesettürlü olması halinde bile kızları Üniversitede okutmamak,
onları bu mahzurlardan kurtarmak anlamına gelmez. Çünkü toplumumuzda onun
bulunabileceği diğer yerler de Üniversitelerimizden pek farklı değil. Kur'ân
kurslarında dahi erkek hocalar ders vermekte. Sokakların hali belli, televizyon
sayesinde evlerin durumu açık. Demek ki, önce ortamın Islâmî olmadığı
görülmeli, işin takvâdan ziyade fetvâya baktığı bilinmelidir. Buna göre mesele
genel bir fetvâ meselesi değil, fertlerin durumuna göre değişen özel bir fetvâ
meselesidir. Takvâ ortamı gelince mesele yeniden gözden geçirilir.
TIRAŞ
Saç, sakal ve bıyığın fazlasının kısaltılması, kasıkta ve koltuk
altında bulunan kılların gidermesi. Islâm, temizlik üzerine kurulmuş bir
dindir. Hatta iman ve ibadetin temel esaslarından birini temizlik teşkil eder.
Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadisinde, "Temizlik imanın yarısıdır"
buyurmuştur (ed-Dârimî, Sünen, I, 167). Islâm dini Müslümanların maddî ve
manevî alanda temizliğe dikkat etmeleri için onlara yol göstermiştir. Islâm,
insanları hayatın her sahasında yükseltir, melekler derecesinde temiz bir hayata
ulaştırır, ruhları en üstün duygularla aydınlatır. Vücud ve ruh sağlığında
temizliğin büyük bir yeri vardır.
Islâm'da daima temizlik dış ve iç diye iki yönlü olarak açıklanır.
Dış temizlik, bir kısım ibadetlerin şartı, başlangıcı ve anahtarı durumundadır.
Buna ilişkin olarak Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Namazın
anahtarı taharettir" (Ebû Dâvud, Sünen, Tahâre, 49; Dârimî, Sünen, I,
175). Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre öngörülen temizlik yerine
getirilmedikçe emredilen ibadet görevini yapmak ve Allah'ın manevi huzuruna
girmek mümkün olamaz. Islâm bilginlerince temizlik, sağlığı koruyan sebeplerden
biri ve rızkın artmasına neden olarak kabul edilmektedir (Bilmen, Büyük Islâm
Ilmihali, 41-42).
Bu esaslardan hareket ederek maddî ve bedenî temizliklerden birini
oluşturan kasık tıraşının anlaşılması kolaylaşır. Sevkânî (ö. 1250/1834), Ebû
Hureyre (r.a) yoluyla nakledilen; "Beş şey fıtrattandır: Kasık tıraşı,
sünnet olmak, bıyık kesmek, koltuk altı kıllarını yolmak ve tırnakları
kesmek" hadisiyle ilgili olmak üzere şu görüşlere yer vermektedir:
"Bu anlatılanlar yapıldığında faili, Allah'ın insanları yarattığı fıtratla
nitelenmiş olur. Yüce Allah, kullarını en olgun sıfatlarda ve en güzel
şekillerde olmaları için bunlara teşvik etmiş ve bunları onlar için tercih
etmiştir". Beydâvî ise şöyle demektedir: "Fıtratla ilgili bu
özellikler peygamberin seçtikleri ve dinlerin üzerinde ittifak ettikleri eski
sünnetler olup, sanki bunlar dinlerin özünde mevcut olan yaratılışla ilgili bir
emirdir."
Konuyla ilgili bir başka hadiste hadisin râvisi olan Enes b. Mâlik
(r.a) "Bize bıyıkları kesme, tırnakları kesme, koltuk altı kıllarını yolma
ve kasık tıraşı yapma hususunda kırk günden daha fazla geciktirmeme müddet
olarak tayın edildi" demiştir (es-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 1, 123 vd.; Şâh
Veliyyullah b. Abdirrahım ed-Dehlev, Huccetullahi'l-Bâliğa, I, 182 vd.; Ibn
Mâce, Sünen, Tahâre, 1, 107 vd.).
Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "On şey
fıtrattandır: Bıyıkları kesmek, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, burna su
çekmek, tırnakları kesmek, parmak mağsallarını hilallemek, koltuk altındaki
kılları yolmak, kasık tıraşı yapmak, abdest bozduktan sonra su vb. ile temizlik
yapmak ve abdest alırken suyu ağızda çalkalamaktır" (Ebû Dâvud, Sünen,
Tahâre, 1, 44-45; Buhârî, Libas, VII, 56).
Hattâbî, (ö. 388/998) bu hadiste işaret edilen hususlar hakkında
şu açıklamayı yapmıştır: Hadiste geçen "fıtrat" kelimesini Islâm
bilginleri sünnetle tefsir etmişlerdir. Bunun yorumu, şüphesiz bu hasletler
kendilerine Kur'an'da: "Işte bu Peygamberler Allah'ın hidayete eriştirdiği
kimselerdir. Sen de onların gittiği yoldan yürü" (el-En'âm, 6/90) diye
işaret edilen Peygamberlerin sünnetlerindendir. Bunlarla ilk emredilen Hz.
Ibrâhîm (a.s) olmuştur. Yine bu konuya şu ayette temas edildiğini görüyoruz:
"Şunu da hatırlayın ki, bir zaman Rabbi Ibrahim'i bir takım kelimelerle
(emirlerle) imtihan edip de, bunları tamamen yerine getirince: "Ben seni
bütün insanlara imam yapacağım" buyurdu" (el-Bakara, 2/124).
Abdullah b. Abbas (r.a) demiştir ki: Allah on hasletle Hz.
Ibrahim'e emretti ve onları saydı. Bunları işlediği zaman, Allah şöyle buyurdu:
"Ben seni, sana uymaları ve senin sünnetinle amel etmeleri için bütün
insanlara imam yapacağım." Özellikle bu ümmet (Müslümanlar) Hz. Ibrahim'e
tâbi olmakla emrolunmuştur. Bu husus Kur'an'da şöyle ifade edilmektedir:
"Sonra da sana, muvahhid (Allah'ın birliğine inanan) bir Müslüman olarak
Ibrahim'in dinine uymanı vahyettik" (en-Nahl, 16/123). Buna dair Islâm
bilginleri şöyle demiştir: Bu sayılan on haslet Hz. Ibrahim'e farz idi, bize
ise sünnettir (Ebû Davud, Sünen (dipnot), Tahâre, 1, 44-45).
TIRAŞTAN SONRA KOLANYA
Traştan sonra kolonya kullanıyoruz, caiz midir? Bize traştan sonra
gönül rahatlığı ile kullanabileceğimiz bir krem ismi verebilir misiniz?
Sadece Hanefi Mezhebindeki bazı imamlara göre kolonya
kullanabilirsiniz. Belki daha önce "traş olabilir miyiz?" diye sormak
gerekirdi. Fakat cumhura (fıkıhçı çoğunluğuna) uyarak kolonya kullanmayanlar
her halde daha ihtiyatlı davranmış olurlar. Krem konusuna gelince, şu anda
terkibini kesin bildiğim bir krem olmadığından bir şey söyleyemeyeceğim.
TIRNAK (KESMEK)
El ve ayak parmaklarının uçlarında bulunan, parmakları dış
etkilerden koruyan boynuzsu maddeler olan tırnaklar zamanla uzar. Uzayan
kısımların kesilmesi fıtratın (insan yapısının) gereği olan sünnetlerdendir.
Hz. Peygamber fıtrattan olan beş temizlikten birinin de tırnakların kesilmesi
olduğunu belirtmiştir. Tırnaklar uzayınca etle tırnak arasına pis, mikroplu
şeyler girer. Bilhassa el parmakları vücudun hemen her yerine, özellikle yemek
yerken ağza değeceğinden, buralara mikropları bulaştırır. Koruyucu hekimlik
açısından da tırnakların kesilmesi çok önemlidir. Abdest ve gusül esnasında
suyun tırnak altlarına (uzayan kısmın altına) ulaşması şarttır. Pislik dolu
olduğu için buralara su ulaşmazsa temizlik olmaz. Güzellik niyetiyle, temiz
tutulsa da tırnak uzatmak yanlıştır, sünnete aykırıdır.
Tırnak kesmek sadece, Hac veya Umre ihramı süresince yasaktır.
Bunun dışında her zaman kesilebilir. Halk arasında bazı gün ve zamanlarda,
meselâ geceleyin tırnak kesilmez şeklinde yanlış bir inanç vardır. Elektriğin
olmadığı zamanlarda, kesilen tırnağın nereye sıçradığının görülemediği
düşüncesinden kaynaklanan bu kanaat, böyle durumlar için geçerli olabilir.
Fakat bugün, elektriğin aydınlattığı ortamlarda gece tırnak kesmenin hiç bir
sakıncası yoktur. Kesilen tırnaklar gelişi güzel bir şekilde bırakılmamalı,
uygun bir şekilde ortadan kaldırılmalı, yok edilmelidir.
TIRNAK KESME EDEBI
El ve ayak tırnakları beraberce kesilebilir mi? Bunun için belirli
bir gün var mıdır?
Kesilebilir. Tırnak kesmenin belirli bir günü yoktur. Gerektiği
her an (yani uzayınca) kesilebilir. Önce ellerinkini, sonra ayaklarınkini
kesmek, ellere sağ elin işaret parmağından başlayıp, eller avuç içleri
birbirine gelecek şekilde birbirine yapıştırıldığında parmakların oluşturduğu
daireyi sağa doğru giderek tamamlamak, sonra sağ ayağın küçük parmağından
başlayıp sol ayağın küçük parmağında bitirmek müstehap görülmüştür. (6 Hattâb
es-Sübkî, el-Menhel I/189) Gazalî'nin söyledigi budur. Bu konuda görüşler
vardır. Efdal olan, tırnakların haftada bir kesilmesidir. Onbeş güne kadar
bırakmasında da bir mahzur yoktur. Kırk günü aşması ise, harama yakın
(tahrîmen) mekruhtur. Ama tırnakları çok uzayıp,sınırı aşmayacaksa, bekleyip
cuma günü kesmek (özellikle camiye gidecek erkekler için) müstehaptır. Bu
konuda Fetâvây-i Kâdihân'da şöyle denir: "Bir adam tırnak kesmek ya da saç
traşı olmak için, cuma gününü belirlese; başka günlerde de bunun câiz olduğunu
kabul etmekle beraber, cumaya kadar beklemesi tırnak kesmeyi çok geciktirmiş
olsa, bu mekruh olur. Çünkü tırnakları uzun olanın rızkı kıt olur. Eğer çok
geciktirmiş olmayacaksa ve cumayı hadîsin tavsiyesine uymak için bekliyorsa bu
müstehaptır. Çünkü Aişe Validemizden nakledildiğine göre, Rasûllullah
Efendimiz: "Kim cuma günü tırnaklarını keserse, Allah onun öbür cumaya
kadar ve üç gün daha fazla belâlardan korur" (7 Kidihân (Hindiyye
kenarında) NI/411; Hindiyye V/358 Benzer hadisler için bk. el-Hindî,
Kenzu'I-ummâl VI/656 659; Tırnak kesmenin uygun zamanı olarak perşembeyi
gösteren bir hadis vardır. Ancak bu, Deylemî'den başka hadis kaynaklarında
zikredilmemektedir. Bk. Hindî, Kenz. VI/17256,17384
TIRNAK VE TRAŞ BIRAKMA :
Allah (c.c.) fıtratı değiştirmeyi şeytana oyuncak olma diye
nitelerken, Peygamberimiz de fıtratı değiştirenlere lânet eder ve uzayan
tırnakların kesilmesini, koltuk altı ve kasıklarda biten kılların yolma yada
traşla giderilmesini, hâttâ erkeklerin sünnet olmasını, sakal ve bıyık
bırakmasını da fıtrattan, yani Allah'ın seçip begendigi yaratılıştan gösterir.
(Müslim, taharet 56; Ebû Dâvûd, tahâret 29; Tirmizî, edep 74.) Buna göre
tırnaklarını uzatanlar, koltuk altı ve kasık tüylerini temizlemeyenler de Allah'ın
yaratışını değiştiren şeytan maskaralarıdırlar. Bu tür tırnakların yaratılışı
bozduğunun en güzel delili, bunların elin fonksiyonlarına büyük ölçüde engel
olmalarıdır. Başkalarına çekici, aksine ilgilenilebilir görünmek için,
kendilerine işkence eden zavallı biçâreler, bu davranışlarıyla ellerini âdetâ
çolak edip, ayaklarına ceviz,kabugu geçiren kedi durumuna düşerler.
Dini görev ve ibâdetlere engel olacak tarzda süslenmeyecektir:
Tırnak ojelerini ve altına su geçirmeyecek derecede hacimli rujları buna örnek
gösterebiliriz. Çünkü bunlar İslam'ın temizlik emrinin yerine getirilmesine
engeldirler. Altlarına su geçirmediklerinden abdest ve yıkanma ibâdetleri
istenilen şekilde yapılamaz. Vücudun ve abdest organlarının su değmeyen
yerlerininin kalması, abdestin ve yıkanmanın kabul edilen nitelikte olmamasına
sebeptir.
Kadının süslenmesi cinselliğini artıracağı, cinselliğinden de
sadece kocası yararlanabileceği için, süslerini mahremi olmayanlara
göstermeyecektir. Çünkü Allah "teberrüc"ü yasaklamıştır. (Ahzâb (33)
33.) (Teberrüc'ün ne olduğu yerinde açıklanmıştır.) Kadının boyama ve kokulanma
anlamındaki süsünü dayısı, amcası ve yegeni gibi mahremlerine göstermesi.
fitnenin bulunmaması şartına bağlıdır. Normal hallerde gösterebilir.
TIRNAKLARINI OJE İLE BOYAYAN BİR KADININ DURUMU NASILDIR. YANİ
ABDESTİ VEYA GUSLÜ SAHİH MİDİR, GÜNAHKAR OLUR MU?
Tırnakları oje ile boyanmak haddi zatında haram değildir. Ancak
oje tırnak üzerine bir tabaka meydana getirdiğinden abdest ve guslün sıhhatine
manidir. Bunun için abdest almak, cünup veya hayızdan yıkanmak isteyen ojeli
kadın mutlaka ojesini kazımak zorundadır. Aksi takdirde abdesti veya güslü
sahih olmadığından namazı batıldır. Yalnız hayız halinde bulunan bir kadın
hayızın sonuna kadar tırnaklarını ojeli bulundurabilir. Aynı zamanda bir kadın
abdest aldıktan sonra yine tırnaklarını oje ile boyayıp ikinci defa abdest
almaya muhtaç oluncaya kadar ojesini bırakabılir. Abdest almak istediğinde
kazımak zorundadır.
TIRNAKLARIMIZIN ALTINDA KİR TOPLANIYOR, ABDEST ALDIĞIMIZ VEYA
YIKANDIĞIMIZ HALDE YİNE KİR YERİNDE KALIYOR. BU DURUMDA ABDEST VE GUSÜLÜMÜZ
SAHİH MİDİR?
Tırnakları kesmek sünnettir diyen olduğu gibi vaciptir diyen de
olmuştur. Hanefi alimlerinin kaydettiklerine göre tırnak ve bıyık gibi bedende
kesilmesi matlup olan şeyleri kırk günden fazla bırakmak caiz değildir. Böyle
bir müddet ihmal eden kimse cezaya müstehak olur. Şafii alimlerinin görüşlerine
göre de tırnak ve benzeri şeyleri kesmek sünnettir, vacip değildir.
Kesilmesi ister vacip ister sünnet olsun, altında kir ve toprağın
bulunması abdestin sıhhatine mani değildir. Yalnız hamur, mum ve benzeri bir
şey olursa manidir. Peygamber (sav) tırnakların kesilmesini emreder, ama
namazın iadesini emretmezdi. Tırnakların altındaki kir abdestin sıhhatine mani
olsaydı mutlaka o halde kılınan namazın iadesini emredecekti.
Kurret el-Ayn kitabının ifade ettiğine göre ter veya bedenden
doğan bir şey kılları üzerine veya vücudun herhangi bir yerine yapışıp kalırsa,
abdest ve gusül de zail olmazsa bedenden bir cüz gibi sayılır. Gusle mani
değildir. Ama vücuttan doğan değil, toz ve toprak gibi bir şey birikirse mani
olur.
BAZI KİMSELER SPOR YAPIP TOP ILE OYNAMAK CAİZ DEĞİLDİR, DİYORLAR.
ÇÜNKÜ HZ. HÜSEYİN (RA) ŞEHİD OLDUKTAN SONRA BAŞI KESİLİP TOP GİBİ ONUNLA
OYNANMIŞTIR. BU HUSUSTA İSLAM'IN GÖRÜŞÜ NEDİR?
İslam dini, oyunların bir kısmını helal, bir kısmını haram
kılmıştır. Şayet bir oyunun özel ve genel zararı varsa haramdır. Yoksa faydalı
veya zararsız ise helaldır. Hatta Peygamber (sav) elli yaşının üstünde olduğu
halde Hz. Aişe (ra) ile koşmak hususunda yarışta bulunmuş ve hz. Aişe'yi geride
bırakmıştır. Hem de güreşte ün salan Rükane ile güreş tutup üç defa onu
yıkmıştır (Ebu Davud).
Hz. Hüseyin'in başıyla top gibi oynandığına dair hiç bir şeye
rastlanmamıştır. Faraza başı kesildikten sonra sağa veya sola atılmış ise top
ile oynamanın haram olmasına sebep olmaz. Çünkü top oynamakla hiç bir
münasebeti yoktur. Ancak top oynamak namazın terkine vesile olursa veya İslam'a
muhallif başka bir hareket olursa o cihetten haram olur. Yoksa haddi zatına
haram değildir.
TÜP BEBEK
Kadının çeşitli sebeplerle gebe kalamaması halinde, doktorların
erkek ve kadından alınan eşey hücreleri (sperm ve yumurta) laboratuarda
dölleyerek oluşturdukları cenini, kadının döl yatağına (rahim) zerk etmeleri
işlemine halk arasında tüp bebek denir. Bu işlem tıpta yapay dölleme ya da
tüpte dölleme olarak anılmaktadır.
Nikâhlı eşler arasında sun'î tohumlama yoluyla çocuk sahibi olmak
mümkün ve caizdir. Nitekim eş-Şirbînî, bu konuda şöyle der: "Bir kadın
ihtilam olmuş kocasının menisini cinsel organına yerleştirmek suretiyle gebe
kalsa, doğan çocuk meşrûdur ve kadın bu işlemden dolayı günahkâr olmaz"
(eş-Şirbînî, Muğnî'I-Muhtâc, III, 384). Aşılama ve ceninin gelişmesi
aşamalarında tıbbî usullerden yararlanarak çocuk sahibi olmak da bu
niteliktedir. Ancak spermin evli olmayan kimselerden alınıp aşılama yapılması
veya doğumu gerçekleştirmede aracı bir kadın kullanılması bir çeşit zina olur.
Bu durumda çocuğun annesi doğuran kadın, nesebini reddetmediği sürece bu
kadının nikâhlı kocası da babası olur.
Kısaca sun'î âşılama veya tüp bebek uygulaması tıbbî bir tedavi
yöntemi olup, yalnız karı-koca arasında olmak şartıyla caizdir. Çünkü vücuttaki
organların normal fonksiyonlarını yerine getirememesi halinde, tedavi olma
hakkı ve görevi vardır. Hz. Peygamber, "Tedavi olunuz" buyurmuştur.
Bir erkek veya kadının çocuk sahibi olmaya çalışması hem vazgeçilmez bir hak,
hem de bir zarurettir. Çünkü evliliğin en önemli amaçlarından birisi neslin
devamıdır. "Zarûretler sakıncalı olan şeyleri mübah kılar"
kaidesince, erkek veya kadın tedavi imkânlarını kullanır (bk. eş-Şirbînî,
a.g.e., III, 384, IV, 306; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Ilmihali,
Istanbul 1991, s. 640; Halil Güvenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, Istanbul
1990, II, 153-156).
TUVALET KAĞIDI
Ilim vasıtası olan kağıdın tuvalette kullanılmasının hükmü nedir?
Gerçekten de müslümanlar tarih boyunca ilme verdikleri değerin bir
göstergesi olarak onun her türlü âlet ve edevatina da saygı güstermişlerdir.
Kitabın, hattâ kağıdın olduğu yöne doğru ayaklarını uzatmamışlar sırtlarını
dönmemişlerdir. Bu konu ile, ilgili olarak istincâ (tahâret) hakkında şu
ölçüleri getirmişlerdir: istincâ; kömür, cam, teneke gibi insana zararlı
şeylerle, hayvan yemleri; alaf ve zâyi edilmiş sayılacak değerli eşya ile;
hürmet edilmesi gereken kitap vb. şeylerle yapılmaz. Yapılırsa mekruh olur.
Kağıt da buna dahildir. Çünkü o ilim aracı olduğu için hürmet ister ve
bazılarına göre ta'zîm edilmesi' dinimizin edep anlayışındandır. Şâfiiler bu
konuda dînî metinler yazılı kitaplarla diğerlerini ayırırlar: Kâğıda hürmet
edilmesi, dînî metin taşımasından dolayıdır, derler. Binaenaleyh, felsefe
roman; hikâye gibi kitap yaprakları ile, (müstehcen ve Islâm dışı yayın yapan
gazete.ve dergilerle) istinca yapılabileceğini söylerler.
Ama Hanefîler; kendileriyle Kur'ân'ın yazıldığı herbir harfe dahi
saygı gösterilmeli ve Kur'ân harflerinin bulunduğu kağıtlarla - yazılı olan
cümleler ne olursa olsun- istinca yapmamalıdır derler. Ama elbette lâtin
harfleri öyle değildir. Ayrıca kâgıtla istincanın mekruh olmasının sebebi yazı
âleti olması olunca, yazıya elverişli olmayan kâgıtla istincâ yapmakta da beis
olmaz.(bk. Ibn Âbidin, I/340; Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fıkıh I/199-200; Sirbînî
el-Hatib; Mugni'1-muhtâc I/44 Ibn Kudâme, el-Mugni I/157-58)Yani bugün
kullanılan tuvalet kâgıtları yazı âleti değildir, özel olarak kurulanmak için
yapılmışlardır, dolayısı ile kullanılmaları câizdir. Işin fetvâsı budur. Ancak
günümüz için aklıma şöyle bir şey de takılıyor: Seka'da çalışan yakınlarımızdan
öğrendiğimize göre fabrikaya hâlâ bol miktarda eski kitap gelmekte ve bunlar
yeniden hamur olup, ikinci üçüncü derece kâğıt yapımında kullanılmaktadır.
Yüzbinde bir ihtimalle de olsa, aslı bir mushaf metni ya da dînî bir kitap olan
bir tuvalet kâğıdı ile kurulanmış olma endişesinden ötürü, özellikle saf beyaz
olmayan tuvalet kâgıtlarını kullanmama verâsi gösterenlere de gülmemek gerekir.
Ne var ki, bu fetvânın, hattâ takvânın bile ötesindedir ve işaret ettiğimiz
gibi, verâdır, herkese de söylenmemelidir.
TUVALET KAĞIDI İLE TEMİZLENMEK CAİZ MİDİR?
Def-i hacet için tuvalete giden herkes su veya taş gibi pisliği
giderici bir şeyle temizlenmek mecburiyetindedir. Taş ve onun hükmünde olan
şeylerle temizlenebilmek için de kaç şart vardır. Bu şartlardan biri, bu
temizlik vasıtalarının muhterem olmamasıdır, binaenaleyh ekmek ve üzerinde dini
ibare yazılı olan kağıt ve temizlenmek caiz değildir. Fakat üzerine müstehcen
ve ahlak bozucu ibare yazılmış kağıt ile tuvalet kağıdını istincada kullanmakta
beis yoktur.
Ancak Hanefi ulemasına göre, yazı yazmaya elverişli olan beyaz
kağıt ve üzerinde yazı –müstehcen de olsa- bulunan yaprak ile temizlenmek caiz
değildir. Amma yazıya elverişli olmayan kağıdı –tuvalet kağıdı gibi-
kullanmakta beis yoktur.
TÜY DÖKÜCÜ KREM KULLANMAK
Giderilmesi gereken tüyleri kazımak için tüy dökücü kremler
kullanmanın hükmü nedir?
Tibben sağlıga zararlı olmayan kremlerle ya da "hamam
otu" denen Kalsiyum+Baryum karışımı müstahzarla (nevra) kıl temizlemekte
bir sakınca yoktur. ( Bk. Sevkânî, Neylü'I evtâr I/131; Ibn Âbidin VI/406;
Alâuddîn Abidîn, el-Hediyye'I-Alâiyye 255) Ancak fıtrat hadîsinde geçtiği gibi,
( Hadis için bk. Buhârî, libas 5l, 63, 64; Müslim, tehâret 49, 50; Ebû Dâvud,
teraccul 16; Tirmizî, edep 14) güzel olan, güç yetirebiliyorsa, koltuk altını
yolmak, kasıkları ise traş etmektir. Hatta sözü edilen hadîsde "demir kullanmak"
ifadesi geçtiğinden, kasıklar için sünnet olan, yolmak değil traş etmektir.
Kasıklarını yolarak temizlerse, istenilen temizliği yerine getirmiş ancak
sünnet olan şekli terketmiştir, diyenler vardır. ( Hâmid Mirza el-Feganî,
el-Fethu'r-Rahmânî N/205 (Serhu'I Mesârik'ten naklen)Fakat kadınlar için sünnet
olan, kasıklarını traş etmek değil, yolmaktır diyenler de vardır. 4 Alâuddin
Atbidîn age. 255) Ama hem koltuk altı, hem de kasıklar, traşla, yolma ile ve
kremle de temizlenebilir.( Bk. ibn Abidin, VI/406-407) Kısaca bu konuda
sözbirliği edilen nokta, koltukaltı ve kasıklarda biten fazlalık kılların
temizlenmesidir. Çünkü Rasûlullah Efendimiz, yukarıda işaret edilen
hadîslerinde bunu fıtrattan, yani Allah'ın görmek istediği yaratılış biçiminden
saymıştır: Uygun olan, bu temizliğin onbeş günde bir yapılmasıdır. Kırk günü
geçirilmesi, harama yakın derecede (tahrimen) mekruhtur.
TÜYLERI ALMAK İÇİN EPILÂSYON CÂIZ MIDIR?
Epilâsyon, iğne vb. ile tüy diplerinin yakılması ve tüylerin
tekrar çıkmasını önlenmesi operasyonuna verilen addır. Işin uzmanlarından
öğrendiğimize göre, özellikle yüzlerde ve yine özellikle, hormon bozukluğu vs:
sebeplerle anormal olarak biten kıllarda uygulanıyor. Ayva tüyü gibi ince ve
tabii tüylerde uygulaması hem zor hem de tam isabetli değildir. Buna göre Allah
Rasûlü Efendimizin: "...Yüzünden (kaşlarından) tüy yolana (bu işlemi
yapana) ve yoldurana Allah lânet etsin.." (Kaynağı için bk. "Zorunlu
estetik ameliyat") hadîsini tekrar hatırlayalım. Çünkü bunda da fıtratı
bozma anlamı vardır. Işte bu "fıtrat" meselesi ve hadisde bir de
"güzellik için" kaydının bulunması fıkıhçılarımızın dikkatini çekmiş
ve bu iş, tabiî ve normal olan tüyleri, dolayısı ile kaştaki kılları yolmak
için değil de; kadının yüzünde anormal olarak biten, onun tabii görünümünü
bozan kılları yolmak ve onu normal fıtratına getirmek için yapılırsa câizdir,
hattâ kocanın izni ve isteği varsa bu müstehaptır, demişlerdir. Ama kaşları
yada normal ayva tüylerini yolmak ya da yoldurmak kesinlikle haramdır. Meselâ
Nevevî, sakalı, bıyığı altdudak altı tüyleri biten kadınları bu tüyleri yolması
lânetten müstesnadır. Onun bunları yolması hattâ müstehaptır, der. (Nevevi,
Serhu'I-Müslim XIV/353; Münâvî; Feyzu'I-Kadir V/373) Ibn Hacer bunun kocanın
iznine bağlı olduğunu da ilâve eder. (Kaşı dışında) ;tüy kazıma, tırnak
törpüleme (manikür), tüy yolma (naks), kızıllama (ruj) gibi şeyler kocanın izni
ile olursa câizdir, çünkü bunlar zînettirler, der. (Bk. fethu'I-Bârî X/378)
Taberî şöyle bir rivayet nakleder: Güzelleşmeyi (makyajı) seven genç bir kadın
Hz. Aişe'ye geldi ve kadın kocası için alnındaki tüyleri yoIabilir mi? diye
sordu. O da: Beni rahatsız eden şeyleri giderebildiğin kadar gider, dedi. Buna
rağmen Taberî bunların hiçbirisinin câiz olmadığı görüşünü de açıklar. (Nevevî
age XIV/354; ibn Hacer; age X/378) Ama Nevevi nin dediği gibi kaşlar ve normâl
ayva tüyleri dışındakileri yolmakta (Allah'u alem) bir mahzur yoktur.
TÜY TEMIZLIĞI VE GUSÜL
Koltukaltı ve kasık tüyleri temizlendikten sonra gusül abdesti
almak gerekir mi? Fıkıh ve ilmihal kitaplarımızda guslü gerektiren haller
etraflıca belirtilmiştir. Bunların içinde böyle birşey yoktur. Tüy temizlemekle
guslün ne alakası olabilir? O da bir temizlik değil midir? Temizlik temizliği
niçin gerektirsin? Hattâ bu temizlikler yapılırken kan çıkmayacak olsa bunlar
abdesti dahi gerektirmezler. Tırnak kesme de öyledir. Abdesti bozmadığı gibi,
kesilen yerlerin yıkanması da şart değildir. Ancak açılan kısmın kirli olacağı
hesaba katılarak ellerin yıkanması müstehab (aklen güzel) bir davranış olur.
UÇAK, GEMİ VE TREN GİBİ VASITALARDA NASIL NAMAZ KILINACAKTIR?
Uçak, gemi ve tren gibi vasıtada bulunan kimse, vakit gelip vasıta
henüz hareket etmemiş ise zaten normal olarak yerde olduğu gibi yüzünü kıbleye
çevirerek namazını kılacaktır. Hareket etmiş ise, ayak üzere kıbleye doğru
namaz kılmak mümkün isse öyle kılacaktır, başka bir yöne doğru namaz kılmak
caiz değildir. Vasıta namazda iken dönerse o da onunla beraber dönecektir.
Kıbleye doğru veya ayakta namaz kılmak mümkün değilse kıble istikametine doğru
ve oturarak namazını edda edecektir. Ancak imkan varsa iftitah tekbirini almak
isterken mutlaka yüzünüü kıbleye yöneltip öylece tekbir alacaktır. Vakit dar
olduğu takdirde namaz bu şekilde eda edilecektir. Mola yerine yetişebileceğini
biliyorsa namazın böyle kılınması caiz değildir. Mutlaka onu tehir etmek
lazımdır.
UGUR INANCI :
Ugur inancı da bundan önce saydığımız batıl inançların
akrabalarındandır ve Islâm'la kaldırılmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de ugursuzluktan
sözeden üç âyet-i kerîme vardır ve üçü de kâfirlerin uğursuz saymalarını
anlatır. (Yâ-sîn (36) 7 8; Neml (27) 47; A'raf (7) 131.) Bu bile, uğursuzluğun,
müslümanların işi olmadığını bize anlatmaya yeter.
Konu iyice düşünülürse uğursuzluğun da, nazarlık ve fal gibi inanç
zayıflığından ve Islâm'ı bilmemekten kaynaklandığı anlaşılır. Çünkü bu, Isâm'ın
kader inancıyla da çatışır. Peygamberimiz, bir hadîslerinde uğursuzluk gütmenin
şirk olduğunu söylemiş, bir hadîslerinde de aynı sonuca varmak üzere
uğursuzluğun "Cibt"e, yani Allah'ın dışında edinilen ilâhlara tapmak
olduğunu haber vermiştir. (Ebû Dâvûd, tib 23; Müsned NI/477, V/60; Ibn Hibbân
age. VN/ 646; Bir hadis-i şerifte de: "Bir kimseyi uğursuzluk gütmesi bir
ihtiyacından alıkoyarsa şirk koşmuş olur" Münavî, Feyz VI/136 Ahmed ve
Taberanî'den Hasen.) Çünkü herhangi bir şeyi uğurlu ya da uğursuz sayan insan,
sanki o konudaki tesiri o şeye bağlamış demektir. Halbuki, her şey Alah'ın
dilemesi ve gücüyle olur. Bu yüzden, her insanda bir parça da olsa
uğursuz.sayma inancı bulunduğunu, böyle bir şeyle karşıkarşıya gelen insanın,
yolundan dönmemesi gerektiğini söyleyen hadîsten sonra Ibn Mes'ûd, bu tür
uğursuzluk düşüncesinin ilâcının "tevekkül" olduğunu söyler. (Ebû
Dâvûd, tib 24; Tirmizî, siyer 47; Ibn Mâce, tib 43; Müsned I/389, 438, 440.)
Peygamber Efendimiz de böyle bir durumla karşılaşan insanın; "Allühümme
Lâ-ye'tî bi'l-Hasenâti illâ ente velâ yedfe'ussevvyiâti illâ ente, velâ havle
velâ kuvvete illâ bike" yani. "Allahim iyilikler sadece senden gelir,
kötülükleri de ancak sen savabilirsin, her türlü güç ve kuvvet ancak
sendendir" (Ebû Dâvûd, tib 24.), demesini öğütler. Ibn Âbidîn: Uğursuzluk
gütme, mütevekkil müslümanların değil, yahudilerin bir sünnetidir, der.( Geniş
bilgi için bk. Ibn Âbidîn VI/363-64.)
Ancak Peygamberîmiz, "hüsnü tefe'ul"ü, yani meselâ, bir
iş yapmakta iken "Sehl" isimli birisinin gelmesiyle. "eh, işimiz
kolaylaştı" demeyi. olayları hep müsbet yönleriyle değerlendirmeyi câiz
görmüştür. "Sehl", kolay demektir. Ya da "Mesut" isimli
birisinin kızına talip çıkması üzerine, "Haydi Allah mesut etsin"
diyerek talebini kabul etmek gibi. Yalnız böyle yapmak gerekir denmiyor. bu tür
davranışta zarar yoktur deniyor. Yani son örnekte kızın babas : "madem ki,
kızımı Mesut isimli birisi istemiştir, öyleyse mesut olacakları kesindir,
kızımı vermem lâzım" biçiminde düşünmemelidir. Yine rivayet edildiğine
göre Resulullah Efendiiniz (s.a.) "bir iş için çıktığında; ey Râsid, ey
Nacîh! gibi bir nîda duymak hoşuna giderdi". (Münavî, Feyzû'I-Kadîr V/229
(Tirmizî ve Hâkîm'den Hasen).) Çünkü "Râsid" yolu doğru olan,
"Nâcih" de başaran demektir. Bunları duymuş olmakla peşinde olduğu
için isabetli ve muvaffak olunacak bir iş olduğuna işaret görmüş sezmiş
olunabilirdi. Nakledildiğine göre : "Tefe'ul ederdi, tatayyur etmezdi"
(age. V/202 (Ahmed'den Hasen).) (Yani söylediğimiz anlamda müsbet işaretlere
değer verirdi, ama uğursuzluk aramazdı. Yine aynı anlamda: "Güzel fe'li
severdi, tiyera'yi terih görürdü" (age. V/231 (Ibn Mâce ve Hakîm'den
sahih).) "Uğursuz sayan da uğursuz sayılan da bizden değildir..."
(age. V/385 (Taberâni'den. Hasen); (Ayrıca bk. Ibn Abidin I/555). ) buyurdu.
ÜCRET MUKABLINDE HALKIN HIZMETINDE BULUNAN BIR MEMUR, HASTA
OLMADIĞI HALDE KENDI KENDINI HASTA OLARAK GÖSTERIP RAPOR ALAN KİMSENIN DINEN
MESULIYETI VAR MIDIR?
Hasta olmayan, ücret mukabılinde halkın hizmetinde bulunan bir
memur, hasta olmadığı halde kendini hasta gösterip rapor alırsa, üç yönden
büyük bir vebalın altına girmiş olur.
1- Kendini hasta olarak göstermekle yalan söylemek,
2- Amme hizmetini bırakıp onların işlerini aksatmak,
3- Hizmet vermeden haram bir ücret almaktır.
Mesela bir sağlık ocağında görev yapan bir doktor veya sağlık
memuru hasta olmadığı halde sırf keyfi olarak rapor alıp vazifesini bırakırsa
müslüman halka ne kadar zarar verdiği malumdur. Yine irşad vazifesinde görevli
bir din adamı haksız yre rapor alıp kutsal vazifesini terk ederse ne büyük bir
hiyanet işlediği herkesin malumudur (Rüdud 'ala Ebatıl).
ÜZERİNDE AYET-İ KERİME YAZILI BULUNAN PARA VEYA PARMAĞINDA
ALLAH'IN VEYA PEYGAMBER'İN İSMİ YAZILI BULUNAN BİR YÜZÜK BULUNSA HELAYA
GİDEBİLİR Mİ?
Cebinde üzerinde ayet-i kerime veya Allah'ın ismi yazılı bulunan
para veya parmağında Allah ve Peygamber ismi bulunan bir yüzük bulunursa helaya
gitmek istediği zaman onu çıkarması icab eder. Enes bin Malik'den rivayet
edilmiştir: Peygamber (sav) helaya bittiği zaman elindeki yüzüğü çıkardı. Çünkü
üzerinde "Muhammed Resulüllah " ibaresi yazılı idi.
VADE FARKI
Bir malın, peşin satılması halindeki fiyatı ile vadeli satılması
halindeki fiyatı arasındaki fark. Peşin fiyatı üç milyon lira olan bir mal,
altı ay vade ile beş milyona satılırsa, aradaki iki milyon lirası vade
farkıdır.
Vade farkı ile yapılan bir satışın caiz olup olmayışı mütedeyyin
esnafı hayli tedirgin etmektedir. Kimileri böyle bir uygulamanın faiz olacağı
endişesi ile, ya bu tür muamelelere girmekten kaçınmakta, ya da ticari
zorunluluktan dolayı girse bile huzursuz olmaktadır. Her ne kadar bu mesele
enflasyonun sebep olduğu günümüze has bir problem gibi görünüyorsa da, çok
eskiden el-e alınmış ve hakkında görüşler beyan edilmiştir. Konu büyük Hanefi
fakihi Serahsî'nin mütalaları ışığında ele alınacaktır. Bilindiği gibi Allah
(c.c) faizi haram, alış verişi helal kılmıştır (bkz. Bakara, 2/175). Alış
veriş, kâr gayesi güden bir muameledir. Kâr da, kişinin sattığı bir malı,
aldığından daha pahalıya satmasıdır. Bu, fiyatların sabit olduğu bir ortamda
görünür rakamlarla olabilir. Fakat fiyatların devamlı değiştiği bir piyasada
sattığı malın parasını aldığı gün, aynı malı yerine koyamayacak olan bir kimse
görünüşte fiyatı alış fiyatından fazla bile olsa kâr değil zarar etmiş olur.
Tabii bu durumda ya ticareti bırakması veya vadeli satıştan vazgeçmesi gerekir.
Gücün maddeye dayandığı günümüzde, şayet vade farkı alarak mal satmak caizse
müslüman tüccarları bu tür satıştan men etmek saf dillilik hatta ahmaklık olur.
Vade satışlarının yapılış şeklini iki türlü tasavvur edebiliriz:
1- Satıcı: "Bu malın peşin fiyatı şu, vadeli fiyatı
şudur" der, alıcı da bunlardan birisini tayın etmeden "tamam
aldım" der. Bu tür yapılan bir satış fasittir. Çünkü fiyat
belirtilmemiştir. Oysa bir satışın sahih olması için fiyatın rızaya
götürmeyecek şekilde belli olması lazımdır. Ayrıca Hz. Peygamber efendimiz bir
satışta iki şartı nehyetmiştir. Tekrar belirtelim ki, bu hüküm, taraflar
fiyatlardan birisi üzerinde anlaşmadan ayrılmaları halindedir.
2- Satıcı, malın peşin fiyatını ve belirli vadelere göre vade
fiyatını söyler; alıcı da bu fiyatlardan birisini tercih eder ve bunun
üzerinden alış verişi kesinleştirirler. Bu şekilde yapılan satış sahihtir ve
dinî bir mahzuru yoktur. Bu muameleyi faiz olarak değerlendirmek mümkün
değildir (Serahsî, el-Mebsut, XIII, 8). Çünkü kâr meşru olduğu gibi, her zaman
aynı olmasını gerektiren bir dinî hüküm de yoktur. Bugün % 10, yarın % 25 kârla
satmakta mahzur olmadığı gibi, peşin satılması halinde % 25, vadeli satılması
halinde % 80 veya başka bir oran kâr konulmasında da bir mahzur yoktur.
Vade farkı tesbit edilirken banka faiz oranlarının veya aylık
enflasyon miktarının göz önünde bulundurulması bu hükmü değiştirmez. Çünkü
itibar lafızlara değil, manalaradır (Mecelle, madde: 3). Vade farkı belirlerken
bu yollardan birisine tevessül eden şahsın maksadı, faiz almak değil, parasını
enflasyonun aşındırmasından korumaktır.
Şuna da dikkat çekmemiz gerekir. Vadeli satışın cevazı konusundaki
tereddüt, faiz endişesinden değil, fiyatı kesin belli etmeme ve akit
esnasındaki çift şarttan kaynaklanır. Çünkü faiz, aynı cinsten olan veya
aralarında alınıp satılmaları tartı veya ölçü ile olmaları bakımından birlik
bulunan malların (para ile para, buğdayla buğday, arpa...) birbirleri ile
alınıp satılmaları halinde söz konusudur (Merğınanî, el-Hidaye, III, 61 vd.).
Oysa vadeli satışta bu durum söz konusu değildir. Çünkü satılan bir meta, borçlanılan
ise paradır. Böyle olmayıp da aynı cinsten olan malların trampası söz konusu
olsa ve vadeli olan için fazlalık şart koşulsa da bu faizdir, caiz olmaz.
HEM PARA, HEM DE SATILAN ŞEY VADELİ OLMAK ÜZERE ALIŞ VERİŞ YAPMAK
CAİZ MİDİR?
Alışveriş akdi dört kısımdır:
1- Hem para hem de satılan şey peşin olmak üzere yapılan akittir.
2- Para peşin, satılan şey ise vadeli olmak üzere yapılan akittir.
Buna Selem akdi denilir. Mesela: Hasan Efendi, Halit Efendiye diyor ki:
"Şu vasıflarda bulunan on teneke buğdayı, falan yerde ve tarihte bana
teslim edilmek üzere şu onbin lira karşılığında senden satın aldım." Halit
Efendinin de onun sözüne uygun olarak: "Ben de sattım" demesinde
olduğu gibi.
3- Satılan şey peşin, para ise vadeli olmak üzere yapılan akittir.
Birisinin belli bir kitabı vadeli olmak üzere bir başkasına satması gibi.
4- Hem para hem de satılan şey vadeli olmak üzere yapılan akittir.
Akdin ilk üç çeşitli şartları yerinde olduğu takdirde caizdir.
Dördüncü kısım ise caiz değildir. Peygamber (sav) böyle bir alışverişi men
etmiştir. Yalnız, akit yapmadan iki, üç ay evvel ileride satıcı ve alıcı
vasfını kazanacak kimseler, satış akdini yapmak üzere birbirine söz verseler ve
zamanı gelince de akit yapsalar caizdir. Çünkü va'd ve akit ayrı ayrı
şeylerdir.
VATAN ÜÇE AYRILIR.
1. Aslî vatan: Bir kimsenin doğup büyüdüğü veya evlenip içinde
yaşamak istediği veya içinde barınmayı kasd edip, başka yeri vatan edinmek
istemediği yere "aslî vatan" denir.
2. İkâmet vatanı: Bir kimsenin doğup büyüdüğü, evlenip içinde
sürekli yerleşmeye karar verdiği bir yer niteliğinde olmaksızın, yalnız içinde
on beş günden fazla kalmak üzere yerleştiği yere de "ikâmet vatanı
(vatan-ı ikâmet)" denir. Askerlik, öğrencilik, işçilik veya memurluk gibi
hizmetler sebebiyle sürekli bir şekilde yerleşilmeyen beldeler on beş günden
fazla kalmaya niyet edilmesi yüzünden "ikâmet vatanı" niteliğindedir.
3. Süknâ vatanı: Bir yolcunun, içinde on beş günden az oturmak
istediği yer de kendisinin bir vatan-ı süknâsı olur. Bu sonuncuya itibar
edilmez. Bununla ne aslî vatan ve ne de ikâmet vatanı değişmez. Böyle bir
yolcu, hem yolculuk sırasında hem de on beş günden az kaldığı bu süre içinde
"seferî" sayılır; Aslî veya ikâmet vatanlarına olan yolculukta ise
yalnız yolculuk sırasında seferî hükümleri uygulanır. Bu vatanlara ulaşan
kimse, orada "mukîm" sayılır.
Seferîlik konusunda bu vatanlar kendi misli ile veya üstü ile
bozulur, aşağısı ile bozulmaz. Bu yüzden insanın asıl vatanı olan yer, diğer
ikâmet ve süknâ vatanları ile bozulmaz. Yani vatan-ı ikâmette bulunan kimse
vatan-ı aslîye dönmekle müsafir olmaz. İnsan doğup yerleştiği veya karısının
yerleştiği yere varınca seferî olmaz. Sadece gideceği bu yer 90 km.'den uzakta
olursa yolculuk sırasında seferî olur, fakat oraya varınca seferîliği kalkar.
Bir kimse yerleştiği yerden, yine sürekli olarak yerleşmek
amacıyla başka bir yere giderse, gittiği yer vatan-ı aslîsi olur; birinci
vatanı vatan-ı aslî olmaktan çıkar. Çünkü, Hz. Peygamber (s.a.s) Mekke'ye
gittiklerinde kendisini müsafir saymış ve "Biz seferîyiz" buyurmuştur
(eş-Şevkânî, a.g.e., III, 270).
Vatan-ı aslî, vatan-ı ikâmetle bozulmaz. Doğduğu veya karısının
bulunduğu yerden öğrencilik, askerlik, işçilik gibi bir amaçla on beş günden az
kalmak üzere başka bir yere giden bir kimsenin önceki aslî vatanı nitelik
değiştirmez. Oraya dönünce üç gün bile kalacak olsa seferî sayılmaz. Çünkü
vatan-ı ikâmet, vatan-ı aslîyi bozmaz.
Bir kimse bir şehirde otururken ailesini nakletmeden başka bir
şehirde de evlense, her iki şehir kendisi için asıl vatan olur. Hangisine gitse
mukîm sayılır. Vatan-ı ikâmet ise, başka bir vatan-ı ikâmete gitmek veya oradan
ayrılıp yolculuğa çıkmak yahut aslî vatana dönmekle bozulur. Yani vatan-ı
ikâmetten ayrılan kimse, yeniden buraya döndüğünde on beş günden az kalacaksa
seferî sayılır.
On beş günden az kalınacak yer olan vatan-ı süknanın bir önemi
yoktur. Kişi orada seferî sayılır. Bu vatan, diğer vatan çeşitlerini
değiştirmez. Kişi onbeş günden kısa süren ve 90 km.'den uzağa yaptığı tüm
yolculuklarında, şehrin yerleşim alanları dışına çıktığı andan itibaren ve
gittiği yerde seferî sayılır. Bu durum geri dönünceye kadar devam eder.
Cemaatle namâzda mukîm müsafire uymuşsa, müsafir iki rekat kılınca
selâm verir, mukim selâm vermeyip namazı dörde tamamlar. Namazı dörde
tamâmlarken hiç bir şey okumaz; çünkü namazın baş tarafını imamla kılmış ve
farz kıraat yerine gelmiştir (İbnül-Hümam, I, 405; İbn Âbidîn, I, 733 vd.;
Zeylaî, et-Tebyîn, I, 215).
VATAN-I ASLÎ
Kişinin asıl memleketi, insanın doğup büyüdüğü veya evlendiği ya
da devamlı olarak kalmak için yerleştiği yer. Vatan-ı aslîye; vatan-ı ehlî,
vatan-ı karar ve vatan-ı fıtrat da denilmektedir.
Kendi aslî vatanında olan bir kimseye mukîm * denilir. Bu kimse
için yolcuya tanınan kolaylıklardan hiç birisi tanınmaz. Mukîm, namazını tam
kılar, orucunu tutar, kendisine cuma namazı farz, bayram namazı ve kurban
namazı vaciptir.
Vatan-ı asli, ancak başka bir vatan-ı aslî ile bozulur. Yani
kişinin başka bir memlekete yerleşmesiyle onun vatan-ı aslîsi değişmiş olur.
Meselâ; bir kimse doğup büyüdüğü yerden çıkar ve başka bir memlekete yerleşir
de ömrünü bu yeni yerleştiği yerde geçirmeye niyet ederse, artık yeni
yerleştiği yer onun vatan-ı aslîsi olmuş olur. Eski memleketi ise onun için
vatan-ı asl olmaktan çıkar. Dolayısıyla böyle birisi eski memleketine geçici
olarak gider de orada on beş günden daha az kalırsa orada misâfirdir. Misâfire
ait olan kolaylıklardan yararlanır.
Temelli değil de iş icabı veya tayin dolayısıyla başka bir
memlekette yaşayan, fakat orada yerleşip kalmak arzusunda olmayan kişi, sonunda
asıl memleketine dönmek niyetinde ise, kendi asıl memleketi onun vatan-ı aslîsi
olmaya devam eder (İbn Abidn, Reddü'l-Muhtar Mısır 1966, II,131, 132; Ö. Nasuhi
Bilmen, Büyük İslâm Büyük İslâm İlmihali, 231; Ayrıca bk. İlmihali, 231, 232).
Seferilik, mad).
VATAN-İ ASLİ NE DEMEKTİR VE HÜKMÜ NEDİR ?
Şafii Mezhebine göre bir kimse 144 km veya daha fazla bir
yolculuğa çıkarsa misafir sayılır.Dört rekatlı namazını kısaltıp ikiye
indirebilir. Yine gitmek istediği yere vardığında da dört günden önce kalmaya
niyet ettiğinde yine misafir sayılır. Ama yerleştiği yere varırsa veya 144
km.lik yolculuktan aşağı bir yolculuğa çıkarsa veya uzun bir yola çıkarsa,ama
orada dört gün veya daha fazla kalmak isterse mukim sayılır,seferi namaz
kılamaz.
Hanefi Mezhebine göre durum değişiktir,
Vatan üç çeşittir:
1-Vatan-ı aslıdır: Vatan-ı Asli bir insanın doğup büyüdüğü veya
evlenip içinde yaşamak istediği veya yerleşip kalmak istediği yerdir.
2-Vatan-ıikamettir:Bu da yukarıda sayılan şeylerden birisi
olmamakla birlikte bir misafirin on beş gün veya daha fazla bir süre kalmak
istediği yerdir.Mesela ;Adanalı bir vatandaş İstanbula gidip ticaret veya
okumak gibi bir iş için on beş günden fazla kalmak istediğinde İstanbul kendisi
için Vatan-ı ikamet sayılır. Hem Vatan-ı asli de hemde vatan-ı İkamette seferi
namaz söz konusu değildir.
3-Vatan-ı Sükna:Bir misafirin onbeş günden az kalmak istediği
yerdir.Vatan-ı sükna da bulunan bir misafir seferde olduğu gibi seferi namazını
kılacaktır.Buna göre yaklaşık olarak 85 km.likbir yola çıkan bir kimse giderken
ve gelirken yolculuk esnasında seferi namazı kılacağı gibi varacağı yer vatan-ı
asli ile ikamet olmadıktan sonra yine seferi namazı kılacaktır.
VATAN-I İKÂMET
Bir kimsenin kendi esas memleketinden ayrı olarak, on beş gün veya
daha fazla kalmaya niyet ettiği yer. Vatan-i İkâmet'e; Vatan-ı Müstear ve
Vatan-ı Hâdis de denilir. Meselâ, Ankaralı birisi İstanbul'a gider ve orada en
az on beş gün veya daha fazla kalmaya niyetlenirse İstanbul bu kişi için
Vatan-ı İkâmet olmuş olur.
Dinî görevleri yapma konusunda Vatan-ı İkâmet'le Vatan-ı Asl
arasında fark yoktur. Yani Vatan-ı İkâmette olan kişi de misafire ait olan dinî
kolaylıklardan yararlanamaz.
Vatan-ı İkâmet, başka bir Vatan-ı İkâmetle veya bir Vatan-ı Aslî
ile bozulur. Dolayısıyla; bir memlekette on beş günden fazla kalan bir kimse,
kendi memleketine veya yine onbeş günden daha fazla kalacağı bir yere gitse ya
da kısa da olsa bir yolculuğa çıksa onun eski Vatan-ı İkâmeti değişmiş olur. Bu
durumda olan kişi o eski Vatan-ı ikâmetine tekrar döner de orada on beş günden
daha az kalırsa misafirdir. Dinin misafire tanıdığı kolaylıklardan yararlanır
(İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar, II,132; Ö. Nasûhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali,
231, 232, ayrıca bk. Mukîm mad.).
VATAN-I SÜKNÂ
Bir kimsenin on beş günden daha az kalmaya niyetlendiği memleket.
Kendi memleketinden en az sefer mesafesi kadar uzakta olan başka bir yere gidip
orada on beş günden fazla kalmayacak olan kişi için, bu memleket Vatan-ı
Süknâ'dır. Gittiği yerde kaç gün kalacağı belli olmayan kişi orada on beş
günden fazla kalacağı kesin değilse kaldığı müddetçe misafirdir.
Vatan-ı Süknâ'da bulunan bir kimse, dinimizin misafire* tanıdığı
kolaylıklardan yararlanır. Dört rek'atli farz namazları iki rek'at kılar.
Ramazanda oruç tutmayabilir. Kendisine cuma namazı farz değildir. Bayram namazı
ve kurban da vacip değildir. Mest giyerse mestin üzerine üç gün mesh edebilir.
Vatan-ı Süknâ; başka bir Vatan-ı Süknâ ile, Vatan-ı İkâmetle ve
Vatan-ı aslı ile bozulur (İbn Abidin, Reddü'lMuhtar, II,132; Ö. Nasuhi Bilmen,
Büyük İslam İlmihali)
VELISI OLMAYAN BIR KADIN HACCA GİDEBİLİR MI?
Şafii mezhebine göre haccın kadına vacipolabilmesi için, kocası
veya mahremi veya güvenilir bir kaç kadının bulunması gerekir. Yani kadının
kocası veya mahremi varsa onunla birlikte hacca gider, yoksa bir kaç kadın
bulunduğu takdirde onların refakatiyle hacca gidebilir. Şayet bunlar da
bulunmazsa emniyet olduğu halde hacca gitmeye mecbur değildir. Amma isterse
gidebilir (Muğni'l-Muhtaç). Yanlız kadın hacc farızasını edda etmiş, nafile
olarak hacca gitmek isterse, ancak kocası veya mahremiyle birlikte gidebilir.
Kadınlarla birlikte gitmesi caiz değildir (Muğni'l-Muhtaç).
Hanefi mezhebine gelince, kadın, kocası veya mahremi olmazsa hiç
bir surette hacca gidemez. Mutlaka gitmek isterse nafile haccı olmamak şartıyla
yolculuk hususunda Şafii mezhebini taklıden gidebilir.
YAKINLAR VE MAHREMLIK
Kalabalık bir aileyiz Kayınlarımla aynı evde oturuyoruz. Bu
durumda onlarla beraber oturabilir ve beraber yemek yiyebilir miyim? Ya da
nasıl davranmalıyım?
Imkân varsa her çiftin ayrı evi olacaktır. Tek evde kalma
zorunlulugu varsa, her çiftin en azından yatma yeri müstakil olacak, beraber
oturmalarda tesettüre ve konuşmalara azami dikkat edilecektir. Kadın, meselâ
kayınları gibilerin bulunduğu bir mecliste, kadınsı bir endam ve nâzu nesve ile
konuşmayacak, süsünü ve kokusunu orada kullanmayacak, omuzlarını göğüslerine,
kadar örten genişçe, süslemesiz ve koyu renkli bir başörtüsü örtünecektir.
Çünkü cilbabın asgari ölçüsü budur. Namahremleriyle; özellikle kayınlarıyla
hiçbir zaman başbaşa (halvet) kalmayacaktır. Kadının kaynı gibilerle başbaşa
kalması da haram mıdır? diye soran birisine Rasûlüllah Efendimiz: "O zaten
ölüm demektir" buyurmuştur. Bize gelen mektuplardan bunun ne kadar
isabetli olduğunu yakînen öğrenmiş durumdayız. Bu söylenenler elbette İslamın
müslümanlardan istediği hayat biçimidir.
YALAN SÖYLEMENIN CAIZ OLDUĞU YERLER VAR MIDIR.
Müslim'deki bir hadiste "Insanların arasını bulan ve hayır
söz taşıyan yalancı değildir" buyurulur. Hemen bunun yanı başında Ibn
Sihab şöyle der: "Insanların söylediklerinden hiç birinde yalana ruhsat
verildiğini duymadım. Ancak üç şey müstesna: Harpte, insanların arasını
bulmakta, kocanın karısına, karının kocasına söylediklerinde".(Müslim,
Birr 27) Tirmizî'de de Müslim'dekine benzer şu hadisler vardır: "Yalan
sadece üç yerde helâl olur: Kişinin karısını memnun etmesi konusunda, harpte,
insanların arasını bulmakta", "Insanların arasını bulmak için hayır
söyleyen ya da hayır söz taşıyan yalancı değildir".(Tirmizî, Birr 26)
Bu hadislere dayanarak Kâdi Iyâd gibi alimler, bu üç yerde yalan
söylemenin caiz olduğunda ihtilaf olmadığını söylemişlerdir. Ancak bu yerlerde
söylenilebilecek yalanın nasıl olduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazı
alimler; bu üç yerde her türlü yalan caizdir. Bunların dışında da bir maslahâta
binaen caiz olabilir. Meselâ yanında saklanan birisini öldürmek isteyen bir
zalime, sorduğunda bilmiyorum demesi ittifakla vaciptir. Mezmum yalan, zararlı
olan yalandır. Hz. Ibrahim (as) putlar için "Onları büyükleri kırdı, ben
hastayım" demişti (21/63). Karısını elinden almak isteyen zalimlere de
onun kızkardeşi olduğunu söylemiş (içinden de dinde kardeşi olduğunu
kastetmiş)'ti(Buhari, Enbiya 8; Müsned, NI/244) derler. Diğer bazı alimler de:
Yalan hiç bir yerde caiz olmaz. Bu üç yerde de ancak tevriyeli, yani Hz.
Ibrahim (as)'in sözünde olduğu gibi doğruya da ihtimalı olacak şekilde caiz
olabilir. Meselâ koca, karısına elbise, mobilya vs. sözü verir, içinden de,
imkân bulursam günün birinde alabilirim de" diye düşünür veya sevdigine,
dünyada bir tane olduğunu söyler ve bununla içinden bu sözün doğruluk yönünü
düşünür. Harpte ise düşmana meselâ, baskomutanınız öldü, der, bununla daha önce
ölen komutanlarını kasteder vs... derler (Krs. E1-Mubarekfûrî, Tuhfetü'1-Ahvezi,
VI/69; Davudoğlu, X/564; Tecrid, IX/112 vd.) ki, Taberi bunlardandır. Ama
sözkonusu hadiselerde bir ayırım yapılmamıştır.
YAS TUTMAK:
Bir yakınının ölmesiyle duygulanmak, gözü dünyayı görmez olmak ve
çoğu insanlar için ağlamak, fitri olan, yani yaratılıştan gelen ve insanın ilk
hamurunda bulunan tabii bir olaydır. Tabii bir din olan ve tabiiliğini korumak
için gelen İslam'ın bunu yasaklaması düşünülemez: zaten mümkün de olmaz. Ancak
bunu doğal sınırları içerisinde bırakmak, insanlık onurunu kirici ve onu
bayağılastirici taşkınlık ve dövünmelere vardırmamak da tabiidir.
Islâm'da yasaklanan şey, bu tür taşkınlıklar ve dövünmelerdir.
Peygamberimiz bunları yasaklamıştır. Bu yasaklamadan sonra oğlu Ibrahim'in
ölümünde, kendisi de gözyaşı dökünce, ashabı, "nasıl olur, sen bunu bize
yasaklamamış mi idin? diye sormaları üzerine, yasaklanan şeyin şefkat ve kalp
inceliginden ağlamak değil, sesini yükseltmek ve dövünmek olduğunu
bildirmiştir. (Buhârî, cenâiz 43; Ibn Mâce, cenâiz 53; Müslim, fedâil 62;
es-Subkî, el-Menhel VNI/278.)
Çünkü ölmek, yok olmak demek değil, asıl yurduna geçmek, ya da
imtihan kâğıdını masaya teslim edip, imtihan salonundan çıkmak demektir.
Kalanlar ondan ebediyyen aynlmis değillerdir. Kısa bir süre sonra, onlar da
aynı yolu izleyecekler ve imtihan sonuçlarının ilân edileceği meydanda
bulusacaklardır. Arkada kalanları asıl düşündürmesi gereken şeyler, bu tür
çetin geçitler olmalı ve; "Allah'tan geldik, yine ona dönecegiz"
diyerek düşünmeleridir. Yoksa: "gitti bütün varlığım Battım! Bittim! Ah
benim kaderim! Vah olmaz olaydi!..." gibi cahilce ve A1lah'ın takdirine
isyan anlamı taşıyan taşkınlıklar, cahiliyyet dönemi davranışlandır ve
yasaktır.
Dinden haberi olmayıp sırf aklını kullananlar bile bunların hiçbir
yarar sağlayamayacağını, öleni diriltmeyeceğini; aksine insanı basitleştirip
onurunu kıracağını, bedenen de güçsüz ve rahatsız yapacağını, işini aksatıp
zarara sokacağını pekâlâ anlayabilir.
Cahiliyyet devrinde bir yakını ölenler, günlerce bağırır çaginr,
üstbaşlarını yolar ve gidenin faziletlerini (?) sayar dururlardı. Bunu yapmak
değil, yapmamak kinanırdi. Bu yüzden, ağlamayı becerme konusunda kendine
güvenemeyenler, parayla profesyonel ağlayıcılar ve çığlıkçılar tutarlardı.
Islâm tabii olan dışında, bunların hepsini kaldırdı. Peygamberimiz:
"Yüzünü döven, üst başını yırtan ve cahiliyyetin propagandasını yapan
bizden değildir." diye ilân etti. (Buhârî, cenâiz 36, 39, 40; Ibn Mâce,
cenâiz 52; Beyhâkî, Sünen IV/63, 64.) "Ölünün arkasından yüksek sesle
feryat eden, tevbe etmeden ölürse, Kıyamet Günü; üzerinde katrandan bir çuha ve
uyuzdan bir gömlek varken gelecektir" diye buyurdu(Müslim, cenâiz, 29;
Müsned V/343, 344.). Bu yüzden Nevevi, Peygamberimizin: "Ölü, üzerine
yakınlarının ağlamasıyla azab görür" (Bûhârî, cenâiz 34; Müslim, cenâiz
2,16,17; Ibn Mâce, cenâiz 54.) hadisini sahih saymış ve: Evet, ölen kişi,
üzerine feryat edilmesini vasiyet etmişse, ya da feryad edilmesin diye tenbih
etmemişse, bundan azab görür, diye açıklamıştır. (Geniş bilgi için bk.
Davudoğlu age, V/135-36.) Yani bu; ölen kendi âmeli ile başbaşa kalır. Artık
kimsenin ne sevabı ona yazılır, ne de günahı ona ulaşır, esasıyla çatısmaz.
Çünkü bu kötü davranışa, engel olmamakla, yine onun kendisi sebep olmuştur.
Bu işi özellikle kadınlar yaptığı için, Peygamberimiz müslüman
olan kadınlardan, ölünün arkasından çiglik atmamak (nevh) üzere
"biat" (bağlılık ve itaat andlasması) aldığıolurdu. (Buhârî, cenâiz
46; Müslim, cenâiz3l, 32; Nesâî, cenâiz l5, bey'a 18; Müsned NI/197, V/84, 85,
V/408.)
Diğer yönden peygamberimiz: "Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanan
bir kadının, bir ölünün arkasından üç günden fazla-süslenmeyi terketme
anlamında-matem tutması (hidâd) helâl değildir. Ancak kocası müstesna, onun
ölümü için dört ay on gün "hidâd" yapması gerekir" buyurur.
(Buhârî, cenâiz 31.) Buradaki yaş tutma, bağırıp çağırma değil, yeniler giyip,
süslenmeyi terketme anlamındadır. Bu hadisten, kadınların sair zamanlarda
süslenebilecekleri, kocasının ölümü üzerine bunu dört ay on gün terketmesinin
gerekli olduğu anlaşılır. (Bunların açıklaması için "iddet" ve
süslenme bölümlerine bakıniz).
Ölünün yakınlarını ta'ziye etme süresinin de üç gün olması, bundan
olsa gerektir. Çünkü ta'ziyet, sabır tavsiye etme demektir. Üç günde matem sona
erdiğine göre, ta'ziyenin anlamı kalmamıştır. Diğer yönden kadının üç gün
süslenme yasağı da, ta'ziyeye gelenlerin, süsünü görmemeleri için olsa
gerektir.
YAŞAM SIGORTASI
Yıllar önce .. ... . Bankasında yaşam sigortası yaptırmıştım.
Şimdi bu konuda şüpheliyim. Ne dersiniz?
Sigorta yeni ve Islâm âlimleri arasında tartışmalı bir konudur.
Sosyal sigortalar gibi özünde yardımlaşma esprisi taşımayan her türlü özel,
ihtiyarî ve sigorta şirketlerince kazanca yönelik sigortaların câiz ve Islâmî
olmadığında hemen hemen ittifak vardır. Bazılarınca câiz görülen sadece sosyal
sigortalardır. (Bag-kur ve Emekli Sandığı da sosyal sigortadır) fakat bunu da
câiz görmeyenler vardır: Sözünü ettiğiniz sigorta aynı zamanda bir fâiz
(sömürü) kurumunu destekleme anlamı taşıdığından, bu davranışımiz ikinci bir
mahzur taşır. En doğru hareket verdiğiz parayı alarak başka çıkış kapılan
aramamızdır. Çünkü bankaların yan kuruluşları olan bu tür özel sigortalar,
yardımlaşmadan çok kazanç amacı güderler. Kazançları da birinci derece
faizdendir.
YATAK ODASINDA KUR'ÂN-I KERÎM BULANDURULABILIR MI?
Bulunabilir. Ancak, belden yukarı bir yükseklikte ve ayakların
uzatılmadığı bir yönde bulunması edebe ve saygıya daha uygundur. Cinsel ilişki
sırasında ise üzerine tülbent gibi bir örtü atılması da yine edepli olmanın
gereğidir. Yoksa Müslümanlar her an Kur'ân-ı Kerîm'le içiçe yaşayacakları için,
elbette yatak odalarında dahî Kur'ân-ı Kerimi olacaktır.
YATAKTA KURÂN-I KERİM OKUMAK CAİZ MİDİR?
Kur'an-ı Kerim okumak isteyen kimsenin abdest alıp kıbleye doğru
oturması, huşü' ve ma'nasını düşünerek okuması sünnettir. Bununla beraber
ayakta ve yatarken de Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmekte beis yoktur.
YATANIN YANINDA KUR'ÂN OKUMAK
Hasta olmaksızın, uyku ya da istirahat için yatan birisinin
yanında Kur'ân okunur mu? Yoksa başka odaya mı gitmeliyiz?
Kur'ân-ı Kerimi okurken ya da dinlerken oturma veya hazırola geçme
şartı yoktur. Ama ona edep ve saygıdan ötürü oturulur ve edepli bir tavır
takınılırsa çok güzel olur. Kur'ân-ı Kerim okunurken saymamak ve hafife almak
gibi bir tavırla yatan birisinin yanında okumamak, ona saygısızlıkta
sabitleştirmemek için gereklidır: Başka yerde okumak gerekir. Kur'ân-ı Kerîm
okunurken yatmayıp oturmayı ona saygıyla alâkalı görmediği için yatan birisinin
yanında okumanın ise bir sakıncası olmamalıdır. Uyuyanın yanında okumakta ise
herhangi bir sakınca yoktur. Sadece kendi duyacağı kadar okuyorsa her zaman
okuyabilir.
YATIR, TÜRBE VE KABIR ZIYARETI :
Kabır konusu eskiden beri, insanların sapmalarına ve tevhit
inancına şirk karıştırmalarına sebep olan konulardandır. Bu yüzden
Peygamberimiz (s.a.s.), İslam'ın ilk devirlerinde kabır ziyaretirii bütünüyle
yasaklamıştı. Sonra müslümanların tevhidi ve şirki iyi öğrenmeleriyle;
"Size kabır ziyaretini yasaklamıştım, artık kabırleri ziyaret edin; çünkü
onlar size âhireti hatırlatır" (Müslim, cenâiz 105,108, edâhi 37; Ebû
Dâvûd, cenâiz 75; Tirmizî, cenâiz 60; Nesâî, cenâiz 100,101.) buyurdu. Böylece
hem kabır ziyareti serbest edildi, hem de ziyaret sebebi açıklanmış oldu:
Kabırde yatan zatın da birgün diri olduğunu, ölümün, onu sevdiklerinden
ayırdığını, kendisinin de nihayet öleceğini, öbür âlemde hesabın, kitabın
bulunacağını... düşünmek, böylece kalbinin yumuşaması ve isyanların tâata
dönüşmesi.
Yukarıda anlamını verdiğimiz hadîs. kadın erkek ayırmadığı için,
bir kısım fıkıhçılar, kadınların da kabırleri, şartlarına uyarak ziyaret
etmelerinden sakınca olmadığını söylemişlerdir.
Ancak bu konuda değişik görüşte olan bilginler vardır. Ebû Dâvûd
adlı hadîs kitabında yer alan "Allah Rasûlü (s.a.s.) kabırleri ziyaret
eden kadınlarla, kabristana mescid yapanlara ve mum yakanlara lânet etti"
(Ebû Dâvûd, cenâiz 78; Tirmizî, salât 121; Nesâî, cenâiz 104; Müsned I/225.)
hadîs-i serîfini değerlendiren bazı âlimler, kabır ziyareti konusunda kadınlara
değil, sadece erkeklere izin verildığını söylemişlerdir. (bk. Davudoğlu, Müslim
Serhi V/258. ) Ibn Abdilber: "Ancak bu yasak, kabır ziyaretine izin
verilmeden önce olmuş olabilir" dedikten sonra: "Kadın için ocağının
başında oturmaktan daha güzel bir şey yoktur. Gerçekten bilginlerin çoğu
kadınların namaz için mescitlere gitmesini mekruh sayınıslardır. Kabristana
gitmelerini mekruh görmez olurlar mi? Öyle zannediyoruin ki, cumanın kadınlara
farz olmayısi, sırf onları diğer konularda dışarıya çıkmaktan alıkoymak
içindir" der.
Islâm âlimlerinden bazıları da. ihtiyar kadınlarla genç kadınlar
arasında ve erkeklere karısınıadan kabır ziyaretine gidenlerle erkeklere
karışık ziyaret edenler arasında fark gözetmişlerdir.
Kurtubî : "Genç kadınlara kabır ziyaretine çıkmak haramdır.
Fakat ihtiyar olanlara serbesttir. Erkeklerden ayrı olursa kabır ziyareti
hepsine câizdir" demektedir. (age. V/260. )
Buhâri'yi açıklayan Aynî, kabır ziyareti ile ilgili hadîsi
açıkladıktan sonra : "Sözün özü, kabır ziyareti kadınlara mekruhtur, hattâ
haramdır. Hele de Mısır kadınlarına. Çünkü onların ziyarete çıkması (gösterişli
oldukları için) fitne ve fesada sebeb olabilir. Halbuki kabır ziyaretine,
âhireti hatırladığı ve geçenlerden ibret almak ve dünyaya dalmamak için izin
verilmişti" demektedir. (age. V/261.)
Özetlersek, özellikle Hanefi âlimler, kabır ziyaretine izin veren
hadisin daha sonra varid olduğunu, kadını da erkeğide içine aldığını, buna göre
kabır ziyaretinin kadın için de caiz bulunduğunu söylerler. Ihtiyatli olan ise
ziyaret etmemeleridir.
Kabır ziyaretine izin verilen ziyaretçi, önce kabre
"es-selâmü aleyküm! Ey mü'minler yurdunun toplulugu. Biz de insaallah size
kavusacağız. Allah size de bize de âfiyet versin" diye selâm verir. Sonra
kabrin ayak tarafında ayakta durur ve Kur'ân okuyarak, Allah'tan, sevabını ona
ulaştırrnasini diler, onun için de, kendisi için de, bütün mü'minler için de
bağışlanma diler.
Elmalı'li merhum; Allah Rasûlü'nün kabır ziyareti öğretisinde ve
fıkıh kitaplarının bu konudaki açıklamalarında "ölülerden birşey istemek,
yetiş ya fülân, gibi imdat dilemek yoktur, sadece selâm vardır... Allah için
halka yardım etmek güzel, övgüye değer ve istenen bir is olmakla beraber,
halktan istemek, yerilen. nahoş bir davranıştır. Dirilerden istenmesi câiz
olmayan şeyleri ölülerden istemenin hiç yakışmayacağı da son derece
açıktır" (Elmalıli IX/6051-52.) der. Birçok Islâm âlimi, ölülerden birşey
istemenin küfür ve şirk olduğunu söyler. Çünkü Allah bize "Fâtiha
Sûresi" nde, günde en az onyedi defa; "ancak senden yardım
isteriz" dedirtir ve bu antlasmayı sürekli yeniletir. Artık insanın O'ndan
başkasından birşey istemesi, günde onyedi, ya da kırk kez verdiği sözde
durmaması anlamına gelir. Başkasından yardım isteme meselesi bu kadar önemli
olduğu için, Allah onu bu derece çok tekrar ettirmektedir.
Artık, evlenemediği, çocuğu olmadığı, ya da yaşamadığı, kocasıyla
geçinemediği vs. şeyler için, orada buradaki türbelere giden, hiristiyan
âdetlerine uyarak, mum yakan, purçuk bağlayan, seker dagitan, mürüvvet arayan
zavallılara acımaktan başka birşey yapamadığimiz için, dövünmek gerekir. Şahsen
biz onların, varsa imanlarıyla beraber bu yolda paralarını da yitirdiklerine ve
dertlerine dert katmış olarak döndüklerine inanırız Hacıbayram, Eyüp Sultan,
Sehzadebaşı, tellibaba, şu baba, bu baba, falanca dede türbelerine gidenler,
cahil ve biçâre insanların, putların önünde secde eder gibi yakarışlarını ve bu
cahil bırakılmış duyguları istismar eden bir sürü inanç simsarıni ibretle
göreceklerdir.
Ancak bu büyük zatlara, bir insan çerçevesi içerisinde olan sevgi
ve saygısından ötürü, onları ziyaret edip bir fatiha ile de olsa bir hediye
gönderenleri, ölümü yaşar gibi hissedenleri öbürlerinden ayırmak gerekir.
Peygamberimiz, "Lezzetleri parça parça eden ölümü çok anın!" buyurur.
(Tirmizî, kiyâme 26, Zühd 4; Nesâî, cenâiz 3; Ibn Mâce, Zühd 31;Müsned N/293.)
Az önce sözünü ettiğimiz maksatlarla türbeleri ziyaret edenlere
şunu tavsiye edebiliriz: Eğer, Allah'ın bir nimeti olarak İslam'ın önem verdiği
tıbbın çâre bulamayacağı bir derdiniz varsa uzun süre helâl rızıkla
beslendikten sonra, gecelerin son üçte birinde kalk, abdest al, iki rekat namaz
kil, kıbleye dönerek, edep çerçevesi içerisinde Allah'tan, derdine çâre iste,
agla, yalvar. Bir defa, on defa, yüz defa iste.... Isteğinin mutlaka
duyulduğuna, kaydedildiğine, dilekçene mutlaka cevap verileceğine kesin inanarak
iste. Bir gün kapıların açıldığını ve arzuna kavuştugunu göreceksin. Yine bu
maksatla Ramazanları kaçırma. Hiçbir gece aksatılmadan bir Ramazan boyunca
yapılan nice duânin kabul edildiğini görmüşüzdür. Çünkü böyle yapanın Kadir
Gecesine isabet edeceği kesindir. Ancak şu noktaları unutma: Duân kabul
edilmedikçe Allah'a kırılma, usanma, israr et ve kabul olunacağına kesin
gözüyle bak. Allah duâdaki ısrarı sever, bununla övünür.(Kabır ziyareti
konusunda geniş bilgi için bk. Hattab es-Subkî, el-Menhel IX/102.)
YUNANİSTAN GİBİ İSLAM'A İNANMAYAN BİR DEVLET TARAFINDAN TAYİN
EDİLEN BİR DİN GÖREVLİSİNİN ARKASINDA NAMAZ KILMAK CAİZ MİDİR?
İslam'a inanmayan bir devlet tarafından tayın edilen din görevlisi
müslüman ise, yani İslam'ın bütün ahkamını kabul ediyorsa arkasında namaz
kılmak caizdir.
İslam devleti tarafından tayın edilen bir din görevlisinin görevi
kabul edip maaş alması din görevliliğine ve imamet yapmasına zarar vermediği
gibi müslüman olmayan bir devlet tarafından tayın edilerek görevi kabul edip
maaş alması da zarar vermez.
Hatta devlet kafir bile olsa İslam'a hizmet etmek gayesiyle böyle
bir görevi kabul edip ehil olmayan kimselere bırakmamak lazımdır. Kadı Şureyh
ve Tabiinin bir çok ileri gelenleri zalım ve müstebid ve hatta Cassas'ın
ifadesine göre bir kısmı mürted olan Emevi hükümdarlarınıın zamanında Kadılık
görevinde bulunup maaş almışlar ama hilafetlerini kabul etmemişlerdir.
Hazret-i Hasan Said bin Cubeyr, Şa'bi ve Tabiinin ileri gelenleri
de bu zalimlerden maaşlarını almakla beraber onlara karşı geldiler. Dört bin
Kurra ve hafız Haccac-ı Zalım'e karşı savaş açıp, Ahvaz, Basra ve Deyr
El-Cemacım gibi yerlerde Allah rızası için kendisiyle çarpışarak kanlarını
dökmüşlerdir.
Ancak böyle bir görev için dinden tavız verip ehli küfrün düzenini
benimseyen kimse, mürted olduğundan, arkasında namaz kılmak caiz değildir.
YÜZÜK TAKMAK
Islâm'a göre; erkekler de kadınlar da yüzük takabılirler. Ancak,
yüzüğün takılış maksadı ve yapıldığı madde ile ilgili bazı şartların
gözetilmesi gerekir.
Hanefî mezhebine göre, maddesi ne olursa olsun ihtiyaç duyulmaması
halinde yüzük takılmaması daha iyidir.
Altından yapılan yüzükleri erkekler takamazlar. Takarlarsa haram
işlemiş olurlar. Kadınlar ise takabılirler (el-Mevsılî, el-Ihtiyar fi
Ta'lili'l-Muhtar, Mısır IV, 224: Merginânî, el-Hidaye, IV, 82; Ibn Abidîn,
Reddü'lMuhtar, Ist. 1233, V, 216). Hz. Peygamber bir hadisinde; Ipek ve altın
ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helal edilmiştir" buyurmuştur.
(Tirmizî, Libas, 1).
Gümüşten yapılan yüzüğü hem erkekler hem de kadınlar takabılirler.
Ancak, erkeklerin takacakları yüzüğün, kadınların taktıklarına benzememesi ve
ağırlığının üç gramdan daha az olması gerekir (el-Cezîrî, Kitabü'l-Fıkh
ale'l-Mezahilai'l-Erbaa, II, 16; Alâuddin Abidin, El-Hediyyetü'l-Alâiyye, 1978,
318).
Demir, bakır, kurşun ve tunç gibi madenlerden yapılan yüzükler hem
erkeklere hem de kadınlara mekruhtur (el-Mevsılî, a.g.e., IV, 224). Akîk ve
yeşim gibi kıymetli taşlardan yapılanlar ise kadın erkek herkes için caizdir.
(Ibn Abidin, a.g.e.; V, 315).
Yüzüğün kaşına Allah'ın, Peygamberin ya da kişinin kendi adını
işletilmesi de mahzur yoktur. Fakat insan ve hayvan gibi bir canlının resminin
konulması günahtır. Kaşında Allah'ın ismi veya Peygamber'in adının yazılı
olduğu bir yüzükle helâya giren kişi, yüzüğünü gizlemelidir. Eğer yüzük sol
elinde ise taharetleneceğinde parmağından çıkarmalıdır (Ibn Abidin, a.g.e., V,
317).
Yüzük, her iki elin her hangi bir parmağına takılabilir. Ancak,
küçük parmağa takılması sünnettir (Ibn Abidin, a.g.e., V, 316; Kamil Miras,
Tecrid Tercemesi, XII, 108).
YÜZÜK TAKMANIN DİNİMİZDEKİ YERİ VAR MIDIR?
Yüzük takmak hususunda ihtilaf vardır.
Hanefi mezhebine göre yüzük gümüş olursa erkek ve kadın için
mübahtır. Tunç, demir gibi şeylerden olursa erkek için haramdır.
Şafi'i mezhebine göre ise gümüş yüzük takmak sünnettir. Çünkü
Peygamber (sav) gümüş yüzük takardı. Enes'den rivayet edilmiştir: Peygamber
(sav) Kisra, Kayser ve Necasi'ye birer mektup yazmak istedi. Peygamber'e (sav)
"Bunlar mühürsüz mektup kabul etmezler” denildi. Bunun üzerine Peygamber
(sav) gümüş bir yüzük yaptırdı. Ve üzerindeki nakış "Allah'ın Resulü
Muhammed” cümlesinden ibaretti.
Hulefa-yı Raşidin'in de birer gümüş yüzüğü vardı. Hz. Ebubekir'in
yüzüğündeki nakşı (Ni'mel Kadiru Allahu) Hz. Ömer'inki ise(Kefa bil mevti
vaizen), Hz. Osman'ın ki de "Le ta'tebirunne ev letendemun'ne), Hz.
Ali'nin ki de (El-Mülkü lillah) idi.
ZAMAN AŞIMI
Sürenin geçmesi, belli sürenin geçmesiyle bazı hakların
kazanılmasını veya kaybedilmesini ifade eden bir fıkıh terimi. Arapça
"murûru'z-zamân" veya "tekâdümü'z-zamân" tamamlamalarının
karşılığı olarak kullanılır.
insanların bir takım hakları elde etmesi veya sahip olduğu bazı
hakları kaybetmesi zaman süreci içinde ortaya çıkar.
Çoğunluk müctehitlere göre süre aşımı bir mülk sebebi olarak kabul
edilmemiştir. Eşyada asıl olan mübahlıktır. Sahipsiz olan ve toplumca da
sahipli sayılmayan şeylerin mülk edinilmesinde herkes eşit hakka sahip olur.
Meselâ; ihtiyaç sırasında yararlanılmak üzere suyun kaba alınması, av
hayvanının yakalanması, mübah olan ot veya odunların kesilip toplanması bunlar
üzerinde mülkiyet hakkı doğurur. Bu el koymaya "hiyâzet" veya
"ihrâz * " denir. Bir hadiste; su, ateş ve otların insanlar arasında
ortak olduğu belirtilmiştir (Ebû Dâvud, Büyû', 60; Ibn Mâce, Ruhn,16; Ahmed b.
Hanbel, V, 364). Buradaki ihrâza "zilyedlik * " diyebiliriz.
Ancak toprak mülkiyetinde meşru zilyedliğe "ihya * "
şartı da eklenmektedir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Henüz hiç
kimsenin eline geçmemiş olan Şey, onu ilk eline geçirene ait olur" (Ebû
Dâvud, Imâre, 36). Bu hadisi duyan sahabilerin işgal etmek istedikleri
arazılere dağılıp adımladıkları ve işaretler koydukları nakledilir. Mücerred
işgalın yeterli olmadığı, ayrıca toprağı ihya etmenin de gerekli bulunduğu
hadiste şöyle belirlenir: "Kim ölü bir toprağı ihya ederse bu toprak onun
olur. Haksız verilen emek için bir hak yoktur" (Buharî, Hars, 15; Ebû
Dâvud, Imâre, 37; Tirmizî, Ahkâm, 38; Mâlik, Muvatta, Akdiye, 26, 27; Dârimî,
Büyû', 65).
Diğer yandan ölü ve sahipsiz toprağı çeviren kimse yıllarca
işletmeksizin bekletme hakkına sahip midir? Böyle bir hak tanındığı takdirde
kolay ve masrafsız bir yolla geniş toprak parçalarını belli kişiler çevirir ve
başkalarının yararlanmasını da engelleyebilirdi. Halbuki toprak işgaline ve
ihyasına izin verilmesi bu toprakların üretime sokulması amacına yöneliktir. Bu
yüzden çevrilen, fakat üretime sokulamadan elde tutulabilecek süre hadiste üç
yılla sınırlandırılmıştır: "Âd'tan kalanlar Allah'ın, Rasûlunun ve sonra
sizindir. Kim ölü bir araziyi ihya ederse ona sahip olur. Çeviren üç yıl içinde
ihya etmemişse, bundan sonra bir hakkı kalmaz" (Ebu Yûsuf, Kitâbü'l-Harâc,
Kahire 1396, 70). Hz. Ömer'in uygulaması da bu şekilde olmuştur. O şöyle
demiştir: "Ölü araziyi kim ihya ederse onun olur. Çeviren üç yıl içinde
ihya etmezse, çevirdiği arazı üzerinde bir hakkıkalmaz" (Ebû Yûsuf,
a.g.e., 71). Bu duruma göre sahipsiz bir araziyi çevirmek üç yıl süreyle
burasını mülk olarak edinmede öncelik hakkıvermektedir. Üç yıl içinde ihya
gerçekleşmezse bu öncelik hakkı düşmektedir. Burada meydana gelen bir mülkiyet
hakkının düşmesinden çok mülkiyeti elde etmede sahip olduğu öncelik hakkının
düşmesi söz konusu olmaktadır.
Sürenin geçmesiyle hakların kazanılması veya kaybedilmesi temelde
adalete ve yaratılışa aykırı düşer. Buna bir malı gasp veya hırsızlık yoluyla
ele geçiren kimsenin durumunu örnek verebiliriz. Eğer bu kimse meselâ;
yakalanmadan veya dava edilmeden on yıl geçince bir mala mâlik sayılsa bu bir
zulüm olurdu.
Diğer yandan Imamı Mâlik'e göre kendi mezhebinde sonrakilerin
görüşüne muhalif olarak bir malı "ihrâr" hâlinde mülkiyet hakkı elde
edildiği gibi, başkanın bunu ihrâzı hâlinde belli bir süre geçince önceki
mâlikin hakkının düşeceği görüşünü benimsemiştir. Mâlik b. Enes (ö. 179/795) bu
konuda Said b. el-Müseyyeb (ö. 93/711)'ten mürsel* olarak nakledilen şu hadise
dayanır: "Kim bir Seve nizasız ve fâsılasız (hasmı aleyhine) on yıl
süreyle zilyed olursa, bu Şeye ondan daha fazla hak sahibi olur"
(el-Mâlik, el-Müdevvene, Mısır 1323,' 1905, XIII, 23).
ZAMAN AŞIMINI KESEN ÖZÜRLER
Bazı özürler zaman aşımını keser. Süre bu özrün kalktığı andan
itibaren başlar. Mecelle'nin 1663'üncü maddesinde özürler şöyle belirlenmiştir:
"Bu konuda geçerli olan, yani davanın dinlenmesine engel olan zaman aşımı
ancak özürsüz olarak vâkî olan zaman aşımıdır. Yoksa davacının vasisi bulunsun
bulunmasın çocuk veya akıl hastası yahut bunak olması veya yolculuk (seferilik)
kadar uzakta olan başka diyarda bulunması veya hasmının üstünlük sağlayan
birisi olması gibi şer'î özürlerden birisiyle gelen zamana itibar olmaz. Bu
nedenle zaman aşımının başlangıcı özrün sona erdiği tarihten itibaren olunur.
Iki yıllık zaman aşımı:
Islâm Devletinde, bir dava için arazı kanunu zeyli gereğince boş
kalır. Bu gibi yerler yeni gelen muhacırlere tahsis edilip, onlar tarafından
ziraat ve kendine ait binalar yaptırırlar. Işte bu davalar özürsüz olarak iki
yıl geçince "zaman aşımı"na uğrar.
Bir yıllık zaman aşımı:
Şüf'a hakkı bir ay takip edilmeyince düşer. Mecelle'nin 1034'üncü
maddesinde şöyle denir: "Şüf'a hakkını tesbit ve buna şahit tuttuktan
sonra şüf'a hakkı sahibinin eğer başka bir beldede bulunmak gibi bir şer'î özrü
yok iken, husûmet talebi bir ay gecikirse şüf'a hakkı düşer."
ZAMAN AŞIMININ BÂTIL VEYA FASIT AKITLERE ETKISI
Batıl olan bir şey zamanın geçmeşiyle meşru hâle gelmez. Süre ne
kadar uzarsa uzasın, batıl olduğu ortaya çıkan muâmelenin kaldırılması gerekir.
Çünkü batıl gerçekte yok hükmündedir. Süt veya mahrem hasımla yapılan evlilik
gibi. Zaman aşımının fesat sebebi kalkmadıkça fasit muameleyi meşru hâle
getirmez. Ancak fesad sebebi kaldırılır veya feshe engel bir durum ortaya
çıkarsa muâmele sahih hale gelir (eş-Zuhaylî, a.g.e., IV, 284)
ZAMAN AŞIMININ DAVALARA ETKISI
Bir takım hak ve alacakların mahkeme yoluyla istenebilmesi süresiz
olarak mümkün kılınırsa; hâkimin görev yapma süresi, delillerin yok olması,
şahitlerin unutkanlıkları, mülkün aslı üzerinde şüphe doğmasına engel olma gibi
nedenlerle çeşitli zorluklar doğar. Ancak ne kadar süre geçerse geçsin bir hak
kendiliğinden düşmez. Sahibinin itiraf edilerek bunun yerine verilmesi
"diyâneten" vacipolur. Bir kimse başkasının mülk edindiği bir mala el
koysa, hiç bir durumda şer'an bu mala mâlik olamaz (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî
ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, IV, 69).
Bir hakkı mahkeme yoluyla (kazâen) isteyebilmek için Islâm Devleti
bir takım düzenlemeler yapabilir ve zaman aşımı süreleri koyabilir.
Mecelle'de hukuk davaları için zaman aşımı süreleri beş tane olup
şunlardır:
Otuz altı yıllık süre aşımı:
Vakfın aslı ve arazının sahibi ile ilgili davalar 36 yıllık zaman
aşımına tabidir. Mecelle'nin 1661. maddesi şöyledir: "Vakfın aslı hakkında
mütevelli veya oradan maaş alanların (mürtezika) davaları 36 yıla kadar
dinlenir. Fakat 36 yıl geçtikten sonra artık dinlenmez." Meselâ bir kimse
otuz altı yıl süreyle bir akara, mülkiyet üzere tasarrufta bulunduktan sonra
bir vakfın mütevellisi, bu akarın kendi vakfının gelir getiren ünitelerinden
(musteğallât) olduğunu dava etse, bu dava dinlenmez. Vakfın salih oluşu
kendisine bağlı bulunan her şey vakfın aslındadır. Bu nitelikte olmayan şeyler
ise "vakfın şartları"ndan sayılır. Mütevelli ya vakıfnâme gereğince
veya hâkim tarafından belirlenir. Mürtezika ise, vakfın gelirinden maaş ve
tayın alan kimselerdir. Bunlara "ehl-i vezaif"de denir. Bir caminin
imamı, müezzini veya kayyımı gibi. Bazı fakihlere göre, vakıflarda dava
hakkıyalnız mütevelliye aittir. Önceleri fetvaya esas olan görüş bu idi. Ancak
Mecelle buna "Mürtezika"yı da ilave etmiştir.
Meselâ; bir kimse, başkasının elinde bulunan bir akar için bu
akarın gelirının veya oturma hakkının kendisine şart koşulmuş vakıf olduğunu ve
zilyedliğin kendisine ait bulunduğunu dava etse, bu kimse mütevelli ise veya
Mecelle'nin tercihi ile bu vakıftan maaş alan bir kimse ise ve diğer zilyedin
tasarrufunun üzerinden de 36 yıl geçmemişse dava dinlenir. Aksi halde dava
dinlenmez (Ali Haydar, Düraru'l-Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, Istanbul 1330,
IV, 342).
Vakıf paraların aslı ile ilgili davalar da otuz altı yıla kadar
dinlenir. Meselâ; bir kimse mütevellisi olduğu vakıf paralardan bir miktar
kendi işi için harcarsa, kendinden sonraki mütevelli bunu dava etse, otuz altı
yıl geçmemişse dava dinlenir. Aksi halde dava süre yönünden reddedilir (Ali
Efendi, Fetâvâ, Istanbul 1311, II, 89). Ancak vakıf paranın kârı (rıbh) ile
ilgili davalar on beş yıllık zaman aşımına tabi kabul edilmiştir.
Vakfın aslı ile ilgili davalar iki türlü olabilir:
a- Akarı vakfa geri almak için dava açmak. Meselâ; bir kaç dükkânı
mülkiyet üzere 36 yıldan daha az bir süreyle tasarruf etmekte olan bir kimse
aleyhine mütevelli vakıf davası açsa, ispat ettiği takdirde bu dükkânlar vakfa
geri döner. 36 yıl geçmişse kazâen geri verilmez, fakat tasarrufta bulunan
diyâneten yani vicdanı ile başbaşa bırakılır. Böyle bir durumda sorumluluktan
korkan mü'minden bu yeri vakfa döndürmesi beklenir.
b- Iki vakıf arasında dava açılması: Bir vakfın kullanmakta olduğu
bir akarı, başka bir vakıf mütevellisi kendi vakıflarına ait kira ile verilen
bir yer olduğunu dava etse, otuz altı yıldan fazla süre ile susmuşsa bu dava
dinlenmez (Ali Haydar, a.g.e., IV, 343).
Diğer yandan gayrı menkule bağlı "geçiş (murûr)" ve
"su akıtma (mesîl)" hakları vakıf arazıde bulunuyorsa bunlarla ilgili
davalar da 36 yıllık zaman aşımına tabi bulunur. Hatta bu haklar iki vakıf
arasında da cereyan eder.
On beş yıllılık zaman aşımının üstünde bir süre içinde dava konusu
yapılabilen üç çeşit mal daha vardır. Bunlar: Yetim malı, kayıp olan kişinin
malı ve miras malı. Ancak Ebûssuud Efendi bir fetvasında miras meselesini ayrı
tutmuştur. Fetva şöyledir: "Bir kimse şer'î bir özrü olmaksızın mirasla
ilgili davasını 15 yıl süreyle takip etmese bundan sonra dinlenir mi? el-Cevap:
Dinlenmez." Ali Efendi ile Rumeli müftüsüi Abdullah Efendi fetvalarında da
durum böyledir. Ancak mirasla ilgili bu fetva Islâm Devletinin miras davası
için 15 yıllık zaman aşımı esasını benimsediği durumla sınırlı sayılmıştır (bk.
Ali Efendi, Fetâvâ, II, 87; Ibn Abidîn, Reddü'lMuhtar ale'd-Muhtâr, Terc. M.
Savaş, Istanbul 1985, XII, 312).
Onbeş yıllık zaman aşımı:
36 yıllık zaman aşımına tabi bulunan vakıf akar, yetim veya kayıp
olan kişinin malı dışında bir takım mallar 15 yıllık zaman aşımı süresine
bağlıdır. Para alacağı, vedîa *, miras *, mülk akar *, vakıf akarın * geliri
ile ilgili davalar 15 yıl içinde açılmadığı takdirde, artık bu konuda mahkemeye
başvurma hakkı düşer. Bunlar kısaca şöyledir:
Alacak davası (deyn): Bir kimse 15 yıl geçtikten sonra borçlusuna:
"Sana 15 yıldan fazla bir süre önce verdiğim şu kadar parayı, karz-ı
haseni veya sattığım malın satış bedelini istiyorum" diye dava açsa,
davası dinlenmez. Ancak diyaneten bu borç düşmez, Allah'la kendisi arasında
sorumluluk doğurmak üzere devam eder. Nitekim çeşitli âyetlerde karz'ın yüce
Allah'a güzel bir borç olarak verildiğine işaret edilir (bk. el-Bakara, 2/245;
el-Mâide, 5/12; el-Hadîd, 57/11, 18; et-Teğabun, 64/17; el-Müuemmil, 73/20).
Fertle devlet arasındaki alacak ve vereceklerde de bu zaman aşımı süresi
uygulanır. Nitekim Osmanlı Imparatorluğu uygulamasında 20 Muharrem 1300 H.
tarihli padışah fermanı ile beytülmal'e ait alacakların 15 yıl geçtikten sonra
artık dava konusu yapılamayacağı bildirilmiştir.
Emanet verilen şey (vedîa): Bir kimse " 15 yıl önce sana
verdiğim şöyle bir emanetimi istiyorum" diye dava etse, davalı bunu inkâr
etse, dava dinlenmez.
Âriyet (kullanmak üzere verilen şey): Meselâ bir kadın, vefat eden
kızına 15 yıl önce filân şeyleri âriyet olarak vermiştim, şimdi geri istiyorum,
diye dava etse, davası dinlenmez.
Miras: Mirasçılardan birisi, diğerinden "15 yıl önce vefat
eden miras bırakanımızın malından sende şunlar kalmıştı. Payımı isterim"
diye dava etse, diğeri bunu inkâr etse dava dinlenmez.
Mülk akar: Bir kimse diğerinin 15 yıldan beri mülkiyet üzere
tasarruf ettiği mülk bağ veya evin tamamı veya şu kadar bölümü benimdir diye o
kimseden dava etse dinlenmez.
Mukâtaalı vakıf akar: Mukâtaa; arsası vakfa, üzerindeki bina,
ağaç, bağ, kavak, tesis vb. başkasına ait mülk olan bir akarda tasarrufta
bulunan tarafından vakfın cihetine verilmek üzere arsa için belirlenmiş bulunan
yıllık kira demektir. Buna "yer kirası (icâre-i zemin)" de denir.
Ayrıca böyle bir vakıf arsa üzerindeki bu ağaç veya tesişlerin de vakfedilmesi
mümkün ve caizdir.
Vakfıye gereği mütevelli iddiası: Bir kimse vakıfnâme gereği vakfa
on beş yıl mütevellilik yaptıktan sonra, başka bir kimse çıkıp da o vakfın,
vakıfnâme gereği mütevellisinin kendisi olduğunu dava etse dinlenmez.
Vakfın geliri davaları: Vakfın geliri (galle), ona ait faide ve
semeresi demektir. Vakıf paranın kârı, vakıf akarın kirası, vakıf çiftliğin
ürünü gibi (bk. Ali Efendi, Fetâvâ, II, 89 vd.; Ali Haydar, a.g.e., IV, 339
vd).
On yıllık zaman aşımı: Kuru mülkiyeti devletin, yararlanma hakkı
tasarruf sahibinin olan "mîrî arazı * "ler üzerinde tasarruf davası
ile, geçiş, su akıtma ve su alma haklarına ait davalar on yıllık zaman aşımına
tabiidir. Meselâ; bir kimse mîrî arazıden olan bir tarlayı başkasının gözü
önünde on yıl ekip biçtiği halde bu kimse özürsüz olarak susmuş iken bu kimse
on yıl önce bu tarla üzerindeki tasarruf hakkının tapu ile kendisine ait
bulunduğunu dava etse davalı inkâr edince dava dinlenmez. Ancak böyle bir dava
on yıl geçmeden açılırsa mahkeme buna bakar.
Diğer yandan mîrî arazının mülkiyetine ait arazı memurlarının
iddiaları ise 36 yıla kadar dinlenir. Nitekim bu konuda 22 Muharrem 1300 H.
tarihli fermanla Osmanlı Devleti bu son zaman aşımı süresini esas almıştır.
Mîrî arazılerde geçiş, artık sulan akıtma veya su alma hakları da on yılık süre
aşımına tabiidir.
ZARARLI HAYVANLARI ÖLDÜRMENIN HÜKMÜ NEDIR?
Zararlı hayvanlar dövülmeden, eziyet edilmeden en keskin bir âlet
ya da çabuk öldürecek bir yöntemle kesilir ve öldürülür. (Hindiyye V/361)
Başkalarına zarar veren köpeği bulunan kimse, hatırlatıldığı halde zararı
önlemezse, bölge sakinlerinin o köpeği öldürme hakları vardır. (Hindiyye V/360)
Çekirge öldürülebilir, çünkü avdır. Karınca kendiliğinden zarar vermiyorsa
öldürülmez, veriyorsa öldürülebilir, ancak yakılmaz ve suya atılamaz. Bit her
halükârda öldürülür. Yabanarısı ve diğer haşeratı zarar vermiyorlarsa
öldürmemek daha iyidir. Ipek kozasını güneşte bırakıp kurtlarının ölmesini
sağlamakta mahzur yoktur, çünkü bu insanların yararına olan bir şeydir.
(Hindiyye V/361) Bu konuda Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) şu hadîs-i
şeriftlerini de göz önünde bulundurmak gerekir: "Ateşte sadece onun Rabbi
ceza verebilir (Nemenkânî IV202; Ayrıca: Nevevî, Fetâva 247; Nemenkânî N/201-
203 (değişik kaynaklardan); Kâdihan NI/411 de konuyla ilgili bilgi var.
"Allah her şeyde ihsan'ı (güzel yapma, Allah'ı görür gibi yapma) zorunlu
kılmıştır. Binaenaleyh, öldürdügünüzde en güzel tarzda öldürün,
boğazladığınızda da, en güzel yolla boğazlayın, boğazlayacak olanınız bıçagını
iyi biletsin" hadîs-i serîfini de bu bağlamda hatırlamak gerekir. (Müslim,
sayd 57; Tirmizî, diyyât 14; Nesâî, dahâya 22))
BİR KİMSE BİR MİLYON LİRA İLE TİCARET HAYATINA ATILIR, YIL
SONUNDA, MESELA ÜÇYÜZBİN LİRA VERECEĞİ BEŞYÜZBİN LİRA DA ALACAĞI OLURSA
ZEKATINI NASIL VERECEKTİR?
Şafii mezhebine göre ticaret yılı sonunda mevcut ticaret malını
adil iki bilirkişi tesbit edecek. Alacağını da ona ekleyecek, sonra vereceğini
düşürmeden yekünün zekatını verecektir. Farzedelim ki yıl sonunda ticarethanede
mevcut malın değeri bir milyonikiyüzbin liradır. Beşyüzbin de alacağı olduğu
takdirde yekünu 1700000lira eder. Buna göre verilecek zekatın miktarı 42500
liradır.
Hanefi mezhebine göre ise; mevcut mal ile, alacak tesbit edilecek.
Sonra vereceği hesaplanacak, o düşürüldükten sonra kalanın zekatıverilecektir.
Bizim misalimizde mevcut malın değeri ile alacağı 1700000 lira olursa, vereceği
olan 300000 lirayı düşürecek ve sadece 1400000 liranın zekatını verecektir.
ZINADAN DOĞAN ÇOCUĞUN NE SUÇU VARDIR KI, TAHKIR EDILIYOR VE BAZI
HAKLARI KIŞITLANIYOR?
Zinâdan doğan çocuğun tahkir edilecek suçu yoktur; ancak takdir
edilecek ve diğerlerine üstün tutulacak yönü ve başarisi da yoktur. Bunu
böylece tespit ettikten sonra:Önce şunu bilmek gerekir: Islâmda; hristiyanlıkta
olduğu gibi atalardan miras alınan, "Ezeli bir günah" akidesi
yoktur."Kimse kimsenin günahını yüklenmez" (K: Isrâ (17/ 15)).
"Kim zerre kadar hayır yaptı ise onu görür; kim zerre kadar ser yaptı ise
onu görür." (K. Zilzâl (99) 8) Bu önemli kurali hiç akildan çıkarmamak
gerekir. Ama ne var ki, özellikle öbür alem için, yani Allah'ın yapacağı
muamele için böyledir. Dünyada insanlar elbette bir takım değer yargılarının
etkisinde kalacak ve haklı ya da haksız, bazı tavırlar sergileyeceklerdir. Bu
yüzden Ibn Abbâs, zinânin esas sıkıntısm ve yükünü "veled-i zinanın"
çektiğini söyler. Ama dediğimiz gibi bu, toplumsal açıdan böyledir. Çünkü zinâ
her ne kadar büyük ve mahvedici bir suç ise de zina edenler tevbe edebilirler.
Allah da onların tevbesini kabul edebilir. Olan çocuğa olur ve annesinin
babasının ayıbm ölünceye kadar üzerinde taşır. Babasına nispet edilmez, zinâ
çocuğu olarak tanmr ve hakaret görür. Bunun bir yönüyle psikolojik faydası da
vardır; zinâyi ve gayr-i meşru çocuk edinmeyi takbih eder, ondan tiksindirir ve
sakındırir. Bu yönüyle de günahsiz bir insanı yaralar manen ezer. Ama öbür
âlemde kendi amelleriyle muamele görür. İşte yine Ibn Abbâs'in: "Üçün en
kötüsü veled-i zinâdir." (Beyhakî, Sünen X/59; Hadîsin manası konusunda
ayrıca bk. Alî el-Karı; el-Esrâru'l merfûa 466 vd.) sözünün anlamı budur. Yani
annesi Babası tevbe edip kurtulurlar, kendisi ise hep böyle hakaret gürür,
binaenaleyh, dünya gözüyle bu üçlünün en bahtsizi, zinâdan doğan çocuktur. Ama
tekrar edersek bu, insanların değerlendirmesidir, nesep ve verâset dışında ne
dünya ahkm, ne de bütünüyle âhiret ahkâmi konusunda onun diğerlerinden bir
farkı vardır.Allah Rasulü Efendimiz (s.a.s.) "Veled-i zînaya annesinin
babasının günahından hiç bir şey yoktur" buyurmuştur.(Hâkim, Müstedrek;
Münâvi V/372)"Veled-i zinâ cennete giremez" anlamındaki sözün hadis
olarak aslı yoktur. Ibnü'1-Cevzi, bu anlamda sahih hiç bir hadisin
bulunmadığını söyler.(bk. es Semhûdî, el-Gummâz 232; Sehavî 463 Müslim, radâ
36; Buhârî, vesâyâ 4, buyû 3; Ebû Dâvud, talâk 34; Hadisin değişik rivâyederi
ve geniş izahi için bk. Davudoğlu VN/383-88) Veled-i Zinâ ile ilgili hukuki
durum (ahkin) ise söyledir:
1- Zinâ nesebi belirlemez. Çocuk "yatağındir, zinâ edene ise
mahrumiyet ve hüsran vardır".( Ebû Zehrâ; el-Ah'vâlü's-Şahsıyye 388-89)
Yani zinâdan doğan çocuk, nesep için asıl olan babaya nispet edilmez, ona
mirasçı olamaz. Babası da ona nafaka vermez. Dogduğu anneye nispet edilir.
Miras hukuku annesiyle kendi arasında cereyan eder. Çünkü nesebin sâbit olması
bir nimettir. Suç ise nimeti doğurmaz, aksine sahibi için nikmeti (mahrumiyeti)
gerektirir. Ancak nesebi sâbit kılmayan zîna; haddi düşüren herhangi bir şüphe
taşımayan zinadır. Suç olma vasfm silen, ya da haddi (zina cezasını) düşüren
bir şüphe varsa, birinci durumda ittifakla, ikinci durumda da tercih edilen
görüşe göre, nesep sâbit olur. Keza birisi yaşları bakımından kendisinin
olabilecek bir çocuğun nesebini (kendi çocuğu olduğunu) iddia ederse; çocuğun
da başkasından nesebi belli değilse, Hanefilere göre nesebi o adamdan sâbit
olur. Ancak bu durumda o adamın, onun zinâdan çocuğu olduğunu söylememiş olması
şarttır. Zinâdan çocuğumdur, derse nesep yine sâbit olmaz.(Kasâni, Bedâyi
VI/269)
2. Veled-i zinânin şehâdeti - âdil ise, diğer adıl insanlar gibi -
makbuldür. Çünkü, yukarıda işaret edilen ayetten anlaşılacağı üzere, annesinin
babasının zina etmiş olması onun adâletini zedelemez.(Serahsî, IX/127)
3. Veled-i zinânin kendisine zinâ isnadında (kazf) bulunana iftira
cezası (hadd-i kazf) uygulanır.Çünkü o muhsandır (temizdir) ve iffetlıdır.
Annesinin babasının suçu onun "muhsan" oluşunu düşürmez.(Kal'acı,
Mevsu'ati fikh-i Abdullah b..Abbâs N/31; Ibn Hazm, el-muhallâ IX/430)
4. Dünyaya ait işlerde diğer insanlardan farkı yoktur. Çeşitli
görev ve sorumluluklar yüklenebilir. Her kademede idareci ve komutan olabilir.
Evlenmede vesair akitlerde diğer insanlardan farkı yoktur.
5. Imam olmasını mekruh görenler vardır, ama buna sebep olarak iki
şey zikredilmiştir: a) Ilmi ve takvâsı olmamak. Çünkü Babası belli olmayan
(veled-i zinânin) eğitimi, genellikle ihmal edilir, çünkü üstlenecek kimsesi
yoktur. Böyle olunca da câhil ve takvâdan uzak kalır. Imam olmasının mekruh
olması bundandır. Dolayısı ile bu sebep (illet) bulunmazsa, yani eğitim görmüş,
câhillik ve takvâsızlıktan kurulmussa, imamlığı da kerahetsiz câiz olur. Hattâ
imamliga, böyle olmayan nikâh,evladından daha lâyık hâle gelir. (Mavsilî, 58)
b) Imamligmn mekruh olması, insanların ondan nefret edip, cemaatten
uzaklaşacaklarındandır. Bu izaha göre câhil olmasa da veled-i zinânin imamlığı
mekrûh olur.( agk; Tahtavî (Merâkil-felâh ile) 245) Ama bu kerahet kendisine
değil de insanlara yönelik olduğudan, bilinmediği yerde imamlığı bu izaha göre
de mekruh olmaz.
ZIYARETIN ÖLÜYE FAYDASI
a) Özellikle anne, baba diğer akraba ve dostların kabırleri,
ruhları için Allah'a dua ve istiğfar etmek amacıyla ziyaret edilir. Ölüler
adına yapılan hayır ve hasenâtın sevabının onlara ulaşacağı sahih hadis ve icmâ
delili ile sabittir. Ölüler ziyaret edilirken, onların ruhları için Allah'a dua
edilir, Kur'an okunur, yapılan iyiliklerin sevabı bağışlanır. Kabre ağaç dikmek
sevabtır. Dikilen ağaç ve bitkinin ölünün ruhundan azabın hafifletilmesine
sebep olacağına dair hadisler vardır. Hristiyanların yaptığı gibi kabre çelenk
götürmek mekruhtur.
Dua ve istiğfarın ölülerin ruhları için faydalı olacağına şu
ayet-i kerime de delâlet eder: "Ey Rabbimiz, bizi ve iman ile bizden önce
geçmiş olanları yarlığa. İman etmiş olanlar için kalbimizde bir kin
bırakma" (el-Haşr, 59/10). Bu konuda varid olan pek çok hadis vardır
(Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 509; VI, 252; İbn Mâce, Edeb,
b) Ölünün dirileri işitmesi. Kabır ziyareti sırasında
konuşulanları kabırdeki kişinin duyduğu ve verilen selâmı aldığı hadislerle
sabittir.
Abdullah b. Ömer (r.a)'den nakledildiğine göre Hz. Peygamber Bedir
gazvesinden sonra yerde yatan Kureyş büyüklerinin cesetlerine karşı:
"Rabbinizin va'dettiği azabın doğru olduğunu anladınız mı?" diye
seslenmişti. Hz. Ömer'in: "Ey Allah'ın Resulu! Bu duygusuz cesetlere mi
hitap ediyorsunuz?" demesi üzerine, Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"Siz bunlardan daha fazla işitici değilsiniz. Fakat bunlar cevap
veremezler" buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, II, 121). Bu konuda Hz. Aişe'den,
ölülerin işitmesi yerine, Resulullah'ın; "Gerçeği ölünce şimdi daha iyi
anlarlar. Nitekim Cenâb-ı Hak'da: "Habibim sen, sözünü ölülere
duyuramazsın " hadisi nakledilmiştir. Ancak çoğunluk İslâm bilginleri bu
konuda Hz. Âîşe'ye muhalefet etmişler, başka rivayetlere uygun düştüğü için
yukarıda zikrettiğimiz Abdullah b. Ömer'in hadisini esas almışlardır (bk.
ez-Zebîdi, Tecrid-i Sarih Terc. Kâmil Miras, Ankara 1985, IV, 580).
ZORUNLU ESTETIK AMELIYAT
Bir kaza sonucu kaşımda bir açılma meydana geldi. Acaba insanların
dikkatini çekmemek için estetik ameliyatla kaşımı eski haline getirebilir
miyim?
Islâmda yasak olan estetik ameliyat bu değil, güzelleşmek için
tabiî yaratılışı (fıtratı) bozacak şekilde. yapılacak estetik ameliyat ve
uygulamalardır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.) "Güzelleşmek (estetik) için
dövme yapan ve yaptırana, kaşlarından (yüzünden) tüy yolan ve yoldurana,
dişlerini seyreltip inceltene böylece Allah'ın yâratışını değiştirenlere Allah
lânet etsin" buyurmuşlardır. ( Buhârî, tefsir (59) 4, Iibâs, 82, 83, 84,
85, 87; Müslim, libas 120; Ebû Dâvûd, teraccul 5; Nesâî, zinet 24, 26, 71: Tirmizî,
edep 33; Ibn Mâce, nikâh 52; Dârimî, isti'zan 19; Müsned I/415, 434; Kastalânî,
"güzelleşmek" kaydının üç fiile de gidebileceğini, ama dişlerini
seyreltene ait olmasının daha açık olduğunu söyler bk. Irşâdü-s-sârî VNI/474;
Aynî de aynı şeyi söyler. bk. Umdetü'I-Kârî (el-Halebi7 XVNI/95. Ancak,
"değiştirenler" kaydının hepsine ait olduğu açık olduğuna ve beraber
kullanıldıklarına bakılırsa "güzelleşmek için" kaydını da hepsine
göndermek daha güzel görünüyor.) Bunların haram olması, güzelleşmek için yapılmış
olmaları yüzündendir. Çünkü ihtiyaç yokken böyle bir şeye başvurma; hem Nisâ
(4) 119. âyette anlatıldığı gibi şeytanın maskarası olup, Allah'ın beğenerek
yarattığı biçimi (fıtratı) bozma, hem de İslam'ın şiddetle yasakladığı israf
anlamı taşır ki, her ikisi de haramdır. Bir kaza sonucu açılan bir yarayı eski
haline getirme, kesilen bir uzvu ve çıkan bir dişi protezle tamamlayıp düzeltme
ve çalışır hale getirme ise tedavidir.
Tedaviyi ise Islâm, sadece tavsiye değil emretmiştir. Savaşta
burnu kesilen Arfece isimli sahabîye Rasûlullah'ın, üstelik altından bir burun
edinmesini söylemesi de ( Ebû Dâvûd, hâtem 7; Tirmizî, libâs 31; Nesâî zinet
41; Müsned V/23) bunu gösterir. Sonuç olarak, açılan kaşınızı yara izi belli
olmayacak şekilde (estetik) ameliyatla tedavi ettirmeniz değil mahzur olmak,
(Allah'u alem) gerekli bir davranış olur.